Toplam yorum: 3.286.388
Bu ayki yorum: 7.918

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Hidâyet'in etoburluğa pek tahammülü yok. "Nasıl böyle bir canavarlık yaparsınız? Siz kimsiniz ya?!" havasında yazdığı bu küçücük kitabın her anında ulan ben ne yapıyorum duygusu yakanızda, silkeliyor. Kafaya kafaya vuruyor Hidâyet, et yiyenlerin akıllı olmalarını istiyor ve bunu yaparken de ortalığı örneklerin havalarda uçuştuğu bir savaş alanına çeviriyor. "Pisagor böyle demiş, siz kimsiniz de et yemeye devam ediyorsunuz?!"

Geyik bir yana, gerçekten sert. Kendisi de vejetaryen olan Hidâyet, et yemenin sakıncalarını bir bir sıralarken yüz yıl öncesinin bilimsel verileriyle görüşlerini destekliyor. Yüz yıl içinde bilim ilerledi tabii, et yemenin olumlu ve olumsuz yanları ortaya çıkarıldı ve çıkarılıyor ama işin ahlaki, psikolojik boyutu güncel. Bence.
Hz. Ali'den bir alıntıyla başlıyor kitap: "Midelerinizi hayvan mezarlığı yapmayın." Tamam. Sonrasında bismillahla söze giren Hidâyet, bölümler halinde neden et yemememiz gerektiğini anlatmaya giriyor, ben bölümleri es geçip ortaya karışık yapacağım.

Ne diyor, mezbahaların rezilliğinden bahsediyor. Dalak, bağırsak, pislik, kan, her şey iç içe. Manzarayı gören etobur insanların bir daha ağızlarına et sürmeyeceğini söylüyor. Hayvanlara kötü muamele ediliyor, bu gerçekten rezillik. Belgeselleri çekildi, kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Hayvanları küçücük yerlere tıkıp hareket edememelerine sebep olan sistemin yamuğu tam küfürlük, tamam. Kasapların yerine dibine sokulması, burası tartışmaya açık gibi geliyor bana. Başka, insanın -aşağılama amacıyla- kan dökücü canlılara ve kurtlara benzetilmesi yine tartışmaya açık. Evrim muhabbetinde Darwin'i ve şürekasını övüyor Hidâyet, insanın sindirim sisteminin et yeme hususunda özel olarak evrim geçirmediğini, et yemenin insanoğlu için sağlıksız olduğunu söylüyor da aynı evrim yırtıcıları da ortaya çıkardı. Tanrı zar atmaz, doğa da atmaz bence, ne yarattığını çok iyi biliyordu ve bunun ahlaki, insani yanını düşündüğünü sanmıyorum. Kurtların geçirdiği evrimden ötürü aşağılanacak hayvanlar haline geldiklerini düşünmüyorum, öldürme edimleri sonucu pişman olduklarını da. Her şey olduğu gibi oluyor, mesele bu.

İnsanın doğal besini meyve ve sebze, sistemimiz bu yönde kurulmuş. Toplayıcıyken çok daha iyi zamanlar yaşadığımız fikrine katılıyorum; şimdinin gudubet seksen senesini o zamanın dolu dolu otuz senesine tercih etmem. Normal bir şey, sürüklenmek yerine yere sağlam basarak yaşamak iyi. Neyse, ateş icat olununca etleri pişirip yemeye başladık ve bir sürü hastalık yakamıza yapıştı. Kanserinden vicdansızlığına, Hidâyet'in musallat olan bu dertlerin sebebi olarak et yemeyi görmesi yetersiz ölçüde doğru, keşke beslenme alışkanlığıyla belli olsa her şey.

Başka ne diyor, tarihte iz bırakmış toplumların et yemediğini, filozofların ve bilim adamlarının et yemenin adamı hacamat etmesiyle ilgili dediklerini söylüyor. Japonlar mesela; et yemedikleri için ne kadar da uygar bir toplum! II. Dünya Savaşı pek öyle demiyor gerçi ama Hidâyet'in kanımca mesnetsiz iddiaları tebessümle okunuyor, ne diyeyim.

Güzel ama, edinebilirsiniz.
Psikolojik karnaval. Seksen çeşit okuma yapılabilir. Adler, Jung, Horney ve özellikle Freud ekolünün deli malzeme çıkarabileceği bir roman. Roth'tan semitik çıkmazda sonsuz libidosuyla mücadele eden bir adamın romanı. Yazarın psikoloğuyla arasında geçenlerin hikâyesi diye söyleniyor, bilemiyorum, doğrudur.
Epigraf niyetine Portnoy Sendromu tanımlanıyor. Kurgusal pikoloğumuz Spielvogel'in literatüre kazandırdığı bu müstesna rahatsızlık, hadım edilme korkusunun zirvesinde her türlü teşhircilik, röntgencilik gibi olaylarla dışa vuruyor. Alexander Portnoy'un yetiştiği çok koyu, kopkoyu Yahudi ailenin binlerce yıl boyunca sürdürülen dışa kapalılık ve suçluluk geleneği içinde delirmesi kaçınılmazdı, nihayetinde feryadı patlatıverdi seansın ortasında. İnsan en yapmayacağı şeyi yaparken kendini buluyor ya, sanıyorum o hesap. En başta patlatılması gereken haykırış, baskıların, yanlış yönlendirmelerin, şiddetin ve korkunun biçimlendirdiği bir hayat berbat olduktan sonra geliyor. Ama geliyor.

Portnoy her şeyi seans sırasında anlatıyor, anlattığı her şey bırakılan izlerin zirvelerine kıyasla karışık, kronolojik değil. Çocukluk travmalarının ardından gençliğin ve orta yaşın karışıklığını aşıp anlatının günceline geliyoruz ve ıstırap dolu bir yaşamın söz edilen son anına geldiğimiz için rahatlama dolu bir uluma da biz koparıyoruz. Koparmalıyız, Portnoy'un kara yazısına bir omuz vermek gerek.

Daha başlarken kroşeyi yiyoruz: "Bilincimde öyle derin yer etmişti ki okuldaki birinci yılım boyunca, öğretmenlerin hepsinin aslında annem olduğuna ve kılık değiştirerek karşıma çıktıklarına inandım." (s. 7) Eyvah. "Hayatı daha da zorlaştıran şey, onun da beni sevmesiydi." (s. 8) Eyvah eyvah. Annecik ceza olarak oğluna bıçak çekip evden kovabiliyor ama yavrusunu da seviyor. George Carlin'in Tanrı'yla alakalı söylediklerini hatırlıyorum. Yahudilerin tanrısıyla bizimkinin annesini aynı kefeye koyuyorum ister istemez. Deneni yapmazsanız acı çekeceksiniz, lanetleneceksiniz, kafanıza taşlar yağacak, kan kusacaksınız. O zaman itaat edin de rahatlayın. Çok kolay. Çok zor çünkü Alex uyumsuzluğunun yanında 60'lı yılların liberal, özgürlükçü ortamının havasını da taşıyor ve sessiz bir isyana sürükleniyor. Sivil itaatsizlik. Şiddet içermeyen eylem. Suskun öfke. Üniversiteye başladığı yıl Şükran Günü'nde eve ilk kez dönmüyor ve annesinin onu maruz bırakmakla korkuttuğu şeyi yapıp acı veren tarafa geçiyor. İntikam vakti. İşe yaramaz bir avuntu.

Yahudi kültürü. Goyim bulaşıcı bir hastalıktır, Yahudi olmayanlardan uzak durulmalıdır. Onların gelenekleri, yaşamları ucuzlukla doludur, ailenin kutsallığını bilmezler, günü kurtarırlar ve ötesine karışmazlar. Suçlamalarının verdiği güçle yayıklaşmışlardır, peygamberlerini Yahudiler öldürmüştür sonuçta, bunun suçu bütün mensupların omzundadır. Öylesi derin bir suçluluk duygusudur ki bu. Yıllar boyunca süren süper ego ve id arasındaki çatışma biter, id ketlenmiştir ama bu da mutluluk getirmeyecektir.

Ağır, ağır olduğu kadar gerçek. Bir Delinin Hatıra Defteri'nde gülenleri anlayamamıştım, arka kapakta gülmekten karna ağrılar gireceği yönündeki bir yorumu okuyunca benzer bir duyguya kapıldım. Gülemiyorum ben ya böyle bunaltılı hadiselere. Neyse artık.
Höllerler'in çatı odasından görülen manzaranın Roithamer'e araladığı kapı eksiltmeye dayanıyor, pencereye kadar eksiltilen görünüşte bir ilham gizli, gücü yettiğince sürdürülecek bir nesne Roithamer, diyorum ben, altını çiziyorum, çatı odasında yer alan nesnelerden çıkarılacak bir ders yok, oda yıllardır aynı, Roithamer'in intiharından beri ve Roithamer'in intiharından sonra da eşyaların bir sözü yok, eşyalar bir şey söylemez, fabrikasyon nesnelerin anlatacağı masalların içinde dişliler, çarklar ve benzeri birçok parça vardır, parçalar parçaları üretir ve bir parça diğeri hakkında pek bir şey söylemez, duymasını bilmeyenlerin içinde koca bir ülke olabilir ki Bernhard'ın Avusturya sevmezliği o kadar bilinmektedir ki yine bir uzaklaşma, başka bir yerde huzur bulma, parçalayıcı, ayrıştırıcı ve bölücü aileden kurtulma özlemi ve edimi mevcutsa eğer, öyleyse eğer, giden birinin arkasında bıraktıklarını ve aslında pek de arkasında bırakamadıklarını bulmamız gerekir, buluruz, Roithamer'in bıraktığı binlerce sayfalık notlarda, makalelerde, yazılarda, devinimlerde, yıkımlarda hepsinin bir izi, bir adı mevcuttur, öfkenin bir adı, özlemin bir adı ve çabalamanın binlerce adı var ki bunların hepsi tek bir kümede toplanabilir ve azaltılabilir, az iyidir, isimsiz anlatıcı Höller'in ve Roithamer'in arkadaşı olarak bilinir de o meşhur odaya, çatı odasına, Höller'lerin çatı odasına çıktığında sayfalar dolusu notla karşılaştığında düzelti yapmakla uğraşacaktır ve bu uğraşının süresi sonsuza kadar sürer gibi gözükmesine rağmen odada sonsuza kadar kalmak mümkün olmamıştır, Roithamer eğer böyle bir şey yapabilmiş olsaydı çok daha öncesinde mahvolabileceğini söyledikten sonra bir neslin, kendi gibi düşünen insanların kaderini anlatır, ders verir ve eğitim alır, ikisini birbirinden ayıramaz, eğitim hayatını bir kalemde silip atmak ister ama bir kez eğitilmiştir, altını ben çizdim, bir kere eğitilen bir daha kristal berraklığına ulaşamaz, köşelenmiştir ve boyanmıştır, o halde bununla ne yapılacağına karar vermeli insan, okuyucu-anlatıcı, Roithamer'in inşa ettiği koninin, Roithamer'in ailesinin ve koninin adandığı kız kardeşinin, onca tasarının, onca yolculuğun ve yalnızlığın yarası eğitimli bir zihnin yeniden yorumlamasına muhtaçtır ki huzursuzluk ortaya çıkarılabilsin ve yazarın meseleleri bir bir sıralanabilsin, bir yapı kurulabilsin ve insanlar yapılarla bir tutulabilsin, Roithamer'in çatı odasına dönüşmesi, Roithamer'in kız kardeşinin koniye dönüşebilmesi, aşağıda ve yukarıda yer alan iki kasabanın çocuklarının birlikte okula gidebilmesi sonucu buraların çocukluğa dönüşmesi ve dahi o mutsuz, mutsuzluktan çürümüş ve çocuklarını da çürütmüş ailenin anlatılan diğer her şeyle birlikte Roithamer'e dönüşmesi, sarmal bir mutsuzluğun, spiral bir bunaltının yine üste katlanarak çoğalması zamanın büyük bir kısmını doldurabilsin diye fikirler yaratılmıştır, bu fikirlerin ortaya çıkar çıkmaz çürümeye başlamasını Roithamer'in dahiliğinde koklayabiliriz, adam müzikle ilgili muhteşem makaleler yazar ve bastırmaz ki basıldığı anda mahvolurlar, fikirler ortaya çıktığı anda mahvolurlar, koniler ortaya çıktığı anda mahvolurlar ve yaşamlar başlar başlamaz mahvolur, o yüzden bomboş bir kasaba gibi yaşamak lazım ama bir kere doğuldu, eğitim sonucu eğilindi, bir yerlere sapıldı yani, bir şeyler ortaya çıkarıldı, anneler kendi anneliklerini, babalar kendi babalıklarını doğurdular ve hepsiyle hesaplaşıldı, Roithamer'in annesiyle çekişmesinde birbirlerini anlamaya asla niyeti olmayan iki insanın, birbirlerini dinlemeye asla niyeti olmayan iki insanın, birbirlerine tahammülü olmayan iki insanın hayattaki -belki de- en yakın bağla bağlı olmalarının hazinliği gizliyse eğer, babanın Aurach tutkusu yüzünden bu metruk toprağa terk edilmelerinin de bir yansıması vardır elbet bu çekişmede, büyük ve küçük erkek kardeşler ailenin çürümüşlüğünü taşırlar ve Roithamer'in aileden miras kalan parasını yiyip dururlar, küçük kız kardeş Roithamer'e benzer, Roithamer kıza çok düşkündür ve ailenin delileri olarak, altını ben çizdim, birlikte yaşamanın mutluluğunu içe kapanmada ve birbirlerinden güç almada bulsalar da Aurach'ın dışında okutulmaları sonucu ayrı düşmelerinin bir köksüzlüğe yol açtığı barizdir, belki de bu yüzden bir koni inşa etmek ister Roithamer, kız kardeşinin adına, herkesin karşı çıkmasına rağmen, delilikle suçlanmasına karşın bir fikri yapıya dökmek ister, bir sanat eseri ortaya çıkarmak ister, mimarlardan nefret etmesine ve kendisinin de mimar olmasına rağmen denirse de mimarlığını reddeden birine, çoğu şeyi reddeden birine reddettiklerini kimlik olarak giydirmek pek doğru olmasa gerek, özellikle sanatla doğa arasında böylesi doğrudan, düz bir çizgiyle ilişki kurabilen Roithamer açısından bakıldığında görülür ki her şeyin kendisini ilgilendirdiği bir insanın hiçbir şeyi ayırt etmemesinde bir anlam gizli, örneğin Avusturya'nın boğuculuğu Cambridge'te rahatlamaya dönüşse de şehirler kimlik değiştirebilir ve Roithamer eğitim alıp ders verdiği Cambridge'ten evine, Höller'lerin çatı katına gelebilir, üstelik o mutluluk katili aile/anne ve fikir üretme tehlikesine rağmen bunları yapabilir ve kendi sonunu kendi hazırlayabilir, tedirginliğinin bir türlü geçmek bilmemesi kendisinden kaynaklıdır, kendisinden mesuldür, böylesi duyarlı insanlarda çıkılacak zirveler bir türlü bitemediği için mesela bir zirveye çıkılır ve karşıda bir başkası görülür, ona da çıkılmalıdır ama oradan görülecek zirveler de vardır, sonu yoktur bunun, taksidermiyle uğraşan Höller'in doldurduğu hayvanlar bir zamanlar canlıysa da artık ölüdür, doğadan sanata dönerler, can yerine selülozla dolarlar ve ölü müzesi haline gelirler, Roithamer kendini böyle boşalttığını düşünmüştür gibi geliyor bana; içinde ne varsa sanat olarak ortaya çıkar, sonuçta yazılmış ve düzenlenmeyi bekleyen onca kağıt, düşündüğü onca düşünce, bir de koni var elde, o zaman hedefe varmış bir özne hedefe vardığını nasıl anlayacaktır, yaptıklarını giderek azaltarak mı anlayacaktır, yazdıklarını düzenlemeye çalışırken eksiltmeye mi başlayacaktır, geriye bir şey kalmadığında bir heykele mi dönüşecektir, civardaki tek ağaçsız alanda kendini mi asacaktır, tıpkı Avusturyalıların ata sporu olan mutsuzluğun etkisinde olan diğerleri gibi -ki Pink Floyd bunu kendi milletine uyarlamıştır ve şarkıyı söylemek oyunu bozar, söyleyemem- ama eli boş gitmek istemediğinden, belki sadece yaşadığını göstermek istediğinden, hayatını parçalara bölüp her birini birleşmeyecek bir şekilde tekrar düzenlediğinden, kardeşinin ölümünün acısından bir türlü kurtulamadığından, ilkokulda öğretmeninin tavandan sallanan bedenini gördüğünden, huzursuzluğun yarattığı hiddetten ve öfkeden ki Avusturya'nın tam bir orospu çocuğu, hükümetlerin tam bir şerefsiz olmasından, öfkesine bir hedef bulamamasından, şefkatine bir hedef bulmasından ki toplumun en dibinde yer alan sabıkalılar için yaptığı yardımlar yine deli olarak anılmasına yol açmıştır, fikirlerini izlemenin yaşamın ta kendisi olduğunu düşünmesinden, fikirlerin bitmemesinden ve en sonunda ölüme çıkmasından, doğayı içine alamadığından, doğanın bir parçası gibi hissedemediğinden, kitapların ağaç cesetleri olmasından, binaların çamur cesetleri olmasından, hiçbir şey bilmemesinden, her şeyi bilmesinden mustarip Roithamer'in kalbi neresinden yırtıktır bilinmez ama daha en başta tek parça halinde olmadığı kesin, hele ağaçlık alanda.

"Günün birinde tek bir anda en uç sınırı deleriz, ama bu an henüz gelmemiştir..." (s. 241)

En uç sınır her zaman göz önündedir oysa, evin bir eşyası gibi, belki ardiyeye atılmış diğerleri gibi beklemektedir, ardiye göz önündedir, yeri yurdu bellidir, içindeki eşyalar zihinsel haritada yerlerine oturtulmuştur, hiç kullanılmayanları bekler ki günleri gelsin, gelir, atılırlar, tek kullanımlık yaşam gibi, intihar tek kullanımlık yaşam alternatifidir, her zaman akıldadır, her an hazırdır, en kolayı çoktan araştırılıp bulunmuştur, yerleştirilmiştir, ardiyeye, hayatın bir yamuğuna bakar veya yamuklar toplamı yaşama denk gelirse, Roithamer için hikâyenin sonu.
Tahsin Yücel derya. İncelemeleri, romanları, öyküleri, göstergebilim ve dilbilim konularında kafa yorgunlukları, eleştirileri derken akar gider. Eleştirileri çokça tartışılmış, kullanmayı tercih ettiği Türkçe kelimeler keza. Karşılıkları sözlüklerde yoktur denir, demek ki kelime türetimi de var, tercih edilir veya edilmez. Mühim bir şahıstır Yücel, hakkında malumata sahip olmadığımdan benden bu kadar.

Önsözde biçim-söylem ilişkisini irdeler Yücel. Belli bir alanda üretilmiş söylemler kişi bazında, bireysel kullanımla ortaya çıktıklarına göre bütün bir alanı kapsayabilir mi veya bütünün bir parçası olabilir mi, öyleyse kastedilenin dışında kalan anlamlar sonsuza dek yok olmaya mahkum mudur, bunları açıklığa kavuşturuyor. Biçim ve içeriğin birbirinden pek de koparılamayacağı görüşünü Lévi-Strauss'tan yaptığı alıntıyla destekliyor ve incelediği söylemler için bir okuma, anlama altyapısı oluşturuyor. Makalelerin bütünlüğüne gelince, bu konuda başarılı bir yapıt ortaya koymadığını düşünüyor çünkü koşutluk var, çizgisellik yok. Birleşme okurun zihnine kalıyor, okurun iyi bir alımlayıcı olması bu bütünlüğü sağlayabiliyor. İyilik sağlık yine Yücel için tabii, okur parçaları birleştirebilir ya da birbirine hiç bulaştırmayabilir. Ben bulaştırdım, makalelerin ortaya koyduğu fikirlerde gösterilen-gösteren dönüşümleri falan, böyle göstergebilimsel meseleler var ve bizim gudik toplumumuza uyarlanmış halde. Anladım ya ben. Yani çok derin meseleler bunlar. Alkış bana. Vallahi anladım ya!

Duyarsızlaşan insan eleştirilir ve bu dergilerin ürettiği de duyarsız insanlardır der Yücel. Siyasal görüşünüz olmasın, ekonomik sorununuz olmasın, dümdüz bir insan olun ve hayatın tadını çıkartın. Tabii ya! Bilginin güç olduğunu söyleyenler halt etmiş, doğanıza dönün. Neden, çünkü bu baskıcı topluma karşı bir sözümüz olmalı ve sözümüz bu. Erkeklerin özneliğine hayır, nesnedir onlar, kullanılırlar ve geçip giderler. Her şey geçip gider. Her şey akışkandır, suya düşmüş yaprak gibi sürükleniriz.

Tamam o zaman.

Yeni elbiseler, makyaj malzemeleri tamam. Ayakkabılar da yeni ama daha da yenisi alınmalı. Glamorama'da Bret Easton Ellis ne diyordu, daha iyi görünürsen daha iyi görürsün. Daha iyi tüketirsen, daha iyi bir sosyal ağa sahip olursan daha iyi göreceksin. Güruha ayak uydurursan güruh seni kabul edecektir, yoksa bir hiçsin. Aslında bu kadın prototipinin erkek versiyonu var romanda, evet, şöyle bir göz gezdireyim tekrar. Yani çok erkek hiç erkek mi, çok kadın hiç kadın mı, bir anlamda onun tartışması. Ve tabii tüketim toplumunun. Ve dahi derinliksiz yaşamın.

Günümüzün rezil aşk şarkıları ve Prenses Diana'nın ölümünden sonra basınımızda yer alan çok değerli(!) yorumlar da diğer makaleler. Bir de en sonda Boratav'ın derlediği bir halk hikâyesinin göstergebilimsel açımı var, mevzuya aşina olmak isteyenler için birebir. Kitap iyi, dili biraz zorlayabilir. Terminolojik bir Türkçe var ve kavramları araştırırsanız o iş de tamamdır.
In the Mouth of Madness ve Sandman'deki kedili hikâye: İnandığınız ölçüde gerçektir. Söğüt de aynını yazmış; dünyayı gördüğünüz ölçüde yaratırsınız, gerçeklik bunun dışında kalabilir. Kalsın, hayırlısı neyse o olsun. Ateşten korkarak yaşamak gerekirse öyle yaşansın. Korkmuyorum, Söğüt ateşin içinde cinleri gördürüyor ve eski öcümü diriltiyor ama tanıdık bir öcü bu, üstesinden gelinebilir. Bilinen musibet bilinmeyeninden iyidir. Bu durum beni Beş Sevim Apartmanı'nın bir sakini yapmaz, orada işler biraz daha karışık.
Duvarlar sünger gibi çeker acıyı, korkuyu ve başkasına boşaltıverir. Mezarlığa bakan evler bu gibi sebeplerden ucuzdur bence, bir de efsaneler dolaşır, bu evin bulunduğu arazide eskiden yatır vardı, eve taşınan herkes beyninin büyük bir bölümünü bırakıp gitti falan. Yine inanca geliyoruz, vesveseniz varsa veya karanlığa uzun süre bakarsanız o da size bakmaya başlar hesabı. Karanlık vücut bulur hatta, boş dairelerde yaşamaya başlar. Cihangir'deki Beş Sevim Apartmanı'nda olduğu gibi.
Mine Söğüt bu romana kadar tek bir öykü bile yazmamış, süper bir başlangıç. Rüya tabirlerinin izleği olaylar arasında güzel bağlamalar çekiyor, o da iyi. Bölüm bölüm cinperi yalanlarını ve gerçek hadiseleri karşılaştırmalı olarak görüyoruz, yalanların ilk paragrafları aynı, Cihangir'den karşının manzarası. Anlatıcı önce bu manzarayı anlatıyor, sonra evin öbür tarafından görülen apartmana geçiş yapıyor. Beş dairede beş garip insan yaşıyor, belki de yaşamıyor. Bakacağız. Yalanlar rüya formunda beliriyor ve güzel bir bilinçaltı çöplüğü çıkıyor karşımıza; doğru olmayan simgelerin psikanalitik karşılığı gerçek olaylarda açıklanıyor, hikâye içinde hikâye. Psikolog Samimi'nin beş insanla olan ilişkisinin yanında kendi hikâyesi de var, üç katman oldu. Bir de anlatıcı var, dört katman ama anlatıcının aklı başında gibi gözüküyor, orada bir numara yok. Olsaymış keşke; ben farklı bir final yazdım kafamda ki buna çok müsait bir sonu var romanın. Herkes kendi sonunu kendi yazsın istemiş olabilir Söğüt, öyle istememişse bile herkesin hayatına kimse karışamaz, ben öyle yaptım.
Cinperi yalanı olan hangisiydi; cinayetleri mi yoksa deneyi mi? Uydur uydur söyle boyutuna geliyor olay ki pek severim, ihtimallerin sonu yoksa gerçeğin de sonu yok. Hatta gerçeğin önemi yok. Deli sevdim, şiddetle tavsiye ederim.