Toplam yorum: 3.286.481
Bu ayki yorum: 8.011

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Çok kısa.

Mitik labirentlerin devlet dairelerine dönüştüğü: Nüfus Kayıt Merkez Arşivi. Lojman, daireye koridorla bağlı, mekanizmanın kolu eve, mahremiyete tecavüz halinde. Ölüm nedenleri, tarihleri, doğum nedenleri(?) ve tarihleri, bir sürü kağıt, ruhsuz. Bir sürü insan, kağıt. Amirler kast sisteminin tepelerinde, pek ilgili değiller. Daha yukarıdan gelen emri uygularlar, mesela yaşayanlarla ölülerin işlemleri farklı zorluklara sahip, dosyaların yerleri değiştirilebilir. Daire kurulduğundan beri biriken dosyalardaki isimler silik, kimin nerede öldüğü, ne için öldüğünün yanında neden yaşadığı da belki mazruftur, bu hengamede nasıl bilinir? Dosyaların arasında kaybolup açlıktan, susuzluktan ölen insanların çalıştığı kurumda daha fazla ölüm dosyası birikmesin diye ölmek yasaklandıysa eğer, Don José kardeşimizin dosyalardan birine kafayı takıp bir kadının peşine düşmesini doğal karşılıyorum.
Birinin bir şeyi mutlaka Don José; birinin oğlu, birinin torunu, birinin arkadaşı. İsmi söylenirken doğru vurgulanırsa tabii, yoksa Don José dediğimiz kişi Don José olmayacaktır. Söyledikleri anlaşıldığı zaman var olacaktır, sözcüklerine başka anlamlar yüklendiğinde başka biri olacaktır. Şimdilik bildiğimiz Don José olarak kalsın. Dosyaların tavana, göğe yükseldiği bölümlerde merdivene çıkarsa kemerini merdivene bağlar. Belki böbürlenmediğini kanıtlamak, hiçbir şey bilmediğini göstermek, tanrılığa soyunmadığını anlatmak için yapar bunu, Ne kadar umursanırsa. Babil'i inşa edenler birbirlerini çok az tanıyorlardı ama hedef birdi, göğün katlarını tırmanmanın bir amacı vardı. "Kim hayal edebilir şimdi Don José'nin o yasak kapıyı ilk açtığında içinde bulunduğu ruhani hali, o heyecanı, kapının girişindeki o ürpertiyi, sanki içinde Tanrı'nın tüm güçlerini sakladığı bir odaya adımını atmış gibiydi, geleneksel olanın tam tersine, tanrısal bir güçle yeniden canlanıyor değil, sanki onu reddediyordu. Çünkü sadece ölü tanrılar daima tanrı olarak var olmaya devam ediyorlardı." (s. 24) Don José'nin amacı düşmemek. Metafor olarak bu iyi, bir de koleksiyonu var. Yaşadığını ispatlamak, kaosa karşı direnç gösterebilmek için.

İnsanın bir şey yapması gerekir. Bilincin uzanamadığı noktalarda bu şeyin kaynağı olabilir. Kadını arayışı mesela.

Amirine yakalanana kadar çok insanla görüşür, kadının izini sürer. Sürpriz sona değinmeyeceğim.

İlk Saramago tecrübemdi, tanıştığıma sevindim.
Kahretsin ki şu aralar çok kötü hissediyorum ve Brautigan'a dadanmamam gerektiğini bildiğim halde çekip okuyuveriyorum.

Sahiplenmenin zehri üzerinedir. İlişkiler, incelikler üzerinedir. Alışkanlıklar, arayışlar üzerinedir.
Constance ve Bob: "Tavandan yüz voltluk olması gerektiği halde iki yüz voltluk bir ampul sarkıyordu. Bu Bob'un isteğiydi. Kadın bu kadar fazla ışığı sevmezdi. Bob severdi." (s. 6)

En başta neydi, aşık olurduk. O da benzer şeyler hissederse hayat ne süper derdik, acı fasıllarını mutluluklar izlerdi, severdik. Her şey bundan ibaretti, kolaydı. Sonrasında birlikte yaşamanın zorlukları belirince, bunlar aşkı olduğundan başka bir şeye dönüştürdükçe istekler kendilerine bir çeki düzen verdi. Yapılacak yemeklerden evin düzenine ve biçimine her şey aynada kendine baktı, bazıları gördüklerini beğenmedi ve silkindi. Muhtemelen aşk parçaları döküldü, süpürüldü ve çöpe atıldı, evin temiz tutulması lazım. Düzen, en ortak olanından ama ortaklık kaypaklığa sebep olabilir, insan bir başkası olmak istemezse ev sıklıkla temizlenecektir. Bu ikisinin arasındaki şey tez elden temizliğe muhtaçtır; birlikte yaşamalarını sağlayan parçaların tavsadığı, birbirine oturmadığı anlar çoğalmaktadır, yeni heyecanlar işlerin iyiye gitmesini sağlamamaktadır. Çok bilmiş bilmiş konuşuyorum, üşenmesem kendimi tokatlardım.

Constance Bob'ı gerçekten seviyor, işleri zorlaştıran bu. Constance 23 yaşında umutsuz bir yazar, Constance'ın çok pişman olduğunu, evliliği bitirmek istediğini söylemesine rağmen Bob sevdiği kadını bırakmıyor- ama sanıyorum tam olarak öyle değil o iş, adam her işi yalapşap, döke saça yapmaya başlıyor ve Yunan Antolojisi'nden okuduğu parçalarla kadını çıldırmanın eşiğine getiriyor. Nevrozlar farklı şekillerde ortaya çıkabilir, bir anda peçete koleksiyonu yapmaya başlayan bir arkadaşınız varsa muhtemelen yardıma ihtiyacı vardır, yardımcı olun.

Kadın, adamı Willard'ı kullanarak ikna ediyor ama Willard? Bir kuştur, cansızdır, yaklaşık elli bowling kupasıyla birlikte karanlık bir odada durmaktadır ve canlı olmamasına rağmen sahip olduğu kupalarla böbürleniyor gibidir. Bir ağacın dala sahip olmasından böbürlenmesi gibi. John, kupaları terk edilmiş bir arabanın içinde bulup eve getirmiştir, onlara sahip olmuştur, onlar üzerinde hakkı vardır, tabii Willard'ın ardından.

Çalınan kupalarının peşine düşerler, arayışları Bob ve Constance'ın evinde biter. Yanlış numara; John evlerin numaralarını şaka yapmak için değiştirmiştir ve kabak bizimkilerin başında patlar. Silahlarını çekip kurşun yağdırırlar. O an Bob'ın Vedat Sakman'dan alıntı yaptığını düşündüm: "Aşk ateşi iki kurşun, birin' aldım yar." Sonra kitap bitti zaten. Kitabı birkaç kez daha okumayı düşünüyorum.
II. Dünya Savaşı'nın öncesinde bir kız grubunun altı yılının yanında öğretmenleri Bayan Brodie'nin baharını izleriz. Çocukların birey olma çabası öğretmenlerinin gölgesinde yeşermeye çalışır, hayatının en güzel yıllarını yaşayan Bayan Brodie, kızları yetiştirirken kendi maceralarını anlatır, ders programının çok ötesinde şeyler öğretmeye çalışır, yaşamı mesela. Kendi perspektifinden gördüğü hayatı formüle edip kızlara aktarır. Zaman ilerledikçe kızlar büyür, hatta öylesine büyürler ki anlatının güncel zamanından 20 yıl sonrasına kadar gideriz, yetişkinlerin dünyasına çoktan adım atmış kızların geçmişle muhasebelerine şahit oluruz. Spark'ın güzel bir oyunu; ani sıçramalarla okur için farklı pencereler açılır.
Sandy, Mary, Rose, Eunice, Monica ve Jenny, Bayan Brodie'nin küçük çetesini oluşturur. Her birinin olayı farklıdır; Rose zamansız cinsel uyarılar yaratacak kadar güzeldir, Mary şapşiktir, Sandy gelişim potansiyeli en yüksek olandır falan. Bayan Brodie'yi sevdiklerini söyleyebiliriz belki, tabii aralarında kısıtlanmışlık duygusuyla boğuşacak olanlar da var. Öğretmenin ayağını kaydırmaya çalışan müdireye karşı birlikte hareket ederler ama belli bir yere kadar. İçlerinden biri, Bayan Brodie'nin faşizme duyduğu ilgiyi ifşa edecek ve okuldan atılmasına yol açacak. Kim olduğunu söylemeyeyim, sürpriz. En yakınlardan biri, kız izci grubu yanlarından geçerken Bayan Brodie'nin kıskançlık dolu bakışlarını görüp izci olmayı düşünen. Öğretmeninin düzen takıntısını anladıktan sonra kendilerinin de bir faşist grubu olduğunu keşfedecek, yaşam deneyimi arttıkça Bayan Brodie'den kurtulmaları gerektiğini anlayacak ve kadını şikayet edip her şey bittikten sonra bir manastıra kapanacak. Eski günlerinden alacağı ilhamla psikolojik araştırmalar yapacak ve ün kazanacak falan, söyledim aslında. Pardon.

Dünyanın bir minyatürü: Etraflarında o zamanın sosyal problemleri, fark etmeye başladıkları andan itibaren kafalarını kurcalamaya başlar. Bir kadının bir diğerine, "Senin erkeğin olurum," demesi, kadınların haklarını kazanma yolunda başarıya ulaşmaya başladıkları yıllarda -ki ne utançtır kadın hakkı diye bir şeyin olması, insan hakkı aslında ama ataerkil düzenin yediği halta yuh!- ilk kez gördükleri kadın polis uzunca bir süre kafa karıştırsa da Bayan Brodie'nin yol göstericiliği sayesinde anlam kazanır. Tabii iki başlı bir yaşam görüşüne yol açar bu, yollar çatallandıkça öğretmenin aslında o kadar da bilge olmadığı anlaşılır. Kuşak farkının yanında yüzyıla özgü hızlı bir zaman akışı da vardır, her şeyi sorgulanabilir kılar bu. Kadının Mary'ye umutsuz vaka gibi davranması, faşizm güzellemeleri engin ve verimli görünen gölgeyi çürütür. Fidanlar güneş ışığına çıkmak ister.

Resim ve şan öğretmenleriyle kurulan ilişkiler sorgulamaları artırır. Bayan Brodie, iki erkek öğretmenin tekiyle ilişkisini sürdürürken kızları hasta olan diğerinin evine dönüşümlü olarak yollar. Kendi yarattığı laboratuvarda kızların gelişmesini ister ama onlara duygularıyla nasıl mücadele edeceklerine dair hiçbir şey veremez, haliyle. Bu durum kendi pozisyonunu da tehlikeye sokar; yeni yaşantılar yeni tehlikeler doğurur. Kızların başına gelen tam olarak budur, değişirler ve öğretmenleri gammazlanır. Hiçbir zaman kimin yaptığını bilemezler. Bayan Brodie, diğer öğretmenlerin kafalara bir şeyler tıkmaya çalıştığını, kendisininse içlerindeki cevheri açığa çıkarmaya çalıştığını anlatır ama beklediği şey bu değildi sanırım, zaten suçu Mary'ye atmaya meyillidir, gammazlayan öğrencisiyle konuşurken onun böyle bir şeyi yapacak son kişi olduğunu söyler. Tehlike en yakındakinden doğuyor oysa.

Spark oyuncul; Mary'nin acı sonunu ani bir sıçramayla anlattıktan sonra ilerleyen bölümlerde kızın çocukluk zamanını anlatırken ölümüne sebep olacak olayla ilgili nesnelere yer verir. Başka, anlatıcının sesini kesip kalınan yerden diyalogla devam eder. İronileri başarılıdır, mizahı çarpıklığı kadar güldürür.

Spark iyi, okumaya devam.
Balıkçı'ya merhaba!

Robert Kolej, Oxford, İstanbul. Beyoğlu'nun kesmeyen levanten ortamı, babasını öldürmesiyle yedi yıllığına düştüğü kodes, üzerine Bodrum'a sürgün. Akdeniz'in narenciye cenneti olmasında payı büyüktür Balıkçı'nın; Avrupa'dan tonla tohum getirtmiş, Akdeniz'i Türk bahçesi haline getirmiştir. 25 yıllık Bodrum meskunluğunda Antik Yunan'ın Anadolu'da doğduğu tezini kuvvetlendirmek için birçok eser kaleme almış, yanında öyküleri ve romanlarıyla coğrafyanın kalbi olmuş büyük adam. Yazdıklarını keyifle okudum, okumaya devam ediyorum. Kendisi bu topraklar için büyük bir değerdir. İyi anlatıcıdır, araştırmacıdır. Helal olsun!

Sadi Borak, yıllar boyunca ulaşılamayan meclis arşivinin açılmasıyla birlikte Balıkçı'nın sürgün edilmesine yol açan duruşmayı okurlarla paylaşmış, üzerine Balıkçı hakkındaki yazıların bir bölümünü derlemiş, en sona da Balıkçı'nın daha önce yayımlanmamış yazılarına yer vermiş. Güzel bir inceleme.
Zekeriya Sertel'in Resimli Ay'ında yayımlanan Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Ölüme Nasıl Giderler? başlıklı öykü, Balıkçı'nın ve Sertel'in başını yakıyor. Öyküde dört kaçağın yaşadıkları, çarpık adalet sistemi iğnelenerek anlatılıyor, gerçek dışı/abartılmış bir durum yok açıkçası. İşin kötü yanı şu ki 1925'te isyanlarla boğuşan cumhuriyet, muhalif gözüken veya öyleymiş gibi yorumlanan en ufak bir yazıya dahi tahammülsüz, bu yüzden iki arkadaşı palas pandıras Haydarpaşa'dan trene bindirip Ankara'ya yolluyorlar. İstiklâl Mahkemeleri'nin verdiği kararlar günümüzde bile eleştirilir, dönemin şartları gereği -bu da çok kaypak bir ifadedir bana göre- hüküm hemen verilir ve ceza infaz edilir. İtiraz hakkı yoktur, mahkemenin ertesi günü insan kendini darağacında bulabilir. Böyle bir ortamda bizimkiler ölüp ölüp dirilir, hakimlerin karşısına çıkarlar. Sertel biraz kıvırmaya çalışır, yazıyı denetleyip denetlemediğini hatırlamadığını, denetlese bile mahkemenin çıkardığı anlamlardan hiçbirinin aklına gelmeyeceğini söyler. Sıra Balıkçı'ya gelir, sadece doğruları anlattığını söyler, bu kadar. Askerliğin ruhundan anlamadığını söylerler, bir iki haksız suçlama gerçekleşir. Balıkçı çıkar, çatır çatır savunur kendini ve mahkemenin yanlış yaptığını söyler. Karar: İdam cezasının iptali, üç yıllık Bodrum sürgünlüğü. Zannımca ucuz atlatılmış bir tehlike var burada, Yorgun Savaşçı'daki yargılama bölümünü hatırlıyorum; çatır çatır asıyorlar insanları. Sadi Borak, İstiklâl Mahkemeleri'nin o zamanlar için elzem olduğunu, kurunun yanında yaşın da yanıp yanmadığını bilmediğini söylüyor ama durum ortada, lafı döndürmeye gerek yok sanki. Neyse, Balıkçı, Mavi Sürgün kitabında sürgün yıllarını pek güzel anlatıyor, ben pek bulaşmıyorum burada.

Balıkçı hakkında söylenenler genellikle iyi, Oktay Akbal için Balıkçı'nın öyküleri biraz zayıf olsa da iyi. romanları ve denemeleri de iyi. Benim ilgimi çeken Sait Faik'le Balıkçı'nın tartışması oldu. Yeditepe'de 1953, 1954 yıllarında bu iki büyük yazar, kimin kimden esinlendiğine dair küçük bir münakaşaya girmişler. Akbal, iki yazarın metinlerini basım tarihlerine göre kıyasladığında Sait Faik'in Balıkçı'dan esinlenmiş olamayacağını söylüyor ve tersini iddia ettiğine kanaat getirdiği Yaşar Kemal'i eleştiriyor. Balıkçı'ya göre mevzu: Tartışmayı Balıkçı'nın ağzından yazan biri başlatıyor ve Sait Faik'i kızdırıyor, üzerine böyle bir tartışma ortaya çıkıyor. Benzer duyarlılıkları var ama Balıkçı için Sait Faik Marmara'nın, küçük denizin adamı. Ne kadar yaşam dolu olsa da kapalı. Kendisiyse engin deniz, açılıp gitmelik. Sonsuzluk.

Baba katli de bir diğer ilginç konu. Arkadaşları hiç bahsedilmeyen bu konu hakkında pek bir şey bilmiyor ama Balıkçı'nın bir yazısında olay açıklanıyor. Baba Osmanlı paşası, bir müddet II. Abdülhamid'in sağ kolu. Demokrasiye kayan görüşleri öğrenildiği an saraydan uzaklaştırılıyor, öldürülme korkusu yüzünden deliriyor biraz. Bir gün Balıkçı'yla kavga ediyor ve silahına davranıyor. Balıkçı daha atik, çekip vuruyor babasını ve Kurtuluş Savaşı boyunca, yedi yıl hapis yatıyor. Sadi Borak'a göre iyi bir savunmayla, babanın durumunu gösteren belgelerle müdafaa edilse Balıkçı'nın beraat etmesi gerekir ama böyle olmuyor tabii.

Halikarnas Balıkçısı'nı okuyun bir, beğenirsiniz. Kendisinden bir alıntıyla bitiriyorum: "Bir de Fuzuli şikayet eder, 'sabah rüzgârından başka kapımı açan yok' diye. Eşek herif, daha ne istiyorsun? Doğada yalnızlık mı olur?" (s. 207)

Merhaba!
Üçlemenin sonu. Bunu hiç hatırlamıyorum, önceki iki kitaba da bakamam. Lars ve onun bilincinin/kaderinin oyunu olarak W. var ama sadece bilinç olmaz, alt da sürekli ısınıyor. Lars anlatıyor. Geçen martta okuduğum için neydi bu? Isınıyor, obezlere çatıyorlar. Üniversitelerde felsefe turlarına çıkıyorlar ki obezlere, zayıflara, güçlülere çatabilsinler, W. sürekli aşağılasın, felsefe kürsülerden kurtarılıp sokaklara ulaşabilsin. Hatırlamıyorum yahu, neydi bu? Büyük Britanya'nın üniversitelerini turluyorlar ve W. yasal bir ayrıntı sayesinde, öğrencileri üniversiteden soğuttuğu gerekçesiyle atılacakken atılmıyor, ifade özgürlüğüne saygı göstermediği için üniversiteye dava açıp kurumun itibarını zedeleyebilir diye, Sokrates'in savunmasına benzer savunmasının süper genişletilmiş halini matbu olarak kurula verdiği için değil. Bir de... Son günler kapıda, kıyamet yaklaşıyor çünkü felsefe tedavülden kalkıyor. O zaman gezsinler, konuşsunlar.
Gezintileri -yaşamlar, kitaplar ve filozoflar arasındaki- bir elden vereceğim, boca edeceğim buraya. Kierkegaard misal, umutsuzluk zamanlarının filozofu ve aralarına aldıkları üçüncü kafadar. Lazım, W. kanatları altına aldığı Lars'ı tekrar tekrar vururken umutsuzluğun felsefesini yapabilir. Lars her şeyi kendisiyle özdeşleştiriyormuş, W. öyle diyor, her şeyi aşırı yorumluyormuş ve Hegel'in kendisini anlattığını, Hume'un aha, tıpkı kendisi gibi olduğunu söylüyormuş, deli bir pathosla okuyormuş ve yazıyormuş, yazdıklarından birini gören W. hemen ortaya çıkmış ve bu sefil yazıyı, gudubetliği, akademi tapınağını kirleten bu cüzamlıyı korumaya almış. Daha güzel yanlışlar için. Yanlışların doğduğu yer evmiş, Lars'ın evi. Gitmişler, rutubetliymiş, çürümenin kokusu her yerden saldırıya geçiyormuş, rutubetin Lars'ın biçimini oluşturan şeklini Solaris'teki bilim insanları incelemeliymiş, rutubeti Lars'tan daha zekiymiş. Lovecraftvari, kozmik bir dehşet evin odalarından birinde olabilirmiş, başka boyutlardan açılan kapılar kara tanrıları bu dünyaya fırlatabilirmiş. Bunlar rutubetli bir evden, ucube bir yaşamdan nasıl doğarmış? Böyle.

Devletin felsefeyle bir derdi kalmamış çünkü felsefe metaya dönüştürülüp satılabilir hale getirilmiş. 80'li yılların korku devleti pazarlamacılığının başarısı ölçüsünde durulmuş, cebi dolunca üniversiteleri dükkan olarak görmenin dışında pek bir şey yapmamış.

Doğanın mesihliğini istiyorlar, ağaçlardan gelecek bir söz. Felsefenin sorduğu soruların ve Her Şeyin Sorusu'nun yegane cevabı.
"'Umutsuzluğumuzun bilincinde olmak zorundayız, hepimizin umutsuzluğumuzun hem nesnesi hem de öznesi olduğumuzun bilincine varmalıyız.'" (s. 83)