Toplam yorum: 3.286.481
Bu ayki yorum: 8.011

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

SSCB'nin nalları diktiği zamanlarda -birkaç yıl öncesi de olur- bağımsızlığını kazanan ülkeleri rejim belirsizliği gibi on numara bir sürpriz bekliyordu. Diktatörler tahtlarından indirildi, kurşuna dizildi, hapislerde yıllarını geçirdi ve özgürleşen(!) ülkelerinin sevincini ya toprak altından ya da parmaklıklar ardından izledi. İnanç yerini teslimiyete bırakmadı, insanlarını en iyi şekilde yönettiklerini düşündüler ama sıkıntı tam olarak bu noktadaydı zaten; kendi kendini lağvetmesi gereken kurumlar varlığını sürdürdü ve sömürü farklı bir isim altında devam etti. Kanımca dinler ve bazı yönetim şekilleri insanlara birkaç boy büyük geliyor, kolektif bir yönelim var olmuş olsa bile mevzu bir süre sonra yozlaşıyor. Barnes, bu yozlaşmanın romanını yazmış. En kötü kitabı olduğu söyleniyor, bütün kitaplarını okumadım ama gerçekten diğerlerine göre bir tık altta.

Başsavcı Peter Solinsky, Diktatör Petkanov'u yargılayacak ve böylece eski rejimin yol açtığı tıkanıklık giderilecek ama yargılayan da eski rejimin bir ürünü olduğuna göre kim kimi yargılıyor? Mülksüzler'dekine benzer bir durum; ilerlemeye açık bir toplum kendi içinde yozlaşmış olabilir ve muhafazakar bir toplum daha açık bir politika yürütmeye başlayabilir. Ortaya konan ürünler üzerinden neler döndüğü açığa çıkar sanıyorum ve bir olay anlatıyorum: Senesini hatırlamıyorum, İTEF kapsamında Karga'da etkinlik düzenlenmişti ve zamanın komünizmle yönetilen -şunu yazmak bile garip geliyor- ülkelerinden bir yazar gelmişti. Çocukluğunda yaşadığı olumsuz olayları anlatırken bir genç ayağa kalktı ve komünizmin süper olduğundan bahsetti, bir tövbe et, demediği kaldı. Adamın acı bir gülümsemesi vardı, aklımdan hala çıkmaz. O zamanlar Elçin'in Ölüm Hükmü'nü yeni okumuştum, Stalin'in paranoyaklığını ve insanları nasıl harcadığını da o sıralarda öğrenmiştim galiba. Diyemedim ki gerçek komünizm bu değil dostum, kağıtta yazdığı gibi yürümedi o işler. Keşke yürüseydi.

Neyse, başsavcının yeni ve aydınlık bir toplumun temsilciliğine karşı diktatörün mutlak bir yıkıma uğraması gerekir ama çatışma bu noktada ortaya çıkıyor zaten; rejim değişikliği sırasında ekonomi politikaları değişiyor, denetimli ekonomiden serbest piyasa ekonomisine geçişte büyük sıkıntılar doğuyor ve temel besinleri bulmak zorlaşıyor. Bu sadece bir örnek, işin sosyal boyutu yan hikâyeciklere, eski rejimi destekleyen nineyle özgürlüğü kutlayan torun arasındaki ilişkilere kaydırılmış durumda. Sancılı bir süreç, yine de sorumluluğu kabul eden yok. Diktatör, başını kesmek isteyen çocuklarını suçluyor ama demir elini on yıllar önce masaya vuran ta kendisi. En başta faşistlere karşı verdiği mücadele belki iyi bir amaç uğrunaydı ama dünyanın geri kalanına entegre olamayan bir sistem yarattığı için suçlanıyor. Aslında yeni-eski dünya mücadelesi bu; kapitalizmi sınırlarından içeri sokmayan bir rejimin yıkımını izliyoruz, iktidar mücadelesini en çok paraya/bilgiye/güce sahip olanın kazandığı bir dünya. Petkanov uzun yıllar mücadeleyi sürdürdü, kişisel servetinin keyfini çıkarmaktan da geri kalmadı. Gördüğüm kadarıyla namuslu bir şekilde ülke yöneten iyi yöneticiler dünyanın bu tarafında pek yok. İnsanoğlunun bug'larından biri olarak yazmak lazım bu durumu.
Meydanlarla açılıyor anlatı, zamanında kalabalıkların liderlerini selamlamak için toplandığı meydanlarda özgürlük için bir araya gelenlerden sonra protestocular beliriyor, kıtlıktan ötürü yeni yönetim protesto ediliyor. İşçi kızlar her şeyi televizyon başında izliyor, nineyle atışıyorlar. Kuşak çatışması oldukça derin. Anlatı iktidar mücadelesi, sosyal çatışmalar ve bu çatışmaların bir kurum olarak aileye yansıması üzerinden yürüyor. Sosyal çatışmalara bir örnek: Askerlerle öğrenciler karşı karşıya geliyor ve Ganin adlı bir askerin kameralar önünde gerçekleşen uğraşıyla büyük bir facia yaşanmadan olaylar diniyor, Ganin çok delikanlı bir adam olduğu için halk onu bağrına basıyor ve özel servisin başına getiriliyor, Solinsky'nin has adamı gibi bir şey oluyor sonunda. Bu ikisinin dalavereleri sonucu belirleyecek, daha var.

Mahkeme sahneleri oldukça ilginç. Solinsky yeni politikaları savunurken Petkanov elbet yanlışlarının olduğunu ama bu yanlışların dönemlere göre incelenmesi gerektiğini söylüyor. Yabancıların yatırım için geldiğini söyleyen Solinsky'ye cevabı da oldukça iyi: "'Ha, öyle mi!Daha büyük bir miktarı dışarıya çıkarabilmek için ülkemize küçük bir tutarda para koyuyorlar. Kapitalizmin ve emperyalizmin usulü bu işte. Buna izin verenler de yalnızca hain değil, aynı zamanda ekonomiden anlamayan birer budala.'" (s. 69) Taşeron işçilik bir yana, tüketim ürünleri de inanılmaz paraların ülke dışına akmasına yol açıyor. Üretemeyen toplumlar, üretenlerin işçisi konumuna geliyor. Diktatör bu çöküşü hücresinde etraflıca ele alıyor, Gorbaçov'un açılımları ve ekonominin deri değiştirmesini düşünüyor. SSCB çöktükten sonra kendi ülkesi Bulgaristan gibi küçük ülkelerin hiç şansı yok. Zamanında Brejnev'in reddettiği gibi Gorbaçov da Pletkanov'un SSCB'ye dahil olmasını istemez, petrol fiyatlarının yükselmesi bunun gizli sebebidir. Küçük evlat daha başta terk edilmiş.

Mahkeme sürüyor, başsavcımızın eğitim için İtalya'ya gönderildiği sıralarda harcadığı paralar ve birlikte olduğu kadın ortaya çıkıyor, Solinsky'nin eşi adamı terk ediyor. Özgürlüğe giden yolda büyük bir kayıp. İşin bu derece çirkinleşmesi, geçmişe dayanan bir nefrete dayanıyor. Solinsky'nin babasıyla Petkanov dava arkadaşıymış, baba ortadan kaybolunca suçlunun Petkanov olduğunu düşünen Solinsky her cepheden saldırıya geçer geçmez böyle bir atakla karşılaşıyor.

Adaletin haklıyı koruyacağı, haksızı cezalandıracağı söylenir, tabii eldeki kanıtlara göre. Suçlu olduğu bilinen bir adamın ceza almaması mantıklı mı? Elde kanıt yoksa, evet. Kanıt yoksa adamın suçluluğu nasıl bilinebilir? 12 Angry Men çıkmazı diye bir şey uyduruyorum ve tersini ele alıyorum: Tümgeneralliğe yükselen Ganin, Pletkanov'un kızını öldürdüğüne dair bir belge bulur. Belgenin üzerindeki imzanın Pletkanov'a ait olduğu şüphelidir. Yine de işleme konur ve devrik diktatörün ipi çekilir. Başsavcının karısı Maria, davanın tamamen bir şov olduğunu söyleyip Solinsky'yi temelli terk eder. Dalavereden sıkılmıştır, sakin bir hayat ister. Solinsky, yediği haltla bir başına kalır. Uydurmasyonu için temel: "Belge düzmece olsa bile gerçek. Gerçek değilse bile, gerekli." (s. 124) Yakın zamanda örneklerini ülkemizde de gördük, gerekli belgeler oradan oraya uçuştu, insanlar haksız yere hapis yattı. Adalet haklının değil, güçlünün yanında.

İdamından önce diktatörün aklından geçenleri son kez görürüz. Bir-iki nesil içinde toplumun değişeceğini düşünmek saflıktır. Sam Amca her zaman sigaralarıyla gelir ve her şeyi düzer. Faşizm güçlü olsa da tam tersinin geçerli olduğunu da görmek ona yeter.

Dünya liderleri basın yoluyla Bulgaristan'ın yanında olduklarını söyler. Perde böylece kapanır.

Nine meydana yürür, diktatörün yıkık heykelinin başında ağlar. Yitirilenlerin tazmini yoktur.

Güzel bir dönem romanı aslında, meraklı okur için ders kitabı niteliğinde
Formül tutmuş ama neticede formül; kullanıla kullanıla sürprizini kaybediyor. Kısa bölümlere ayır, bölüm sayısını yüksek tut, şimdinin anlatısıyla geçmişinkini ayır ama bölümden bölüme arka arkaya gelecek şekilde diz, deja vu yarat, araya ana hikâyeyi desteklerken olabildiğince bağımsız görünen bölümler at, hayatını batırmış bir adamı yolculuğa çıkart, yanına üç beş ilginç karakter koy ve oldu sana zamane romanı. Vallahi güzel, bu kadar sık kullanılmasaydı daha güzel olurdu gerçi.

Esas oğlanımız Benjamin Benjamin, Johnny Depp'e benzetilen bir adam. Yakışıklılığıyla belli bir yere kadar yürümüş ve felaketler başına gelinceye kadar iyi idare etmiş. Yetmeyecek, hayatını toparlamak için bir şeyler yapmak zorunda. Hasta bakım kursu alıp Trevor'la karşılaşana kadar iki buçuk yıl boyunca içiyor, avare avare dolanıyor ve sıfırı tüketmeye yakın gerçekten bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Trevor adamımıza yardım ederken kendi meselelerini de çözecek, yolda karşılaştıkları insanlar da öyle. Bir yol filmi olabilirmiş; başrolde Johnny Depp. Little Miss Sunshine'a Depp'i koyun, aşağı yukarı bu roman ortaya çıkar. Yapımcıların parası yetmediği için başka bir aktör koymuşlar gerçi. O adam da iyi oynar, severim.

Hasta adam-sağlıklı adam ilişkisinden yamuk çıkmaz, böyle izledik. Intouchables böyleydi, bizde de Tamam Mıyız? var. Bunların özü kısaca sağaltmadır, birinde eksik olanı diğeri tamamlar, eksikliği özünde gören diğerine ıstırap vermeyi keser falan. İnsan bir başkasıyla bulanır, daha başkasıyla berraklaşır, mesele budur. Kitapta berraklaşan berraklaşana, ben baştan alayım bir.
İki farklı zamanın anlatısı var dedik, birinde Benjamin'in eşi ve çocuklarıyla olan ilişkisi var. Benjamin olabildiğince iyi bir baba ve eş olmaya çalışıyor ama bahtsız. Eşi veteriner, kendi geçici işlerde çalışıp sanatla uğraşıyor. Sinek ısırıklarının müellifi sendromu. İdeal bir baba olduğu söylenemese de idare ediyor işte, çocuklarının ölümü dışında. Bakıcılık yaptığı sırada çocukları kaza geçiriyor ve ölüyor, sonrası yıkım. İki buçuk yıl. Eşi Janet boşanmak istiyor ama Ben buna hazır değil. İşte tam hazır olmadığı noktada başlıyor olay, Trevor'a bakıcı oluyor ve muhteşem hatalar yapmaya devam ediyor. Yeni tanıştığı bir kadına aşırı hisli bir mektup yazıp işi rezil diyor, Trevor'ın annesine sarkıyor ve şamarı yiyor, böyle şeyler. Janet'ın babası Bernard'la arası çok iyiyken kazadan sonra dışlanıyor, en sonunda Bernard Ben'i görmek istemediğini, herkesin yaşamına devam etmesi gerektiğini söylüyor. Kitapta beş baba oğul ilişkisine şahit olacağız, biri bu. Ben'in babası sosyal yaşamda son derece başarısız, Ben için Bernard gerçek bir baba oluyor ve sonunda çocuğunu dışlıyor. Kısacası babasız bir çocuk Ben, yaptığı hatalar için kendisini uyaracak kimse olmadığı için kendi kendiyle yüzleşmek zorunda.

Trevor'ın babası Bob. Aileyi Trevor doğmadan terk etmiş, ülkenin öbür ucunda yaşarken ara ara tavuk kızartmalarıyla ortaya çıkıyor. Bir açıdan Ben'e benziyor ama Ben kadar başarılı değil, çocukluktan hiçbir zaman kurtulamamış. Kendi kararlarını uygulayamayan, uyguladığı zaman da pek iyi sonuçlar almayan bir adam. Trevor tarafından affedilmemiş, durmadan çabalıyor. Trevor da babasız büyümek zorunda kalmış, üstelik yirmili yaşlarının ortasını bile göremeden ölecek. Affetmeye henüz hazır değil. Ben'le Trevor'ın ortak bir noktası bu baba meselesi, ne var ki Ben için affedecek bir baba yok. Var aslında, kendi.

İyi anlaşıyorlar, Trevor'ın kendine has bir mizahı ve libidosu var; çocuk duygusal bir deneyim yaşamadığı için kadınlara takmış durumda. Bunaltıcı bir durum yok, sadece kadınlar hakkında diğer çocuklardan biraz daha fazla konuşuyor, bu. Ben'in kadınlar hakkında pek iyi deneyimleri yok, bu da başka bir ortak nokta.

Trevor'ın bir haritası var, ABD'nin yerel ilginçliklerini raptiyeliyorlar. Misal, Utah'ta dünyanın en büyük hamburgeri, Houston'da dev bir maden. İş sadece harita yapmakla kalmıyor, Trevor ülkeyi dolaşmak istiyor ve annesine bu fikrin Ben'den çıktığını söylüyor. Amacı anneyi peşinde sürüklememek, Ben'le çok daha güzel ve kolay bir şekilde yolculuk edebilirler. Başta kovuluyor Ben, zira yolculuk çocuğun sağlığı için hiç iyi bir fikir değil ve bir bakıcının yapması gereken en son şeylerden biri, böylesi tehlikeli bir fikri çocuğun aklına sokmak. Ne var ki Bob trafik kazası geçirip birkaç kemiğini kırınca yola çıkmak için bir bahane bulunuyor. Baba ziyaret edilecek, minibüsle ülkenin öbür ucuna. Anne, Trevor'la Ben'i onlarca nasihatten sonra yolluyor.
Yolculuk başlasın.

Yolda bir araç kendilerini takip ediyor ve Ben, Janet'ın peşlerine bir dedektif taktığını düşünüyor, zira boşanma kağıtlarını imzalamayı reddettiği için başka uygulamalar devreye girebilir. Janet inatçı bir kadın. Dot'la tanışıyorlar, kız tam bir erkek fatma. American Beauty sendromu diyelim buna da. Babası bir türlü büyüyemeyen bir adam, sıkıntı aynı. Dot, tayfaya katılıyor. Yolda hamile bir kızla sevgilisini de araca alıyorlar. Kadro tamamlanıyor. Ben birkaç kez takipçi aracın şoförünü yakalamaya çalışıyor ama beceremiyor, üstünü başını parçalıyor falan. Şoför, Dot'ın babası çıkıyor. Adam kızının peşini hiç bırakmamış meğer, yüzlerce kilometre boyunca takipteymiş. Konuşuyorlar ve kız mevzuyla yüzleşip babasının aracıyla birlikte gidiyor. Trevor babasıyla yüzleşiyor ve elde var iki. Ben boşanma kağıtlarını imzalıyor ve elde var üç. Mutsuz -hiçbir şeyin geri alınamayacağını fark etmek- ama mutlu -yeni başlangıçların varlığından haberdar olmak- son.

Yolculuk faslı süper, yazar sinemayla alakalı bir şeyler okuduğu için film gibi akıyor her şey. Keyifli.

Filmi pek tutmadım, Ben'i kendi düşüncelerinden izlemekle dışarıdan izlemek arasında dünya fark var. Romanı daha iyi, böyle bir hikâyeyi anlatıcının ve kahramanın ağzından dinlemek isterim. Tercih meselesi.
Cihat'ın başlamasından 20 yıl sonra, eski bir köle-efendi olan İblis Ginjo'nun politik oyunları birçok masum insanın ölümüne sebep oldu. Makineler için casusluk yaptığını düşündüğü politik düşmanlarını, kurulmasına önayak olduğu Cihat Polisi "Cipol" yardımıyla ortadan kaldırdı ve Yüce Patrik ünvanını kullanarak Cihat'ın devam etmesinde Serena Butler'a yardımcı oldu. Serena, oğlunu kaybettikten sonra bütün enerjisini makinelerin ortadan kaldırılması için kullandı ama yetkilerinin, politik gücünün İblis Ginjo tarafından yavaş yavaş ortadan kaldırıldığını göremedi. İblis, cogitor denen kadim beyinlerden birini kendi amaçları için kullandı ve elindeki güç büyüdü. Devlet içinde devlet oldu adeta.

Agamemnon, Dünya'nın atomiklerle bombalanmasıyla birlikte spermlerinden oldu ve tek oğlunun ihanetiyle yıkıldı. Saçma değil mi? Teknolojinin deli geliştiği bir evrende spermlerin kopyalanıp onlarca gezegende saklanmamış olması garip.

Milyonlarca insan öldü, milyonlarca makine yok oldu, savaş devam ediyor. Savaş alanı çok geniş, cephe savaşlarında kazanılan zaferlerin anlamı yok. Makineler çok daha çabuk çoğalabiliyor, insanlarda durum biraz daha sıkıntılı. Anne yetiştirecek de, o ellere yollayacak da... Tleilaxular kayıp uzuvların, organların yerine yenilerini üretebiliyor olsalar da -ki sonradan öğreneceğimiz üzere mevzu öyle değilmiş, pis işler dönüyormuş bu olayda- can kayıpları arttıkça birliğin köleler üzerindeki baskısı artıyor, Zensünnilerin Arrakis'e gitmesine yol açılacak. Başarısızlık, haksız uygulamaları beraberinde getiriyor, günümüzde olduğu gibi.
Ginazlı paralı askerlerin ortaya çıkışından da bahsedeyim, bu arkadaşlar kadim teknikleri modern yöntemlerle geliştirerek bir yakın dövüş sınıfı oluşturuyor. Orijinal seriden bildiğimiz Duncan Idaho, Ginaz kılıçustalarının yetiştirdiği süper bir adam mesela. Bu kitapta Zon Noret ve evladı Jool Noret'le tanışıyoruz, baba katlinin mitini robotla insan arasında görüyoruz. Asıl evlat Jool, Chinox adlı antrenman robotunun zorluğunu en üst seviyede bırakınca babasının robot tarafından öldürülmesine yol açar. Bu robot, eğitimin en önemli adımlarından biridir ve bizzat Zon Noret tarafından tekrar programlanmıştır. Yaratıcısını öldürürken doğasına uyar, hiçbir duygu belirtisi göstermez, gösterecek bir mevzusu yoktur zaten. Evlat Jool, acısıyla çok iyi bir iş becerir ve Ginaz'ın görüp göreceği en büyük savaşçı olur, zorla kabul ettiği öğrencilerine pek faydası dokunmasa da yeteneğiyle herkesin hocası haline gelir. Yenemeyeceği kimse yoktur, yaşam dışında. Dev bir tsunami kendisini yeryüzünden siler, efsaneler arasına karıştırır. Gereksiz bir yan karakter gibi gözükse de bu kılıçustaları meselesinin anlatılmasında kilit rollerden birine sahiptir.

Solucansüvarisi Selim... Arrakis'in has adamı, yamağı Cafer'le birlikte haksızlıklara karşı koyarken köle isyanıyla birlikte Arrakis'e gelen Zensünnilerle bir olup ilk fremenlerin temel taşı olacak. Fremenler de bu kitapla birlikte ortaya çıkmış oluyor böylece. Baharat hasadını bitirmek için yaptıkları saldırılar daha büyük boyutlara ulaşacak, böylece Arrakis'le ilgili büyük planları olan Lonca'nın da başına bela olacaklar. İsmail burada çok önemli. Tio Holtzman adlı mucidimiz, teknolojik ürünlerin yapımında büyük köle gruplarını çalıştırarak robotlara ve simeklere karşı yürütülen savaşa büyük katkı sağlarken kölelerin ayaklanma ihtimallerini, daha doğrusu işin çarpık ahlakını görmezden geliyor. İsmail'in eşi ve çocuklarının ölümüyle birlikte isyan fikri giderek yayılıyor ve bum! Holtzman kalkanı ve lazer silahının etkileşimiyle ortaya çıkan atomik patlamada gezegenin yarısı falan havaya uçuyor, İsmail ve tayfası da yürüttükleri gemiyle birlikte Arrakis'e gidiyor. İyi bir amaç uğruna yapılan kötülük de cezasız kalmıyor.

"Esirlere göre Poritrinli köle sahipleri de makineler de iblisti - yalnızca farklı türlerde." (s. 85)

Erasmus, ilk mentat olan Gilbertus Albans'ı yetiştiriyor, insanları anlamak için büyük bir şans ama özellikle yaratıcılık hakkında hiçbir şey bilmediği ve bilemeyeceği için robotların sonu gelecek, bu en başından belli. Zaman meselesi.

Norma bağımsızlığını kazanıyor, Aurelius Venport'un ölümüyle birlikte yalnız kalıyor ve uzay-bükücülerin üretilmesi konusunda baharatın yardımıyla yeni bir başlangıç yapıyor. Tüm uzayı beyne sıkıştırmak için baharat şart, böylece büyük bir ticaret ağı da ortaya çıkmış oluyor.

Agamemnon cogitorları yok etmeye and içmiş bir halde yeni gezegenler fethediyor, büyük fedakarlıklarla durdurulabiliyor. Tek bir gezegene sıkışmış halde sonunun gelmesini bekleyecek, yapacak fazla bir şeyi kalmadı.

850 sayfa, bir sene önce okudum ve çok az ayrıntı verebildim ama durum budur, Dune muhteşem bir sagadır.
Yenilik arıyorum, heyecanlandıracak bir kurgu arıyorum, orijinal karakter arıyorum, bulamıyorum. Aynı yayınevinden çıkan Kralkatili Güncesi -son kitabı bitirsene gebeş Rothfuss!- aksayan yanlarına rağmen gerçekten nefes kesiciydi, Kvothe gibi fantastik alemlerin zaman zaman efendi, zaman zaman uçarı çocuğundan Peter Camenzind tadı almıştım. Karakter iyi kurulmuştu; motivasyon kaynaklarına onlarca sayfa ayrılmıştı. Kısacası fantastik bildungsroman örneklerinin en iyilerinden biriydi. Bu romanda Jacob Portman nam çocuğumuz için pek iyi şeyler söyleyemeyeceğim.

Farklı alemlere yolculuk yapan gençleri düşünüyorum, aklıma ilk gelen Johnny. Pratchett'ın çocuğunun aileyle ilişkisi kurgu dersi gibiydi; bir türlü boşanamayan anne-babadan kaçış ve doğaüstü meselelere yöneliş birbirini oldukça sıkı bir şekilde destekliyordu. Jacob'ta mevzu sallantılı. Anne tarafının marketler zinciri var, çocuk burada çalışmak zorunda bırakılıyor. Anneye göre dünyada keşfedilmemiş hiçbir şey kalmamış. The Jacob Show olmuş bu; Truman'ın kurgusal gerçekliğinin replikası. Baba, eşinin zenginliği sayesinde bir işin ucundan tutmamış, kuş gözlemciliği falan yapıp babasına olan kırgınlığını her an yaşatan bir adam. Servet düşmanlığına eyvallah da bu para-ruhsuz dünya ilişkisi oldukça sakil. Hikâyenin esas adamlarından biri olan Abraham Portman, Jacob'ın dedesi, baştan atılmaya çalışılan, hikâyesine inanılmayan adam olmaktan öteye gidemiyor. Belki sonraki kitaplarda derinlemesine işlenmiştir, okumadan bilemem ama elimdeki ikinci ve üçüncü kitapları okur muyum bilemiyorum, zaman kaybı olacak gibi geliyor.

Ben hikâyeyi anlatayım, eleştiriler sonraya kalsın. Dedenin anlattığı garip çocuklarla ilgili hikâyeler var, Jacob bu hikâyelere inanarak büyüyor ama başkalarıyla paylaştığı anda hayatı tepetaklak oluyor. Süper yeteneklere sahip çocuklardan bahsetmek, normal yaşamın normu tarafından bertaraf edilir, anormal bir durum yok. Sonrasında Jacob dedesinin anlattıklarını sorgulamaya başlar, annesiyle babasının adamı huzur evine yatırma planlarını öğrenir ve ne yapacağını bilemez hale gelir. Saldırı gerçekleşene kadar muallakta kalır.Dedesinden gelen yardım telefonunun ardından adamcağızın evine gelir ve bahçede dedesinin cesedini bulur, az ilerideki ormanlık alanda kendisini dikizleyen gözleri gördüğünde aklını kaybedecek gibi olur, yanındaki serseri arkadaşı canavar falan görmediğini söyler ve çocuğumuz psikoloğa yollanır. Psikolog hemen bir tanı koyar, stresli akutlu sendrom. Jacob, dedesinden ne duyduysa olduğu gibi psikoloğa anlatır, pek bir yardımı dokunmaz bunun.

Dedenin hikâyesi: Adam Polonya doğumlu ve 12 yaşındayken Galler'deki bir yetimhaneye gönderiliyor. Peregrine'in mekanı. Orada tuhaf çocuklar var, kimi uçuyor, kimi çok kuvvetli, kimi ateşe hükmedebiliyor, bilmem ne. Geri kalanı için Harry Potter'daki dünyayı alıp buraya uyarlayın, aynı şey. Neyse, çocuğumuz II. Dünya Savaşı çıkınca yetimhaneden ayrılıp savaşa katılıyor ve sonrasında ABD'ye göçüyor. Yetimhanede aşk yaşadığı Emma için yıkım oluyor bu, mektuplaşıyorlar ama Abraham giderek daha az mektup yollamaya başlıyor, son mektupta kızıyla çekilmiş bir fotoğraf yolluyor ve olay bitiyor. Yetimhanede kalanlar hiç büyümüyor, Abraham yaşlanıyor, böyle şeyler.

Psikolog, Jacob'ın yarattığı hayali dünyayı yıkabilmek için köklere yapılacak bir seyahati salık veriyor; çocuk babasıyla birlikte Galler'e gidiyor, yetimhaneyi arıyor, buluyor falan. Sonra bu canavarlar ortaya çıkıyor. Gerisi klasik şeyler.

Eleştirilere geçiyorum.

1) Dedesinin evine giden Jacob, yolda bembeyaz gözlü bir bahçıvan görüyor ve kör deyip geçiyor, üstelik şaşırıyor dedem bu adamdan neden hiç bahsetmedi diye.

Allah Allah, acaba neden? Yani ya kitap bizde yanlışlıkla çocuk kitabı olarak pazarlanmadı, ya da okurun zekâsına hakaret ediliyor resmen. Anlatıda örüntü keşfediliyorsa bunu okurun zekâsının süperliğine değil, yazarın beceriksizliğine veriyorum.

Elde var bir.

Psikolog kardeşimiz bakalım ne olacak diye düşünerek adamları Galler'e gönderiyor. Psikolog değilim ve delicesine ahkam kesesim var; denetiminde olan bir çocuğu aklı beş karış havada olan babasıyla birlikte muhtemelen yıkık, virane haldeki bir yeri keşfetmeye gönderiyorsun, öyle mi? Yüzleştirme iyi bir yöntem olabilir ama burada yüzleştirme yok, bilinmeze gönderme var. Yani sende bir yamuk var psikolog, ama daha çok yazarda bir yamuk var.

Elde var iki.

Babayla oğul, yapılaşmanın çok uzağından geçen bir yerde, eski bir binada kalıyorlar. Meskenin nüfusu 200 falan, çok küçük bir yer zaten, kuş uçmaz kervan geçmez bir yer. Sonra bir diğer kuş gözlemcisi ortaya çıkıyor. Gizemli bir adam, ne idüğü belirsiz. Gerçekten çok gizemli, kim ki acaba? İyi biri olsa gerek.

Elde var üç.

Daha ilk adamdan alarma geçtim ve diğer ikisini bulmak hiç zor olmadı haliyle. Hele psikoloğun ortaya çıktığı an çocuğumuzun şaşkınlıktan küçük dilini yutma anı vardı, çok güldüm. Karakter için belki sürpriz ama Bay Ransom Riggs, kitabınızı o karakter yaşasın diye yazmıyorsunuz, okur için yazıyorsunuz. Olmamış.

2) Baba karakteri. Adam babasıyla oğlunun yakınlığına haset duyuyor ama bilinen mevzu; süper kahramanın halinden süper kahraman anlar. Harry Potter'da Harry'nin annesiyle teyzesi arasındaki meseleyi hatırlayın. Severus Snape'in ortaya çıktığı an.

Baba kırkyama bir karakter, çiğ.

3) Zygmunt Bauman'ın Akışkan Aşk nam kitabında kitle iletişim araçlarının, özellikle cep telefonlarının sosyal yaşam üzerindeki etkileri anlatılırken faydalarının yanında zararlarına da değinilir. Bauman için ilişkiler üzerinde her an değişim yapabilmek pek iyi değil. Eh, benim için de. Bir nebze uzak kalmak, kalabilmek çok önemli. Dünyanın genişletilmesi sağlıklı, doğal yollarla olmalı. Teknolojik gereçler pek iyi değil bu açıdan. Teknoloji düşmanı değilim, yine de çoğu alanda olduğu gibi bunda da amacından şaşıyor mevzu. Kurgusal bir metinde bağlamdan kopuk kullanım olayı rezil rüsva ediyor.

Diyeceğim şu ki Jacob kardeşimiz son derece gotik bir mekanda, yetimhanenin yıkıntıları arasında gezinirken şak diye cep telefonunu çıkartıp etrafı görmeye çalışıyor. Bilemiyorum, belki benim problemimdir ama açıkçası Poe'nun veba dostu odaya girdiğinde, "Birader bizim ilacımız var, bize sökmezsin," deyip masaya bir şişe hap koyan zıpçıktı bir karakter hayal ediyorum ve aynı sıkıntıyı hissediyorum. Cep telefonu uzamı kesinlikle bozuyor, okuru büyülü dünyadan çıkarıp poke topu atmaya, şeker patlatmaya meylettiriyor.

Karanlığı kırmak için cep telefonu ekranı kullanmak ne ya? Farklı zaman dilimindeyken babana telefonla ulaşmaya çalışsaydın bir de.

"Sonra küçük bir zekâ pırıltısıyla en yakın baz kulesinden en az on beş kilometre ötede olmama rağmen cebimdeki telefonun menü ekranına bir şeyler tuşlayarak önümü biraz olsun görebileceğimi fark ettim." (s. 129)

Arkadaşımız zekâlı ama kaportacı olmak istiyor, yoksa iyi bir mühendis olabilirdi, zira baz istasyonu olmadan telefonun çalışmayacağını(!) herkes bilebilir. Jacob beş yaşında, arkadaşları ona Oppenheim diyor.

Mevzu daha çok su yürütür de bu kadar yeter.

4) Çeviri hatası olabilir, orijinal metinle karşılaştırmak lazım gerçi de ben söyleyeyim: İnsan başlı atın eli olabileceğini sanmıyorum. Yani başı insan, gerisi at. Atın eli olmuyor, mutasyonla yeni bir tür ortaya çıkardıysanız o başka. Mevzu sayfa 167'de.

5) Tarihi gerçeklere mevzu yedirmece. Bayat bir iş, hakkıyla yapılmayınca sırıtıyor. Cadı Avı zamanlarında bu tuhaf kardeşlerimizin öldürülmesi, romanın kötü adamlarının yaptığı deneyin sonucu olan patlamayla Sibirya'daki Tunguska Olayı'nın eşleştirilmesi... Meeh, von Daniken şarlatanı çoktan yaptı bunun kralını, hoş değil.

Bu işte en başarılı adamlardan biri olarak Gaiman'ı görüyorum; zerre kılçık bırakmadan yedirir yahut bildiğimiz dünyadan tamamen soyutlar öbürlerini.

6) Jacob'ın mevzuya bir türlü girememesi. Çocuğun dedesi öldürülmüş, mekana gidip elemanları bulunca olayı anlatsana direkt! Yok, kitabın sonlarına doğru söylüyor her şeyi. Saçma. Ha, dedesinin eski sevgilisi Emma'yla kırıştırmaktan aklı karışmış olabilir tabii. Bu kadar abuk bir şey çok az görmüşümdür. Araya ergen aşkı sıkıştırmasalar kitap satmaz, mantık belli. Saçma olayların yanında gereksiz ilişkiler kitabı şişirmiş, örneğin başta Ricky diye bir kabadayı var. Adamın canavarı görmemesi dışında başkaca bir rolü yok, Jacob'ın dünyasını anlamamızda yardımı dokunsa da gereğinden çok yer kaplıyor. Lüzumsuz.

7) Esinlenmeler... Tuhaf çocukların sirk olayı Heinlein'ın Yaban Diyarlardaki Yabancı'sında var. Mağaradan, çukurdan vs. başka alemlere geçmeler Lovecraft'tan Gaiman'a birçok yazarda var. Zaman döngüleri olayı keza. II. Dünya Savaşı'nda çocuk karakterlerin bombalardan kaçınması benzer bir şekilde Terry Pratchett'ta var. Fotoğrafların övülecek tek yanı konuya müthiş bir uyum sağlaması. Onun dışında yeni bir şey değil; aklıma gelen ilk örnek bizden Özen Yula. Dışarıda daha fazladır.

Yenilikçi olmasa da parlak bir fikir olarak Enoch adlı çocuğu gösterebilirim. Bayan Peregrine, zaman döngüleri yaratıp tuhafların ölmesini engelleyebiliyor ama her ütopyada olduğu gibi burada da bir sıkıntı var; Peter Pan misali yaşayan çocukların mutlak iyilikten delirmelerine ramak kalmış. Bu yüzden bazıları köye baskın yapıp insanları yaralıyor, hayvanları öldürüyor falan. Bayan Peregrine'in haberi nasıl olmaz, anlaşılır gibi değil. Mutlaka vardır, buna göz yumuyor olabilir. Her şey görüldüğü kadar süper değil yani.

Kafamı dağıtayım derseniz alıp okuyun, fazlasını beklemeyin.
Ahmet Oktay, Şehir ve İmgelem adlı kitabında şöyle der: "Kemal Bilbaşar'ın dikkatten kaçmış romanı Denizin Çağrısı'nın kahramanının torunu sayılabilecek bir kişiliği, Yusuf Atılgan da Aylak Adam'da anlatmıştır." (s. 75) Denizin Çağırışı olacak, olur o kadar. Önemli olan Ahmet Oktay'ın böyle biricik bir romanı anmış olması. Allah rahmet eylesin kendisine.

Ferit Edgü, Demir Özlü gibi zamanın kral bunaltıcıları bilinirken nasıl oldu da bu roman gözden kaçtı? Bilbaşar da bir toplumsal gerçekçi olarak sonraki roman ve öykülerinde bu doğrultudaki mevzular hakkında yazmışsa da ilk romanı olan Denizin Çağırışı, basıldığı yıl olan 1943'te pek ilgi çekecek bir muhteva barındırmıyordu herhalde. Memleket süper, köyler şahane, şehirlere köy ruhu aşılamalıyız edebiyatı söz konusuyken, tek parti iktidarının güdümünde bir şeyler yazılıp çizilirken normal bir durum. Bir on yıl sonra basılmalıymış, o zaman değeri bilinirmiş belki. Neyse, bu kitap bizdeki ilk varoluşçu hikâyeyi anlatmaktadır.

Epigraftan giriyorum: "Çıktığın yolda, bugün yelken açıp yapayalnız / Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervasız / Yürü! hür maviliğin bittiği son hadde kadar / İnsan âlemde hayal ettiği nisbette yaşar."
Kuyruğunu ısıran yılan. Had safha anlatının sonunu belirler, daha en baştan istikameti öğreniriz. Uyulacak bir çağrı vardır ve anlatıcı, yaşadıklarının nihayetinde gideceği yeri bilir. Denizin sonu yoktur, ihtimallerin de öyle, o zaman yaşamı olabildiğince genişletip sona erdirmek gerekir. Motivasyon kaynağı olarak intihar etmiş bir baba, anlatıcının yaşamını çoktan şekillendirmiş bir anne, beş yıllık öğretmenlikten sonra kaçılan bir kasaba ve denk gelen insanlar vardır. Anlatıcı için bir nevi Yes Man denebilir; Zeno'nun ihtimaller yoluyla gerçeği kurgulayıp ona göre eyleme geçmesiyle önemli bir benzerlik vardır. Önyargılar, adamımızın kendine biçilen rolleri sorgusuz sualsiz kabul etmesine yol açar, böylece sonsuz sayıda ihtimal arasından başkalarının seçtiklerinden bir hayat biçilmiş olur. Yaşamın seçimlerin/tercihlerin toplamından ibaret olduğunu kim söylemişti? Kesinlikle Bartleby değil. Adamımız Bartleby'nin zıt kutbundadır, yaşamına karşı sorumluluğu taban yapmıştır. Hafiflemeye yol açar bu; tercih yapıp yapmamaktan ziyade başkalarının kendi hayatı üzerindeki fikirleri yoluyla yaşar. Kendi uzamından uzaklaşmaya çalışır ama göreceği gibi bu da istediği şey değildir, çareyi çağrıya uymakta bulur: "Etrafımızı çeviren zaman ve mekânın boyutları içindeyiz. Burada her şey hesaplı, sınırlı. Mavi sonsuzluk, tüm engellerden kurtarır mı insanı?" (s. 169) Eh, insan hayal ettiği nisbette yaşarsa neden olmasın?

Başa sarmak lazım: Adamımız kasabadan şehre geliyor. Beş yıllık öğretmenlik yaşamı iyi gelmemiş, İzmir'de başka bir yaşam arıyor. Kronolojik bir anlatı yok, geri dönüşler vasıtasıyla şimdiyi anlamaya çalışırız. Adamımız giderek babasına benzemektedir ve daha çok benzemek için elinden geleni yapar. Geceyi ve şiiri beğenmez mesela. "Karanlığa ve geceye bir şeyler borçlu olmayan şair pek az bulunduğundan, bütün şairleri dünyanın en sevimsiz yaratıkları sayardım." (s. 10) Annesini hatırlar, yoksulluğu hatırlar ve geçmişinden yakayı bir türlü kurtaramaz. Özlemin yanında yenilmişlik de hisseder, geçmişinden getirdiği ve kendisini yaratıp tekrar yok eden etkenlerdir bunlar. Gerçekleşmesi için çabalayıp başaramadığı diğer olaylar sıkı bir politik eleştiridir. Devlet adamlarının taş koyduğu eğitime yönelik değişimler, sosyal baskılar derken idealist memurların şevki kırılıyor. Bizimki de şevki kırılanlardan biri.

Aşık olduğu kadınlar annesiyle geçirdiği zamanların sonucudur, annesinin kehanetini bir türlü gerçekleştiremez ve absürt ilişkileri hep sonuçsuz kalır. Sefil, mutsuz, diğer insanların gözlerinin önünden kaybolmayan bir vitrin mankeni. Tedaviyi bulur ama kendine uygulayamaz: "Eğer ben günün birinde Adalet Bakanı olursam, tüm canileri, katilleri toprakla eğitirdim." (s. 104) Köy edebiyatına zıplama tahtası adeta.

Edebiyatımızın en ilginç güvenilmez anlatıcılarından biri bu adam. Kesinlikle okunması gereken bir kitap.