Toplam yorum: 3.286.094
Bu ayki yorum: 7.624

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Neden aranıyor, Arnolph Archilochos bir Yunan(lı). Yunanlı? Yunanlı. Takıldığı barın çok orijinal sahipleri -karı koca, biri eski bisikletçi, biri de sanatçı mıydı, öyle bir şeydi- adama evlenmesini salık veriyor. Evlenirse her gün gelip maden suyu içmez diye mi yoksa adamın hayatına bir renk gelir, döngüden çıkar diye mi, orası karışık. Sonuçta Arnolph baş göz edilecek, orası kesin. Gazeteye bir ilan, şak, kız hazır. Dünya güzeli, korkulduğu gibi değil. Korkulan bir şey var ama, Dürrenmatt okurken her an bir terso bekliyor insan. Bol bol, tatmin edecek kadar zengin katakulliler, şahsi gariplikler var.
Dürrenmatt'ta hemen her karakter bir eleştirinin doğuşuna sebep oluyor. Arnolph'un badaklığı ve geri kalan gariplikleri yetersiz sosyalleşmenin izlerini taşıyor, sonlara doğru adamın korkularla yüzleşmesi kendisini bir nevi büyütüyor ve modern bir insana döndürüyor. Modern, iyi değil. Seçim yapabilir hale gelmesi hiçbir şeyi düzeltmiş değil ama bu da başlangıç. Düzeltilecekler arasında adamın "dünya düzeni" geliyor. Küçük, eski evinde asılı olan 10 fotoğraf var. Cumhurbaşkanı, patronu, bir devrim önderi, bir kolluk kuvveti müdürü, bu tür zatlar. Zıtlıklar var, 10 fotoğraflık dünyada çatışanların neleri ifade ettiklerinin bir önemi yok, zira dünyanın bir önemi yok. Arnolph merkezde, etrafındaki her şey var olmaya devam edebilir veya etmeyebilir, sıkıntı yok. Şapşalın para sızdıran abisi, tehditkar yeğenleri, kısacası rezil bir ailesi var ama her şey olacağına varır, para vermekte bir sakınca yok. Gazeteden bulduğu kızla tanışana kadar.

Uyanık olmazsanız sürprize kapılıp heyecan duyarsınız, öbür türlü neler olacağını az çok tahmin ederek okursunuz. İkisi buluştuktan sonra ilginç bir tesadüf eseri sırayla 10 adamla karşılaşırlar. Kimsenin dikkate almadığı hatta görmeye tenezzül etmediği Arnolph'a cumhurbaşkanı, din görevlisi, şunlar bunlar, herkes selam verir ama malum, bir anda görülmeye başlayan adamın pek de çekici bir yanı yok, değişmediği malum. Tek değişiklik kız, bir olayı var yani. Neyse, iş yerinde patron Arnolph'u terfi ettirir, deli bir ikramiye verir ve Arnolph kendine kıyafet alır falan, şekil olur. Kızın yanında çalıştığı aile, malikaneyi kıza devreder. Neler oluyor, değil mi? Düğüne akın olur, başkanlar falan gelir ve Arnolph olayı çakozlayana kadar deli eğlenirler. Sonra adamımız çakar, bir sosyete orospusuyla evlendiğini haykırıp ortadan yok olur, sonra kadın gelir ve yeni başlangıçların insanı değiştirebileceğinden, Arnolph'un saflığını ve geri kalan -pek de bir şey kalmıyor ya- bütün özelliklerini çok sevdiğinden ve değişmek istediğinden falan bahseder. Arnolph düşünür, taşınır ve kıza sarılır. Mutlu son. Gibi.

Nedir, patronun üretim-iktidar ilişkisini irdeleyici sözleri iyi. Hükümetler alınıp satılabilir, kiralanabilir, şirketlerin emrindeki ülkeler birbirine savaş açabilir, bu tür şeyler. Bir de üretilen her yok edici nesneye karşılık bir de yaratıcı nesne üretilir ki dengeli bir vicdan oluşsun, bu var. Hölderlin'in kitabı, patronun kurtuluşu ve çöküşü tuttuğu elinde.

Din. Dernekler, çıkar ilişkileri. Din adına, aslında pek çok şey adına yapılan işlerin sağduyuyu baltalaması.

Kara yazar Dürrenmatt, iyi.
Zaten pek bir şey anlamıyorum, anladığımı unutuyorum, unuttuğumu hatırlamıyorum -bilinçli bir şekilde hatırlamamanın patenti bana aittir- falan, ortaya çıkanlar can sıkıntısını ötelemek için faydalı, onun dışında bir kere dönüp bakmış değilim ne yapmışım, ne okumuşum, ne olmuş, neymiş, bilemiyorum ve daha iyisini yapayım, daha eli yüzü düzgün olsun diyemiyorum, hayatta hiçbir şey için hiçbir şey diyemiyorum, her şeye tamam ama bu son iki üç kitabı, bir de bunu gerçekten hacamat ettim, edeceğim. Kusura bakmayayım ama hiçbir şeye zaman ayırasım yok, bir buna on beş dakikamı verebilirim, sonrasında The Wolfpack'i bitiririm, kimsenin ilgilenmeyeceği uğraşlarla şu anı kaybederim, nereye gideceğimi biri söylerse oraya giderim. Biri bir yere gitmemi söylesin istiyorum.
Söğüt'ten bir ortalık hikâyeler romanı daha. Ortalık; dileyen birini seçip giyebilir ve kimliğini değiştirebilir, bir ölünün yerine geçebilir, bir hayatı kaldığı yerden devam ettirebilir. Yazılan, yazılmayan hayatların içinde kayboluş, cinslerin eşliği, belirsizliğin getirdiği tekinsiz dünya, ara sokakların fahişesi, fahişeye aşık bir yazar, Madam Arthur Bey'in madamlığı ve beyliği, zamanın ve dünyanın enginliğinde son bir hava kabarcığı.

Madam Arthur Bey'in yaşadığı Kara Yalı yola ve denize bakıyor, önünden bisikletler, arabalar ve gemiler geçiyor. Sayısız insan eder bu. Maria bir gün çıkıp geliyor ve yalıya sığıntı oluyor. Balkan memleketlerinden kaçan Maria'nın çocuğu ve eşi orada kalmış, siyasi karışıklıklarda öldürüldüler. Eşi mi öldürmüştü çocuğu, isyancılar mı, Maria mı kaçmıştı, eve gelip Madam Bey'in kendisini kabul etmesini mi ummuştu, öyle bir şeydi. Sonuçta o evin vanilyalı kurabiyelerini ve çayını Maria'dan sorar oldular, Madam Bey kadını da bir replikası haline getirdi, acıları hariç. Maria konuşmamış olabilir, kelimelerinin ağzından çıkmalarına engel olmuştur ki acısı da içinde saklı kalabilsin. Her konuşma bir başka kişiyi aralar, öyleyse hiç konuşmamak hiç kişi olmak demek. Bir şey olana kadar. Pozisyon almaya zorlanır insan, yaşamın neler getireceği bilinmez. Mesela Olcayto.

Olcayto roman yazmak istiyor, Neslihan'a aşık ama karşı penceredeki Neslihan hayatın kendisini sürüklediği kadınlığını yaşamak zorunda, Olcayto'ya pek teşne değil. Belki Olcayto'nun ürünüdür. Olcayto bir roman yazmıştır, romanda Neslihan'ı yaratmıştır da başlardaki falcı kadın, şu kanat kesiği ele gelen falcı, Neslihan'ın annesidir, neler nelerdir, Olcayto'nun yazdığı gerçekler ve yalanlar dünyayı genişletir de her türlü ihtimali göz önüne getirir ya, Madam Bey'in "dünya çok büyük, zaman çok geniş" safsatasına çıkarız. Dünya büyük, zaman geniş, öyleyse insanların karşılaşmaları mümkün değil. Aralarda büyük boşluklar varsa kimse birbiriyle anlaşamayacaktır, önce doldurulmak gerekir. Olcayto'nun işi. Olcayto Madam Bey'in evine gidiyor da beyimiz berjer koltuğunda oturuyor, üstelik bu koltuğun lafzı birkaç kez geçiyor, üstelik Söğüt Bernhard'a bir muziplik yapıyor da sarmal yapıyı, anlatıyı ödünç alıp kendi karakterlerini de işin içine katınca kesilen odunların sesi Madam Bey'in bahçesinden duyuluyor sanki. Madam Bey'in kurmak istediği hayaller/hayatlar var ve Olcayto'dan daha iyi bir kalemi yok, tanışmalarının ardından bir dolu fotoğrafı Olcayto'ya vermesinin anlamını farklı yaşamların özlemine bağlarız. Bence. Böylece Olcayto fotoğraflardaki işkence anları yüzünden yavaş yavaş delirirken, annesinin kim olduğunu merak ederken, kendi yaşamını en baştan kurmaya çalışırken yavaş yavaş Madam Bey'in zapt edici hayallerinin etkisinde kaldığını fark eder. Evi taşlamaya gittiğinde içeri girer ve ölmek üzere olan Madam Bey'in yerine geçer. Uydurukçuluk bir makam gibidir, sürmesi gerekir ve Olcayto'dan daha iyi bir uydurukçu yoktur.

Madam Bey'in işkence fotoğrafları. Beyimiz siyasi olayların patlak verdiği zamanlarda işkenceci olabilir, Maria kendi çocuğunu öldürmüş olabilir, diğer karakterler hiç var olmamış olabilir, iş kurguysa oyunun sonu yok. Güzel bir oyun oynuyor Söğüt.
"Yürümek geçici ya da kalıcı olarak bedenle yaşamaktır." (s. 11) Parmenides'ten itibaren onca şey söylendi. Her şey değişir, hiçbir şey değişmez, ruh her şeyi değiştirir, beden ruhun bir formudur, ben nasıl unuturum seni can bedenden çıkmayınca gibi onca savın dışında bir yere yürüyüşü oturtmaya çalışıyorum ama edime bulaştırmadan yapıyorum bunu, Aristoteles'in veya Kant'ın görüşlerinden muaf, sadece kendi deneyimimden yola çıkarak. Bir araç veya amaç olarak değil, kendiliğinde güzel bir şey olarak. Mümkün mü? İnsandan tamamen soyutlayamayacağımız için mümkün gibi gözükmüyor ama güzelliği tanımlara sıkışsın da istemiyorum. Direkt geçiyorum, işin içinden çıkamadım.

Teknolojiye giydirerek başlıyor yazar, CD'lerin Xavier de Maistre'in odasından daha büyük mekanlar yarattığını ama yürünen yerin hiç değişmediğini söylüyor. Solnit de benzer bir şeyden yakınıyordu; yürüme imitasyonları yürümenin yerini aldı. Manzara değişmedikten, daha da önemlisi insan değişmedikten sonra hiçbir önemi yok koşu bantlarının, monitörlerin ve benzer birçok ıvır zıvırın. Breton için yürüyüşün yeni insanlara, yeni zamanlara kapı aralaması mühim ve kitap da bu fikir üzerinden yürüyor. Tam bir övgü kitabı, yürüyüşün potansiyellerini birçok açıdan ele alıyor.
Kazancakis ve Rousseau, yürümenin güzelliklerini ve yittiği zaman hissettikleri sıkıntıyı anlatırlarken amacın çürüttüğü saflığa da değiniyorlar. Rousseau için bir istikamet, rota olmadığı sürece yürümek güzel ama ne zaman aklını ele geçiren düşüncelerin baskısını, elindeki bavulun ağırlığını hissetse yürüyüşü değil, varacağı yeri düşünürmüş. Bir yere varma düşüncesinin pek kısır olduğunu düşünürüm, aslında doğurgandır ama yeni hedeflerden, yeni amaçlardan başka bir şey doğurduğunu sanmam, bu da ruhun özgürlüğünü baltalar. Belki yorulduğumuzda düşünürüz sonu ya da biraz dinlenir ve bilinmeyene doğru yürümeye devam ederiz. Gidilen yön değildir, gidilen kişidir bilinmeyen. Hemen her gün yaptığım yürüyüşlerde geçeceğim yerleri bilirim; Küçükyalı, İdealtepe, Adatepe, Maltepe, Dragos diye gider ama yolculuk sırasında kime dönüşeceğimi, kimle karşılaşacağımı bilemem.

Kazancakis, öylece yürümekten daha büyük bir mutluluk olmadığını söyler. Yaş yirmilerde veya otuzlarda veya kırklarda, sevilenler arkada kalmış, büyük bir coşkuyla yürüyorsunuz. Cendrars'ın şu her şeyi geride bırakıp gitmekle ilgili sözlerini hatırlıyorum: Çocuğunu, eşini, anneni, evini, kentini bırak, git. Sevgiye bağımlı olmak gitmeyi engeller ama yürümeye ses çıkarmaz sanıyorum.

İlk adım. Yürümeyi yolculuğa bağlıyorum ister istemez çünkü ikisinin de benzer sıkıntıları -sıkıntısız bir güzel bilmiyorum- taşıdığını düşünüyorum. Sabaha karşı yola çıkılacaksa eğer veya ertesi gün, o son gecenin sıkıntısını yaşadınız mı? Mutlaka yaşamışsınızdır, ben de iki kez yaşadım. Biri Zonguldak'a atandığım zaman. Hiç bilmediğim bir şehir ve sokaklarında tek başıma yürüyorum. Yalnızlığın üstesinden gelip gelemeyeceğimi bilmiyorum ama yalnızım ve yapacak daha iyi bir şeyim olmadığı için sabahın beşinde tek başıma yürüdüm, başka hiçbir şey yapmadım. Diğeri askerlik, anlatacak bir şey yok. İlk adımları attım ve biliyorum ki daha pek çok ilk adım var, herkes için.

Fazlalıklar atılır, gerekirse çanta bırakılır ve yürünür. Bir nevi arınma. Kiniklerle alakalı güzel bir hikâye var, kim olduğunu hatırlamıyorum ama bir su kasesi taşıyormuş adam yanında, çeşme başında avucuyla su içen bir çocuğu görünce atmış da kurtulmuş kasesinden. Eh, ağırlığı olunca zincirliymiş gibi hissediyor insan, o yüzden bisiklete binmeyi çok sevmeme rağmen tercihim yürüyüşten yana. Neyse, eşyalar maddi dünyanın yüzüdür, kaybetme korkusu uyandırıp ağırlığa yol açar falan, iyi değildir yani.

Pek çok açıdan incelenir mevzu; tanrılarla yürümekten tek başına yürümeye, ormanlardan sokaklara, filozoflardan şairlere yürümenin bin yüzünü görürsünüz. Çok iyidir bu kitap, yürümeyi seviyorsanız.
Bertrand Russell'ın Batı Felsefesi Tarihi canıma okudu şu son on gün. Kitaplardan anlamamamın yanında analitik zekam vasat olduğu için bağlantıları tam kuramadım, bazı bölümleri tekrar tekrar okudum derken sahilde yürüyüşleri aksattım falan, mutsuz oldum. Okuması başlı başına bir uğraşken anlatmayı yaza bıraktım, Yuval Noah Harari'ninkiler yaza, Mailer'ın Çıplak ve Ölü'sü yaza, Cees Noteboom ve Kierkegaard yaza, aşağı yukarı otuz kitap. Şimdi tek atımlıklardan devam.

PKD'ye dün sabah başladım, akşam vapurda bitti. Adamın kitaplarını höy diye bir kalemde okuyup bitirmek istemiyorum ama elimde değil, bitiyor. Brautigan için de aynı şeyi hissediyorum. Başka da kimse için hissetmiyorum. Büyülü Fener öykülerini basmaya devam edecekti, bu bahar üçüncü cilt çıkacak söylentisi vardı ama ne oldu bilmem. Bassanıza arkadaşım.

Hume'dan bir kıllanıyoruz zaten de palavracının kim olduğunu düşünürken tahmin etmeye açık hale geliyoruz. Olaylar olayları izler, kişiler kişileri izler ama sonuçlar her zaman kişilerle, olaylarla bağlantılı olmayabilir, yıllar yılı özene bezene kurduğumuz evrenimiz bir başkası için hiçbir anlam ifade etmeyebilir, evrenler çakışmayabilir veya biri diğerini yutabilir, daha da iyisi anlatıcı bu bakış açısını çarpıtıp bambaşka bir hikâye anlatabilir. Güvenilmez anlatıcı nanesi saatli bomba gibi, zaten anlatıcı da sürekli karakterden karaktere atlıyor ve üçüncü şahısta belirebiliyor, o zaman karakterlerden bağımsız olarak üçüncü şahıs da güvenilmezdir ve hatta belki de tek güvenilmez odur, onun kurduğu evrende ilerlemeye çalıştığımıza göre mümkün.

Fay Hume, Charley (arka kapakta ne hikmetse Charlie) Hume, Nat, eşi Gwen ve kıymetli delimiz/akıllımız Jack Isidore arasında geçen bazı şamatalı mevzular gösteriyor ki bazı insanlar deli, bazıları daha da deli ya da hayatın akışı içinde her şey normal, her şey olabilir ve olabilirliğin içinde insanın yapabileceği pek bir şey, benimseyebileceği pek bir fikir yoktur, insan sürüklenmeye yazgılıdır çünkü bazı insanlar öyledir, öyleliklerinde kalacaklardır, sanki akışın içinde değillermiş gibi, sanki bilmedikleri bir şeye dönüşmekten korkarlarmış gibi, sanki yaşamazlarmış gibi ama yaşam tam da budur onlar için; dönüşmesiz bir sürek, tanıdık mutluluklar ve mutsuzluklar, hep aynı, hep benzer, sıkılmadan hep aynı hatalar yapılır, aynı zaferler kazanılır, so it goes.

Jack'i PKD'nin personası olarak görmek hoşuma gidiyor. Zihinsel farklılıkların akıl hastalığı olarak fişlenmeye başlaması hastalar üzerinde daha iyi kontrol olanağı sağladı, muktedir neyin ne olduğunu tanımlayıp her şeyi raflardaki yerine koydu ve görev tamamlandı ama cılız da olsa muhalif sesler duyulmadı değil. Alfa Ayının Kabileleri'nde PKD ne güzel giydiriyor bu paradigmayı dünyanın başına tebelleş edenlere, "Sizsiniz ulan deli!" diye bağırdığını hayal ediyorum geçirdiği krizler sırasında. Jack'e de söyletir bunu, dümensiz insanların daha sürüklenebilir ve ölümcül -kendileri ve başkaları için- olduğunu açıklar. Gerçi giydirdiği şey normallik değil normallik görüntüsüdür; herkes kırk cepheden saldırı altında olduğu için ilişkiler, teknoloji, tüketim çılgınlığı derken haydi, beyin yandı. Soyut düşünce yandı gerçi, beyin tamamen tepkisel, güdüsel bir halde işlerliğini sürdürüyor. Yapabiliyorsak yaparız, ötesinde hiçbir fikrin, ahlaki düşüncenin yeri yoktur.

Jack, ilginç koleksiyonlarının yakılıp durmasıyla delirmemişse savaşta mutlaka delirmiştir, dünyanın ortadan ikiye ayrıldığı ikinci büyük savaşın ardından eşyalarından geriye yine pek bir şey kalmadığını görünce evden ayrıldı, piromanik ailesinden pek bir hayır gelmeyeceğini düşündü ki haklıydı. Kız kardeşiyle eniştesinin gelip kendileriyle birlikte yaşamasını istedikleri zaman onlara uydu ve Fay'in zevkine göre sıfırdan inşa edilmiş, döşenmiş evin daimi misafiri oldu. Bundan önce marketlerin kampanya broşürlerini istifledi, çocukluğundan itibaren çok kitap okudu ve kitapları hep yakıldı, Fay'le de bir türlü geçinemediler, tabii bunda Fay'in delilikten, normun dışında olandan ölümüne korkmasının payı büyük.
Charley Fay'e pek vurmazdı ama ped almaya yollandıktan sonra kendini tutamayıp bir tane ekledi. Pedi alırken yaşadığı sıkıntı trajikomiktir; erkeklerin dünyasına ait olmayan bir nesne adamı fena irrite eder, sanki zayıflığın bir mabedini tutar elinde. Eh, eşinin huyunu da bildiğinden daha fazla dayanamaz ve fiziksel şiddete başvurur. O zamana kadar kimseye tek fiske vurmuş değildir ama yavaş yavaş kendi olmaktan çıkar, farklı bir tür deliliğin eşiğine gelir. Charley iyi kötü bir fabrikanın sahibidir, güzel para kazanır ve parayla birlikte bütün enerjisinin de Fay tarafından sömürüldüğünü görmekte çok geç kalır. Fay'in baskın karakteri adamı sindirir, patlama anları da birikmiş enerjinin dışa atılmasını sağlar ve sömürüyü sürdürür. Charley üniversite okumadığı için Fay kadar iyi konuşamadığını, konuşabilse her şeyin çok farklı olabileceğini düşünür ama olaylar karışana kadar idare eder. Estetik bir zevki yoktur, her şeyi maddi açıdan görür ama çoğu şey gibi bu da bir palavradan ibarettir; karısı başka bir dünyanın mümkün olabildiğini sembolize etmesinden korkarak Charley'nin iş yerinde beslediği kediyi yok eder. Öldürür muhtemelen. Adamın başka bir nesneyle ilişki kurmasını istemez, sadece kendisi ve ihtiyaçları olacak. Charlie Fay'in bankasıdır, ne eksik ne fazla.

Fay... Tam bir katliamcı. Çocuk yetişkin. Merakı sonsuz ama hiç var olmamış gibi kısa ömürlü. Vamp, kasabanın erkekleri Fay'i görünce iç geçirir. Normları iyi bilir ama içerikten haberi yoktur; Katolik köhneliğin son temsilcisine göre evlilik bir yeminle ölüme bağlanır ama geri kalanı güdülerle alakalıdır. Sadakat ölümedir, eşe değil. Nat tam bu noktada devreye girecek ama Fay'i biraz daha anlatayım. Pragmatist, işine ne gelirse. Spor salonunda vücudunu güzelleştirir, psikoloğuna yüzlerce dolar öder ki psikoloğu da kündeye alıp adama duymak istediklerini söyletir. Üniversite okuduktan sonra bir iki iş tecrübesi olur ama yaşam standardı yükselmez, Charley'le tanışana kadar.

Nat ve eşi Gwen. Kıt kanaat geçinen bu genç çiftin hayalleri vardır ama sevgileri yoktur, Nat kanadında durum bu. Gwen'in Nat için anlamına değinilmez, mühim olmadığı için olabilir. Nat ve Fay arasında önce münakaşalı bir ilişki kurulur ama Charley'yi başından atmak isteyen Fay dümeni kurmuştur bile, Nat'in nereye çekilse oraya gidecek doğasını kavrar ve adamın evliliğini yıkar, Charley'nin kalp krizi geçirmesine ve daha sonra intiharına sebep olur falan.

Metnin en çarpıcı kısmı, palavralarla okuru bilinmeze soktuktan sonra belli bir noktada olayları aydınlatmaması, belki de beklendiği gibi karmayı ortaya çıkarmamasıdır. Jack'in ihaneti bütün kasabaya ifşa etmesiyle birlikte "kötülerin" cezasını bulacağı umulur, öyle bir şey olmaz. Charley'nin evin yarısını Jack'e bırakmasıyla Nat'le Fay'in ıstırap çekecekleri, Jack'in varlığının onları rahatsız edip bir noktada ayrılmalarına sebep olacağı düşünülür, hatta bu konuda evin giderlerini karşılamak için Jack'in iş arayışına da önemli bir bölüm ayrılır ama yine böyle olmaz. Jack evin hissesini Fay'e satar. Charley'nin intikam planı suya düşer.

Nat'in düşünceleriyle romanı bağlayıp bitiriyorum. Nat kardeşimiz her şeyin farkında, nasıl bir tuzağa düştüğünün de farkında, hatta Gwen'e pislik gibi davranıp bin bir yalan söyleyerek boşanmalarının ardından neye dönüştüğünü sorgular da. Fay'in son derece açık politikası yüzünden acı çekmesine rağmen, neye dönüşeceğini bilmesine rağmen bir noktadan sonra düşünmeyi bırakır ve belirsizliğin olmadığı -Fay'in fikirleri son derece açıktır; ikisi de birbirini sever ve Nat yavaş yavaş Charley'ye dönüşür- şeffaf bir dünyaya adım atar. O an için şeffaf. Gelecek son derece karanlıktır. Binlerce "belki" var; belki Nat mutsuz olacak, belki Fay mutsuz olacak, belki sömürülmek Nat'in hoşuna gitmeyecek. Sadece sürüklenir Nat, bilinçli olduğunu düşündüğü anda bile. Sadece düşünür ve uygular Nat, sürüklendiğini düşündüğü anda bile. Palavraları yorumlayın, sanırım okur için de sonsuz "belki" var bu romanda.

Jack'in katıldığı çok deli bilimkurgusal, uzaylı istilası bekleyen ve 23 Nisan'da dünyanın yok olacağını bilen grup hem o dönemin kafayı yemiş, kültlere sarmış insanlarını, hem de bir şeyin gerçekleşip gerçekleşmeme ihtimalinin eşit olduğu, her şeyin mümkün ve hiçbir şeyin olası olmadığı bir dünyayı simgeler, PKD'nin anlatı dünyasını.Vallahi müthiş, edinilse ne güzel.
Mutlağı yıkmak için bir darbe, bir diğeri, olduğu gibi geri geldiğinde çatlağın yayılımı umuduyla bakılır, hiçte hiçbir çatlağın oluşmayacağı akla gelmez ama tersi umulur çünkü bir iz bırakmaya geldiğimiz, sevmenin en yüce erdem olduğunu dinlediğimiz şu deniz kenarında, şu duvarın önünde veya üstünde veya altında veya arkasında, şu üzerimizden geçip bir yere ıraksayan yolda olmanın hiçbir şey ifade etmediğini, birini sevmenin veya sevmemenin hiçle bir araya gelmediğini unuturuz, sözlerin rüzgar olduğunu unuturuz, güneşe bakılamayacağını unuturuz, hiçin mutlak olduğunu ve her türlü umudu yutabileceğini unuturuz, hatırladığımız sadece rüzgar ve bakılamayan bir güneştir ama onlar yokun yüzüdür, fazlası değil, kinikler bunu iyi bildiler ve köpekleştirildiler ki Rudolf'un bahsettiği bu değilse başarılarıdır, zaferleridir ama tek zaferi nefes almak olan birinin nefesi kulağa hiç de zafer marşı gibi gelmez, öyle olan öyle değildir, Rudolf da aslında oldukça güvenilmezdir ve fikirleri ölüp zıtlıkta dirilir, hatta ablası, kendisine hiç rahat vermeyen ablası, çocukluklarından beri sadece ıstırap veren ablası, ıstırap konusunda son derece bonkör olan ablası, kocasını dünyanın öbür ucuna, Peru'ya kaçırtan ablası, gayrimenkul alıp satarak zengin olan ablası, aileden gelen parayı da iyi değerlendirip zenginliğine zenginlik katan, Viyana'da son derece entelektüel, hani şu çok zeki, parlak ve duyarlı insanların arasında bulunmaktan keyif alan, her şeyi bilir görünüp pek bir şey bilmeyen, ansızın çıkıp gelen ve aynı şekilde giden, bunun yanında kardeşinin münzeviliğini kırmak için çabalayan, bunu çok gaddar yollarla da olsa deneyen ve tek bir zamanda biriktirdiği acıları Rudolf'a yıkan ablası iyi midir yoksa iyi değil midir yoksa bir abla ne anlama gelir, onu Rudolf'tan bilmek gerekir ama aslında bellidir, Rudolf Viyana'dan nefret eder, Odun Kesmek ve berjer koltuk ve intihar eden ressam ve ortak karakterler ve diğer koltuklar, oturulan koltuklar, üzerinde -iki anlamda da- düşünülen koltuklar ve geri kalan her şey birleşir, tek bir sıkıntıya dönüşür ki Rudolf, Bartholdy üzerine on yıldır sürdürdüğü çalışmayı bitiremesin ve huzur bulamasın, bu bağlamda ablanın eve gelişi çalışmayı engeller, ablanın evden gidişi çalışmayı engelleyicidir, odanın ışığı, sokağın kokusu, kağıt fabrikasından gelen iğrenç koku ki kağıt fabrikası gerçekten rezil bir koku yayar, Çaycuma'ya her gittiğimde kentten tiksindiğimi hissedip kendimi deniz kıyısına atıp rahatlamak, İstanbul yolculuklarını düşünmek ve İstanbul'da görmek istediklerimi düşünmek zorunda kalırdım, bu bir zorunluluktu çünkü bundan başka yapacak hiçbir şeyim yoktu, mutlu olmayı ummaktan başka elimde tek bir şeyin bile olmadığını hissederdim, yakın bir zamana kadar bu böyleydi ama insan bir başına kaldığı zaman pek de sağlıklı düşünemiyor ya da tam on ikiden vuruyor; neyi sevdiğinin ne önemi, sevdiğinin ne anlamı var diyorum bu kırmızı koltukta otururken, yarın hepsini bırak ve her şeyi görmezden gel, sen Rudolf gibi zengin değilsin, kendini bir eve kapatıp yıllar boyunca yazmak istediğin şeylerin hayalini kuracak halin yok ama annen sana bakabilir -tabii sen de ona baktığın sürece- ve bunu yaptığında şimdikinden pek de farklı hissetmeyebilirsin, hatta her umudun bir yük olduğunu düşünürsek yüklerinden kurtulursun, her şey bir ana sıkıştırılır ve anda her şey terk edilebilir diyorum bu kırmızı koltukta otururken ve bu kırmızı koltukta otururken her şeyimden kurtulmak istediğimi fark ediyorum; eşyalarım, tanıdıklarım, içi doldurulmuş ve gayet kötü doldurulmuş -çünkü bir pencere kendini göremez- kümeler arasında bir pırıltı arıyorum, yok, deneyimlenen ve bilinen her şey onu aramayı imler ama dünyanın böyle dönmediği çok açık değil mi, inancın ve bilginin aynı zifirden doğduğu ve oraya döndüğü de açık, öyleyse eheu, fugaces labuntur anni, dolu bir mideyle, boş bir mideyle, bir mideye sahip olmakla sıkılan Rudolf belki de Bernhard'ın yarattığı en iyi karakter, belki de Bernard'ın en gerçek yansıması, hele ablasını çekiştirdiği, müntehir anneyi, üstelik cenazede aşağılayan ablayı hatırladığı an nasıl bir nefretle dolduğunu görmemek mümkün değil, kendisini evden çıkarmaya çalışan ablasına karşı içinde duyduğu sevgiyi, o sevgiden duyduğu nefreti hissetmemek mümkün değil, durmadan para dilenen din kurumlarından, Kilise'den, sosyalizmden, faşizmden, arkadaşlarına mektup yazmayı, onları görmeyi bırakıp yalnız kalan, tek dostu ölü sanatçılar olan kendinden tiksinmesi ve kendinden hiç kurtulamaması ve kendinden hiç kurtulamayacağı fikrini her an duyumsaması yıllardır, belki yirmi yıldır sürüyor ve böyle izole bir yaşamda şiddeti giderek artıyor, ta ki seyahate çıkıp bir başkasının trajedisini, başkasının trajedisinin kötü bir imitasyonunu ve imitasyonun taşıdığı hakikiliği fark edip birkaç uyku hapı alana kadar, ondan sonra yirmi altı saatlik uyku ve bolca ter, nihayet büyük eseri, magnum opus'u tamamlama gücü, belki neyin özlemi çekiliyorsa onun üzerinde çalışmama, çabalamama, olduğu gibi bırakma güdüsü.