Toplam yorum: 3.286.481
Bu ayki yorum: 8.011

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Güneyde Schamak'ın kulelerinin kadim sessizliği, batıda derin bataklıkların uzandığı yolun sonundaki kara Tl'asuol falan, çeşitli fantastik mekanlarda koşuşturmacalar, kovalamacalar, Conan yine bir işler peşinde, buz mavisi gözlerinin parıltısıyla turuncu bandanası korku saçıyor, zorlu rakiplerini o dehşet veren çevikliği ve kaslarıyla bir bir hacamat ediyor derken yine bir Howard koşuşturmacasıyla karşı karşıyayız. Zamanları karıştırma hadisesinden dibine kadar yararlanan Howard, Roma İmparatorluğu'nun dağılışıyla ortaya çıkan kaos ortamının bir benzerini yaratıyor ve Conan'ı bu karmaşanın tam ortasına bırakıyor.

Bileğine kuvvet yiğit, baltana zeval gelmeye!
Her şeyi iktidar hırsı taşıyan dört adam başlatıyor, çağlar öncesinin unutulmuş büyüleriyle Xaltotun'u diriltiyorlar. Orastes, Valerius, Tarascus ve Amalric, üç bin yıldır uyuyan efsanevi büyücü Acheronlu Xaltotun'u diriltip bu kara büyü üstadını yere çalacak yegane silahı, Ahriman'ın Kalbi'ni büyücüye teslim ediyorlar. Adam bunu açılması çok zor bir kutuya koyup ortadan kaldırıyor ama yeterince iyi saklayamıyor, sonradan bu gruptan biri taht oyunlarından tırsıp Xaltotun'un döneklik yaparak hepsini öldürmesinden korkarak kutuyu çalıyor, Güç Yüzüğü'nün çıktığına benzer bir yolculuğa çıkıyor. Bir kutu ve peşinde yirmi adam, Conan dahil. Neyse, burası daha sonra.

Xaltotun çok çaça bir büyücü, o sırada Aquilonia tahtında oturan Conan'a diş biliyor ve siyasi oyunlarla adamlarını birer birer tahta çıkartıp düşmanlara savaş açıyor. Conan'ın macerayla dolu günleri, korsanlık ve yağma zamanları geride kalmış, herif soylu kanı taşımamasına rağmen tahtı baltayla ele geçirmiş ve bırakacak gibi değil ama Xaltotun o güne dek görülen en kuvvetli büyücü denebilir, savaş öncesi bir büyü yapar ve Renly Baratheon hadisesine benzer bir şey gerçekleşir; Conan'ın çadırında bir gölge belirdikten sonra savaşçımızı felç eder. Conan kıpırdayamaz, yerine kendisine benzeyen bir adamı geçirirler.

Savaş başlar ve anlatım tekniklerini kullanması açısından çok başarılı bulduğum Howard'ın sürprizi belirir: Savaşı Conan'a bir yardımcısı anlatır ve bütün savaşı onun ağzından dinleriz. Şöyle canlandırabilirsiniz; bir çadırın içinde Conan yatıyor, çadırın girişinde yardımcısı heyecanla savaşı anlatıyor. Kamera sabit, yardımcının orduların manevraları hakkında söylediklerini duymanın yanında yüz ifadesini de görüyorsunuz. Sonra Xaltotun'un hayvani büyüsü yüzünden tepeler Conan'ın ordularının üzerine çöküyor, büyük bir yenilgi. Yardımcı şoktan donmuş bir haldeyken kendine geliyor ve komutanını kaçırmaya çalışırken öncü kuvvetler çoktan çadırın civarına gelip herkesi kılıçtan geçiriyor. Conan yakalanıyor, yancılar devrik kralı öldürmek istese de Xaltotun bizimkini sağ bırakıyor ve diğerlerinin nefretini kazanıyor.

Xaltotun, Conan'ı zindanına kapatıyor ve köle olması için baskı yapıyor ama adamımız yine bir yolunu bulup cehennemle yüzleşiyor, bir canavarı öldürüp kirişi kırıyor. Zenobia, Conan'ın kaçmasını sağlayan kadın, daha sonra Conan'ın eşi olacak. Kadınlar Howard'ın hikâyelerinde yan karakterler olarak karşımıza çıkıyor ve söylendiği gibi bir kadın düşmanı değil Howard. Kadınları ikinci plana yerleştirdiği söylenebilir ama roller kesinlikle önemsiz değil, bu yüzden Howard'ın eserleri kadın-erkek odaklı arketipçi bir okumaya son derece açık. Kahramana yardım eden kadınlar, ihanet eden kadınlar, kahramanı dönüştüren, yeni bir yolculuğa çıkaran, yolculuğunu biçimlendiren kadınlar... Çok zengin bir mevzu.

Sonrası Conan'ın bitmeyen maceraları işte. Kalbin peşinde eski günlerine dönüş yapıyor Conan; gemiyle denizlere açılıp köleleri kurtarıyor, aradığını buluyor ve adamımızı alt ediyor. Bu gemideki köleleri kurtarma hadisesi de incelemeye değer. Monarşinin demokrasi olarak değerlendirildiği bir dünya bu, dolayısıyla bir efendiden başka bir efendinin -Conan- buyruğuna giren kölelerin sevincini anlamak mümkün ama açıkta kalan noktalar var. Sevinçten hoplayıp zıpladıktan sonra tekrar küreklere dönüyorlar, değişen bir şey yok aslında. Başlarında efsanevi bir komutan var, komutanın sözünden çıkmaları yasak ama daha çok yağma yapacakları için mutlular. Yani bakınca adamların özgürlük problemi yok, herkes mamasına bakıyor. Diş geçirebilen başa geçiyor, mevzu bu.

Conan işte, macerayı seven adam. Uç rastlantılar, bir anda ortaya çıkan yardımcılar falan derken olay iyice mitolojik bir hal alıyor, parodiye dönüşmeye ramak kalıyor ama anlatan ciddi, okuyan ciddi, bize de adamımızın yardığı kafalardan, öldürdüğü kötülerden zevk almak dışında bir şey kalmıyor. Hadi bakalım.
Orhan Pamuk, ön sözünde kitaptaki röportajların, özellikle Faulkner röportajının kendisi için çok önemli olduğunu belirtiyor. Gözde canlanabilir; 25 yaşında bir adam, ilk kitabını bitirmeye çalışıyor ve umutsuzluğa kapıldığında kendini kanepeye atıp röportajları tekrar tekrar okuyor. Sade, sigara kokusunun sindiği bir odada radikal değişimlerle hayatına yön vermeye çalışan yazar adayı için itici gücü bu röportajlar sağlıyor. Pamuk'un başka kitaplarında Faulkner hakkında söylediklerine denk gelmiştim, 60 yıl önceki röportajı okuyunca kaynağa inmiş oldum.

Evet, bir şeyler karalayan insanların bu röportajları gerçekten okuması gerekiyor. The Paris Review sağ olsun, röportajları bu gazeteye borçluyuz.
Capote'den Hemingway'e, King'ten Borges'e birçok yazar serüvenlerini anlatıyor. Teker teker inceliyorum.
Truman Capote:

* Çoğu yazarın hemfikir olduğu bir konu aslında; Capote de disiplinini ve tekniğini, yazımı en zor tür olarak değerlendirdiği kısa öyküye borçlu olduğunu söylüyor.

* Hikâyeyi kurarken yine çoğu yazarın röportajlarında belirttiği şeyden bahsediyor; yeterlilik diyeyim ben buna. İki anlamda ele alınabilir; birincisi yeterli alıştırma, yeterli yazma denemesi, tecrübe yani. Gerektiği zaman eserlerin çöpü boylayabilmesi gerekiyor. İkinci anlamda yeterlilik de kelime sayısından noktalama işaretine kadar bir metni oluşturan bütün etkenlerin yeterli ölçüde -eksik veya fazla- değil kullanılması. Bu zaten kısmen ilk yeterlilik türüne bağlı, bir sezi olarak ortaya çıkıyor.

* Bir öykünün doğal olup olmadığını anlamak için öyküyü farklı şekilde tasarlamanın mümkün olup olmadığını irdelemek gerektiğinden bahsediyor. Eğer farklı bir şekilde yazılabilirse, cık.

* Toplumun kendisine ayak uyduramadığından bahsediyor, özel bir çocukmuş ve toplumsal kurumların tamamı bu çocukluğu mahvetmek için elinden geleni yapmış. O da Çehov'a, Wolfe'a, Proust'a sığınmış. Röportajın verildiği sıralarda artık roman okumadığını, biyografi ve mektuplara sardığını söylüyor. Dickens ve Poe da uzak geçmişin anılarında kalmış.

* Yazarın mutlaka bir persona etkisi sezdirmesinden bahsediyor, kaçarsız bir şey bu. Varlığını olduğu gibi boca etmeden kişilik çizgisinin çekildiğini söylüyor.

* Yine çoğu yazarın söylediğini söyleyerek eleştirmenleri sallamayın diyor. Cevap dahi vermemek gerektiğini söylüyor.

Ernest Hemingway:

Bıçkın delikanlımız Hemingway, röportajlarında çok haşin. Söylemedikleri, söylediklerinden çok daha önemli ve kitabı okursanız söylemediklerini sezebilirsiniz.

* Adam ayakta yazıyor. Böyle bir şeyi ilk defa duydum. Ne yazdıysa hep ayakta ve kendine özgü bir sistemi var, masayı falan o sisteme göre düzenlemiş. Çok karışık gözüküyor.

* Yazar adaylarına önereceği en iyi zihinsel egzersiz soruluyor ve efsane bir cevap geliyor: "İyi yazmayı güç bulduğu için gitsin kendini tavandan assın derim. Sonra da hiç acımadan ipi kesip kendini yazmaya zorlamalı. Bu durumda yazmaya başlarken elinde en azından ipe çekilme hikâyesi olur." (s. 45)

* Gazetecilik geçmişinin yazma konusunda çok önemli olduğunu söylüyor. Marquez de aynını söyler. Sevdiği yazarlar: Stendhal, Twain, Flaubert, Tolstoy, Dostoyevski... Aslında çoğu yazar aynı isimleri sayıyor.

* Asıl bomba buzdağı tekniği olabilir, başka kaynaklarda rastlamıştım ama adamın ağzından ilk kez duydum: "Bir konuyu bilmenin gerçekten bir önemi varsa, o zaman hep buzdağı prensibi uyarınca yazmaya çalışıyorum. Yani yazdığım kadarı, aslında buzdağının uyun üzerindeki kısmı, geri kalan sekizde yedisi hala bende saklı." (s. 59) Yaşlı Adam ve Deniz'in bin sayfalık bir destana dönüşebileceğinden bahsediyor Hemingway ama bu hali daha iyi, yazarın bilip okurun bilmediğini sezdirmek iyi bir teknik.

"Olmuş şeylerden, varolan şeylerden ve bütün bildiklerinizden ve bilemeyeceklerinizden bir şey ortaya çıkarıyorsunuz ve bu bir temsil değil, tamamen yeni bir şey, bütün gerçek ve yaşayan her şeyden daha doğru. Siz ona can veriyorsunuz ve eğer bunu iyi yaptıysanız ölümsüzleştiriliyorsunuz. İşte bu yüzden yazıyorsunuz ve bildiğiniz başka hiçbir sebep yok." (s. 64)
(…………..)
Büyük keyifle okudum, okumanızı tavsiye ederim.
Bozkurt Güvenç, mimarlık eğitimi aldıktan sonra aklında dönüp duran soruları daha fazla engelleyememiş olacak ki antropoloji alanında çalışmalar yapmış, çalışmalarıyla profesörlüğe kadar yükselmiş, Hacettepe Üniversitesi'nin kurucu üyelerinden biri olmuş. Biraz gezi yazısı, biraz anı, bir o kadar bilimsel bakış açısı, nefis bir araştırma çıkmış ortaya.
Güvenç, öncelikle çocukluğunun Japon kültürü izlenimlerini aktarıyor. Shogun, Japon pazarları, Kuvai Köprüsü ve diğerleri, anlaşılmaz ve uzak insanlar hakkında bir ilgi uyandırdıysa da yıllar içinde silinip gitmiş. Gençlik yıllarında Yedi Samuray, Kanlı Pirinç gibi filmler ilgiyi geri getirmiş, üzerine 1964 Tokyo Olimpiyatları'nın coşkusu eklenince yazarın dikkati bu çekik gözlü kardeşlerimizin üzerinde toplanmış. Belgeseller falan derken Tokyo'dan Türk-Japon ilişkilerinin ilerletilmesi maksadıyla davet edilen Güvenç, Japonya'da uzunca bir süre bulunmuş ve adamların yaşamlarını inceleme fırsatı bulmuş, mevzuyla ilgili bir kitap yazmaya karar vermiş. Yaptığı alıntı manidar: "'Öyle şaşırtıcı bir ülkedir ki Japonya, birkaç hafta kalan konuk kitap yazar, birkaç ay kalan bilim adamı makale tasarlar, birkaç yıl yaşayan bilge kişi yazma sevdasından kurtulur.'" (s. 27) Yeterince uzun kalmamış yazar, Japon kültürünü yüzlerce sayfaya sıkıştırmak zorunda kalmış ama çok keyif veren bir çalışma çıkmış ortaya. Hocanın ellerinden öperim.

Güvenç, araşırma yöntemleri ve yararlandığı kaynaklardan sonra genel bir Japon imajı çiziyor. II. Dünya Savaşı sırasında yapılmış bir araştırmada Japonlar üç maddeye sıkıştırılmış:

1) Yakın ilişkilerde duyarlı bir yakınlık, yumuşaklık, hoşgörü.
2) Aile ilişkilerinde düzen, kuralcılık, töreye bağlılık.
3) Yarışta ve savaşta fanatizme varan aşırılık, acı çekmekten ve çektirmekten sanki zevk alan bir küstahlık, sertlik ve kabalık.

Nasıl yani? Batı, Japonya'yı inceledikten sonra adamların hikmetinden sual olunmayacağını söyleyerek işin içinden çıkmış ve Japonlar kapalı kutu olarak yaftalanmış. İşin ilginç yanı, Japonlar da bu yargıyı sevmiş ve anlaşılmaz olduklarını doğrulamış.
Çinliler, güneşin doğduğu yönde bulunan adalara "güneşin yeri" anlamına gelen bir ad vermişler: Nippon ya da Nihon. Çince söylenişi Cihpon. Marco Polo bunu Ciappone yapmış, oradan Japan olmuş.

Adalarda tektonik hareketler devam ediyor, %88'lik bir bölüm dağlardan oluşuyor ve ormanlar da %80 civarı bir alanı kaplıyor. Japonya'nın en önemli dezavantajı, tarım için kullanılacak alanın oldukça dar olması. II. Dünya Savaşı'nın kaybedilmesine yol açan zincirleme reaksiyonun tetikleyicisinin bu darlık olduğu söyleniyor; Güneydoğu Asya tamamen ele geçirilseydi besin maddelerinin adalara taşınacağı söyleniyor ama bunun için ABD'nin deniz gücünü ortadan kaldırmaları gerekiyordu. Pearl Harbor'a saldırdılar, uyuyan devi uyandırdılar ve birkaç yıl içinde yenilgi geldi. Bu başka mevzu gerçi de sebebi önemli. Tarımsal nüfus yoğunluğu en yüksek yerlerden biri Japonya, milyonlarca insanın besini çok küçük bir alandan geldiği için olabildiğince yüksek verim alınmalı, bu da teknolojiye bakıyor. Adamlarda teknoloji var, biliyorsunuz. Robotları ve X-Japan'i Japonlara borçluyuz, ikisi de yüksek teknoloji ürünüdür.

Adamların kozmogonisi de süper; İzanagi ve İzanami kardeşler, kutsal tanrılar olarak yüzen bir ülke yaratma görevini yerine getirmek üzere okyanusa bir mızrak daldırmışlar, mızrağın ucundan damlayan tuzlu su küçük bir ada ortaya çıkarmış. Vay be.
Kozmogonilerinin yan ürünü olan Şinto'yla Budizm arasında sıkı bağlar var, bu yüzden Şinto-Budist olanları çok. Aslında bütün dinlerin özünde iyilik, doğruluk gibi kavramlar var ve geri kalanların farklılığı dışında özler aynı. Baba ve oğul Herbert aynı fikirden yola çıkarak Budislam diye bir şey uydurup Dune'un kalbine oturtuvermişler. Japon halkının belli bir dinin değil, geleneksel halk inançlarının etkisi altında olduğunu söylüyor Güvenç. Erdemli bir insan olmak adamların tek inancı diyebiliriz.

Zen'den halk inanışlarına, sanattan devlet yönetimine Japonlar hakkında muhteşem bir kaynak.
Elimde çaydanlık, kahve yanılsaması sağlayan ikisi üç aradaya sıcak su koyuyorum. Merak edip araştırıyorum, neden çözünme sıcak suda daha hızlıdır, kahve nasıl üretilir, termodinamiğin yasaları nelerdir ve olayları nedir? Yaşadığımız dünyayı daha iyi anlamanın yolu merak etmekten geçiyor ve sıklıkla merak ediyorum.
Lenihan, The Glasgow Herald ve Books and Bookmen için yazdığı makaleleri derlemiş. Çeşitli başlıklar altında gündelik hayatla bilim ilişkisi irdelenmiş, meraklı ruhlar için güzel bir kitap ortaya çıkmış. Başlık başlık gidiyorum.

Neden Böyle?

* Kayakla alakalı bir mevzuyla oturumu açıyoruz. Kayaklarla buz arasındaki ilişki inceleniyor, doğru bilinen yanlışlar ortaya konuyor ve ders kitaplarındaki bilgilerin her an değişebileceğinden bahsediliyor. Kısaca şu; karın soğukluğu kaymayı etkiliyor. Basıncın, karın ve kayağın yapıldığı maddenin etkileşimi çok mühim. -60 santigrat derecedeki sürtünme, kuru kum üzerindeki sürtünmeyle birmiş falan. Vay be.

* Ultrasonun kullanım alanları var, kavitasyondan tıbba pek çok alanda kullanılıyor. Yüzey temizliği, yüzeydeki çatlaklar vs. ultrason yardımıyla bulunabiliyor.

* Deniz suyunun damıtılmasıyla içme suyu elde edilmesi de ilginç bir mevzu. Doğa, insanlığın üretemeyeceği bir makine ve bir bölümünün kopyalanması bile deli paraların harcanması anlamına geliyor. Arıtma işleminin küçük bir tarihçesi bu.

* Döşeme konusu. Yere uyguladığımız ağırlık kadar yer bizi itiyor ve bu gerilmeye dayandığı ölçüde ayağımız zemine basıyor. Denize girdiğimizde ayakta duramamamızın sebebi, atomik ölçülerdeki çatlakların ve boşlukların etkiye direncini kırması. Aynı prensibi kesme-biçme işlemlerinde görürüz; metal plakaları kesmede iyi yapılmış bir katana kadar etkili silah yok. Bunun sebebi, atomik ölçülerdeki çatlakların Japon demirciler tarafından olabildiğince yok edilmesi. Çift su veriyorlar demire falan, kendi prensipleri var. Ondan sonra vıjt diye kesiyor herifler. Birim alana maksimum basınçla yüklenmek, olay bu.
* Trafik kuralları. Asur Kralı Sinahheriba, trafiği denetim altında tutabilen son insan olarak geçiyor. Kral yolu üzerine at vs. bırakanların kellelerini uçururmuş. Buna ilk trafik kuralı diyebilir miyiz?

Bir nevi kelebek etkisinin varlığından bahsediyor yazar, görünürde sizi yavaşlatan bir kural, geniş çerçevede varacağınız yere daha kısa bir sürede varmanızı sağlayabiliyor. Deneylerle kanıtlanmış bir olay. Ayrıntılar için kitabı edinin.

* Şiir-bilim ilişkisi. "Günümüzde de şairler ve bilim adamları, konuyla ilgili özel bilgi ve deneyimi olmayan insanlarla iletişim kurmanın zor olduğu soyut bir dünyada çalışıyor." (s. 101) İkisinde de deneyimlerin düzene koyulması ve hayal gücünün önemi var, oysa bilimi içeren şiirlere pek rastlanmıyor, yazarın iddiası bu. Fütürizmi falan kenara koyuyorum, şu örnek çok hoşuma gitti:

"Artık
Gizli mesajlar alıyoruz
Hayal bile edemediğimiz
Uzayın derinliklerinden
Çoktan sönmüş bir yıldız anlatıyor:
Bir zamanlar ne aşk vardı ne de tanrı
Ve yapayalnızdı insanlar." (s. 106)

Patric Dickinson, Jodrell Bank teleskopu için yazmış.

* Disko sağırlığı. Hayır, çok çok yüksek bir şiddette sese maruz kalmadığınız sürece arka arkaya gittiğiniz konserler işitme duyunuzu olumsuz etkilemiyor. Kanıtlanmış.

Devridaim makineleri, uçaklar, yazarın Wittgenstein'a bilimsel bir şeyler öğrettiği anısı derken aydınlığa doğru çekiliyorsunuz. Bilim şart. Bilimi sevelim, sevmeyenlere karadelik fırlatalım.
Cemile huysuz bir ihtiyar olacağımı söyledi. Doğru dedi, delirdim. Reklamlardan delirdim, kötü şarkılardan delirdim, yüzeysellikten delirdim. Geçen gün her şeyi ölümüne eleştirdiğimi fark ettim, genellikle kötü eleştiri. Aklıma gelen ilk örnek, günümüz müzisyenleri. Hemen huysuzlanmalıyım. Birincisi, Beat kardeşlere benzetilen bir müzisyen var, o dönemin ruhunu taşıdığı söyleniyor. Vallahi ben banka reklamında oynayan bir Beat tanımıyorum, siz tanıyorsanız lütfen beni aydınlatın. Yani eleştirmen arkadaşlara da teessüf ediyorum, dilinizin ayarını lütfen düzgün yapın yahu. İkincisi, içinde gıda maddesi geçen şarkılardan zerre hazzetmiyorum. Çorba, çay, reçel... Eeeyh, bu kadar yeter, kendimden de hiç hazzetmiyorum böyle yapınca. Önce ekmek, sonra ahlak; iş bu noktaya getirildiyse kızacak ne var ki? "Yaşaması zor bir ülkede her gün debeleniyoruz zaten" boyutu devreye girince her şey tamam. Her şey muhteşem. Değil ama. Belki öyledir. Midir?

Neyse, Nejat İşler'i düşünüyorum ve adam hakkında hiçbir olumsuz düşünce barındırmadığımı fark ediyorum. Bilmiyorum, sisteme entegre olduğu noktalarda kazandıklarını başka yerlere yatırıyor olduğunu düşünmemden belki. Gözümde "kral adam" imajı var, çok az kişiye karşı böyle hissediyorum, hatta bir de Cenk Taner vardır belki, o kadar. Diğer herkes ölebilir, ben de dahil.

Bu arada hayatımda ilk defa romantik bir Türk filmine gittim, İkimizin Yerine'de biraz tutuk İşler. Mustafa Hakkında Herşey ile tanımıştım, o zamandan beri yer aldığı filmleri izledim ama bu... Eh diyorum, kameradan uzak kaldığı zamanlara bağlayıp daha iyi işler çıkarmasını diliyorum.

İşler'in anıları/öyküleri bazı dergilerde yer alıyormuş, bilmiyordum. Böyle toplu halde okuması daha keyifli geldi. Olduğu gibi yazıyor adam, dobra. Çatır çutur girişiyor, edebi değeri sorguya açık ama samimiyet dozu oldukça yüksek olduğundan göze batırmayabilirsiniz, öbür türlü kitap elinizde kalabilir.
Çocukluktan alıyor, günümüze kadar getiriyor. Belli başlı anıları şöyle:

* Kitabın telifi Gümüşlükspor'a gidiyor; Gümüşlük aşığı olan İşler, amatör ruha hasta olup takımı desteklemeye başlamış. Satın mı alıyor, başkan mı oluyor, öyle hadiseler de var.

* Sünnet hikâyesi, dedenin ramazanları, adının konması falan, hoş şeyler.

* Cağaloğlu Anadolu Lisesi'nde okuyor, zengin elemanlar falan var ve kendisi işçi çocuğu. Aşık olduğu kız tarafından reddedilmek de bu okul zamanlarına kısmet oluyor. Kızla yıllar sonra karşılaştığında kız İşler'e, "Başarılarını görünce gurur duyuyorum arkadaşım," diyor. Nejat İşler, "Hâlâ mı?" diye soruyor. Reddedilme sırasında arkadaş kalmak istediğini söylüyor kız, ona bir gönderme. Kız anlamıyor veya anlamazdan geliyor. İşin ilginç boyutu şu, İkimizin Yerine'nin bir sahnesinde -şu an repliği tam hatırlamıyorum- çok benzer bir dokundurmayla bir şey söylüyor İşler. Adamın doğal davranışı, yaşamıyla canlandırdığı karakterler arasında büyük benzerlikler bulunduğunu düşünüyorum. Mimikler, replikler, adam kendini oynuyor sanki.

* Baba solcu, dede muhafazakar, ailede çatışma var. Darbe döneminde babayı alıyorlar, ailede büyük bir korku. Adamı bırakıyorlar, tekrar alıyorlar. Meğer 15 sene evvel yaptığı bir polislik başvurusunun sonucunu bildirmek için çağırmışlar ikincide. İlkiyse unutulmak istenen anılardan ibaret. Babayla dede arasında ara ara beliren düşmanlık ve sıklıkla görülen sevgi, İşler'de yer etmiş.

* Tezgah maceraları, üniversitede okurken yavaş yavaş beyaz ekranda belirme dönemleri, arkadaşlarıyla yaşadıkları falan derken kaptırıp gidiyorsunuz. Üç filmi hakkında bir iki şey yazıp gidiyorum.

Barda çekilirken kusanlar olmuş ve iyilerle kötüler ayrı masalara oturmaya başlamış. Eh, şu ehil insanların gardiyancılık oynadığı deneyi hatırlayın. Sonra, İşler rolüne hazırlanmak için Soğukkanlılıkla'yı okumuş, nedensiz kötülüğü kaynağından almış yani.

Behzat Ç.'yi Fikret Kuşkan'la çekme planları varmış ama önce davranan başkaları olmuş. Sonra Ercüment Çözer olarak giriyor olaya, mis gibi oluyor. Dizi ekibinin çalıştığı en uyumlu, en iyi ekip olduğunu söylüyor.

Kaybedenler Kulübü İşler'in zaten dinlediği bir programmış, çok severmiş adamları. Film olayı gelince Mete Avunduk ve Kaan Çaydamlı'yla tanışıyor, onlarla takılıyor bir müddet. Bir de filmdeki miskin herifin Mehmet Ada olduğunu öğreniyoruz, günümüzde ünlü bir yönetmen. O zamanlar bir reklam işi yapıp deli para kazanmış ve sikerler deyip bırakmış işi, Kaan'ın eve başlamış. Böyle bir şeyler.

Devamı gelir bunun, keyifli olmuş.