Toplam yorum: 3.286.481
Bu ayki yorum: 8.011

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Sevdiğim yazarların kitaplarını okurken işi aceleye getirmiyorum, bir yazarın bütün kitaplarını arka arkaya okumak istemiyorum. O evrende ziyaret edecek yerler kalmalı, tek seferde kuşatmak nedir? Açlıktır. Açlık iyidir ama bitirmek iyi değil. Bitirmemenin iki yolu var; yazarın bütün kitaplarını okumamak veya okunan bir kitabı tekrar okumak. İkincisi pek yaptığım bir şey değil. Kitabın duygusunu yitirmekten korkuyorum, önceden açtığı dünyanın üstüne bir yenisini oturtmak istemiyorum. Tarihimi bölümleyen şeyler içinde kitapların belli bir zamanı imlediği noktalar var, bunlar bozulmamalı. Bu yüzden üzgünüm; Tezer Özlü'yü, Vüs'at O. Bener'i, Truman Capote'yi ve aklıma gelmeyen birçok yazarı geçmişte bıraktım, bir daha kolay kolay yakalayamayacağım onları, ya da onlar beni yakalayamayacak, nasıl yürüyorsa artık. Geriye okunacak kitap bırakmak kalıyor, bırakıyorum ben de. Brautigan'dan pek bir şey kalmadı geriye, kendisini 10 yılda bir okumaya başlasam iyi olacak.

Brautigan ve Fante, iki naif ayna. İşlemelerden olabildiğince uzak durduklarını görürsünüz. Fante'de hemen hemen hiç yoktur, Brautigan'da sıkmayan, yormayan oyunlar şeklinde görülür. Kitaba gelelim, bu kitaptaki kütüphane kadar oyuncul, yaşamın belirsizliğini taşıyan başka bir kurum/kuruluş yoktur. Sanki Tutunamayanlar Ansiklopedisi'nden fırlayan tipler kitaplarını bırakıp ortadan kaybolur.

Yine bodoslamadan girdim, başa alıyorum. Brautigan, naifliğine aşık olduğum üç, beş yazardan biridir ve yazdıkları kadar tetiğini çektiği tüfekten sebep beyin parçalarıyla duvara işlediği son eseriyle de dikkat celbeder. Halil Turhanlı demiş: "Duyarlılığı bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşmişti." Şu an yağan kara bakıyorum, küçük taneler sonsuz sayıda. Brautigan gündelik yaşamın kaç parçasını/tanesini taşımak zorunda kaldı, inceldiği yerden anlayabilirsiniz. Kürtaj, incelikli bir romandır.

Epigraf olarak Richard'ın Frank'e bıraktığı bir not var; iki saate kadar döneceğini söyleyen yazar, arkadaşından romanı okumasını istiyor. İki saatte okuyabilirsiniz gerçekten, ağırlığıysa hayatınızda kitabın duygusunu yaşadığınız her an hissedilecek.
"Kitapların varlığını, üzerinde durdukları ahşabı onurlandırış biçimlerini seviyorum." (s. 9)

Kütüphane San Fransisco'da. Posta yoluyla kitap kabul edilmiyor, yazarlar kütüphaneye kadar gelip kitaplarını bırakmak zorunda. Belli bir sıralama düzeni yok, zira kitapların talibi de yok. Bildiğimiz kütüphanelerden değil bu, kitaplar depolanıyor, o kadar. 24 saat açık, vaat edilen maaş hiçbir zaman ödenmiyor, ölü doğumların teslim edildiği bir yer. Kitapların sahipleriyle kurulan diyaloglara bakılırsa kitaplarından bir an önce kurtulmaktan başka bir dilekleri yok. Çocuklar, yaşlılar, herkes kitabını bırakıyor ve tarih sahnesinden siliniyor. Kaybedenler Kütüphanesi, kaybettiklerinizin anıtlara dönüşeceği yegane yer.

Kütüphaneci, adı K olsun, 31 yaşında ve geleceğin kendisi için sakladığı bir yığın şeyi bulana kadar kütüphanede çalışacak. ABD'de bu işi yapabilecek tek kişi kendisi, öyle hissediyor. Önceki kütüphanecilerin hayatlarının sayımını yaparken yenilgilerinden başka bir şey anlatmıyor. Kitaplarını kabul ettiği insanları anlatırken sadece o anı inceliyor; birkaç cümle, kitabın teslimi ve puf, her şey bitti. Kitabını teslim edenler arasında Richard Brautigan da var. "AMERİKAN GEYİĞİ, Richard Brautigan. Yazar sarışın, boylu posluydu ve ona yanlış bir zamanda yaşıyormuş gibi bir görünüm kazandıran uzun, sarı bir bıyığı vardı. Başka bir çağda yaşasaymış kendini daha fazla yuvasında hissedecekmiş gibiydi." (s. 22) Diğer kitapların içerikleri: Dostoyevski'nin kitaplarındaki yemek tarifleri, kediler, elbiselerin ölümü, ki ölen elbiselerimi hala giyen biri olarak çok merak ettim,
yazımı yirmi yıl alan bir kitap ve sürüsüyle metin, kavanozlarda yüzen ceninler gibi.

Vida var bir de, kapaktaki hanım oluyor kendisi. Vücudu kendinden önce kadınlığını keşfettiğinden etrafındakilerin bakışlarından tiksiniyor, vücudundan çıkıp saklanmak istiyor. Ablasıyla vücutlarını değiştiklerini rüyasında gördüğünden beri işler yolunda gitmiyor onun için, K karşısına çıkana kadar. Kahveyi çok iyi yapıyor ki bir kadına aşık olmak için yeterli bir sebep. Sutyen kopçasını açamama ata sporunu pek iyi beceren K, Vida'yla birlikte yaşamaya başlıyor. İnceliklerden bir inceliktir bu sutyen olayı, kimileri içinse beceriksizliklerin en büyüğü. Davranışların kişilere göre anlam kazanması... Yaşamın kaotik yapısı en çok burada biçimleniyor sanıyorum.

Kürtaj. "Dünyada çok fazla çocuk var ama yeterince sevgi yok. Kürtaj tek çözüm." (s. 59) Yolculuğa çıkacaklar, kütüphanedeki kitapları dağdaki depolara taşıyan Foster'ın salık verdiği doktora gidecekler, istikamet Tijuana. Foster gibi şenlikli, hayta bir adama kütüphane emanet edilir mi? Etmek zorundalar.

Yolculuğun büyüsünü kaçırmak istemiyorum, uçağın kanadındaki kahve lekesinden daha şiirsel bir şey varsa o da geri geri giden uçaktır, hatta ding dong sesinden ibaret bir bölümdür, diyalogların bir tarafının üç noktayla geçiştirildiği bölümdür, hoş Brautigan oyunculuğudur, anlatım tekniğinin değişmesinin sayısız fırsat taşıyan geleceğin gelmesiyle, kütüphanenin dışındaki hayata adım atılmasıyla gerçekleşmesidir, ABD ve sınırın ötesindeki dünyanın karşılaştırılmasıdır, kısacası her yeni şey şiire özgüdür ve Brautigan bunu anlatırken kürtajı adımladığı dünyanın her yerinde sezdirir. Soğuk neon ışıklar altında ABD dışındaki dünyalar, terk edilen kitaplar, kütüphaneden ayrılış, hemen her şey kürtajın bir yüzünü imler. Daha iyisi -diyemiyorum, daha başkası için eldekinden kurtulmak lazım gelir.
On kişilik masada antik çağların geleneği canlandı. Etiğini iyi kötü çatmış, etrafındakilere ahkamını kesmiş adamların soyu tükenmişse de -bar filozofları bu kümenin dışındadır- işin eğlence kısmı bitmiyor, içilecek çok içki, konuşulacak çok sansasyon var. Ev sahipleri, misafirlerini özellikle şamatalı olanlarından seçiyor ki unutulmayacak bir gece için malzeme biriksin. Parlak yaşamların küçük problemleri bizim için devlerin homurdanmasına benzer nitelikte.
Yemekle başlayıp yemekle biten anlatının çevirdiği çemberde problematik, rassallıkta ve az önce uydurduğum bir teknikte; kırık merdivende bulunabilir. 10 kişinin hikâyeleri birbirine bağlıdır, tesadüfi olduğu kadar bilinçli bağlantılar da kurulur ve olaylar anlatıcının basamaklar halinde gölgelerden çekip çıkarmasıyla izlenir. Neydir, yeni evlenen iki karakter hakkında konuşulurken tanışmaları tamamen olasılık dışıymış gibi değerlendirilir. Erkek anneden zengindir, kadın zengin değildir ama markette tanışırlar, normalde durumu iyi olmayanların girmeyi tercih etmeyeceği bir mekan, şansın mabedi haline gelir. Anne Hilda için işin içinde bir bit yeniği vardır, kız oğlanın kalbini çalmak için plan yapmıştır sanki, oysa görünürde böyle bir şey yoktur. Olabilir de. Bu ve bunun gibi birçok mesele, sofraya oturulan iki anın -başlangıç ve bitiş- arasında yer alır. Karakterlerin hikâyeleri açıldıkça bastırılmış tutkuların, öfkenin ve daha pek çok şeyin ne kadar tehlikeli olabileceğini görürüz. Anlatıcı, ortaya bilinmeyeni koyduktan sonra bir basamağı kırar ve diğerine atlar. Kırık olan henüz anlatılmamıştır, anlatı boyunca biriken diğerleriyle birlikte finalde aynı merdiveni oluşturur ve kurgu nihayete erer, mevzu çözülür, köfte çakılır. Güzel teknik.

Kirli dünyada renkli karakterler, işin içine bir parça büyü katılmış haliyle güzel bir karışım çıkarıyor ortaya. Chris Donovan ve Hurley Reed, yemeği düzenleyen karakterler, kırklarının keyfini süren bir çift. Hurley ressam, adı sanı pek duyulmamış olsa da umutsuz vaka da değil. Chris, Hurley'nin menajeri, gurusu, çok şeyi. Margaret ve William, yukarıda bahsi geçen çift. Brian Suzy ve Helen Suzy, biri elektra kompleksinden mustarip, diğeri mal mülk takıntısından dertli çift. Brian'ın evine hırsız giriyor, Bacon'ın duvardaki tablosunu yürütmeden gidiyor. Masadaki sohbete bir müddet bu hırsızlık vakası damga vuruyor.

Luke, üniversitede tarih okuyan hizmetçi. Ernst ve Ella'nın referansıyla o gün misafirlere hizmet ediyor. Yakışıklı, kendine güvenen bir adam. Ernst, Luke'un Ella'yla yatıp yatmadığını merak ediyor, Ella da aynı şeyi Ernst için düşünüyor. Bu düşünce aralarındaki yılların tozunu silkiyor, ilişkilerinin sürmesi için heyecana ihtiyaç var. Tek çocukları evden ayrılmış, ikisi baş başa kalınca macera özlemiyle yaşıyorlar ama pek bir şey olduğu yok.

Aşk hakkında, evlilik hakkında: "'Size şunu söyleyeyim ki,' diyor Hurley, 'aşk tutkusuyla edilen yeminler işkence altında edilen itiraflara benzer. Erotik aşk bir deliliktir. Eşlerin ikisi de yaptıklarını, dediklerini bilmez durumdadırlar. (...) Aşk tutkusuyla edilen yeminlerin hiç değilse yok sayılmak olasılığı bulunmalıdır." (s. 40) Çiftlerin arasında şöyle bir durum var sanki; onları bir arada tutan şey yolun geride kalan kısımlarında devrilmiş ve tekrar kaldırılmamış, taşınmamış. Alışkanlıklar sürüyor, bu ilişkilerde kendileri dışında başka hiçbir şeyin sağ kalması mümkün değil.

Anmadığım çok karakter, anlatmayacağım çok olay var. Bir karakteri/olayı anlatsam yeterli sanırım. Margaret. Margaret gerçekten karanlık bir kadındır, Fransızlardan apardığı diğerkâmlık felsefesiyle hedef şaşırtırken insanların dikkatlerini büyük bir başarıyla başka noktalara çeker. Dedesinin ölümünden sonra sahip olduğu serveti almak istemez ve komünist rüzgarların estiği bir manastıra kapanır. Televizyoncular gelir, kilisenin belgeselini çekerler, bir müddet sonra Margaret manastırdan ayrılır ve eski yaşamına döner.

Görünürde herhangi bir problem yok ama sadece görünürde. Margaret bazı akrabaları tarafından damgalanmıştır, zira çocukluğunda etrafındaki iki insanın garip şekillerde kaybolmaları/ölmeleri, ablalarının kendisinden kıllanmalarına yol açar ama bu işlerin arkasında Margaret'ın olduğuna dair bir kanıt yoktur. Kız büyür, çatlak amcasıyla birlikte çokça zaman geçirmeye başlar. Bu amca zamanının çoğunu tımarhanede geçirse de iyi hissettiği günlerde eve gelebilmektedir. Her neyse, bu amcanın kaldığı tımarhaneden bir hasta kaçar ve zengin dedeyi öldürür, üstelik dedenin mirasına Margaret'ı da dahil etmesinden hemen sonra. Tesadüfü kes. Manastır zamanlarında da böyle gizemli işler olur, sonrasında amcayla yeğen bir plan yapar ve William'a kanca atarlar. Geriye Hilda'nın ölümü kalır ama orada devreye Luke girer.

Luke, hizmet ettiği evlere gelecek misafirlerin ev adreslerini dahil olduğu soygun çetesine uçurmakla görevlidir, Brian'ın evi böyle soyulmuştur. Hilda'nın evi boştur, Luke çeteyi harekete geçirir ve zavallı kadının eve gideceği tutar. Hunharca öldürülür, haber sofraya ulaşır ve Margaret haykırır: "Pazardan önce olmayacaktı."

Tam bir şölen. Cinayet planları, soygunlar, bir köşede oturup ağlayan sevgi, rengârenk kir. Girift metinleri sevenler, bunu alın.
Deneme olduğunu tekrar tekrar söylemek lazım, bilimsel değeri bu açıdan değerlendirildiğinde daha saptanabilir hale gelir. Bence iyi denemiştir Huizinga; oyunun insani yönünü iyi açar. Kafa da açar, düşündürür.

Huizinga Bey etimolojiden yola çıkarak anlattıklarını bir bağlama oturtur, dil-kültür ilişkisinden oyunun kültürel işlevini irdeler, iddialarını sıralar ve savlarında mitoloji, felsefe, psikoloji gibi pek çok alandan faydalanır. Mevzuyla alakalı olarak çevirmen Mehmet Ali Kılıçbay sunuş yazısında kitabın yazıldığı 1938'de toplumsal bilimlerin kendi küçük vatanlarını oluşturduğunu, disiplinlerarasılığın henüz emekleme dönemlerinde olduğunu ve Huizinga'nın bilimsel sezgisi sayesinde olayı çözdüğünü söylüyor. Gerçekten böyle bir sonuca ulaşılmış mı, yoksa disiplinlerin çorbaya dönüşme tehlikesi mi doğmuş, yorum okura kalıyor. Şurayı da söylemeden geçemem, Kılıçbay okura güzelce giydirmiş. Yazarın dipnot koyma ihtiyacı hissetmediği noktalarda dipnot koymak zorunda kaldığını belirten çevirmen şöyle bir ekleme yapıyor: "(...) Ancak gene de, çevirmenin öğretmen olmadığına ve yazarın bizzat açıklamadıklarını açıklamak hakkının bulunmadığına inanıyorum. Fakat ne var ki, giderek kıtlaşan ve tembelleşen Türk okuyucusu yayıncıyı, yayıncı da çevirmeni bu yönde zorluyor. Bunun geçici olduğunu umuyor ve çeviri kitapların minik birer sözlük ve ansiklopedi olmaktan çıkacakları günü özlemle bekliyorum." (s. 9) Yazı 1993'e ait, o zamanlar Google Amca da yoktu, artık var. Çevirmenin yakındığı konuysa hala güncelliğini koruyor.
Önsöz: Homo faber ve Homo sapiens, gerek türümüzün kapsamını tamamen dile getirmediği, gerek pek o kadar da akıllı olmadığımız ortaya çıktığı için yetersizdir ve bu durumda Homo ludens ortaya çıkacaktır. Oyun oynayan insan. Kitapta bu insanın yarattığı/dahil olduğu kültürle oyun kavramı karşılaştırılmakta. Bunun için yeterli terminoloji üretilmemiş olduğundan yazar kendi terimlerini çeşitli dillerden ödünç alıyor.

Kültür Olgusu Olarak Oyunun Doğası ve Anlamı: Oyun, kültürden daha eskidir ve insana özgü değildir. Hayvanların da oyun oynadığı bilinmekteyse de söz konusu olan insandır, iş içgüdüden çok daha ötelere uzanmaktadır. Huizinga, her oyunun bir anlam taşıdığını ve bütünsel olduğunu söyler. Kültürü doğurmuştur, kültürden bağımsız olarak düşünülemez.

Determinizmin göz ardı edildiği noktada başlayan oyun irrasyoneldir ve bunun kabul edildiği an çemberine girdiniz demektir. Oyun aynı zamanda dilsel bir mevzudur, dilin sınırladığı dünya içinde oynanır ve yazar, arkaik dillerin terimleriyle oyun kavramını açar. Platon'un, Aristoteles'in estetiğe dair fikirlerinden ve terimlerinden yola çıkarak güzellik, erdem, ahlak gibi kavramlarla oyunu karşılaştırır. Bunlar oyunu kapsamaz, modüler parçalar olarak oyuna eklemlenir.

Oyunun mekansal ve zamansal sınırlılığı vardır. Günümüzün hipodromları, stadyumları, binlerce yıl öncesinin benzer yapılarının yansımalarıdır ve kadim geleneğin sürmesine yardımcı olur. Kurallar tarafından sınırlanmış oyunun özünden pek bir şey kaybettiğini söyleyemeyiz, sonuçta farklı bir dünyanın kapılarını açar ve dahil olanlara keyif verir. Bu keyfi tanımlamaz Huizinga, mistik ve algılanamaz bir şeydir bu onun için. Temsile yönelik eylem dediği her türlü ritüelin, inancın temelinde, dinlerin bir parçasını oluşturan kendine özgü her davranışın kaynağında bu bilinmeyen gizlidir. Yazar için insanlar bu bilinmeyeni sezmiş ve her türlü yaratıya oyunculluğu yerleştirmiştir. İşin bu yönü çok derin, Huizinga sonuç olarak şunu söylüyor: "Kozmik bir düzene ilişkin duygunun estetik veya mistik, her halükârda mantıksal olmayan bir durumdan kutsal ibadet oyununa geçtiği yol ise hâlâ karanlıktır." (s. 35)

Oyun kendi etiğini yaratsa da bunun dışına çıkan insanlar olacaktır der Huizinga. Oyuna kaptıranlar koyuna dönüşebilir, iradelerini kaybedip güdülebilirler. Bu tehlike her zaman var, bertaraf edilmesi için kuralların dışına çıkılmaması gerekir.

Oyun Kavramının Dilde Kavranılışı ve İfade Edilişi: Dil ailelerinde bir yolculuk. Kökene inildiğinde oyun, çocuk oyunu, mücadele, savaş, ölüm vs. gibi kavramların aynı kelimelerle karşılandığını görüyoruz. Belirlenebildiği ölçüde ayrışmalar var olsa da bazı kelimeler aynı kalmış ve anlamlarını korumuş.

Kültür Yaratıcı İşlev Olarak Oyun ve Müsabaka: John Keegan'ın Savaş Sanatı Tarihi nam kitabında savaşın da kültürel bir mesele olduğundan bahsedilir. Savaş, müsabaka, spor, hepsi oyundan doğma hadiselerdir. Kazanç ve oyunun aynı anlamda kullanıldığı kelimelerin varlığından ilerleyen Huizinga, iki kavram arasındaki ilişkiyi irdeler. Kimi müsabakaların amacı sadece üstün gelmektir, kiminde oyuncular ortaya canlarını koyarlar. Onur, itibar, prestij, zafer veya hiçbir şey, oyuna başlamadan önce belirlenen/belirlenmeyen ödüllerin etkilerinin haricinde önemli olan oyundur ve oynanmadığı sürece var olmayacaktır. Space Jam, Pawn Sacrifice gibi filmlerde gördük, yarışan bizden çok daha üstün, bir parçası olduğumuz kültür olabilir ve kaybedersek sandığımızdan çok daha fazlasını kaybedeceğiz demektir. Bu hususta borsadan tutun, mani söylemek bile oyunun bir parçası haline gelmektedir

Savaşlarda da benzer durumlar var. Düşmanın kapısına gelip kışkırtıcı şeyler yapmaktan tutun, mitolojide de yer alan teke tek mücadelelerden düellolara kadar pek çok şey oyunun kapsamındadır.
Oyunun hukuk, savaş, bilgelik, sanat gibi pek çok alana yansımasını bulmak mümkün. Tavsiye ederim, güzel kitap.
Akaş Bey'in insafsızlığına şerh: Yazılar düzlükten nasibini almıştır ama doğrusal anlatıdan pek de sebeplenmemiştir. Dönüşler yapılmalı, dallardan köklere ulaşılmalı, yaratıcı o[l/k]unmalı. Bunlar yapılır İse, yoksa size göre değil bu. İse, Ki Değil diye genişletilmiş hali de var, o bende yok. Nasıl genişletmiş, bir fikre sahip değilim. Ben Akaş'ı romanlarından, öykülerinden ve Zibaldone uğraşlarından, bir de zamanında sitesine koyduğu şarkılarından biliyorum, o şarkılar hala duruyor mu bilmiyorum. Şimdilerde zenginlerin evlerine kütüphane kurmakla/satmakla iştigal ediyor. Muhtemelen okunmayacak kitaplarla dolu bir kitaplık, Akaş'ın satıcı kılığından çıkıp yorum yapmasını isterdim bu konuda. Çoktan yapmıştır gerçi, aralardan cımbızla çekip almak gerek.

Başlıklar halinde.

Cogitare başlığında çeşitli akıl yürütmeler, açmalar, kapamalar, kurmalar.

Aşk=f(Karanlık): Karanlığın fonksiyonu aşkı belirler temalı. 7'de ilgili bir bölüm vardır, paralel okunabilir. Fonksiyonun tersini almadan devam ediyorum. Aklım yine başka başka şeylere, filmlere, metinlere gidiyor. Big Night'ı hatırlıyorum. Aldatılan ve aldatan iki kadın konuşuyor, biri erkeklerin karanlıklarının çekici olduğundan, çekildikleri zamansa öyle bir karanlığın var olmadığından/erkeklerin anlattıkları gibi bir karanlık olmadığından yakınıyor. İşin oyuncul kısmı bu. Akaş için karanlık şart. Dürüstlükten ayrı düşünmemek lazım bunu; olabildiğince açık olmak lazım ama gizem unsuru ilişkinin sürmesi açısından mutlaka olmalı. Birlikte yaratılan üçüncü kişinin asıl kişilikleri bozmaması gerektiğinden bahsediyor Akaş, asıl kişilikler her zaman korunmalı, pamuklara sarılmalı. Asıl kişiliğin özgürlük alanını kısıtlamak, aşkın boğuculuğu konusunda güzel bir alıntı var, bir de Knausgaard'un ikinci cildine bakmak yeterli olacaktır sanırım.

"İyi bir şey bu: her aşk, keşfetme ve öğrenme heyecanını yaşatabildiği ölçüde ve sürece yaşıyor." (s. 18)

Marjinal Suç, Sanal Ceza: Kantlı, Hegelli bir suç-ceza sayımdökümü. Spinoza'nın zirvede bıraktığı, Kierkegaard'ın döktürdüğü bir yoldan ilerliyor, madde içinde madde içinde madde. Toparlanıyor, sıkıntı yok.
Bireysel Hak, Toplumsal Görev ve Kaçınılmaz Durum Olarak Yalan: Beutler'ın her türlü mektubun açık edilebildiği öyküsünü akılda tutarak konuşuyorum, Akaş'a ve biraz bana göre kişisel özgürlüğü kısıtlayan her türlü yaptırıma karşı yalan en büyük silahtır. "Kendi kurgusunu (yani kendini ve yaşamını) saklamayı başaramayan birey, yapay kurgularla hedef şaşırtmak zorundadır." (s. 32) Yalan bir soluklanma anı yaratıyor, zaten kelimelerin anlamları karşılayamadığı bir yapıda bazen olduğu gibi ortaya çıkan gerçekdışılık -yalan değil- da bunu destekler gibi görünüyor.

Yazarlar için sokak çalgıcısı etiği konulu yazıda çalın, dinleyen dinler, yazın, okuyan okur mantığı güdülmüştür. Metnin kendisi önemlidir, yazar değil, böylece tek başına bir antoloji yaratabilen yazarlar da bir nebze anlaşılabilir sanıyorum.

Vigilia başlığı altında New York yazıları var, edebiyatın makineleşmesi, Türk sanat dünyasının yabancılara anlatılamaması gibi meseleler mevcut. Borges ve Casares üzerine de güzel bir oyunsal çıkarım var, nihayetinde soykırımların yaşanmadığına dair paralel gerçekliğin diğer ucu, yazarların aslında yazar olmadığına dair başka bir noktaya çıkıyor.

Çalmak konusu. Akaş'ın yürütme maceralarını okuyunca kendi hırsızlık maceralarınızla ekmek/kitap çalmak arasında bir mukayeseye girişiyorsunuz. Hala kitap çalanlar için ben söyleyeyim o halde; kütüphaneler ellerinizden öper. Hiçbir şeye sahip olmak zorunda değilsiniz. Açlıktan ölecek haldeyken ekmek çalmayın demiyorum elbette.

Follis nam bölümde anlatım oyunları mevcut, "Saçma"nın Tipolojisine Bir Giriş başlıklı yazıyı her türlü yazara, yazar adayına, aklında muhteşem metinler yazıp gerçekte eli kaleme/klavyeye gitmeyen herkese şiddetle öneriyorum. Akaş'ın kendi biçem alıştırmaları çok geyik, hele alıntılar konusunda uydurduğu isimleri görünce kahkaha atabilirsiniz.

Testler bölümü zayıf halka diyorum, test yapmadan okuyunuz. Mutlaka okuyunuz.
"'Ben bir kadınım,' diye fısıldıyor. 'Gözyaşlarından yapılmışım.'" (s. 55)

Savaş sonrası toplumlarında kadınların yaşamlarını sürdürebilmek için yapmak zorunda kaldıkları şeyler -sanırım- savaştan çok daha korkunçtur. Ataerkil düzende büyük çocukların kavgalarında milyonlarca küçük kardeş ölür ama asıl geride bıraktıkları kadınlar ölür. Güvenlik ihtiyacı yüzünden istemedikleri birlikteliklere sürüklenirler, o andan itibaren alternatif bir yaşam yaratmak zorunda kalırlar. İstedikleri bu değil ama o koşullarda sağ kalabilmenin başka bir yolu da yok. Savaş sırasında Yahudilerle birlikte olan Almanlar, Almanlarla birlikte olan Yahudiler -ki bu ayrımı yapabilmek bile başlı başına utanç verici bir durumdur- öldürülmüştür. Aynı şey ABD'de beyaz-siyah çatışmasında da görülür, mevzu çok daha gerilere de götürülebilir elbet ama burada önemli olan, yıkılmış bir ülkenin tam kalbinde geçen polisiyenin temelinde yatan şey kadınların savunmasızlığı ve onurlu bir toplumun yenilgiye karşı geliştirdiği tepki. Yiyecek bir şeyler bulmak için erkeklere boyun eğmiş kadınların öldürülmesi, katilin kim olduğunu bulma oyunu orijinal değil elbette, Peace'in yaratıcılığı daha çok derin araştırmalar sonucu tekrar yarattığı enkaz bir ülkenin panoramasında ve manzarayı sunarken kullandığı anlatım tekniklerinde.
Tekrar eden tümceler, kelimeler. Dedektif Minami'nin aklında sürekli aynı sözcükler dönüyor ve bu sözcükler bölümlenmiş anlatıları birbirine bağladığı gibi Minami'nin psikolojisinde bir yamuk olduğunu sezdiriyor. Küçükleri içeren büyük bölümler var, her bir büyük bölümün başında birinci tekilin zamanı bilinmeyen olayları anlattığı kısımlar mevcut. Bölük pörçük hepsi, başta bunalımlı bir zihnin zırvalamaları olarak görülebilir ama sonlara doğru Minami'nin yaşadıkları ortaya çıktıkça anlam kazanıyor.

Tekrarları ülkenin savaştan henüz çıktığı, ABD'nin iç işlere son derece müdahil olduğu ve toplumsal utancın havanın sıcaklığından elbiselere kadar her yere sindiği bir zamanda, binlerce parçaya ayrılmış kente/ulusa/topluma dair bir hafıza kaybı ürünü olarak görmek mümkün. Geçmişin parçalandığı, geleceğin karanlığından hiçbir şeyin görülemediği Japonya'da/Minami'de tek anlamlı olgu, dünyayla bütünleştirildiği halde hiçbir çıkar yol sunmayan sözcüklerde gizlidir. Güneşin batışa geçtiği imparatorluk, yıkılan umutların bulvarı.

Kimse göründüğü gibi değil. Minami'nin dahil olduğu polis teşkilatında kişisel çıkarlar öncelik kazanmış durumda. Adamımızın bağlantı kurduğu mafya babası, Minami gibi pek çok polisin ipini eline almış ve koca teşkilatı istediği gibi yönetecek güce sahip. Cinayet soruşturmasının arka planında eski dünyaya ait, değer verilen kişilerin ölümlerinin gizemi çözülmeyi bekliyor. Minami, katili aradığı kadar patronunun istediği bilgileri de arıyor ve kendine saygısı doğrultusunda -ki bundan pek de kalmadığı söylenebilir- köstebeklik yapıyor, bağımlısı olduğu ilaçlar ve para için. Parayı eşine ve metresine götürüyor, vicdanını rahatlattığını düşünüyor ama soruşturma ilerledikçe akıl sağlığı pek de olumlu sinyaller vermiyor. Çözülmeye hiç girmiyorum, böyle kalsın.

Şerefli mağlubiyet söz konusu değil, zira kendi kurallarıyla oynanmayan bir oyuna dahil oldular. Bombalanan şehirlerde parlak günler enkaz altında kaldı, çürüme ve dağılma herkes gibi Minami'yi de vurdu. Kişisel bir trajediden toplumsal acıya, Peace'in kurduğu dünyada savaştan olabildiğince uzak durmuş kişiler dahil kimse bu utançtan kurtulamayacak.