Toplam yorum: 3.286.481
Bu ayki yorum: 8.011

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Herhangi bir öykü kitabını aylar sonra anlatmaya çalışmak, onu yeniden yazmakla bir midir? Göreceğiz. Tek hatamı düzeltiyorum, bu kitap herhangi bir öykü kitabı değil. Bu, Manitu Brautigan tarafından papirüslere yazılmış, defter kontrolünün hemen öncesinde kareli deftere çekilmiş, kenar süsü kırkyama şeklinde tezhiplenmiş enfes bir müretteptir.
Çimlerin İntikamı: Anlatıcının dedesi büyük bir savaşta ölmüş mü ne, ninesinin evine yerleşen Jack adlı şahıs otuz yıldır aylak mıymış, sonra bahçeyi hiç sevmezmiş de türlü işkencelerle yeşilliğin canına tak ettirmiş de doğa bu adamın kolunu yarmasını sağlamış mıymış, arılar falan bir araya gelip saldırırmış da bir şeymiş, sonuçta adam koca bir ağacı benzin döküp yakmış mı, öyle bir şey.

1/3, 1/3, 1/3: Her zamanki gibi yıl 19beatbirşey, yer ABD'nin kuş uçmaz bir yeri, anlatıcının o zamanlar ne yaptığıyla ilgili hiçbir fikri yok. Fikirsizlik kaynaklı bir öykü.
Arka kapakta hayatının geri kalanıyla ne yapacağını soruyor yazar, karakter, kimse. Sorarsan değil, sormazsan bilirsin arkadaş. Sana derinlerden sezgi olarak gelmiştir zaten, mesajı alamadıysan deniz kenarına git, otur. Bu kadar. Düşündüm de, öyküleri okumak için de iyi bir fikir aslında.
Bu müstesna kitap, kişisel bir Cosmos: A Spacetime Odyssey olmasının yanında güzel bir anı kitabıdır. Sacks, bilimle ilgilenen geniş bir ailenin ferdirir, seksen dayısı ve yetmiş amcasının -kuzenlerin sayısı yüzü buluyormuş, oha- her biri farklı dallarda icatlar çıkaran kişilerdir ve bu da çocuğumuzu son derece şanslı biri yapar. Anne ve baba doktor, ailenin geri kalanı bilim adamı veya amatör bilimci. Muhteşem, her ziyarette ayrı bir macera demektir bu.

Sacks ünlü bir nörolog, bilim adamı. Neden nörolojiyi seçtiği, daha doğrusu neden kimyadan ilerlemediği kitabın bir yerlerinde gizli. Bunun dışında II. Dünya Savaşı'nın küçük bir çocukta yarattığı izlenim, sürekli birbirine dönüşen maddelerin, dumanlar çıkarıp küçük patlamalara yol açan karışımların arasında kendini gösteriyor. Çinko, bakır, tungsten, Dave Dayı, ağabey ve diğerleri; başlı başına bilimsel bir serüven. Küçük Oliver, kendi keşiflerini yaparken bu keşiflerin ortaya çıktığı ilk deneyleri, deneyleri yapan meşhur adamlarla birlikte ele alıyor ve senkronik bir şekilde kendi bilimsel yolculuğuyla bilim tarihini birleştiriyor.

Okul anıları çok önemli, olabildiğince bağımsız bir alana ihtiyaç duyan kaşif çocuklar için bu alanın pek yaratılmadığını -günümüzde de pek bir şey değişmedi- görüyoruz. Abi Michael öğretmenlerden şikayetçi, Oliver da. Poposunda dal kırılınca bir papara daha yiyor, böylesi bir sıkı disiplin. İngiliz katılığı işte. Yıl 1940 civarı, savaşın yeni başladığı zamanlar. Pencerelere kara perdeler çekiliyor, sığınaklar kazılıyor, bir sürü güvenlik önlemi. Bombalar yağmaya başlamadan önce yapılacak her şey yapılıyor. Oliver okulu o kadar sevmiyor ki bombalardan çok okula dönmekten korkuyor. Bir çocuk için büyük facia. İş öyle bir noktaya geliyor ki dayakçı öğretmenlerin atomlardan ibaret olduğunu düşünüp kendini rahatlatıyor Oliver. "'Atomdan başka bir şey değil o,' derdim; giderek 'atomdan başka bir şey olmayan' bir dünyanın özlemini çekiyordum. Zaman zaman başöğretmenden fışkıran şiddet adeta canlı doğanın tamamına bulaşır, şiddeti hayatın özü olarak görürdüm." (s. 27) Eh, çocuğun bilime sarılmasına şaşmamak lazım. Babası ezberden hesap yapmayı ve işlemlerle sayıları öğretmişti. Her koşulda aynı sonuca ulaştıran, güvenilir işlemler... Yıllar sonra 1984'ü okuduğunda Wilson'ın iki kere ikinin dört ettiğini reddetmeye zorlanmasının en dehşet verici şey olduğunu söyler Sacks.
Ailenin üyelerinin maceraları da nefes keser; bir bölümü Güney Afrika'daki Boer Savaşı'na katılmıştır, kimi maceradan maceraya koşmuştur. Onca ayrılığa rağmen bir arada kalabilmeleri, ailenin birbirine sımsıkı bağlı olmasıyla mümkün olmuştur. Tungsten bu açıdan önemli. "Metaller arasında en yüksek erime noktasına sahiptir, çelikten daha serttir ve yüksek ısılarda sağlamlığını korur - ideal bir metal!" (s. 39) Semboldür bu metal, aile bu metalden üretilmiş gibidir. Onca faciaya rağmen bir arada kalabilmelerinin sembolüdür. Dayı da bu metalden yapılmış gibidir, sağlam adamdır. Diğer dayı O. Wolf Sacks de Volfram Dayı olarak adlandırılmıştır. Metal ailesi.

İşin bilimsel boyutu, başta andığım belgesel kalitesinde. Zaten Cosmos'ta çoğunun hikâyesine rastlamak mümkün ama Faraday'in, Curielerin başardıklarını okumak, yenilgiyi tanımadan uğraşlarına devam etmelerini izlemek oldukça keyifli.

Büyüdükçe ilgi alanları da değişiyor, Oliver gençliğinde kimyadan uzaklaşıyor. Ailesinin yönlendirmesi burada önemli; çocukken özgürlüğünü sonuna kadar yaşayan, garip bir umursamazlığın içinde kendi yolunu bulmaya çalışan Oliver, gençliğinde bir parça yönlendirilmeye hayır demiyor ve tıp eğitimi alıyor. Kuantum dünyasının kimyası değil, on dokuzuncu yüzyılın romantik kimyası ilgi çekici olduğu için çağa uyum sağlıyor yazar, başka alanlara geçiyor.

Nefis bir anlatı.
İlla bir şeyler eksik kalacak ama girişiyorum.

ABD'de uzunca bir süre yasaklanmış bu kitap, tanrılığa soyunmuş bir Marslının ele alındığı tek bildungsroman olabilir. Tabii adam bize gelişmiş olarak geliyor ama biz bu gelişkinliğe henüz hazır olmadığımız için insanoğlunun gelişim romanı da olabilir. Sonuçta mevzuya çok uzak olmadığımız kesin; Marstan Gelen Adam Valentine Smith'in insanlara öğretmeye çalıştığı şey, insanların zaten yakın bir zamana kadar sahip olduğu erdemden başka bir şey değil. Sevgiyle, fedakarlıkla kurulmuş toplumsal düzen, "modern" insanların yakın bir zamanda keşfedip kuruttuğu Polinezya'da mevcut. Steve Taylor ve Yuval Noah Harari'nin kitaplarında okuyabilirsiniz; buralardaki topluluklardan bazılarında aile kavramı bütün bir kabileyi kapsar, mülkiyet yoktur ve çocuklar, kadınlar, erkekler, hayvanlar herkese aittir, dolayısıyla bir erkek herkesin kocasıdır, bir kadın herkesin karısıdır, bir çocuk herkesin çocuğudur. Paylaşmayan insanlar ayıplanır ve dışlanır. Bizim için çok garip ama adamlar bu şekilde yüzlerce yıl yaşamış ve umarım yaşamaya devam ediyorlardır. Araştırmalara göre suç oranı medeni toplumlardakine göre yok denecek kadar az. Öz denetimleri sayesinde nüfus problemi yaşamıyorlar, savaş yok, ne güzel memleket.

Smith kardeşimiz, Fremenlere ilham kaynağı olacak şekilde su verme/paylaşma kutsallığıyla, groklama hadisesiyle, kendine özgü gariplikleriyle bir anda ortaya çıkıp Dünyalıların beynini yakıp bahsettiğim bu düzeni kurmak için uğraşıyor ve sonlara doğru başarıyor da; küçük bir topluluğu Polinezyalılar gibi yaşatıyor ve en sonunda Romalılar gelip evini yakıyor, gerisi malum. Çok sayıda dini göndermenin yanında Smith'in İsa'ya benzerliği gözden kaçmaması gereken bir hadise. Luka'da insanların İsa'nın çarmıha gerilmesi için bağırmasıyla ilgili babın benzeri kitapta olduğu gibi mevcuttur. Lakin Smith babasına kendisini neden terk ettiğini sormaz, çünkü inancına göre herkes tanrıdır, herkesin sorumlulukları vardır ve bu sorumluluklardan ilki, insanların kendi varlığıyla ne yapacağına dair sorumluluktur. Smith, kendini kalabalığa bırakır ve onları çok sevdiğini söyler. İnsanların ruhlarını kurtarmak için kendini feda eder, umarım değmiştir.
Mars'a ilk insanlı keşif gezisi için dört çift seçiliyor, hepsinin birden çok uzmanlık alanı var. Elemanlar iniş yapıyor ve kendilerinden bir daha haber alınamıyor. İkinci keşif takımı ilk takımdaki herkesin öldüğünü belirtiyor, sonra mesajı düzelterek ekipten bir kişinin sağ kurtulduğunu söylüyor. Bu sağ kurtulan arkadaşımız Smith. Dünyaya getiriliyor ve bir hastaneye kapatılıyor, yer çekimine alışması ve o andan sonra ne olacağıyla ilgili plan yapılması için zaman geçmesi gerekiyor.

Bundan sonrası için ek bir bilgi vermem lazım, Heinlein gerek mentorlukta bir dünya markası olan Jubal adlı karakteri vasıtasıyla, gerek Smith'le insanoğluna dair pek çok problemi ele alıyor. İletişim, demokrasi, sadakat, batıl inançlar, akla ne gelirse. Kurguyu sekteye uğratma pahasını yapıyor bunu, insanlığın portresini etraflıca çiziyor. Olayların ortasında siyasete dair bir nutukla karşılaşmak okuru o dünyadan çıkarabiliyor, kötü bir şey.
Polinezya ve Afrika'daki bazı kabilelerde bu inanış var, ölenin eti yenir ve onun niteliklerinin yiyene geçtiği söylenir. Sadece yemek gerekmiyor, Atlas'ta üç kuşak öncesine kadar atalarının kafataslarını kolye yapıp takan bir yerli fotoğrafı görmüştüm, aklım gitmişti.

Eski bir inanış bu, Afrika'da Felsefe adlı güzel kitapta, yanlış hatırlamıyorsam, açıklaması mevcuttur. Oğul Herbert, Dune'da Ginaz kılıçustalarında benzer bir hadise yaratır; ölen ulu savaşçıların isimlerini çömezlere verir, böylece ustaların güçleri çömezlere geçer, katlanarak büyür. Adın kutsallığıyla ataların gücü güzel bir şekilde birleştirilmiştir bana göre. Marslılar öldükten sonra ruhları var olmaya devam ediyor demiştim, fiziksel bir karşılığı var olayın. Peki Marslıların Smith vasıtasıyla bizi groklama ihtimali var mı? Anlatının başından itibaren okurun cevabını aradığı bir soru. Yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olabiliriz, olmayabiliriz de. Bunu ben söyleyecek değilim, lütfen kitabı okuyun. Bu ne tembellik.

Ölüm: Onlarda çözülmek olarak geçiyor. Groklanan bir şey varlığa katılıyor, varlık eklektiktir ve ölünce her şey çözülür. Mantığı sevdim.

İnsan gülebilen hayvandır, diyor Jubal. Bütün yıkımına rağmen insan güler, Smith'in en sonunda anladığı mesele bu. Mars'tan geliyor ama bence asıl geldiği yer, kayıtlara geçmemiş kadar uzak bir geçmiş. İkilik kıyaslamasından dev bir roman doğmuş, ele alınmayan konu pek kalmamış. Güzel bir insanlık komedyası, güzel bir irdeleme. Meselesi çok, ben az bir bölümünü inceledim, gerisi sizde.
Kitap, evet.Pascal'ın dediği: "Mutsuzluğun tek nedeni, insanın odasında sessizce nasıl oturacağını bilememesidir."

Bellow'un adamı askere gitmeyi beklerken herhangi bir sorumluluk altında değildir. İşsizlik, adamın tek sıkıntısı işsizlik ve düşünmek. Çiçeklerin açması, yaprakların dökülmesi ve diğer doğa olayları, yaşamın ana dürtüleri olduğu için zevk vermesi gereken şeyler olarak ele alınıyor ama düşen yapraklar yenmez, çiçeklerden ev yapılmaz, çimen verip yemek alınmaz, aynı çayırda iki kez otlanılmaz. Dolayısıyla bu iç sıkıntısını geçirmek için bazı tedbirler, can sıkıcı tedbirler almak lazım gelmektedir. Adamımız eşinin zoruyla abisinden para istemeye gider, kayınpederinin hastalığıyla canını sıkmak zorunda kalır ve insanoğlunun yaşam deneyimi üzerine birtakım atıp tutmalara girişir. İnsanların sahip oldukları eşyaların kılığına bürünmeleri, ön yargılar, ailenin yıkıcılığı, tatminsiz bir eş, umursamayan insanlar, işsizlik ve benzeri pek çok hadise, adamımızın üstünden silindir gibi geçer.

Adam,, boşlukta kendini ağaca asmış gibi sallanır.

Düzensiz, boğucu saatlerin çaresi nedir? Askerlik! Adam bütün o sıkıntıları yaşarken askere gitmeyi bekler ve sevinçten çıldırmış bir şekilde askerliği överken roman biter. Düzenli saatler, amaçlı bir yaşam, boşluğun dolmasıyla belirir ama bu dolgu gerçekten rahatlatır mı? Sanmam, adamımız üstlerinden papara yerken işlerin düşündüğü gibi gitmediğini anlayıp tekrar isyan etmiş olabilir. Her neyse.

Eh, bu yazı da kısa olsun. Tavsiye ediyorum, ama kitap süper.
Ahmet Ertegün en başta şanslı bir adam. Babasının büyükelçiliği sayesinde İngiltere'ye, oradan ABD'ye geçip farklı memleketlerin havasını suyunu alarak büyümüş. İkincisi; hırslı bir adam. Sanatçı keşfetmek için koca ABD'yi dolanırken, onca maddi zorluğa göğüs gererken itici gücünü her zaman hırsından almış. Üçüncüsü; basit bir adam. Çok basit. Keyfi uğruna elde avuçta bir şey yokken harcadığı paralar, amaçsız bir evlenme-boşanma süreci, sömürdüğü sanatçılar ki işin vardığı hukuki süreçte Atlantic Records'un kaybettiği bir dava var, girdiği katakullili işler derken karşımıza uyanık bir adam çıkıyor. İyi eğitimli, yaşam standartlarını ne olursa olsun korumaya çalışan, cin gibi, baba gibi bir adam. Çok renkli, anlaşılması zor, yorumlaması kolay. Zannediyorum yazarın atladığı noktalar da var, pek girmediği gri bölgeler. Nasıl değerlendirileceği okura kalmış.

Kronolojik olarak anlatayım, aralara sıkıştırılmış ilginç şeyleri ben de aralara sıkıştırayım.
* Ahmet, yüksek sosyeteye aitmiş gibi görünse de aslında insanların böyle olmadığını sezdikleri söyleniyor. "Türklük yapma," derlermiş mesela, uygunsuz bir şey yapacağı düşünüldüğünde. Bir de şu ilginç; sahne arkasına geleceği duyulduğu zaman tur menajerleri Rolling Stones elemanlarına, "Çocuklar, Atatürk geliyor," dermiş. Güldüm.

* Çeviri hatası mı bilmiyorum, 1095 yılında papanın Kudüs'ü kurtarmak amacıyla Osmanlı İmparatorluğu'na savaş açtığı söyleniyor. Osmanlı o zamanlar yoktu. Çeviri faciasına sonda değineceğim, yazarın hatası da olabilir gerçi.

Baba Mehmet Münir'in macerasıyla başlıyoruz. Kendisi hukuk okuyor ve Osmanlı'nın TBMM'yle görüşmek üzere Bilecik'e gönderdiği grupta baş hukuk danışmanı olarak yer alıyor. Mustafa Kemal'in alıkoyduğu üç kişiden biri kendisi. Ankara'ya götürülüyor ve Milli Mücadele'ye katılıyor. Cumhuriyet kurulduktan sonra büyükelçilik günleri başlıyor; İsveç'ten sonra İngiltere'ye, oradan da ABD'ye geçiyor. Ahmet ve abisi Nesuhi İstanbul'da doğuyorlar. Yazar, rezil bir Türkiye portresi çiziyor ki doğrudur; çöken bir imparatorluğun yol açtığı sosyoekonomik yıkımın izleri derin. Enkaz devralıyor TBMM, bu da doğru.

İsveç'te sanat dolu günler, iyi bir öğrencilik, İngiltere'de kral ve kraliçeyle yenen yemekler, izlenen ilk konser: Duke Ellington! Ahmet kişiliğini oluştururken müzikle alakalı ilk dopingini alıyor ve zenci müziğine orada aşık oluyor.

ABD günleri, baba Münir ölene kadar rüya gibi geçiyor. Büyük paralara yaptırılmış bir ev, kaymak tabakadan onlarca tanıdık, evin salonunda zenci müzisyenlerin performansları, bolluk, bereket... Woody Guthrie ile, Steinbeck ile arkadaşlık...

* ABD gizli servisi Münir'e zencilerle çok içli dışlı olmamasını söylüyor. Münir beyaz-zenci ayrımının saçmalığını düşünerek böyle bir şeyi asla yapmayacağını belirtiyor. Ahmet'i zorunlu din derslerinin verildiği okuldan alıp başka bir okula veriyor falan, dobra bir adam.

* Yıl 1939 oluyor, abi Nesuhi Paris'te okurken can güvenliğinden endişe ettiği için ABD'ye dönüyor. Eh, herkes dünya tarihini sular seller gibi bildiği için bir açıklama yapılmamış. Ben yapayım; Naziler. Neyse, Nesuhi'nin kendisi de iyi bir müzik dinleyicisi ve plak koleksiyoncusu, ABD'y dönünce bir de bakıyor ki zenci kültürü ve müziğiyle bütünleşmek uğruna evden kaçmaya ve bir zenci gibi yaşamaya başlayan Ahmet'in binlerce plağı var.

* Ahmet, D. H. Lawrence, Wilde, Whitman, Conrad vs. gibi pek çok adam hakkında oldukça bilgi sahibi, kendini durmadan geliştiriyor. Nesuhi de öyle; caz konusunda o kadar bilgiliymiş ki UCLA'da ilk resmi caz dersini o vermiş. Vay be.

Bu iki kardeş, 1940'ta izledikleri müzisyenleri ertesi gün sefarete çağırıp konser düzenliyorlarmış. Bir yandan evlerine kadar giren Alman casuslarla uğraşıyorlar, savaş yılları hareketli geçiyor. Savaşın sonuna yakın, Mehmet Münir ölüyor ve ABD donanmasından bir iki gemiyle Türkiye'ye getiriliyor, böylece SSCB'ye gözdağı da veriliyor.

Babasının ölümünden sonra Ahmet zor günler geçiriyor. Kız kardeşi gibi Türkiye'ye dönmek istemiyor ve ABD'de kalmanın yollarını arıyor. Eski tanıdıklar, çevresi bir müddet kendisine yardım ediyor ve ilginç bir şekilde Ahmet sürekli borçlanıyor, lüks yaşamına devam ediyor. Plak işi tutmasaymış şapa fena oturacakmış, onu anladım ben.

Sağdan soldan borç alıyor, bir de Herb Abramson'ı buluyor; ilk ortak. Herb aslında diş hekimi ama müziği çok sevdiğinden bu işe giriyor. Ahmet'le zencilerin ağırlıkta olduğu eyaletleri turlayıp yetenekleri keşfediyorlar, plak yapıyorlar falan. Bir on yıl falan bu şekilde geçiyor, Ray Charles geliyor sonra. Büyük efsane, filminde Ahmet'le olan ilişkilerini izlemişsinizdir. Gerçi Ahmet filmde kendisinin hiç de iyi yansıtılmadığını, bir takım elbiseden çok daha fazlası olduğunu söylüyor. Sonuçta Ahmet Ray'e bağlanıyor ve Ray, Atlantic Records'ı büyük miktarda para için bıraktığında Ahmet'in kalbi kırılıyor. Yavaş yavaş pişiyor Ahmet, haksızlıklarının arkasında bunlar olsa gerek.

Ortaklar değişiyor, tek kişilik projeler profesyonelleşip ekip işi haline geliyor, her şey şirketleşiyor ve Ahmet her şeye rağmen varlığını sürdürüyor. Şirketinin satılmasından sonra hala başta, her şeyi yönlendiren adam. Kid Rock, Rolling Stones, Stills, Crosby, Nash & Young, The Byrds, Led Zep, birçok grubun plaklarını çıkartan adam olarak efsaneler arasına katılıyor. Futbol düşkünlüğü sayesinde ABD futbol ligi Pele gibi bir yıldızı canlı canlı izliyor falan. David Geffen gibi efsane bir yapımcıya rol modellik yapan, dünyanın ana akım müzik anlayışına yön veren efsane, şaşaalı bir adam. İlginizi çekecek çok hikâyesi var, mutlaka okunmalı.