Toplam yorum: 3.286.481
Bu ayki yorum: 8.011

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Anlatıldıkça kendini çoğaltan hikâyelerdendir. Kısacıktır ama uzuncacıktır; akışta karşılaşılan her bir olay sayısız ihtimal demektir. Nereye gideceğini bilemediğiniz için her yöne eyvallahınız olmalı, yoksa sarmayacaktır. Belki de sardığı yerde biter, kim bilir? Yaşam bir noktada kapanacaktır, arka kapağa kadar üç beş sayfalık boşlukların nefes almak, boş sayfaları çevirerek dingin bir okumasızlıkla birlikte kitabın duygusuna ulaşmak için olduğunu düşünürüm, keyiflenirim. Tek bir boş sayfa var bunda, olabildiğince hayatla dolu bir novella için yeterli. Değil, katharsis çok kuvvetli, kurtulmak için yürüyüşe çıkmanız gerekecek. Televizyonu açmayın, bir şey yok. Şömineli, daha da iyisi ormanlı kanalları açıp sesi kısabilirsiniz. Ormanı dikizleyin. Ağaçlar hikâyelerini dallarıyla anlatır, anlatmadıkları köklere iner. Anlatılmayanlarla büyünür. Cenk Taner: "Ağaçlar inanmıyor ormana." Çoğun içinde bir başına var olabilmek, bir fidana gölge etmeden.
Julian'ın azalta azalta bitiremediği romanını Özgür Çakır'ın bir cümlesine bağlıyorum: "Anlattıkça küçülen, küçülten şeylerden bahsediyorum halbuki." Veronica'nın dönüp dönmeyeceği meçhul, kadının önceki evliliğinden olan kızı Daniela'nın uyuması lazım, o zaman bin küsur gece masalları benzeri bir çoğaltım yapılmak zorunda. Roman anlatıldıkça küçülüyor, yaşam anlatıldıkça büyüyor, bir ters orantı söz konusu. Kadının resim kursundan dönüp dönmeyeceği önemini kaybediyor bu durumda, maksat anlatmaksa/dinlemekse Godot'nun dönüp dönmeyeceğini kim umursar?

Sonuca ulaşana kadar kitap bitmeyecek, öyleyse Julian anlatsın. Neyi anlatabilir mesela, geçmişini şimdiye taşır ve mutluluğunu uykuyu bekleyen bir çocukta görür. Şimdiyi geleceğe taşır, gelmesi beklenenin yarattığı sıkıntıyı yaşam boyu madalyon gibi taşımasının gerekip gerekmeyeceğini düşünür. Düşman arayışı yok, çatışmaların gerilimi anlatılmıyor, çatışacak bir şey yok. Kurulacak zamanlar var, her çeşit zamana yayılmış geçmiş var, bu kadar. "Hayat şimdilik çözülmüş bir mesele: yeni bir yakınlığa; ona, uyuyan kızın, Daniela'nın babası olma ve hala resim kursundan dönmemiş kadının, Veronica'nın kocası olma rolünün düştüğü bir dünyadan davet aldı. Daha sonra hikaye dağılıyor ve toplamanın hemen hemen hiçbir imkanı kalmıyor, yine de şimdilik kerteriz noktasıyla arasına belli bir mesafe koyup ilgiyle, pür dikkat Inter ile Reggina'nın eski bir maçının tekrarını seyrediyor." (s. 19) Aşırı yoruma geçiyorum: Novellanın şiire en yakın tür olduğunu düşünürüm. Cohen her iyi şiirin karşılık verme davetiyesiyle birlikte okunduğunu söyler. Davete icabet etmek gerekir, Julian bunu yapıyor, fazlasını değil. "Her şeye şiirmiş/şiir gibi bakmak" -Cemal Süreya'nın deyişi- Julian'ın sahip olduğu bir yetenek diye düşünüyorum. Geçmişin bir başkasının başından geçmesi imgesini görüyorum; eski bir maçın tekrarını ilk kez izlermiş gibi izlemek kilit bir nokta. Yaşamı çoktan yaşanmış gibi yaşamak, her şeyi ilk kez yaşıyormuş gibi yaşamaya kapı aralıyor bir noktada. Zıtlıkta ferahlık vardır, sentezde yenilik. Hayatın içinden geçmeyiz, hayat çevremizden geçer gibi bir şey. Kerteriz noktası nedir o zaman, her şey akar mı? Akmayabilir, kadının yokluğu akmayacağını gösteriyor. Böyle belli başlı noktalarda doğrulup etrafa bakınca Julián oluruz işte, ne bileyim.

Julian öğretmen, yani boş gezenin boş kalfası da denebilir. Bu açıdan kendimi onun yerine koyabiliyorum. Anlatılacaklar, dinleyiciler, mekan, zaman her şey belli. Coğrafyanın serserilere özgü bir ders olduğunu okuduk, öğretmenliğin de serserilere özgü bir meslek olduğunu iddia ediyorum. Bağımsızlık isteği yönergelerden, yönetmeliklerden önce gelir ve başıboşluk kendiliğinden belirir. Sıfatları anlattıktan sonra iki ders boyunca 12 Angry Men'i tartışmamızı sağlayan başka bir şey değil. Kafama sıkıp kendimi susturuyorum ve devam ediyorum, Şili'de vasatlık kol geziyor; İtalyanca bilmeden İtalyanca öğretmeye çalışanlar, diş doktoru olmadığı halde diş çekenler, sakinleştiricilerle ayakta durabilen yogiler... Zambra, toplumun kokuşmuşluğunu ara ara iğneliyor, iyi bir şey.

Uydurulan geçmişten yaşanmış geleceğe nefis bir anlatı. Deli tavsiye ederim.
Şahane öyküleri var adamın. Cage, Ginsberg gibi adamların yakın arkadaşı Holst, aynı ayarda işler öykülerde ortaya çıkmış. Bol eğip bükmeli, ters köşeli. Daha da önemlisi okuru bir adım öne geçirmeye açık, dediğim dedik değil. Öyküler ilerlerken kendi serüveninizi yaratabilirsiniz, olasılıkların sonu gelmiyor. Vonnegut geliyor aklıma, benzer bir serserilik -diyesim geliyor- var.
Öykülerde masallar ihtimallere açılıyor ve öpülen keş bir kurbağanın prense dönüşmesi modern dünyanın bozup bozup düzenleyemediği yapıları, şeylerin değiştirilen doğasını ele alınırken bozulmaya yol açan çarpıklıklar belli belirsiz iğneleniyor. Holst, yeni bir Propp'a gereksinim duyuruyor; kıstaslar değişti ve masallar da kimlik değiştirdi, neler olduğunu kim sistemleştirebilir?

Tersten başlıyorum, Hayal Gücünün Lezzetleri: 64 Başlangıç nam bölümde Holst'un işçiliğine dair güzel bir bölüm var. Diyor ki bazı öyküler satır satır gelir, arada sigara yakılır, kahve içilir, o başka. Balık tutmaya benzer bir duygu peydahlanınca iş tamam, öykü bitmiştir. Bazen de masaya oturulur, tepede dönüp duran kaotik buluttan cümleler çekilir ama el daktilonun tuşlarına gitmez bir türlü, hiçbir şey yerine oturmaz. O zaman başlangıçtan öteye gitmek zordur, masadan kalkıp iki bira içmek veya ne yapılacaksa onu yapmak gerekir. Eh, bitirilemeyen öyküler kenarda biriktirilir ve yenileri arka arkaya tamamlandıkça kenardakiler biraz daha dibe iner.

Dibe inen 64 adet öykünün başlangıcı var ama bazıları bitmiş gibi gözüküyor, azaltılmış öykü diyebiliriz çoğuna. Öykü boyunca yayılması gereken enerjinin ilk paragrafa boca edildiği izlenimi doğuyor bazılarında, bilemiyorum, tamlık duygusu ölçüp biçtikten, uzunca yazdıktan sonra bile gelmeyebilirken neden bir paragrafta doğmasın?

Hikâyeci Zebra: Kedilerin zebralara düşmanlığı gerçek, zebraların intikamı kurgusal, bir noktada ikisinin birbirine karışması mümkündür. "Hikâyecinin vazifesi budur işte." (s. 16)
Mona Lisa Buda'yla Karşılaşır: Cennette ikisi karşılaşırlarsa birbirlerine gülümserler. Dünyanın iki ucundan iki gülümseyiş, cennette bir.

Dünyanın En Dev Dalgası: Bu oyunu ben de oynuyorum, dev yapıları başka şeylere benzetmece çok eğlenceli. Burada kusursuz bir fırtınanın etkisiyle dev bir diyapazona dönüşen köprü var. Bütün dünya la artık, herkes neredeyse içgüdüsel olarak bu notayla yaşar ve titreşimler yüzünden tsunami tehlikesi baş gösterince ay insanlara işaret yollar, o da diyapazik titreşimlerden nasibini almıştır. Sığınaktaki yüz insan neler olduğunu anladıktan sonra gerisin geri sığınağa dönerek kurtulur. Nuh'un sığınağı. Eru ve müziği. La!

Sumatralı Dev Sıçanın Macerası: Sıçan dünyanın öbür ucunda yolculuk ederken doğasının ötesine geçerek -zekasını da kullanarak- olağanüstü işler yapar ki bu öykü için en ilginç nokta bu değil. Kutuplara giden bir gemide yaşarken buzullara sıkışıp kalan geminin tayfaları tarafından yenir, tayfalardan birinin röportaj yaptığı gazetecilerden birine söylediğine bakarsak tadı Çin yemeğine benzemektedir ki geldiği coğrafyaya bakarsak bu da makul ama hala çok ilginç değil. İlginç olan şu: Gazeteci üzerindeki kıyafeti çıkarır ve kedi olarak belirir. Sherlock'a gidip davayı kapatabileceklerini, farenin öldüğünü söyler.

Bence yeterince ilginç.
Bomba birkaç öyküyü bırakıyorum, Kedilerin Dili'yle bitiriyorum. Bilge bir adam çok bilgeymiş, öyle böyle bilge değilmiş, bimbilgeymiş. Bu bilgeliği iyiymiş de ev işlerinde rezaletmiş, karısının laflarına dayanamayıp evi terk etmiş ve Siyam kedisiyle birlikte yaşamaya başlamış. Bu süreçte insanlardan bıkmış, kedisiyle konuşmaya karar vermiş. Onca deneyden sonra kedilerin çıkardığı seslerin anlamlarını çözmüş, kedisiyle ilk kez konuşabildiğinde hayvan ona çok garip bir hikâye anlatmış. Zamanında kedilerin altın çağı sürerken ayak işleri için robot üretimine başlamışlar ki bu robotlar biziz. Akıl falan vermişler bize, sonra aptallığımıza göz yummuşlar. İçimizden birini kendileriyle konuşabilmek için eğitmişler, bu da bizim adam. Neyse, kedi bizimkine bütün dünyayı ayağa kaldırmasını, herkesin efendi olması gerektiğini, tüm köpeklerin öldürülmesini istediğini falan söylemiş, yoksa çıkaracakları gazlarla insanoğlu delirecek ve yaşayan tek bir insan kalmayana kadar katliamlar yaşanacakmış. Bizim herif kediye inanıp karısını da alarak dağlara kaçıyor, aylar sonra bakıyorlar ki tık yok, her şey devam ediyor. Eve dönüyorlar, kedi açlıktan ölmüş.

Terso: Kediler gerçekten konuşabiliyor, adam deli değil. Siyam deli. Komplo teorileri üretmekte, felaket tellallığı yapmakta üstüne yok. Gibi. Pek tuttum ben Holst'u, çok başarılı. Kaçmaz.
"Dogma: Entelektüel akımımızın adı bu olmalı; hemfikiriz. Kendi 'iffet yeminimizi', kendi manifestomuzu yazmalıyız. Magdalen Köprüsü'nde Cherwell'in üstüne eğilip kurallarımızı bağırıyoruz suya." (s. 96)

Lars'ın kahveyle ilgili bitmeyen savları ve W.'dan nihile sürükleyen iğnelemeler suya sinmiştir, su yağmur olup bütün dünyaya yağmıştır. İntihara yanaşıp anlamın ucunu bırakanlarda, süpermarketlerde çalışanlarda, mesai saatlerini doldurmaya çalışanlarda bağırılmış sular içkindir, her birinin gündelik felsefesi ulaşılmak istenendir. Ulaşın o zaman, çabalayın, siz ikiniz. Biri anlamı çözmüş adam, diğeri anlamı çözmüş olan adamın arkadaşı.

Dogmanın alt kümelerini belirliyorlar, sistemleştirilecek bir akım var. Dogma sade olacak, sözcükler gündelik olacak, kimseden alıntı yapılmayacak. İyi ama alıntıya gerek yok, ikisi de kendilerini muhteşem ikililere, teklilere benzeterek yürüyorlar. Sherlock ve Watson var mıydı, hatırlamıyorum. Sezar ve Brutus'u da hatırlamıyorum. Hatırladıklarım birazdan gelir. Dogmanın çalıp çırpma boyutu burada kendini gösterir, başkalarının fikirleri çalınacaktır, miri malıdır.
Dogma pathos dolu. Esrime! Aşkınlık! Gözler çıkana kadar ağlanacak, ruh suya bırakılacakmış gibi sevinilecek. Dördüncü kural, işbirliği. Arkadaşlar daha da iyi olacak, paylaşım had safhaya ulaşacak. Tayfa gerekli, oluşturulacak. OULIPO'nun adı geçer, kurtulmak üzere labirentler inşa edilir. Lacan kurtuluşu. Varılamayacak bir hedefe varma güdüsü. Özgürleştiricidir, son yoktur. Sonlunun içinde küçük sonsuzlar yaratılır. W. matematiği biraz da bu yüzden öğrenmek ister ama Leibniz'den yakasını kurtaramaz bir türlü. Lars'sa bildiğimiz gibi; şişko bir maymun, en konuşanından.

Başta bir ABD yolculuğu var, konferans için. Yanlış hatırlamıyorsam Nashville. Country'nin baş şehri. Hatalardan ders alınmamalı diyor W., bu yüzden hala Lars'la birlikte. Aptallığın uğultusu görkemli, denizin uğultusu gibi. Yanlışlarından yeni yanlışlar çıkarmak için Lars'ın yanında olduğunu söylüyor W.. Projelerini Kapitalizm ve Din başlığı altında toplamayı düşünüyor. Cohen ve Rozensweig'in tanrıyla ilgili görüşlerini anladığı kadarıyla anlıyor ve kapitalizmin okumasını tanrının varlığı üzerinden yapıyor. Kapitalizm evlerde, marketlerde, herkeste ve her yerde. Çoktan kapatılmış, kilitlenmiş bir dünya Werner Herzog'un Stroszek'i üzerinden, imgeler üzerinden yürüyorlar, filmdeki karakterlerden biri eski dünyadan ABD'ye gelir ve dans eden bir tavuk görür. Saçma. Ian Curtis bu filmi izledikten sonra intihar etmiş, belki ABD de bu ikisine fazla gelecek çünkü tavuğu anlıyorlar. Curtis'i de.

ABD'de polis dayağından ve Yeni Dünya'nın akışından korkuyorlar. Sanırım W. korktukça, kaygılandıkça Lars'a sarıyor, durum bu. Lars'ı Diyojen'e benzetiyor ama edepsiz bir kinik olarak değil, nasıl davranması gerektiğini bilmeyen bir adam olarak. Toplumu dışlamıyormuş Lars, toplum tarafından dışlanıyormuş, kendiliğinden. Nasıl konuşacağını, yemek yiyeceğini, sağlıklı ilişkiler kuracağını bilmediği için. "'Bir şey biliyor olmalısın,' diyor bana bakarken. Ya da daha iyisi: 'Bir şey, senin içinde kendini biliyor.'" (s. 27) Edilgenliğin sınırı yok, yeni çağda Bartleby. Oysa Whitman gibi olmalılar, hayatı yaşamayı unutmuşlar için unutmamışların kitapları kurtarıcı olabilir ama değişim mutlak; kapitalizm yeni cepheler açarak, dönüşerek varlığını sürdürdü ve karşı hareketi kendi piyonu haline getirdi. Yüz yıl, iki yüz yıl öncesinin yazarlarının bu açıdan bir faydası yok, belki fikir verebilirler ama her bir fikrin değişime ihtiyacı vardır. Bu arkadaşlarda o yetenek yok. Vardır belki de, yaptıkları her şey olmasa da çoğu şey eskiden yeniyi kurmaya yönelik. Brod, Kafka olamadığı için çok içiyordu, bizimkilerin içme sebebi unutup başka bir şekilde hatırlamak için. Bozguna uğramak için bir de, tekrar. Aptallığı sayesinde polise kendini öldürten bir müntehir -bence müntehir- haberini okudukları zaman düşünemedikleri halde düşünmeye çalışmalarını aynı bağlama oturtuyor W., daha iyi yenilgiler ve Beckett gibi ölmek; yalnız başına, Dante okurken. Kıyamet, en şiddetli haliyle.

Enginliği anlatacak başkaca sözüm yoktur.
Peker'in öykülerinde iki şeyi çok seviyorum, biri doğalarının ötesindeki, berisindeki, tam ortasındaki imgelere açık nesneler. Arkadan parlayarak bakan bozuk paralar, dünyanın en gereksiz saat kuleleri olarak insanlar, göğün ıslak yarasından başlayan sabah, bir çok şey. İkincisi şiirle öykü arasına sıkışmış anlatılar. Son öyküde şu: "Kimseye benzemeyen imgeler parlattığını fark ettiğin gün, hayat seni daha fazla gün almaya taşıdı." (s. 137) Hayat, biçimini çoğaltanları kolay kolay yollamıyormuş gibi. Türevleri içinde Peker'in duyarlılığı pek erken patlamış, toparlaması sonraya kalmış bir volkanı andırıyor. Gök kapanmış, şiir olmuş da yamaçlardan öyküler derlenmiş sanki. Nasıl anlatsam... Şiirlerini bulup aldım, sonra öykülerini ve romanlarını okudum. Almaşık bir ağaçtır herhalde Peker, yere/göğe dallarla kökler birbirine dolaşık büyür. Bilen görür, Seferis'in yaşadığı evi araya dereye sıkıştırması kadar güzel bir inceliği kim nereden bulacak yoksa?

Dergilere şiirler yazıyor, başkaca da... Yaşıyordur herhalde istediğince. Büyük uğraş. Uğraşı karakterlerine de yansıyor, sürgit sıkıntıların tam orta yerinde yakalıyor onları Peker. Kriz anları, doruk anları, üç beş sayfaya sıkıştırılmış durumda, sihirleri cabası. Kesik, parçalı anlatı sağ olsun.
Dört bölüm.

Deprem Artıkları: Aynı adlı öyküde Ender. Parçalı ailenin yırtan tek ferdi, askerliğinin yanına hukuk eğitimini sıkıştırır, Kocaeli'de içtihatların arasında ölür. Halasıyla annesi otobüse atlayıp Kocaeli'ye giderler, yolda ayrı ayrı Ender'i hatırlarlar. Biri acısının koruna gömülür, diğeri yıkıntılar arasında pahada ağır ne varsa torbasına koyup götürmek ister. Geçmişinden geriye ne kaldıysa yanına almak için son fırsat. Sonu da kalmamış ya.

Yine torba. Peker'in çoğu öyküsünde torbaya denk gelirsiniz. Eli Torbalı Adam başka bir şey.

İki Sarsıntı'da Gölcük'ün yıkıntıları arasında kalmaktan son anda kurtulan adam, kendisini terk eden eşiyle çocuğunu ararken alımlı bir kadına rastlar. Her yeri deniz kokusunun kapladığı bir geceden sağ kurtulduğunda güdülenir, çoğalmaya. Kaç sarsıntı ama; kadından tat alamayacağını anlaması bir, eşi falan iki, sarsıntının kendisi üç, kendisi dört?

Yılancı Gerilla. Kayıp askerli öykü, hani şu babasının aradığı, Telos'tan çıkan başka bir kitapta da vardı. Geçtim. Cabir. Yakılan köyünden kurtulduğunda eş dost yardımıyla yaşama başka bir yerinden taktı kancayı, üç de çocuk yaptı. Evlendirdi birini, yakılan evinininki gibi bir anahtarı oğluna verdi. Evler barınmak için ama alevlerin döşeği başka.

Diğer öykülerde düşen gölgenin bırakmadığı bereket var, dağ ve askerler arasına sıkışmış insanların hikâyelerinde zulüm kısık sesli, orada bir yerde. Cudi'nin eteklerinden akan sulara ahlar karışmıştır.

Geri kalanlara ne diyeceğim, geçinmenin yirmi farklı yüzünden hiçbiri gülmüyor desem yetmez, bayram sabahlarının birahane hikâyeleri buruktur desem yetmez, toplumun ayrı kutuplara attığı kadınla erkeğin birbirini bulamaması derttir desem yine yetmez.

Peker çok, çok kendine has. Siz görmezseniz kimse söylemez, ben söyleyeyim. Ucundan yakalamaya bakın, okuyun bence.
Hikaye, uyumsuz bir filozofun kurt yavrusu edinmesiyle başlıyor. Tam bir sahiplikten bahsedilemez tabii, kurtlar doğaları gereği köpeklere ve benzerlerine göre daha özgür hayvanlar. Köpekler kurttan evrildikten sonra evcilleştirildiklerinde vahşiliklerinden çok şey kaybetmişler, yaşamları bambaşka bir yöne sapmış. Kurtlar öyle değil, hele Brenin hiç değil. %98'i kurt, yasalar gereği %2'lik bir gen kokteyli gerekiyor. Her neyse, adamımız yirmili yaşlarına gelirken Brenin'i eve getiriyor ve macera başlıyor. Filozofumuz üniversitede verdiği derslere kurduyla birlikte giriyor, hayvanın öğrencilerden birinin çantasını yemek bulma umuduyla deşmekten başka bir yanlışı olmuyor. Geri kalan zamanları birkaç konunun etrafında ele alınıyor. Ölüm, yaşam, özgürlük ve benzeri meseleler.
Kurtlarla koşan kadınların yanında erkekler de var. "Kurt insan ruhunun meydanıdır; sizlere bunu göstermeye çalışacağım. Kurt, kendimize dair anlattığımız hikâyelerin gizli saklı köşelerinde kalanları, görünen ama söylenmeyenleri ortaya çıkarır." (s. 15) Maymuna da yer veriyor filozofumuz; açgözlü, fırsatçı, gösterişçi yönümüz. Kıyaslamalara bakınca maymunun değerlerinin kıymetsiz olduğunu ortaya çıkarıyor, kurt her zaman ölçülemeyen ve takas edilemeyenin daha değerli olduğunu ortaya koyuyor. Sona geldiğimizde yanımızda kalacak olan maymun değil, kurt. Ruhumuz. "Hayat öncüller ve sonuçlar için kaypak bir yerdir." (s. 22) Bu cümleyi çok sevdim. Olasılıklara boğulmuşken dışarıda kesinlik aramak nafile. İç, işte orada bir sabit bulabiliriz.
Erkekler ve eğitim konusu. Ego kapıştırması gibi bir hata yaptığımızı söylüyor Rowlands, boyun eğdirerek eğitimin tersolarından bahsediyor. Kurtta bu yok, sahibini izlemek zorunda bırakılması ve kendi mekanik zihninde örüntü oluşturması nadir çözümlerden biri. Zihin yapıları farklı; köpekler daha kolay eğitilebilir, kurtlar problemleri daha iyi çözebilir. Birçok adımdan oluşan çözümlerde kurtların üstünlüğü bariz. Uygulama gerekiyor tabii, pratik şart.
Mehmet'i anımsıyorum, askerlik arkadaşım. Felsefe okumak üzereyken ailesinin zoruyla iktisada dümen kıran yenik filozof. Öğle yemeğinden sonra ağaçların altına serilip ertesi sabah toplayacağımız sigaraları bir bir tellendirirken edebiyat, felsefe konuşurduk. "Antik Yunan aga, ateşi mi öğrenmek istiyorsun, ateş yakacaksın! Kafa bu!" derdi. Hey Bigalı be! Neyse, Rowland da şunu diyor: "Bazı felsefeciler hâlâ hayvanlarda akıl olup olmadığını sorgulamakla meşgul. İronik, hatta komik bence. Hayvanlar düşünebiliyor mu? İnanabiliyor mu? Mantık yürütebiliyor mu? Hatta bir şeyler hissetmeye muktedirler mi acaba? Kafalarını gömdükleri o kitaplardan kaldırıp bir ara köpek eğitmeliler." (s. 42) Tabii bu artık felsefecilerin alanından çıkmış durumda, bilim adamları deney üstüne deney patlatıp işi bir ölçüde çözmüşlerdir ama olay bilimden ziyade sezgiyle alakalı zaten. Hayvanlarla yaşanan deneyimler cevapları beraberinde getiriyor. Etkileşim söz konusu; Nietzsche'nin öz disiplin yoksa başkası tarafından disipline edilme mevzusu devreye giriyor. Sezilen tam olarak bu sanıyorum zira köpek/kurt/ejderha gibi hayvanlarla bu tür bir yakınlık hiç kurmadım. Devam: Sartre'a bağlar Rowlands ve kurtlarda özün varoluştan üstün olduğunu söylüyor. İnsanlar binlerce değişik şekilde yaşarken hayvanları tek bir doğaya hapsetmenin nesi mantıklı? Bu yüzden onlara da ahlaki bir hak atfedilmeli.
11 yıllık bir yolculuğun ardından Brenin ölüyor ve Rowlands bu kitabı yazıyor. Dosta bir selam, hayatla yüzleşme. "Kayıplarımızın hatıralarını bilinçli deneyimlerimizde değil hayatlarımızda buluruz." (s. 55)
Kısacık anlatmış oldum, fikir vermiştir sanırım. Şunu da yazayım, bunu da yazayım diyorum, sonra yazacaklarım birikince pes ediveriyorum. Pes. Wittgenstein, Aristoteles, Sartre, Aquinas vs. değinili, hoş.