Toplam yorum: 3.286.481
Bu ayki yorum: 8.011

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Kaptan'ın meseleleri şarkılarında var ama yetmez, bu kitabı da okumak lazım gelir. Arada birkaç cümleye rastlarsınız, tanıdıktır, bazı şarkılarında duymuşsunuzdur. Eski bir dostla karşılaşmak gibi, eski bir dostu dinlemek gibi. Şarkıları açarsınız, bir de öyle okursunuz. "Eyersiz Atlar'ı açın," diye bağırır biri, açın. Yazık olmasına yazık, onun dışında Kaptan'ın poetikasına alışıksanız Değirmendere'den Kadıköy'e güzergah kendiliğinden oluşur. Donanma gemileri yerinde olmayabilir, aradan belli bir zaman geçmiştir, şarkılar her şeye rağmen eskimemiştir, yüzlerde birkaç çizgi ama güzergahtan sayın, insanın yüzü bilahare yolculuktur, denize baktığınızda manzara değişirse değişsin, suyun (t)adı aynıdır. Bildiğiniz gibi; söylemeye değer şeyler bunlar. Biri söylemiş, siz dinler misiniz?
Kaptanınız konuşuyor: "Zarfın İçindeki Adam" haliyle mazruftur, kendi hikâyesini anlatabilir.

Boş şarap şişeleri bir tarihin yazıldığını gösteriyor. Teyp için nice güzellerden geçildiği söyleniyor, müziğin olduğu yerde aynı tişört bir hafta giyilebilir, ne kidir? Medeniyet gereği bir gün giyilen ertesi gün giyilmez, çamaşır makinesine atılır. Makine dolar, çalıştırılır. Çamaşırlar asılır, tek sıkımlık ömürlerine sıkıştırılabilecek şeyler sayılıdır. Sayılır: küllükler, iki yalanın ettiği gerçek, okunan kitaplar, anlananlar ki ne ölçüde, nasıl, mesela denizde bütün kitaplar varsa okumanın kıymeti doğada mevcuttur, ev. "Sakin içimdir, içim evimdir." (s. 12) Evdeki aynalardan Deleuze'e bağlamak istiyorum, bağlamıyorum. Kaptan'ın aynaları şarkılarından yansır, şarkılarını dinlemek yeterlidir, felsefe müziğe içkindir.

Andıran Otu: Bu ottan mamul meşrubatlar bütün dünyayı tanıma duygusu yaratır. Andırıyor dünya, bir zaman her şeyin bilindiği hissi, her şeyin tanıdık gelmesi bu otun sayesindedir. Sadece anımsadığımız şeyi severiz, sevmek düşünmekle birlikte gelir, paket halindedir. Bire iki su, bazen bire hiç. Afiyetler!

Bazı kızılderililer, bazı kurgu insanlar, akan bilincin malları bunlar. Cenk Taner, dünyanın en kaptanı.
Orta Dünya'da yürümek bile başlı başına bir araştırma konusu olabilir.
Solnit sağ olsun, yürümenin erdemini şöyle bir çekip çevirmiştir. Rousseau, Wordsworth, Nietzsche ve daha pek çoğu, yürümenin insana ettiklerini anlatır, iyi de olur. Yürümek bazen spordur, düşüncenin ilk pırıltısıdır ve daha pek çok şeydir. Orta Dünya'ya gelince konu çatallanıyor; fedakârlık, tercihler, şans derken anlatıların pek çok açıdan incelenebiliyor. Bu derlemede çıkış noktası Hobbit olsa da Orta Dünya bütün olarak ele alındığında Silmarillion'a ve üçlemeye de göz atma şansımız oluyor.

Giriş bölümü macera güzellemesi. Maceralar gerçekten de gereksiz ve rahatsız edici midir yoksa hayatın getireceği heyecanların tek kaynağı mı? Herkesin kendi cevabı olacaktır, bizi ilgilendiren Bilbo'nun sıcak ve huzurlu evini bırakıp soğuk, tekinsiz dünyaya adım atması. Bunu yapabildi ve adı tarihe yazıldı. Evini hiç bırakmayabilirdi, bu durumda onu suçlayacak mıydık? Ailesinin bir tarafı maceralardan maceraya atılmış, diğer tarafı rahatına düşkün. Her ihtimale açık bir durum ama ne olduğunu biliyoruz, ben kendi adıma Bilbo'ya müteşekkirim. Helal sana koca yürekli küçük adam!

Bilbo'nun bu cesaretinin incelendiği bir makalede Sokrates'in "kendini tanı" anlayışı üzerinden çekilecek acıların ve yaşanacak mutlulukların yaşama dair en gerçek duygular olduğu söyleniyor. Bilgelik söz konusuysa eğer, binlerce yıl boyunca yaşayan adamların yanında Bilbo'nunki büyük bir değişim. Pippin, Gandalf ve Boromir'le birlikte ele alındığı zaman Bilbo'nun dönüştüğü kişi yaşama daha açık, tehlikelerin hayatın güzel yanlarıyla birlikte geldiğini daha iyi anlamış biri. Aristoteles, ahlaki erdemin yaşama içkin olduğunu söylüyor ve bu söylemin orta yerine Bilbo'yu alabiliriz.

Tao'yla alakalı makaleyi ilgiyle okudum, keşke I Ching'i daha iyi bilseydim diye hayıflandım. Boş olun, su olun, şu olun, bu olun dendiği zaman aklıma akış geliyor ama suya bırakılmış bir gemi gibi değil, gemi olduğunuzu dahi unuttuğunuz bir bilinç düzeyine ulaştığınızda oluyorsunuz. Orta Dünya'da kimler ham, kimler pişti, bir bakıyoruz.

Smaug hamdır, Thorin de bir noktaya kadar öyle. Tao der ki doğanıza uygun hareket edin, rahat bir yaşam sürdürmek isterseniz sürdürün ama iş mülkiyete gelince orada bir nüans var; istifçilik ruhu kemirir. Smaug doğası ne gerektiriyorsa onu yapar; hazinelerin içinde rahat eder ama sahiplenmenin zehri öylesi yoğundur ki hazineyi sadece görenlere dahi bulaşan bir hastalık halini almıştır, bu yüzden Thorin Dayı sağ olsun, savaşa kadar vardırmıştır olayı.

Yaratıcılık da bu açıdan incelenebilir. Goblinler yaratıcı bir ırktır, güzel olmasa da faydalı makineler üretirler ama bu makinelerin üretilme sebepleri ve kullanılış amaçları işe çomak sokar. Baba Tolkien'ın oğluna yazdığı bir mektupta, üretilen makinelerin arzuyu tetikleyici bir işleve sahip olduğu bahsi geçer. "Tao felsefesini benimsemiş biri için sorun makinelerin kendisi değil, bizi doğamızı ve insanlığımızı feda etmek pahasına gönüllü olarak onların faydasına teslim olmaya iten cezbedici etkileridir." (s. 43) Atomu parçalamak bir şey, üretilen enerjiyi yıkım için kullanmak başka bir şey. Lütfen yıkmayalım, istiflemeyelim. Paylaşalım, dünya o zaman süper.

Makalelerin biri tamamen yürümenin fazileti üzerine. Tek alıntıyla geçiyorum: "Kanepenize uzanıp Two and a Half Men'in tekrar bölümlerini izlemek dışında bir alternatifiniz yoksa, size ilham vermeyen bir mesleği bırakıp uzaklaşmak neye yarar ki?" (s. 56)

Bunların dışında çok daha derin mevzulara giren makaleler de var, örneğin özgür iradeyi konu alan bir tanesi pek hoştu. Aslında çoğu şey Eru'nun planları dahilinde, dolayısıyla karakterlerin yaptıkları tercihlerin özgürlük bağlamında değerlendirilmesi ne kadar sağlıklı, bunun gibi olaylar. Teolojik de bir konu, pek çok kapı aralıyor.

Sonlara doğru makalelerin akademik ağırlığı artıyor. Disiplinlerarasılık söz konusu olunca Hobbit'ten bir dünya malzeme çıkıyor, onu görüyoruz. Bir de o muhteşem yolculuğu hatırlıyoruz, ne güzel!
Merak ettim tabii, literatürde ne var ne yok, araştırdım. Yürümenin erdemini anlatan kitapları buldum, edindim. İyiler, düşüncelerimi derleyip toparladılar sağ olsunlar. Bu da o kitaplardan biri. Okunmasını tavsiye ederim ama en hararetli tavsiyem yürümeniz yönünde olur. Şimdi Can Öz'ün bir röportajında duydum, ulaşım için yürümenin faziletinden bahsetti. Yürüyün yani, yeni yollar için, hayatınız için.

Gros'un incelemesi Solnit'inkinin konsantre haline benziyor; hacılar, Thoreau, Wordsworth, Nietzsche, Rousseau, peripatetikler falan, daha kısa ve net şekilde ele alınıyor. Yürüme edimine dair anlatılanlar ise daha sezgisel, felsefi işler. Kitabın fark yarattığı nokta bu. Bir de Sel'den çıkan Yürümeye Övgü'yü merak ediyorum, onu da bir haftaya iyi edip yazarım.
Yürümenin bir spor olmadığı fikriyle başlıyor Gros. Sporda bir sıralama, amaç var ama yürümenin doğasına aykırı bir şey bu. İlginç bir durum; yürümek trekking'e dönüştüğünde yürüyüş kıyafetleri, ayakkabıları, besinleri, kısacası tüketilecek bir dünya şey giriyor devreye. "Para ruhları boşaltmak, tıp ise yapay bedenler inşa etmek için istila eder sporu." (s. 9) Oysa yürüyüş bunlardan uzaklaşmakla bir olmalı, en azından sağaltıcı yürüyüş böyle bir şey. Gündelik hesapların alanından uzaklaşmak, bütün zincirleri kırmak, erteleme özgürlüğünü yaşamak demek. "Yürüyerek kimlik fikrinin kendisinden, biri olma, bir isim ve hikayeye sahip olma isteğinden kaçarsınız." (s. 14) Faydacıysanız, bir şeylerin peşindeyseniz özgürlüğün tadını almak çok zor, yine de siz bilirsiniz.

Nietzsche bölümü. Filozofun yaşamında yürümenin önemini görürüz. Wagner sevdalısı bir adamın dönüşümünü, Wagner'in boğuculuğunun farkına varmasını okuruz. Parlak bir zihnin adım adım çöküşü, saatler boyunca yapılan yürüyüşlerin etkisiyle yavaşlar ve bu süreçte oluşan fikirler kitaplaşır; adamın kitaplarının çoğu bu yürüyüş fasıllarının ardından yazılır. Yukarıdan bakış: tepelere yürüyen filozof, insanların küçük dünyasını görür ve yerleşik ahlakın zehrini duyumsar, daha iyinin üretimi için yıkımı şart koşar. Dionysos ve Çarmıha Gerilen kimliğine bürünen Nietzsche, bengi dönüşünü çılgınlık dönemlerinde tamamlar ve hayata gözlerini yumar. İnsanlığın hatrına dilsiz kalır, gerçi söyleyeceğini söylemiştir çoktan.

Dışarısı-içerisi farkı. Yürüyüş bu ikisinin eridiği potadır. Dışarıdan alınanların içeridekilerden pek de farklı olmadığı an, o an bir esrime halidir, doğanın bir parçası olmanın hatırlandığı. Saatler boyunca ikamet edilen yerin ev olduğunun farkına varmak, yürümenin kazandırdıklarından biri budur. Deniz kenarı evimdir, yol da öyle. Zen bakışıyla düşünüyorum; bunun farkında olmanın olmamaktan farkı, ayaklarımın yerden kesilmiş olması. Suda yürümediğimi iddia edenin alnını karışlayacak noktaya gelmem kolay. Orada kalmak zor ki zehri bir kez almışım, ayaklarım durmuyor, bir adım diğerini takip ediyor, öyleyse manzara değişiyor, ben değişiyorum ve bir tek ayaklarıma güveniyorum. Kafi.

Rimbaud, sıkıntılı ruh. Şiir yazmayı bıraktıktan sonra yürümeye devam. Kışın evinde dil öğrenir, hava güzelleşince kilometreler boyu yürür. Kıbrıs, Afrika, yürünecek neresi varsa. "Burada olmanın acısı, bir yerde durmanın, yaşarken gömülmenin, kalmanın imkansızlığı hissedilir karın boşluğunda." (s. 48) Free Bird dinlemek bir parça sezdirir belki bunu, ötesini düşünmek bir kara yokluk. Sayfalarda rastlayabiliriz biraz. Belki.

Gerisi Gandhi'ye kadar uzanan bir yolculuk, anlatmak yerine sahilde yürümeyi tercih ederim. Hava biraz sisli, içim açık.

Alın bunu, iyi.
Çocukluğun dünyası.

Zaman algısı ve masumiyet yitirildiğinde anılar tekrar işlenir, yetişkinliğin koyu rengi manzarayı baştan boyar. Puf, bir anda başkasının çocukluğuna bakarız. O kimdi? Biz değiliz, bizden çok uzaktaki biri, pencereden sokağa baktığımızda gördüğümüz çocuklardan biri, gerçi yıllardır sokakta oynayan çocuk görmedim ama neyse.

Stephen King, yaratıcılığının bir bölümünü çocukluk algısını kaybetmemesine bağlıyor. Animizm ve sezgisel dönem, Piaget'nin söylediğine göre çocukların dünyayı anlamlandırmasında başat işler. Tamamen benmerkezcil. O zaman ne olacak, çocuk uyuduğu zaman hiçbir şeyin var olmadığını, uyandığında evrenin de kendisi için tekrar oluştuğunu düşünecek. Douglas ve kardeşi Tom için işler böyle, zaten Bradbury de, bir adamın içinde saklanan çocuk olmasa kitabın yazılamayacağını söylüyor. Yaz biter, iyi gelir sözcükler falan, güzel ama çocukluğunu koruyabilmiş yetişkinler için sonsuz yazın kapıları her zaman açık.

King zaten Bradbury'den oldukça etkilenmiş ama en önemli esinlenmenin bu algıdan kaynaklandığını düşünüyorum; orta karar bir kasabanın renkli insanları, karanlık köşeleri, doğanın kazandırdığı saf bir kavrayış yeteneği ve elbette aile, King'in kurduğu dünyaların temelini oluşturmada oldukça yardımcı olmuştur sanıyorum. Farklı olaylar ve kişiler, benzer duyarlılık.

Bradbury, çocukluğundan itibaren bir şeyler yazdığını ve etrafında gördüklerini sözcüklere dökebilmek için çalıştığını söylüyor. Biriktirdiği şeylerin beklemesi gerek; yazarken yetişkinliğin getirdiği olgunlukla o güzel yaz aylarını irdelemek, metnin içerdiği oyunları ayakları sağlam temellere de oturtabiliyor. Yazarın yıllar sonra kızlarıyla birlikte doğduğu kasabaya geldiği anı düşünüyorum; bir yanda ortalıkta koşturan çocuk, bir yanda çocuğun gelecekte sahip olacağı kızları, ilginç bir ikilik yaratmış olmalı. Anlam vermesi zor, böyle bir şey nasıl olabilir ki? Anılar gerçeği şekillendiriyor ve tam tersi; öyleyse buradan bir yaz romanı çıkar. Diye düşünmüştür belki Bradbury.

"O zaman işte benim, bir zamanlar ağzında şekerleme, köpek dişleriyle yarasa elbisesi giymiş ve ağaçlarda tepetaklak asılı duran, sonunda on iki yaşlarında ağaçlardan yere düşerek kendine oyuncak bir daktilo makinesi bulup ilk 'romanını'; yaşamı olduğu kadar ölümü, ışığı olduğu kadar karanlığı, genci olduğu kadar yaşlıyı, akıllı ve aptalı birlikte, tam dehşet kadar saf neşeyi de yazan çocuğu kutlayışım." (s. 10)
Aile, doğa. Douglas babasının gölgesinde yürür, Tom da abisinin. Nesiller boyunca aktarılan bilgelik, erdem, onur. Ortabatı'nın küçük kasabalarındaki küçük çiftliklerden biri. Çocuklarına, "Bir milyon yıllık yararlı yaprak çürüğü aşağıya döşenmiş. Bunu yapmak için geçen sonbaharları düşünün," diyen bir babayı panteonda Gaia'nın yanına bir yere koymak lazım diye düşünüyorum. Bir parçası olduğumuz doğanın sonsuzluğu ve insanın duyması gereken saygı daha iyi nasıl öğretilebilir? Bu bilgi sayesinde çocuklar yaşadıklarını hissediyorlar. Anlık bir parıltı. Bilincin farkına varma. Dünya artık daha gerçektir, daha renkli. Yaşadığının farkına varmayan insan gerçekten yaşamış mıdır? Ritüel gibi bir durum da var; erginliğe ulaşmak için toplumların binlerce yıldır sürdürdüğü geleneklerden olan yolculuk, mücadele gibi zorlayıcı ödevler ölümlere yol açabilse de topluluğa birey olarak kabul edilebilmenin yolu ritüelleri tamamlamaktan geçiyor. Bir arketipin yansıması aslında, kahramanın sonsuz yolculuğu gibi. Yolculuk biter ve değişim gerçekleşir; daha iyiye ulaşılmıştır. "Ve burada, oluşmuş veya henüz oluşmamış patikalar, bir erkek olmak için yolculuk yapmanın gerekli olduğunu çocuklara anlatırdı." (s. 33) Yürümek yani, en doğalından. Şarap da bir başka metafor, yazları yapılır ve yazlar şişelerde muhafaza edilir. Geçmişe şöyle bir göz atmak isterseniz şişelere bakmanız yeterli.

"Bu şişeyi üç yaz önce doldurduk. Güzel bir yazdı, bir sürü şey olmuştu."

İnsanın kendi hikâyesini yaratmasında mihenk taşları.

Yarı izole bir dünya. Çiftliğin sınırlarının dışında kasabanın tekinsizliği hissediliyor. Çocukluğu Abdülhak Şinasi Hisar misali nostaljiyle bırakmıyor Bradbury, büyüdüğü kasabanın bütün duygularını taşıyor. Korku da bunlardan biri; Yalnız Adam'dan bahsedeyim. Bu yarı mitik Yalnız Adam, kadınları öldüren bir psikopat. Kimse görmemiş, neye benzediğini kimse bilmiyor. Douglas'ın gece geç vakit eve dönmediği zaman annesinden yediği papara bir yana, kasabalı kadınlardan birinin tek başına eve dönerken yaşadığı korku öyle kuvvetli ki katharsis yüzünden elleriniz soğuk soğuk terliyor. "Gir ulan şu eve artık!" diye bağıracaktım az kalsın. Kadın zaten yalnız yaşıyor, nihayet girebildi evine. Tabii oturma odasından gelen öksürük olmasaydı her şey çok güzel olacaktı.

Yine bir Bradbury farikası; merkezde bizim çocuklar olsa da örümcek ağı gibi bir anlatının yardımıyla kasabadaki diğer insanların yaşamları üzerinden dönen hikâyeler de var, mesela Tarotçu Bacı. İki kardeş, oyun salonu sahibinin kötü davrandığını düşündükleri tarot makinesindeki otomat kadını kaçırıyorlar, kadının kendileri için kehanetleri olduğunu düşünüyorlar falan, bir ton macera. Şunu da eklemek istedim; Bradbury'nin karakterleri anlatış biçiminin Uşaklıgil'inkine feci derecede benzediğini düşünüyorum, böylesi bir incelik var.

Bay Jonas, işte bu herif ilham verici. Normalde kasabanın çöplerini toplayıp ev ev gezdiriyor, işi bu ama veli gibi bir adam. Şimdi kitapta bulamam, aklıma geldiğince şöyle diyor: "Birilerinin çöpü, diğerlerinin lüksüdür." Çok orijinal bir adam, Douglas hasta olup yataklara düştüğünde, adım adım ölüme gittiğinde annesinin izin vermemesine rağmen Douglas'a bir ilaç getiriyor ve çocuğu ayağa kaldırıyor. İlacın içeriğinde saf kuzey havası, İrlanda Rüzgarı vs. var. Çok severim böyle hikâyeleri, fantazinin nereden çıkacağı hiç belli olmaz, her zaman sürprizlere açıktır.

Bir de modernizm eleştirisi elbette; eve ziyarete gelen hala, annesine yemek kitapları, malzemeler vs. getirir. İyilik yaptığını düşünmektedir ama sonuç tam tersi olur, yemeklerin tadı kaçar, kimse yemeğini bitiremez. Dede bir gün halanın eline bileti sıkıştırıverir, evden yollar. Douglas her şeyi eski yerine koyar ve ev yine leziz yemek kokularıyla dolar. Çok sevdim çok; çocukluktan yaşlılığa, doğadan kente mükemmel bir anlatı bu. Şiddetle tavsiye.
Yıldız Gemisi Askerleri'yle kıyaslıyorum. Heinlein'ın söyleyecek sözü vardı, kurduğu dünya bu sözün, sistemin üzerinde yükseliyordu. Demokrasinin yaşadığı değişim, savaşla birlikte aldığı biçim, diğer mevzular karakterlerin açıklamaları yoluyla yansıtılıyordu. Anlatıcının sesi de vardı tabii, zamanın büyük romanları gibi. Uzay savaşları üzerinden dünya bu hale gelebilir, hatta savaşacak düşman yaratılarak dahi güç tek bir elde toplanabilir ve şimdinin iktidarı kimlik değiştirerek muktedirliğini koruyabilir gibi bir mana oluşuyor, "saksıya fesleğen gibi oturturum" anlamı da çıkıyordu. Fetiş niteliğindeki iktidar düşman yaratmaya çalışıyor kısaca, böylece muhalif seslerin kesilmesiyle birlikte korku imparatorluğu bütün kaynaklarını daha çok baskı kurmak, daha çok üretmek ve dolayısıyla ezmek için kullanabiliyor. Gerçi Haldeman'ın konusu bu, aşağıda. Dört başı mamur, kültlüğünü sonuna kadar hak eden bir roman Heinlein'ınki.

Bitmeyen Savaş'a baktığımda günümüzün anlatısına daha yakın bir özellik buldum; Ballard'ın dediği gibi erdem öğretilebilir bir şey olmaktan çıktı, bireysel kaosların canlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Dolayısıyla William Mandella'nın söyleyecek pek bir sözü, yaşayacağı ideali, büyük fikirleri yok. Fizik eğitimi aldıktan sonra seçkinleri -okumuşları da diyebiliriz- içeren bir askeri yapıya er olarak girip zorlu eğitimlerden sonra -yallah- cepheye yollanana kadar garip bir heyecan ve çokça sıkıntı yaşıyor. Çağlayan misali akan olayların yanında romanın geçtiği doksanların dünyasında ne gibi yeniliklerin olduğunu yine Mandella'nın ağzından öğreniyoruz. Çökmüş yıldızlara girilerek evrenin bir diğer ucundan çıkılabiliyor, insanoğlunun kolonizasyonu için büyük adım.

Romanın yazıldığı 1970'lere baktığımızda Hawking'in çığır açan çalışmaları karadelikler konusunda yepyeni -ve günümüzde biraz hafif- bilgiler veriyordu, Haldeman zamanının güncel bilgisini kullanıyor ki kendisi de fizik ve astronomi eğitimi almış. Tek yamuğu, bu türde sıklıkla rastlanan tarihlendirme hatası ama kendisi okurdan olayların paralel bir evrende geçtiğini varsaymasını istiyor. Sebep olarak kitaptaki savaşın Vietnam'ın bir kopyası, hatta devamı olarak ele alınması. Haldeman üniversiteden mezun olur olmaz cepheye gidiyor ve yenilgiyi en önden izleme zevkine kavuşuyor, tabii bir sürü soru üreterek. "Acaba bu savaş gerçekten lüzumlu muydu, ne için savaşıldı?" gibi sorgulamalar, romanda komutanların Vietnam savaşı gazileri olarak bir durağanlığın -yenilgi demeyelim- piyonları olmalarına yol açmış. Sürmekte olan bir savaş, Vietnam'da da savaşmış komutanlar, neyle karşılaşacaklarını bilmeyen askerler ve eğitim, eğitim, eğitim. Orduda kadın-erkek ayrımı yok, cinsellik ast-üst haricinde özgürce yaşanabiliyor. Onca yıl eğitimin ardından cepheye sürülen 150 IQ'ya sahip insanlar ölmek ve öldürmek için, alt sınıflar köle gibi çalışmak için... Muazzam bir distopya. "Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor," diyen rektör nereliydi, Ugandalı?
Dört bölümden oluşuyor, ilk bölüm Er Mandella. Eğitimler ağır falan, geçiyorum, Heinlein'la paralel. Teknolojik oyuncakları da geçiyorum, Haldeman'ın yarattığı teknoloji son derece makul, güzel ama bir iki nokta düşündürüyor. Göreliliğin çöpe atıldığı söyleniyor ama çökmüş yıldızın orada olması göreliliğe bağlanıyor, Sicim Teorisi'nin palazlandığı yıllarda elde yeterli veri olmadığı için Haldeman bu kısmı daha çok sezgileriyle yazmış gibi geldi bana. Bir de kamuflaj meselesi var. Günümüzde akıllı kamuflajlar üzerinde çalışılıyor diye biliyorum, yani bakıldığı yer neresi olursa olsun optik bir yanılsama yaratarak zemine bakıldığı gibi algılatan bir model. E sen derin uzaya gitmişsin, gemiler yapmışsın, bilmem ne, üç çeşit kamuflaj seçeneğin var? Orman, çöl, bir de bir şey daha. Çiğ geldi bu. Üşenmeyip notlarımı okusam belki üç beş şey daha çıkar ama bu kadar yeterli, daha eşelemiyorum.

Savaşın uzayda atlama zıplama olaylarında gemilerden birinin geri dönmemesi üzerine araştırılıp bulunan Tauran adlı düşman ırk yüzünden çıktığını görüyoruz. Neyse, eğitimlerden sonra bölük Pluton'un Charon adlı uydusuna gidiyor, arada zayiatlar oluyor tabii, birileri ölüyor falan. Mandella birinin hayatını kurtarıyor. Çatışmaya giriyorlar, düşmanları hacamat ediyorlar ama heriflerin silahı yok denecek seviyede. Tauranlardan da bahsedeyim, fizyolojileri bizimkine çok benziyor ama ucubeden sayılmalarına yol açacak nitelikleri var. Bir de ilaç gibi bir şey alıyor bizimkiler, karar mekanizmaları geçici olarak devre dışı kalıyor ve iyi eğitilmiş köpeklere dönüyorlar. Öldürmekten başka bir şey düşünmek, hissetmek yok. "Ben sadece emirleri uyguladım" mantığı her zaman geçerli olacak. "İnsan ırkından tiksiniyordum, ordudan tiksiniyordum ve bir yüz yıl boyunca bu benliğimle yaşama olasılığından korkuyordum... Neyse ki, her zaman hafızamı sildirebilirdim." (s. 97)

İki nokta güzel, birincisi psişik hayvanlar. Bizimkilerden duyarlı olan bazıları bu hayvanları öldürdükleri zaman telekinetik tepkiye dayanamayıp ölüyorlar, ayrıntı olarak iyi. Diğeri de iletişim kurma çabasının çoktan elenmiş olması. Tauranlarla kurulacak tek diyalog bombalar yoluyla gerçekleşiyor.

Çavuş Mandella: Marygay, Mandella'nın aşık olduğu kadın atlamalar sırasında basınç kabinindeki -basınç kabiniyle ışık hızında yolculuk yapabilmek, hmm- bir problem yüzünden ağır yaralanıyor ve zor da olsa tedavi ediliyor. Emekli olup Dünya'ya gitmeye karar veriyorlar ama ışık hızında yolculuk yapmak insanı genç ve dinç kıldığı için -ki herkese sigarayı bıraktıktan sonra günde 1 saat yürüyüşle birlikte tavsiye edilir- zamanın normal seyrinde ilerlediği yerlerde, evrenin kafayı yemediği birçok noktada diyelim, yıllar, belki yüzyıllar geçmiş oluyor. Haliyle döndükleri gezegen bildikleri gezegen değil. Haldeman'ın yarattığı alternatif Dünya güzel; iktidar olan BM'nin egemenliği korkunç. Para birimi olarak kalori kullanılıyor, kağıt parçalarına ve sayılara güven duymaktansa besin değerine bel bağlamak dünyanın ne kadar parçalandığı hakkında fikir verebilir. Şehirlerde güvenlik aşırı sıkıntılı, gücü yeten herkesin koruması var. Çekirge Etkisi adlı kitapta kolluk kuvvetlerini güçlendirmenin bu tür bir güvenlik önlemine göre daha az maddi kayba yol açacağı güzel bir şekilde anlatılıyor, iktidar mekanizmaları bunun farkındadır ama doğru şeyi yapmalarına yol açacak bir isyan çıkmıyor, en azından başta.

Şimdi hatırladım da, Yer Açın! Yer Açın! adlı muhteşem kitabı okumanızı tavsiye edeceğim. Şehirde insandan boğulmak neymiş, tam karşılığını bu kitapta bulursunuz.

Mandella annesinin yanından Marygay'in yanına gidiyor, zira kadın çok yaşlı olduğu için tıbbi yardım alamıyor, neyse. Komün yaşamının sürdüğü bir yerde yaşayan Marygay ve ailesi, Mandella'yı aralarına mutlulukla katıyor ama yağmacıların bir gece baskını sonucu neredeyse bütün komün yok ediliyor, iki kadersizimiz tek çareyi orduya dönmekte buluyor. Dönüyorlar.

Bu bölümde şehirlerdeki gökdelenler ilgimi çekti. Modern Babil Kuleleri. Her çeşit insan, her çeşit sosyal ortam, her türlü sefillik, her şey gökdelenlere sıkışmış vaziyette. Tanrılaşmaya, gökyüzüne dokunmaya çalışan insanoğlu için kallavi bir ironi.Sonraki bölümler okurun ellerinden öper. BK sevenler için kaçmaması gerekir. Gereken özeni gösteriniz.