Toplam yorum: 3.286.481
Bu ayki yorum: 8.011

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Roman bitmiş beyler, derler. Roman bitti, klasik formda anlatılacak bir şey kalmadı, zaman parçalı anlatıların pusulası yitmiş gemiler gibi oradan oraya salınmalarının zamanıdır. Lakin ki, öyle değildir. Jonathan Franzen, Kazuo İşiguro gibi pek çok yazar, tamamen parçalanmadığımızı gösterircesine yazıyor. Kym Lloyd'u da bu listeye dahil ediyor, alkışlarla uğurluyoruz.
Gelişim psikolojisi derslerinde gördüm, çocuk maruz kaldığı davranışların keyfi bir kötülük içerdiğini anladığı an hınç duymaya başlıyor ve hayatı boyunca bu hıncın çarpıklığıyla yaşıyor. Bununla baş etmek elinde ama hınç bağımlılık yaratan bir şeydir, insana gücü elinde tuttuğu sanrısını verir. Kurtulmak zordur bundan, tabii kurtulmak istenirse. İşin öbür boyutunda samimi üzüntüler var, davranış olarak ortaya çıktıkları zaman hedef aldıkları insanda suçluluk duygusu uyandırır. Önemli olan şu ki sorumluluğun olduğu noktada suçluluk vardır, tersi çok sakattır, mesnetsiz suçluluk insanı diğerlerinden soyutlar, içtenliğini yok eder. Yanlış anlaşılacaksanız neden içtenliğinizi ortaya koyasınız, değil mi? Koymazsınız, acıyı engellemiş olursunuz. Öğrenilmiş bir çaresizlik sonucunda ada bireyler ortaya çıkar, denizin altında belki el elesiniz ama yüzeyde birbirinizden oldukça uzaksınız, hava sisliyse hiçbir adayı göremezsiniz, bu kadar metafor yeter sanırım. Yani samimi olalım, içten olalım, samimiyetimizi anlamayan insanlardan uzak duralım, bu arkadaşlar birinci dereceden akraba falan olabilir, o zaman asgari ölçüde iletişim kurup odamıza kapanalım ve fırsat oldukça dostlarla, arkadaşlarla görüşelim. Bu, yaşadığımızı hissettiren sayısız yoldan biridir.

Bu kitaptaki ailenin hiçbir üyesi açık değil, hepsinin suçluluğu farklı ama sonucu bir; suskunluk. Goode ailesi mutluluktan başka bir temelin üzerine kurulmamıştı, ta ki baba Phineas başka bir kadına aşık olana kadar. Öncesinde iki kızdan büyük olanı, Viviane'in psikolojisinin giderek bozulması, sağır kardeş Gwynne'in olanlara akıl erdirememesi var. Üç yıllık bir sürenin sonunda ailenin üyeleri birbirlerini tanıyamayacak kadar ayrı insanlar haline geliyor, Phineas diğer kadınla evleniyor, çocuğu oluyor ve çocuk öldükten sonra -bir de onun suçluluğu ekleniyor- bir manastıra kapatıyor kendini, oradan bir yurda, oradan yurtta tanıştığı adamın yanına. Viviane, babasının evden ayrılmasından sonra giderek kötüleşiyor, sevgilisi olan hayvan herifin teki tarafından tecavüze uğruyor ve akıl hastanesine kapatılıyor. Gwynne hayatını kurmaya çalışıyor, anne Maggie her şey için mantıklı bir cevap arayıp bulamıyor, o da meczup gibi bir şey oluyor. Zaten babası tarafından sürekli suçlanmış, doğumda annesinin ölümüne yol açtığı(?) için. Tyrion Lannister Sendromu diyebiliriz buna. Tyrion bu suçlamalardan yeterince yara aldıktan sonra elindeki en büyük gücü, beynini kullanarak milleti bir bir hacamat etmişti, babasını nasıl vurduğunu hatırlayın. Maggie de ödünleme yok, saf suçluluk var. Karakterlerin hepsinin çıkmazı bu suçluluk. Bireysel mutsuzlukları daha büyük bir yanlışı görmelerini engelliyor, daha büyük bir probleme yol açıyor.

Romanı kabaca iki bölüme ayırdım, ilk bölümde karakterlerin suçlulukları, flashback vasıtasıyla iyice bir deşiliyor, onlarla özdeşim kurar hale geldikten sonra asıl hikâyeye geliyoruz. Viviane'in kötüleşmesinin, Phineas'ın başkasına aşık olmasının arkasında bir adam var, yaşlı bir profesör. Filolog olan bu arkadaşımız, Phineas'e fine ass diyerek adamı etkisi altına alıyor. Ad takılmasını kabullendiğimiz an üstümüzdeki gücü de kabullenmişiz demektir, çok basit bir psikolojik hadisedir bu. Adam Phineas'i aşık olacağı kadınla da tanıştırıyor, aileyi yavaştan yıkmaya başlıyor, sebebi annesinin çocuğunu eş yerine koyması, ensest olayları var. Bir de kızı ölmüş adamımızın. Viviane'i görüyor eve ziyarete geldiği zaman. Olaylar buradan sonra kopuyor.

Klasik son, çok klasik. Bütün olaylar bir anda çözülüyor, adamımızın itirafıyla. Farklı bir kurgu bekliyordum, sonuçta klasik anlatı da olsa farklı tekniklerden biraz yararlanılabilirdi. Şu hali de çok başarılı gerçi.

Altı karakterin gözünden suçluluk panoraması, güzel.
Yanlış hatırlamıyorsam şöyle şeyler oldu: Afrika'da, nispeten kapalı bir coğrafi ortamda bizim kadar akıllı olmayan akrabalarımız yaşıyordu, Cro-Magnon nam akıllı atalarımız birkaç yüzyıl boyunca bu arkadaşlara eşlik etti ve bu ne lan, her yer dağ diyerek Avrupa'ya, Asya'ya ilerlediler. Neandertal kardeşlerin soyu kurudu, bizimkiler devam etti, gelişti. Medeniyetler, teknoloji derken aldık başımızı gittik ve Richard Sennett'ın mahremiyet dediği alan arızalandı, toplumsallıkla bireysel psikoloji bir yerde kimlikleri değişti ve ucube bir şey çıktı ortaya. Kitap bu ucubeye kısaca ego patlaması diyor ve insan ömrünün uzaması gibi süper olayların yanında yıkıcı eylemlerin artışıyla uçurumdan nasıl atladığımızı anlatıyor. Taylor'a göre paraşütü açacağız, uzak bir tarihte değil üstelik ama çok iyimser bir son bu, bilmeyen adamın gevşekliğiyle diyeceğim ki mutlu sonla bitecek bir filme benzemiyor bu çağ. İnsan ömrünün uzaması bile üretim aracı olarak işlerliğimizin iyileştirilmesinden öte bir anlam taşımıyor sanki, çalışma şartları korkunç ve her şey kanıksanmış. İyi o zaman, 12 taksitle çıkılan bir haftalık tatiller için bütün bir yılı çalışarak geçirmeye devam.

Erich Fromm, İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri ile işin psikolojik boyutunu incelemiş, Hitler analiziyle de işin pratiğe dökülmesini göz önüne sermişti. Taylor daha toplumsal bir boyuttan yaklaşıyor olaya, en başından. Hormon kaynaklı bir saldırganlıktan söz edilemeyeceğini söylüyor ve bunu iki noktadan kanıtlamaya çalışıyor ki biri bence sallantılı biraz; hayvanların savaş, soykırım, katliam gibi kavramlara sahip olmaması. Erich Fromm demiş; şempanzelerinki kadar içkin saldırganlığımız olsaymış barış dolu bir dünyada yaşıyor olurmuşuz. Biz oranın kenarından bile geçmiyoruz artık. Hayvanlar da doğanın bir parçası, kendilerini doğadan soyutlayıp kendi bildiklerini okumuyorlar. İkinci ve kitabın nirengi noktası bu görüş üzerine temellenmiş: Savaş, soykırım vs. yakın tarihe -6000 yıl öncesinden alın- özgü bir olay.

İnsanoğlunun defolarını üç bölümde inceliyor Taylor: savaşlar, ataerkillik ve toplumsal eşitsizlik. Bu üçünün de olmadığı topluluklar mevcut, günümüzde varlıklarını devam ettirenler de var. Bunlar coğrafya sayesinde dünyanın karmaşasından kurtulmuş, küçük dünyalarında barış içinde yaşayan insanlardan ibaret. Üç defonun oluşturduğu mülkiyet, iktidar hırsı gibi kavramlar bu adamlar için geçersiz. Ahlak sistemlerinin oluşmasında çiçeklerin, denizin etkisi bu iki tırtlıktan daha çok rol oynamış. Poligami mevcut, çocukların anne ve babası bütün bir toplum. Hayal ederken dahi zorlanacağımız bir olay. Bizim sistemde ne oluyor, Brahman erkekleri öldüğü zaman eşleri hayattan soyutlanıyor, bir daha evlenemiyor, canlı canlı yakılıyorlar hatta. Daenerys'i hatırlayalım, o mevzu. Gerçekten çok güzel bir buluş, kim düşündüyse tebrik ediyoruz ve üç tokatla uğurluyoruz. Cadı Avı'nı da hatırlayalım, kadınlar suda boğulursa cadı olmadıkları ortaya çıkar ve cennete giderler, boğulmazlarsa canlı canlı yakılırlar. Geçen bir haber vardı, Ortadoğu ülkelerinden birinde hakimin ölüm cezası verdiği bir kadının suçsuz olduğu anlaşılmış, hakim kadının cennete gittiğini söylemiş. Dünyanın neresinde olursa olsun davarlık davarlıktır, coğrafyası, kültürü hiç fark etmiyor. Şu fark var ki Batı bunları 500 yıl önce atlattı, biz yeni yaşıyoruz. Bu sürede onlar farklı gaddarlıkları keşfetti, zulümde bizden daha ilerideler.

Toplumsal eşitsizlik boyutunda William Wallace abimizin sözde isyan etmesine yol açan olay -toprak sahibinin serfin geliniyle düğün gecesi cinsel ilişkiye girmesi- büyük bir haksızlık. Kölelik başlı başına bir çarpıklık, ABD İç Savaş sonrası büyük ölçüde meseleyi halletti, bizde Osmanlı zamanında kölelik sürdü, günümüzde gerek katıksız hali, gerek ekonomik yolla dolaylı hali sürüyor.
Bunların yanında sahip olma hırsına geniş yer verilmiş, gerek filmlerde gerek kitaplarda çokça yer verildiği için geçiyorum ve çöküş öncesi döneme geliyorum. Avcı-toplayıcılara "tarihteki ilk refah toplumu" diyor Marshall Sahlins. Haftada 12-20 saat arası bir çalışma, bütün bir haftayı konvanse edebilirken günümüze bakalım. Bakmayalım veya, içim karardı. Bir de beslenme alışkanlıklarının değişmesiyle teşne olan envai çeşit virüsün, bakterinin doğurduğu sonuçlar korkunç: "Bugün yakalandığımız hastalıkların çoğu, hayvanları evcilleştirdiğimizde ve dolayısıyla onlarla daha yakın temasa geçtiğimizde ortaya çıktı. Hayvanlardan bize birçok hastalık geçti: domuz ve ördekten grip, attan soğuk algınlığı, inekten çiçek hastalığı ve köpekten kızamık. Süt ürünleri tüketmeye başladığımızda ise en azından otuz yeni hastalıkla daha tanıştık." (s. 34) En önemli olay, avcı-toplayıcılarda mülkiyet kavramının olmaması. Kendilerini bir toprak parçasına ait hissetmeyenler için savaş kadar manasız bir şey olamaz. Ne zaman yerleşik tarıma geçildi, o noktada üretim fazlası doğdu ve farklı refah düzeyleri ortaya çıktı, toplumsal eşitlik bozuldu. Tüfek, Mikrop ve Çelik'in yazarı Jared Diamond, "insanoğlunun en büyük hatası" diyor bunun için.

Anasoyluluk da toplumsal eşitliğin temellerinden biriydi. Anaerkilliğin hiçbir dönemde görülmediği, anasoyluluğun ise M.Ö. 6000 civarında Avrupa'da son derece yaygın olduğu belirtiliyor. Hiçbir cinsiyet birbirinin üzerinde tahakküm kurmak istemiyordu, görevler eşit derecede bölüşülmüştü. Ütopik bir olay günümüz için, geçmişinse doğal gerçeği.

Bozulmanın Sümer zamanında zirveye ulaştığını söylüyor Taylor, ardından Akadlar ortalığı silip süpürünce kaos ortamı kendi düzenini doğurdu. Asurlular dehşeti sürdürürken tanrıların cinsiyetleri değişti, güç sahiplerinin borusu ötmeye başladı. Cennet'ten bence bu dönemde kovulmuşuz, öncesinde değil. Samilerin Yahudi ve Arap diye ikiye ayrılmasının izlerini binlerce yıl sonrasında, bugün bile olanca şiddetiyle yaşıyoruz, nasıl bir tekme yediysek artık. Sonrası günümüze kadar gelen insanlık faciaları: cadı avları, makineleşme devrimi, savaşlar, bilmem ne.

Cozutmayan toplumları ayrı bir başlık altında inceliyor Taylor; Aborjinler çok tatlı insanlar, kavgasız dövüşsüz yaşıyorlar. Bazı Amerikan yerlileri de öyle. Adamların sözlü anayasaları var ve Engels-Marx kooperatifi tarafından övülmüşler.

Ego patlamasının uzunca bir açıklaması geliyor sonrasında, Antik Yunanların sokağa silahsız çıkmamasından savaş taktiklerine, çok geniş bir alanda yapılmış gözlemler/araştırmalar inceleniyor. İşin evrimsel boyutundan toplumsal boyutuna uzanan bir irdeleme. Sonuç şu: Düzelme alametleri mevcut. Çiçek çocuklar iyi bir gösterge, yardım dernekleri vs. de öyle. Kurtulacağımızı söylüyor Taylor, elbet bir zaman geçiş çağların basitliğine, erdemine kavuştuğumuz zaman. İyimser bir yorum, çok iyimser. Dünya kendi seyrinde ilerlemeye devam ediyor, belli bir doğrultuda yol aldığını söylemek güç. Kısa-orta vadeli çıkarımlar yapmak mümkün ama böyle iddialı sonuçlara varmak, orada iki kez düşünürdüm.

İnsanoğlunun şimdilik sonsuz yolculuğu hakkında nefis bir kitap bu; olabildiğince bilimsel ve safsatadan uzak. İyiymiş.
"Korunmalar bizi hiçbir zaman yeryüzü hastalığından kurtaramaz. Çünkü dünyayı içimizde taşırız."
Henry Miller'ın yaşam açlığı onu çeşitli işlere, çeşitli kadınlara ve dibine kadar yaşamaya sürüklerken içindeki dürtü sürekli büyüyor, etrafında olanları büyük bir yapıta dönüştürmeye çalışıyor ama bir yandan zamanın henüz gelmediğini düşünüyor; yaşanacak daha çok şey, okunacak daha çok metin, sevişilecek daha çok kadın var. Okumaktan yazamayanların hikâyelerini bir yerlerden duymuşsunuzdur. Stephen Grosz'un müstesna eseri İncelenen Hayatlar'da bir adam beni çok etkilemişti. Bu dayımızın aklında müthiş öyküler, romanlar dolanıyor. Biraz ayrıntılı bir şekilde dinlediğiniz zaman başlı başına bir edebiyat olayı olacağını düşünürsünüz. Orada kalmanız gerekir, adam düşüncelerini hiçbir zaman kağıda dökemez. Aklında kristal berraklığında bir kitap vardır ve bu kitap hiçbir zaman yazılamayacaktır. Sinek Isırıklarının Müellifi'ndeki esas oğlan Cemil'in laneti bir tık değişik; bir kitap yazar ve editör hanımın kitabı değerlendirmesini bekler, aylar boyunca. Geriye kalanlar kitaba sığmayan fragmanlardır, onlar da ayrı bir kitaba dönüşür. Müellifi izleyen her kimse iyi bir iş çıkarıyor. Yazamayanın hikâyesini yazan bir yazamayan? Bana ateş edin.
Editör hanımla hayali konuşmalar yapar Cemil, metnin bu kadına yazıldığını düşünebiliriz. Anlatı içinde anlatı içinde anlatı. Pek sevdiğim Jake Gyllenhaal'ın Demolition diye bir filmi çıktı şimdi, anlatımını bu kitaba çok benzettim. Adam trafik kazasında eşini kaybeder, çektiği acıyla nasıl baş edeceğini bilemez ve hastanede parasını kapan abur cubur makinesini üreten şirkete bir şikayet mektubu gönderir. Mektupta şikayet çok küçük bir yer kaplar, geri kalanı yaşadıklarıdır. Mektupları okuyan kadın dayanamaz ve adamımıza telefon eder falan, mevzu uzar gider. Okur, bu telefon eden kadının görevini üstlenir. Kitabı okurken sürekli farklı hikâyelerle, yaşam parçalarıyla karşılaşırız ve cevap olarak okumaya devam ederiz. Cemil'in söyledikleri, kitapları, filmleri, Ankara'nın havası ve suyu bizi etkisi altına alır. Binlerce sinek ısırığı, her birinin izi bir diğerine bağlı ve hepsinin peşinde bir adam. 166 sayfalık avında başarılar dileyeceğim, dilemiyorum, zaten başarılı.
Barış Bıçakçı'yı Anathema'dan ayrı düşünemiyorum. Pek sık okumam kendisini, arada bir el atıyorum ve devamını getirmiyorum. Bir kalemde bütün kitaplarını okusam -bir kalemde okurum, iyi bir okuma hızım vardır, rekor şimdilik 1044 sayfa/gün (Monte Cristo Kontu) - Sezon finalinden sonra yeni sezonu beklemek gibi olur, can sıkar. O yüzden pek bunaldığım zamanlarda kaçar gibi Barış Bıçakçı okurum, arkada mutlaka Anathema çalar. Anlattıkları hikâyeleri çok benzetirim, kayıp giden zamanın çetelesini pek güzel tutarlar, incelikleri pek hoş yakalarlar, detayları gereğinden küçük bir ölçekle dile getirmezler. Bir misal veriyorum: Cemil, babası ölüm döşeğindeyken şöyle: "Artık hiçbir şeye gücü yok, oysa onun kaba gücünü evin iyice sıkılmış musluklarında hissetmeye alışmıştı Cemil." (s. 6) Anathema'nın has adamı Vincent Cavanagh da annesine yaktığı ağıtta şöyle diyor: "I know you didn’t want to leave/Your heart yearned to stay/But the strength I always loved in you finally gave away" Ben benzettim yani, aradan cımbızla çektim ama yakınlar birader işte. Mevzu benim için tartışmaya kapalıdır. İlk albümlerle değil de A Fine Day to Exit'ı dinlerken okumanızı tavsiye ederim.
Kitabın bir yerinde Vüs'at O. Bener de geçiyor, eklemeden edemem.
Peker'in bu adamı, çevresindekilerin de el atmasıyla varlığı gereksizleştirilmiş insanlardan biri. Çocuklar için babalık vazifesinden muafiyet alan sıfır bir eş. İmgenin çatkısıyla kurulu dünyasında toplumsal kimliklerinden tasfiye edilen, bunu da Süreya'nın dünyayı şiir gibi gören gözlerinin ödüncüyle anlatan emekli Naci Sevgen, torbasında Yıldırım Keskin'in Yoldan Geçen Adam'ının tekilliğini taşıyor. İki karakter de bir parça gizem taşır, yoldan geçeninin ağzından tek bir kelime bile alamayız ama eğer konuşsaydı Naci Bey'e olan benzerliğini görebilirdik sanıyorum.

Tezli bir roman; önsözde yazarın kadınlar, erkekler ve çöküşten başka incelenecek bir şey kalmadığını ve Eli Torbalı Adam'ın çöküşü ele aldığını söylemesi okura bir okuma rehberi sunuyor. Bu güzel bir şey, eğer rehbere ihtiyacınız varsa. Bir diğer mevzu, Peker çoğu romanı ve yazarı gözden geçirdiğini, büyük olaylardan ve sürprizlerden başka bir şeye pek rastlamadığını, büyük duranın, doğal akanın ta kendisi olduğunu söylüyor. Katılıp katılmamak okurun elinde, benim için o büyük olaylar kadar büyük sözler bunlar. "Sanat yapıtının o yapmacık, hep olağan üstü olma edasından sıyrıldım bir türlü." (s. 8) Yapıtı nasıl ele aldığınızla alakalı bir olay bu; büyük bir sanat olayıyla karşılaşmayı umuyorsanız veya öyle bir iddiası varsa yapıtın/sanatçının, aşırı yorumlama ve ön kabullere açık hale gelirsiniz. Oysa sanata bir ağaca, denize, insana yaklaşırmış gibi yaklaşmak lazım, sanatın nefes almaktan farklı bir şey olduğunu söylerseniz size inanmam. Peker'e de inanmamayı seçiyorum ve burayı dağıtıyorum. Son olarak, Peker bunları Fante ve muadillerini okuduktan sonra yazdıysa büyük ayıp etmiş demektir.
Naci Bey, gerek kışkışlanmasının, gerek bir işe yaramayı özlemesinin etkisiyle eline torbasını alır, sokaklarda teneke kutuların peşine düşer. Çocuklar bu yaşlı adamdan kaçar, otobüs durağındakiler etraftaki hedefleri belirler ve adamı oradan oraya sürüklemenin mutluluğuyla güne başlarlar. Beyefendinin çocukları git demez, demeye getirir. Etrafındakiler bir iş tutmasının iyi olacağını söylemez, düşündürür. İpi herkesin elinde bir adam, herkes de kendi elinde oysa. Anne hastalandığında babalarının şefkatini anımsamaya çalışan çocuklar, hayatları yolunda gitmeyince bildikleri insanlara sığınmaya çalışırlar. Naci Bey bunlardan biri, ne ki tasfiye edildiğini söylemiştim. Çok uzaklardan, o iyi tanıdığı adamı geri çağıramaz. Anılarındaki, kişiliğindeki her bir boşluk sıkıntıyla dolmuştur. "Her gün üzülürüz biz insanlar. Üzülmeyi severiz. Günün yarısını üzülmeye ayırırız. En ünlü komedyenler bile sıkılıp durmadan edemezler. Sıkıntı günün hasatıdır." (s. 22) Birkaç gediğini sokakta tanıştığı insanlarla doldurmaya çalışır, torbasının dolmasıyla benzer bir ferahlığın peşindedir. Herkesten öte bir yerleri taramak, kendi başına çalışmak, bilinmeyenin doğurduğu merakı gidermek...

Evdeki soğukluk, bir zamanlar tanıdığı yabancıların sıkıntısı ve alışkanlıkların tozu duman boğuntusu yetirir, İstanbul'a gittiğini bildiren bir mektup bırakır ve tamamen sokaklara ait olmak ister. Huzursuz bir ruhun çıkmazlarını yaşayıp geri döner, işe girer ve yazdıklarını yayımlatabileceği bağlantılar kurar. Bir şeyler yaratmanın yeniliğini arar kısaca; yeni bağlantılar renk çeşitliliği yaratabilir. Dener, ötesine ben karışmıyorum. Okuyun.

Sonda romandan koparılmış iki öykü var, beyefendinin sıkıntılarına iki güzel örnektir.

Peker'in romanı Vüs'at O. Bener'inkilerle benzer karalıktadır. İlkinin siyah tonlarının çeşitliliği fark yaratır, bu romanın okunmasında fayda vardır. Sıkılan bir siz değilsiniz, onu görmüş olursunuz.
Selçuk Baran'ın bırakılmış, hassas biri olması, kuşku dolu ilişkiler yaşamasıyla bir açıdan ilgili. Hayatını ne ölçüde öykülerine akıtmıştır bilemiyorum, yine de öykülerindeki ötekilik duygusu, öyküde kurulan dünyanın renkleri, çiçekleri gibi doğayla bütünleştiren detaylar karakterler için bir çıkış kapısı olmasa son derece boğucu olabilirdi. Öyle değil, karakterler her ne kadar bir şeylerin dışında kalsalar da, bir şeyleri kaçırdıklarını hissetseler de geçici kurtuluşlarına sığınabiliyorlar. İki kurtuluş arası öyküler... Sancıyı on ikiden vuruyor Baran.
Haziran 1973 TDK Öykü Ödülü'nü kazanan bir ilk kitap. Kısa öykülerde bir durumun ince sözcüklerle çepeçevre kuşatılması, insanların tekrarlanan duygularının günden güne hayatları haline gelmesi olanca doğallığıyla işlenir. Öykülerden gidelim:

Odadaki: Yatalak adam, kızı Naciye'nin ölümünü kabullenemediği gibi karısının ekşi suratını her gün görmek zorunda ama olay karısı değil, kızının sesini bazı bazı duyuyor ve gözyaşlarıyla karışık günler durmadan geçiyor, geçiyor. Kadının şefkati uyandığı zaman hiçbir şey değişmiyor, adam ellerini yitiriyor çünkü. Duyduğu yoksunluk vücuduna sirayet ediyor. Eşinin elini okşamak istiyor ama beceremiyor. Naciye'ye sesleniyorlar sokakta, bakamıyor. Kadına göre herkes ölüyor, zamanı gelince onlar da ölecek. O zaman Naciye'yi kim hatırlayacak, Naciye nasıl yaşayacak?

İhtiyar Adam ve Küçük Kız: Çocukluktan yalıtılmak derin bir travmadır, insan hissettiğiyle yaşadığının farklı olduğunu anladığı zaman nasıl bir sıkıntı çeker? Farkına varmak için çok erken, yaşlanınca her şey için çok geç. İnsan çocukluğunu hissediyorsa çocuklarla yaşar, yoksa yetişkinlerin dünyasında kaybolacaktır. Hiçe dönüşür kişi. Gelini, yaşlı adamın odasının kapısını sıkı sıkı kapatır. Varlığı dışarıda bırakmanın beş kadim yolundan biridir bu.

"İşte, onu hayatının en önemli anında, kapalı bir kapının ardında unutuvermişlerdi. Hiç kimsenin düşüncesinde değildi. Bütün bilinçlerin ötesinde, odanın boşluğunda bir hiçti şimdi." (s. 18)

Dışarısı, gençlik, özgürlük tek bir ışığın içinde ve kapı kapalı.

Konuk Odaları: İki kanatlı bir öyküdür. Bir yanda çocuklu kadınların hep aynı günü yaşamaları ve bunu gürültülü bir biçimde yapmaları rezilliktir, iki kadın bu diğerlerine bakıp küçümser. Parklarda hep bu çocuklu kadınların izleri vardır ve sesler tepedeki bulutları darmaduman eder. Bu bir. İkinci kanatta geçmişe duyulan özlem mevcuttur, kuş gibi zarif bir yengenin mutlulukla dolu yaşamı hatırlanır, bir de kanserden öldüğü zamanki zayıflığı. Konuk odalarında hayaletler barınır, gürültüsüz olanlar.

Kavak Dölü: Misal bu kavağın varlığı neden hiç kalkmayacak bir ağırlığın sebebidir? Sadece bir ağaç. Metaforlar olmasaydı yaşamak çok daha basit olurdu.

Terzi abla yaşayan çocuklara, yaşayan ağaca, yaşayan kanaryaya öfke doludur. Neden? Yaşanamamış bir hayat, yaşayanlara karşı hınç doğurur da ondan. Eve gelen kuzen Rahmi bile belli bir alışkanlığın parçası olduğu için öfke uyandırır ama kadının hayatındaki en büyük değişim olduğu için minnetle kabul edilir. İhtiyar kız uykusu, terzinin başka bir dünyaya yolculuk biletidir belki, o yüzden geceler iple çekilir.

Anne: İnce bu öykü, çok ince.

Hawking'in filmi vardı ya, aynı durum. Anne, yatalak eşe ve çocuklara bakar ama kaçışın rahatlatıcılığına çoktan kapılmıştır. Anlam ifade ettiği ortamdan silinir, zaman zaman eve geç gelir ve eşyalarını görünce hayrete kapılır. Yerleri değişmiştir sanki, oysa kendi değişmiştir. Çocuklarına para dağıtır, eli boldur yaşamın onca zorluğuna rağmen. Sonradan komşu kadının cami hikâyesini dinler. Hoca zina eden kadınları anlatmıştır, komşu kadın anneye zinanın kötülüğünden bahseder.

Çocuğun anlatıcılığıyla görürüz her şeyi, o yüzden annenin nasıl bir tepki verdiğini yetişkin gözler görmez. İki durum da oldukça dertli. Suçlamalar bir yana, gerçeğin olası ağırlığı bir yana, yalnız bir kadının toplumda var olma çabası oldukça yorucudur. Kadın göz hapsindedir, kadının sorumlulukları vardır ve kadın ne ister, o bile bilinmez, anlatılmaz.

Yirmiden fazla öykü daha var, hepsinde farklı bir kaçışsızlık sezersiniz ya da kaçma teşebbüsü. Yalnız komşuya sabahın köründe çay ve kurabiye götürmek için uğraşan kadın, ölümlerin ardı sıra kör topal yürümeye çalışan insanlar, küçük sıkıntılar ve mutluluk çabaları. Baran'ın dünyası geniş bir dünya, her duyguya yer var.