Toplam yorum: 3.286.481
Bu ayki yorum: 8.011

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Pinget romanın yenilendiği zamanlardan yazıyor. 1951'de bir öykü derlemesi yayımlandıktan sonra istikameti tam belirleyememiş olacak ki Beckett'tan bir omuzluk yardım alıyor ve yirmi yıllık bir süre içinde mösyönün en önde tek başına dikildiği romanını tamamlıyor. Oyunları, romanları, her şeyiyle otuz kitaplık bir emeği var kendisinin, yanlış bilmiyorsam iki kitabı Türkçeye çevrilmiş, o kadar. Silik, başarısız bir yazar olduğu söyleniyor ama görünen pek öyle değil. Okura kalmış gerçi.

Yaşlı bir adamın hayatına dolaylı bakış; her şeyi gören anlatıcı bir adım daha atıp bildiğini de kanıtlıyor. Svevo'nun yaşlı adam ve genç kızlı güzel metni, Özen Yula'nın aynı güzellikteki öyküsünden sonra yıllanmış insanların dünyasına böylesi bir derinlikle girildiğini bilmiyorum, belki de bildiğimi unutuyorum ama ilk üçte kesinlikle mösyö de var. Zaman algısı, sosyalliği, asosyalliği, alışkanlıkları, arkadaşları, unuttukları, hatırladıkları, otuz iki kısım tekmili birden.
Altı bölümden oluşuyor, sabrım yettiğince ilerliyorum.

Emekli: Agapa yakınlarında yazlık bir kasaba, kışın çok sıkıcı ama mösyö için pek bir şey fark ettiğini sanmıyorum. Evinin sınırlarının içinde kontrollü bir hayat. "İnsan onun yaşında, ömrünü en ufak eğilimlerini gözetlemeye, en ufak tepkilerini haklı çıkarmaya ya da yermeye harcamışsa, kendini kapıp koyveremez artık." (s. 9) Titizlikte bir dünya markasından bahsediyoruz; ekmeğin azıcık bayat olmasından denizdeki gemiyi saatlerce dikizlemeye varan bir detaycılık var ve bu detaycılık yaşamın kendisi haline gelmiş durumda, o halde bunlardan başka pek bir şeyle ilgilenmeyeceğiz. İlgileneceğimiz şeyler hizmetçi Sosie'nin attığı adımları sayıp ne işle meşgul olduğunu merak eden bir adam, üç katlı villanın küçük değişikliklerle heyecan yaratan günlük yemek menüsü, içilen kahvenin ve okunan sigaranın sırasının karışması, karışmaması, bunların aslında pek bir şey ifade etmemesi ama bir adamın bütün bir hayatı oluşu. Mösyöyle tanışın, o yaşlı bir adam ve yeğeni dışında pek, hiç ziyaretçisi yok. Faturaları incelemekten, hayat pahalılığından ve yaşamı duyumsayışını incelemekten başkaca bir işi varsa o da hizmetçisine çatmak, hiç verilmeyen farklı cevaplar almaktır. Anlatıcı geçmişi irdelemenin pek bir anlam ifade etmeyeceğini, okurun verilenle yetinmesi gerektiğini söyler. Mösyönün gençliğini bilmek neyi değiştirir? Bilemiyoruz, biz şimdiyle ilgileniyoruz.

Ağustos Ayı: Sonbahardan önce son çıkış. Şairin yazı bütün imgeleriyle birlikte terli, bunaltıcı, yorucu. Hizmetçisinin suçlamasına göre insanları sevmemesine yol açan bir cümle kurma sevdası var mösyönün, yapacak hiçbir şeyinin olmadığı zamanlar, bunaltının en derin yerinde varoluşunun gerçeğine karşı göreceli bir güven duygusu yaşıyor ve her şey olduğu gibi, bildiği gibi duruyor. Defterinde. Denemelerinin köşelerinde bir yerde. Yazıyor mösyö ama ne amaçla, her şey olduğu gibi dursun diye? Her şey akıp gitsin, yenileri gelsin diye? Yeğenine yazdığı mektuplarda unutkanlığından ve sıkıntısından başka bir şey yok, belki biraz özlem. Yazma edimine ömrünü sıkıştırdığını söyleyebiliriz, tabii ömrünün bildiğimiz kısmını. Geçmişini bilmiyoruz dedik. "Yalnızca şu an var." (s. 24) Sahildeki bigudili kör, postacının şakaları yeni bir rüzgarı peşte sürüklüyor ama ne kadar yenilik getirse de bilincin işlemesinden kaçıyorlar; mösyönün unutkanlığı kapıları kendiliğinden kapıyor ve tazeliği çıkılamayacak duvarlar içine kapatıyor. Çürüme. Aynı şey geçmiş için de geçerli. "Geriye kalanları, geçmişten çıkagelseler bile, acılarını yeniden hissedemediklerini, hatıralarım diye adlandıramayacak." (s. 32) Geçmişin şimdiye erememesini duygu taşımayan hatıralarıyla eşleştiriyor ki pek de duygusal bir insan olduğunu söyleyemiyoruz kendisinin. Uç bir yorum oldu belki ama durum bu. Hatıraların arası doldurulamayacak boşluklarla dolmuş, duygular şeffaf bir zeminde eriyip yitmiş, hiçliğe karışma korkusu daha yaşamın sürdüğü zamanda ölümden ödünç alınmış.

Arkadaşlarını davet ettiğinde kiminin kötürüm olduğunu, kiminin ameliyat olduğunu öğrenir ve bir süre bununla mücadele eder, gelebilenler gelir ve heyecan verici yeni yaşamlar olarak beliren oğullar, torunlar, yeğenler curcunasında an elde tutulamaz, anların arasına da korkunç boşluklar girmeye başlamıştır. Gece vakti yakılan odun ateşinden fırlayan kıvılcımların havada yok olması, gökyüzüne bakıldığında boşluğa bakma duygusunun doğması gibi. Çabasına alkış mösyönün. "Hiçbir şey vaat etmeyenlerle yetinildiğinde, bazen bir şeyler elde edilir." (s. 49)

Yazıyla sonsuzluğa ulaşmanın mutlu bir çağda doğması ve mösyönün buna şahit olması güzel, sırf bununla yaşayabilir ve sonu düşünmeyebilir. Unutacağı bir şey tabii, belki gazetesine döndüğü zaman yaşamaya devam edecektir.

Robert Pinget iyi, meselesi güzel, anlatımı güzel.
Gully Foyle'un işkence yaptığı bölümde kötü adamın, "Beni öldür!" haykırışlarının yankısını Dune'da bulmak mümkün; Agamemnon ve şürekasının işkence ettikleri -benzer, çok benzer bir yöntemle- ikinci kaptan, Atreides veya Harkonnen yancısı adam da aynı çığlıkları atıyordu. Başka, robotla yapılan muhabbet de Passengers'taki barmen robot muhabbetine ilham kaynağı olmuş olabilir. Kemale ererek bedenden kurtulması, her şeye varabilmesi de yankısını birçok örnekte bulmuştur derken birçok konseptin öncüsü olarak Bester'a saygı duymamak elde değil. Cyberpunk'ın atalarından olan bu güzide şahsiyetin yarattığı Gully Foyle karakteri, teknoloji ve zihin gücünün kurduğu kaotik evrende hayatta kalma çabasının erdemle çatışmasını nefis bir şekilde vücuda getiriyor. Sanırım.

Jauntlamak, groklamaktan sonra ikinci favori eylemim oldu. Teleportasyon. Belli mesafelerde jauntlanabiliyor, mesafe kategorileri belirlenmiş. Jaunt deneyleri sonucu çok insan ölmüş ama mevzu çözülünce iş sistemleşmiş. Futbolun ilk zamanlarında İngiliz soylulardan başka hiç kimsenin futbol oynamaması görüşünün aksine elit tayfa jauntlamıyor, eski yöntemlerle seyahat ediyorlar. Hemen bir kast sistemi kuruluyor, Harari'nin lüzumsuz adamı ortaya çıkacak gibi değil, gidilecek yerin koordinasyonları belliyse herkes istediği yere gidebiliyor ve bir şekilde işe yarıyor. Klasisistlerle Romantiklerin çatışması toplumsal bir dönüşüme yol açıyor, bilinmeyene. Dış Uydularla İç Gezegenler arasındaki ticaret ilişkisi jauntlamanın bulunmasıyla bozuluyor ve savaş başlıyor derken Foyle'un intikam yemini de bu sırada ediliyor.
Başarılı bir anlatım tekniği. Türle ilgilenenler için kaçmaz.

Çift cinsiyetli ruh dalgasıyla erkeklerin de bir parça bu işten nasiplendiğini düşünüyorum ama Binkert sağlam geliyor: "Melankoli kadına özgü olandır aynı zamanda: Hem yaşam hem ölüm. Depresyon ise erkeğe özgü olandır: Ya yaşam ya ölüm. Erkek gerçi yaşam verir (tohumlayarak), ama kadının doğurarak yaptığı gibi aynı zamanda ölümü vermez. Tohum verir veya öldürür (savaşta olduğu gibi)." (s. 147) Gerçekleşmemiş ihtimallerle yaşananların, zıtlıkların halidir melankoli, yaratıcı olduğu kadar öldürücüdür ama ölüm de bir ihtimal olmanın ötesinde değildir. Melankoli sentezdir, duyarlılığın son noktasıdır. Yeniler, biçimlendirir, bir anlamda yaşamın ta kendisidir çünkü her şeye açıktır. Fanteziyle gerçeği birleştirir ve her şeyi yaşanmış, hiçbir şeyi yaşanmamış kılar, arındırır böylece. Durmadan akan suyu berraklaştırır, parıldatır. Yeni yaşama kapı, yeni istikamete yol.
Binkert, melankolinin sanata yansımasından tıp tarihindeki yerine kadar pek çok açıdan bu eşsiz duyguyu irdelerken bildiği yaşamlardan örnekler vererek konuyu derinleştiriyor ve -bence- okuru ne yaşadığına dair oldukça aydınlatıyor. Melankoli bir dert olduğu kadar derman da, gerçi ataerkil toplumda oldukça ketlenmiş bir durumda ama yaşanmasının önüne hiçbir engel geçemez. Vücut kimyasının değiştirilmesi, belki. Sağaltıcı yönünün bilindiğini sanmıyorum; Platon'dan Galen'e pek çok kişi melankoliyi kalıplara sığdırmaya çalıştı, dört sıvının dengesiyle kurulan sağlıklı bedenin önemli bir parçası olduğunu söyledi ve tanımlandığı gibi tedavisine yönelik adımlar atıldı. Dinler tarihinden, mitolojiden olumsuz örnekleri bulunup çıkarıldı, kederin gezegeni Satürn'le eşleştirildi, toplumsal açıdan kabul edilemez bulundu ve kadınların elinden alındı. Erkeklerin de kaybına oldu bu. "Tuhaf değil mi? Erkek depresiftir. Ama depresyon erkeğe yasaktır. Kadınlar melankoliktir, ama melankoli ve kadına özgü olan arasındaki kavramsal bağlantı silikleştirildiği, şekilsizleştirildiği ve iptal edildiği için melankolisi engellenmiştir." (s. 153) Binkert, kadına ve erkeğe hak ettiğinin geri verilmesini dilerken erkeklere duvar sarmaşığından küçük bir taç armağan etmek istediğini söylüyor. Ben alırım bir tane. İncelikten azıcık nasibini almamış erkekler sığırdır, bu da burada dursun.

Melankolinin mitolojisiyle filolojisi kol kola yürüyor, Binkert kaynağa çok yakın bir noktadan itibaren meseleyi ele aldığı için tanrılarla dilin/kültürün kesişim kümesini oldukça detaylı bir şekilde anlatıyor. Melankolinin sembollerini belirledikten sonra sanata yansımaları belirliyor, Dürer'ın ve Munch'un resimlerini bu bağlamda inceliyor ve günümüze kadarki izlerini sürüyor. Kitabın ortasında pek çok resim mevcut, inceleyip kendi melankolik çıkarımlarınızı yapabilirsiniz, kendi melankolinizle ölçüştürebilirsiniz, belki birincilik madalyasını takabilirsiniz.

Sondan başlamış oldum, epigraf olarak Rilke'nın mektuplarından bir bölüm var. "Tehlikeli ve kötü olan sadece insanın bastırmak için başkalarına taşıdığı kederlerdir; bunlar yüzeysel ve akılsızca tedavi edilmiş hastalıklar gibi geri döner ve kısa bir aradan sonra daha da şiddetle patlarlar; içte biriken bu şeyler yaşamdır, yaşanmamış, savrulmuş, yitirilmiş; insanı öldürebilecek bir yaşam." (s. 7) Melankoliyle ne yapılacağı çok önemli bir şey, başka yaşamları cehenneme çevirebileceğiniz gibi yeni bir başlangıç için güç de bulabilirsiniz melankolinizden. Sanırım yapılması gereken şu; acı zaten çekileceği için bir temiz çekilmeli ve bütün zehri akıtılmalı, o zehrin içinde boğulmalı, ölmeli, dibe inmeli. Ayaklar dibe değdikten sonra yüzeye çıkılmalı ve acı vermeyen acı bir madalyon gibi boyna asılmalı, unutulmamalı. Unutulmayacak olan kederi değil, dönüştürücülüğü, iyi yanı. Sıkışmamak, ilerleyen zamanın gerisinde kalmamak için. Geçmişten bir ölçüde kurtulmak mümkün, duygusundan kurtulmak mümkün değil. O duygu işte, sağaltıcı olan bu. Sanırım.

Kayıplar, yitirilenler, kazanılanlar, melankolinin farklı yüzlerini doğuran yaşantılar Binkert'ın asıl kaynağını oluşturuyor. Melankoliyi bir hastalık olarak değil, acı verici veya depresif olarak nitelendirilebilecek sübjektif bir ruh durumu olarak ele alıyor ve bu tanım üzerinden gidiyor. Ben bir iki örnek vereyim, gerisi ellerinizden öper.

Melankoli dönüştürücüdür dedim, başka ne dedim? Yenileyici; anıları rafa kaldırmadan önce işe yarar bir şeyleri derleyip toparlamada oldukça faydalı. Depresyon gibi değil, depresyonda değişimin mümkün olduğu duygusu yitirilmekte. Sanki bir daha hiç aşık olunmayacağı duygusu mesela, hep ve hiç. "Hep" olumlu bir şey gibi gözükebilir ama "hiç" kadar sağlıksızdır. "Hep aşık olacağım, hep mutlu olacağım, her şey hep süper olacak." Öyle bir şey olmayacak. Neyse, çocukluğun melankolisiyle başlıyor Binkert. Çocukken anılarınız var mıydı? Benim vardı; bir gün öncesi bir yıl öncesi gibi gelirdi ve önceki günün bir güzel düşünüp tekrar yaşardım, sonra duygularını ayırırdım, rafa kaldırırdım. Rengarenk bir dünya, öğrenilecek bir sürü yeni şey vardı ve yapılacak bir sürü hata da. Acımı, korkumu ve mutluluğumu hatırlıyorum, o çocuk duygusu halleri yetişkinliğe taşmadı, bozmamayı başarabildim onları. Hemen fantezilere başvururdum, genelde geçmişten doğan şeylerdi ve hayatımı kolaylaştırırlardı. Babamın yokluğunu duyumsamamam bundan olabilir; yerini hemen başka bir şeyle doldurabildim. Fanteziler çok uçarıydı ve gerçekler çok ağırdı, zıtlıklarından melankoliye yanaştım sanırım. Bazen depresif kısmı ağır basar ama genellikle güzel yanını görürüm. İyidir. Binkert da kendi babasıyla olan hikâyesini, babasının melankolisiyle birlikte kendi melankolisini tanımasını anlatıyor.

Başka, kadına özgü yaşam akışı içinde melankoli. Doğum, annelik, bakirelik, menopoz, doğurganlık. Freud'a meyillilik bariz ama özgün şeyler de var sanırım. "Erkeklerle yaşadıkları cinselliğe çok önem veren, pek çok erkekle ilişkisi olan ama diğer yandan belki de bu nedenle bir erkekle sürekli olarak ya da yakın ilişki içinde birlikte yaşayamayan bazı kadınlar tanıyorum; onlar ruhlarının temelinde kendini tümüyle vermek istemeyen bakirelerdir." (s. 59) Bir de fraulein hadisesi var, hiç sevişmemiş kadınlar. Ortak noktaları, kendi melankolilerini tanımaları, kendi kendilerini asla terk etmemeleri. Toplumsal normları bir kenara bırakalım, hatta elimizden gelse yok edelim, kadın için -bilmiş bilmiş konuşuyorum ama erkek için de- önemli olan bu.Hiç iyi anlatamadım, siz alın kitabı da bir okuyun. Kadınlı erkekli okuyun. Kitap iyi çünkü.
12 Mart'ın acısı, yitip giden arkadaşlar, işkenceler, küçük bir parça umudun araladığı kapılar Erdal Öz'ün kanatan kitabında altı öykü halinde belirir. Yansımasını Gülten Akın'ın şiirlerinde buldum; adını hatırlayamadığım bir kitabı, acı çeken annelerle ve kapatılmış çocuklarla dolu. Çocukların sesleriyle daha doğrusu. Seslerinin hayaliyle, doğrusu. Ortada parmaklıklardan başka bir şey yok çünkü. Parmaklıklar altı öyküye yayılı haldedir, içeride değilken bile, insanlar arasında, babayla oğlu arasında, ağaçlarla insanlar arasında, sevgiliyle sevgili arasında, pek çok yerde. Hepsi insan eseridir, doğanın bir parmaklık yarattığı görülmüş şey midir?

Altı öykü, her biri kapatanın çekmediği utancı çektirir, namlu önüne götürür. Eskimeyen acıları anlatır, günümüzde de örneklerini görüyoruz. Bir adım ilerleyebilmiş değiliz.

Erdal Öz'ün duvarlarında, evlerinde, koğuşlarında içerinin sıkıntısıyla dışarının olancalığı çok belirgin, sözcükler durumdan başka bir şeyi içeri almıyor. Olumlu bir şey; tasarruf edilmiş ve ince işçilik belirginleşmiş. Öz'ün dilini çok sevdim.
Taş: Yaka paça götürülüyor biri, gece vakti. Kalkıp inen kollar ışıksız sokakta hayal meyal. Aracın arka koltuğunda yüzü gözü kan içinde gençten biri. Yalvarıyor, hiçbir şey yapmamış. Polislerden kaçtığı için yediği temiz sopayı eli kolu bağlı izleyen anlatıcıya yukarıdan biri aracın plakasını alması için sesleniyor. Bir işçi oradan geçiyor, polisin uyarısına rağmen basıp gitmiyor, varlığıyla bile adamları huzursuz ediyor ve polisler gidiyor, o genç adama ne olur? Sanırım başka bir öykünün içinde gizli. Neyse, burada Altıncı Filo'nun generali hangi gençlerin gerçek Türk genci olup olmadığını söyleyebilecek kudretteyken, götürülen çocuğun akıbeti utançla karışık öfkeyle merak edilirken noel ağaçlı bir vitrine atılan taşın bütün bir kırıklığı, haksızlıkta boğulmuşluğu alıp götürmesi mümkün, en azından bir öyküde, en azından kelimelerde. Silahlar patlar belki, taşı atan ölür ama sen taşın uçuşunu hatırla.

Ernesto: Ernesto'nun kalleşçe öldürülmesi ilk bölüm, ikinci bölümde anlatıcının kendi hikâyesi. Ernesto sayfalarda dirilir, dünyanın öbür ucundaki acılarla dolu bir ülkede. Yazar, Ernesto'yla konuşur, onu içinde olmak istenmediği bir kurguya sokar ve kendi özgürlüğünden bahseder. Ernesto, özgürlük uğruna hayatını ve daha fazlasını veren kahraman susar. İyi veya kötü, kurgular içinde kullanılacaktır ve buna karşı koyamayacaktır. Yüzünün yer aldığı onca hediyelik eşya, tüketim ürününde özgür iradeyi aramak güzel taktik, kapital iyi çalışıyor.

Kurt: Kısa bir görüşme. Dışarıda işler iyi gitmiyor, içeride her şey aynı. İsa'nın bileklerindeki yaralar her çağda aynı acıyı gösteriyor. İnsanlara doğruyu göstermenin sendikal yolu kapatılmış, İsa'nın işçi arkadaşları sinmiştir, sinmeyenler de hapse atılarak sindirilmiştir. Hâlâ sinmeyen varsa selam, mangal gibi yürek herkeste yok. Ateşi söndürecek bir şey var burada; Kurt. İsa'nın her şeye dayanacak gücü var da köpeğinin ölümüne dayanması çok güç. Uluyor, acısı bakır tadında, dudaklarının arasında sönük.

Güvercin: Yolunu şaşırmış güvercinlerin hapishanede ne aradığı. Parmaklıklardan geçerler, mahkumun biri görür, isimsiz, yüzsüz, kimliksiz bir görevli kuşu alır. Yemiştir muhtemelen, koca kıçının oynaklığından oburluğunu çıkarmak gerekir. Sonra bir diğeri, mahkum bu sefer kuşu alır, koğuşu basıldığında kuşu görevlilere vermez ve dışarı atar. Ölür kuş, yaşayamaz. Kötü yer, iyi eylemi kirletir.

Kanayan: Ana ve Baba, iki anlatıcıyla bölümlenmiş. Babanın incelikleri, parasız yatılıya giden oğuldan ayrılmanın acısı ve evi terk ettiği gece oğlun sarılmak istememesi, babasını eliyle itmesi gibi meselelere ilişik. Anne... Onun acısı nasıl tarif edilecek? Mutluluğuyla; oğlunun idam kararı bozulduğu için her şeye razı, oğlunu parmaklıklar ardında yıllar boyunca görmeye dahi.

Ne denir, çiçek dürbünü gibi acı dürbünü Kanayan.
Lorca, Unamuno için, "ilk İspanyol" der, edebiyatta İspanyol kültürü, dini, ananesi, geleneği, yaşamı, psikolojisi, boğası falan en iyi biçimde Unamuno tarafından işlenmiş gibi bir mana çıkarılabilir bundan. Tula Teyze uç bir örnek değilse korkunç bir şey; Meryem Ana gözlerini üzerime dikmiş, ne yapıp ne yapamayacağımı söylüyor. Hayatı kaotik olmaktan çıkarıp tamamen determinist bir düzleme oturtan teyze, insanların elinden tercihlerini, dolayısıyla sorumluluklarını alıyor ve etrafındaki yaşamları tamamen kendi doğrularına göre oluşturuyor. İşin dini boyutu bir yana, beton sertliğindeki kişilik herkesi duvara çarptırıp ağzı yüzü dağıtıyor. Kendini soyutlama yeteneğinden zerre nasibini almayan, tek bir açıdan gören tek bir göz. Alternatiflere kapalı, doğruya tek bir yoldan -ki yoldan çok tartışılabilir olan doğru- ulaşan kadın, Tula.

Can basmış, o var bende. Onun kapağını bulamadım. Çevirmen aynı. Başka, onun dışında her şey aynı. Klip çekiyoruz, Koza olarak çıkacağız bir iki aya. Kendi şarkılarımı yazıp çalmaya devam. Birkaç öykü kendini yazdırmaya çalışıyor, romana devam.

Ramiro iyi çocuk, kardeşlerden hangisiyle ilgileniyor acaba? Rosa veya Gertrudis -Tula- ama bir adım geriye çekilecek olan Tula tabii, deney tahtasını kurup ikisini bir araya getirmek onun görevi. Erdener Abi'nin kimden etkilendiği çok açık.

"'Peki ne diyeyim ona?'
'Evet de!'
'Ya kolayca elde ettiğini sanırsa...'
'Öyleyse hayır de!'" (s. 7)
Adam yakışıklı, kız güzel, öyleyse geriye ne kalıyor Tula için, evlenip bolca çocuk yapmak! Çünkü doğrusu bu. Çünkü iki kardeş rahip dayının himayesinde, anne ve baba yok. Aile açlığı. Dayı pasif. Tula ipleri eline alıp ne yapılması gerektiğini belirliyor. Kendisine rahibelik yakışırdı, manastıra kapanabilirdi ama emir almayı ve emir vermeyi sevmiyor. Söyledikleri emir değil, kararsız insanları yönlendirmedir olsa olsa. Tula'nın egemenliğinin yanında diğer herkes laf dinleyen çocuğa dönüyor. Ramiro'nun ilk çocuğu doğduğunda adamcağız bir Rosa'ya, bir Tula'ya bakıyor ve hangisinin anne olduğunu ayırt edemiyor. Kadın empat ama karşısındakinin kişiliğini tamamen silecek kadar. Bütün dünya Tula Teyze olabilir, o imkan verilse kadın yapar.

İkinci ve üçüncü çocuklar sırayı bozmuyor, Tula çocuklara kendi çocuğuymuş gibi muamele ediyor, çiftin yanına taşınıyor ve Ramiro'yu oğlu gibi görüyor. Tayin ettiği kimlikleri dayatmasına gerek yok, her şeyi herkesin iyiliği için yaptığı fikrini öyle iyi empoze ediyor ki savaşmasına gerek kalmıyor. Bir süre. Rosa, Tula'nın çocuk sevdası yüzünden güçsüz düşüp ölmeden evvel Tula'dan Ramiro'yla evlenmesini istiyor, böylece çocuklar üvey annenin eline düşmeyecek! Tula ikileme düşüyor; Ramiro'ya biçtiği oğul kimliğini bir kenara atıp koca olarak görmesi gerek ama kolay değil, Ramiro'nun ölen eşinin aşkından kafayı kırıp Tula'yı istemesine rağmen. Bir yıl istiyor Tula, bir yıl Ramiro rahat durursa o zaman düşünülebilir bir mevzu. Rahat durmuyor Ramiro, evdeki hizmetçiye tebelleş oluyor ve Tula ikisini evlendiriveriyor. Bu böyle silsile halinde devam ediyor, yeğenlerin evliliklerine kadar gidiyor iş. Tula Teyze öldükten sonra bile aile içinde teyzelik kurumu sürüyor, yeni Tula Teyze hazır. Musallat bir ruhtur artık Tula, ailenin lanetidir. "Hepimiz kuklayız!" diye geçer aklından, kendi oynattıklarını da düşünerek. Rüyalarında Ramiro'nun en başta kendisini seçtiğini görür ve suçluluk duyar, seçilmenin korkusu iliklerine kadar işlemiştir. Haçın erkeklerin omuzlarında yükselmesi de bunda etkendir; ataerkil din Tula'nın kendi ayakları üzerinde durmasını sağlamıştır ama karşı cins konusundaki fikirlerini de olabildiğince çarpıtmıştır. İsa da bir erkek, ona da güvenilmez o zaman. Bir fikir, bir günah. Tula Teyze'nin çıkmazı bu.

Unamuno'dan ne bulursam okuyacağım, denk gelirseniz ıskalamayın.