Toplam yorum: 3.286.094
Bu ayki yorum: 7.624

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Hiçe bir bakış atmanın bedeli, ruhta azıcık bir incelik de varsa yaratmak oluyor, hiçlikten korkulduğu için mi? Remarque, Vonnegut, Böll ve diğerleri uçsuz bucaksız bir yazın oluşturdular, kimi ciltler dolusu yazdı, kimi hayal gücünün dokusunu kaba gerçeğin üzerine işledi. Mücadele etme yolları farklı, insan zenginlik demek. Ne güzel.
Örkeny'nin daha uzun metinleri de varmış, bilmiyorum, bundan başka bir tanecik oyunu çevrilmiş ama olayın bu öykülerinde olduğunu düşünüyorum. Ciltler dolusu dedim, aslında uzatmanın o kadar da anlamı yok. Vardır elbet de saçmanın, hiçin minimal düzeyde daha yoğun olduğunu seziyorum, bu sebeple Bir Dakikalık Öyküler iyi, çok iyi. Örkeny de gerek savaşlar, gerek diğer can sıkıcı olaylar yüzünden kendine istediğince odaklanamadığından şikayetçi, dolayısıyla kısacık yazarak istediği yalnızlığı yakaladığını düşünüyorum.
Şimdiye kadar okuduğum Macarların hepsi çok iyiydi ama nedense çevrilmeleri konusunda sıra kendilerine bir türlü gelmiyor, çok ağır ilerliyor işler. Bu şamatacı topluluktan daha fazla çeviri yapılmalı.
Kullanım kılavuzunda öykülerin bir çırpıda okunabileceği, zaman kaybı yaşanmayacağı söyleniyor ama doğru değil, öykülere tekrar tekrar dönmek gerekecek. Şu dahil:
Boş sayfanın doluluğu harflerle sınırlı değil. Görme Biçimleri sergisine gitmenizi tavsiye ederim, orada bir eserin yer aldığı çerçevenin önü değil, arkası sergileniyor. Görülmeyen yüzde bir eserin geçirdiği aşamalar var ve o da bir sanat olarak incelenebilir, aşağı yukarı böyle bir şey. Burada da benzer bir şekilde düşünebiliriz; yaratının bir malzemeye ihtiyacının olmayacağı durumlar vardır, yaratıcının referansıyla veya alımlama yoluyla eser ortaya çıkabilir. Bu durumda aşırı yorumlama da yorumlamanın bir yan ürünü olarak yanlışlanamaz, içkindir çünkü. Sınırsız bir alan, sayısız seçenek. Yarınki benle bugünkünün doldurdukları bir olmayacak, yarınki benle bugünkü bir olmayacağı için. Buna bakıp geçemiyoruz o yüzden, zamanımızı alıyor ve almaya devam edecek, öykülerin tamamı için geçerli bu.
Düşündüm de, sayfanın ne olduğunu bilmesi güzel şey!
Şunu de söyleyeyim, aynı sergide bir anın 600 farklı yakalanışından oluşan güzel bir eser var, görmenizi çok isterim. Kuşlar, Akdeniz, çocuklar ve insanlar... Bir ekmek parçasını tutan adamdan duvar dibinde kaygıyla bakan adama geçiş ağır geldi, gözümde yaş. Anlar kendilerinden başka şeylerle de dolu.
Üç beş öykü alayım buraya, fikir versin.
Danışma: Masa başı işler iyi değil, hiç iyi değil. Sadece iki cümlelik bir iş.
"Birinci katta, solda."
"İkinci katta, sağdan ikinci kapı."
Bu kadar. Binlerce kez tekrarlandıktan sonra doğru cevap gelir: "'Hepimiz hiçlikten geldik ve o lanetli hiçliğe döneceğiz!..'" (s. 30) Şikayet umursanmaz, pek de büyük bir hadise değil. Mesleki deformasyondan da hiçliğe varılır.
Grotesk Nedir?: Kafanızı bacaklarınızın arasına sokup dünyaya tersten bakın. Yazılar, cenazeler, yağmur damlaları başka bir şeye dönüşecek, varlıklarını reddedecek ve formu yitirmeksizin başka bir anlama gelecek. Risk budur, grotesk de!
Bir Olay: Ama... Öykülerde bir şeyler olur, anlamlı bir şeyler. Olur mu? Şart değil.
Adı Sandor olan bir şişe mantarı suya düşer, bir süre yüzer ve ağır ağır batar. Dipte neden battığını düşünmez, batışın herhangi bir anlam taşıdığını da. Hiçbir açıklaması olmayan bir olay öyküye dönüştüğü zaman anlam kazanır. Belki de kazanmaz.
Ucuz Atlatılmış Bir Trafik Kazası: Tokyo'nun işlek caddelerinden birinde iki harakiri denk gelir, birkaç küçük sıyrık dışında kaza ucuz atlatılır. Kimse ölmemiştir, onur haricinde.
İnatçı Baskı Hatası: Bu da güzel. Baskı hatası olmayan bir baskı hatası kendi varlığını kanıtlamak istercesine orada değildir, açıklamasının haricinde hiçtir. Düzeltme metni bir şeyin düzeltildiğini anlatmaz her zaman, nefes almanın yaşamak için yeterli olmaması gibi.
Dr. Khg'nın Anısına: Alman askere Hölderlin sorulur, Schiller sorulur, Rilke sorulur. Asker bilmiyordur, kızarır ve bildiğini söyler; bir kurşun. Aşağılanmanın etkisiz çözümü, nesneye yönelen öfke.
Kuşluk Vakti Gelen Telefon: Hah, bu deneyimlenecek bir şey.
Petofi'nin telefon ettiği kişi Petofi hayranıdır, büyük sanatçı, hayranıyla konuşmak ister ama hayran konuşacak bir şey bulamaz, eserlerini çok sevdiğini belirtir ve telefonu kapatır.
Neyse, Örkeny okuyunuz ki genç kalasınız.
Fulford, Anlatının Gücü'nde şehir efsanelerinin dünyayı hikâyelerle biçimlendirmenin bir parodisi olduğunu söylüyor ama işin parodi kısmı Leskov'un zamanında hikâyeden ne kadar farklıydı, düşünmek gerekiyor. Kolektif hafızanın biçimlenmesinde tarih yazımıyla birlikte halk hikâyelerinin, hikâye anlatıcılığının da büyük payı var. Leskov parodiyle hikâye arasındaki farkı ortadan kaldırıyor ya da ikisi arasında herhangi bir farkın bulunmadığı zamanlarda söylenceleri hikâye anlatıcısı olarak ele alıp yazına sol kanattan enfes bir koşu yapıyor, ileride Bulgakov, Çehov, Marquez var. Borges sağ kanattan ara ara destekliyor, o da ailesinden ve çevresinden dinlediği hikâyelerle büyüyüp bu hikâyeleri öykü olarak tekrar doğurduğundan iki yazarı aynı kefeye koyuyorum, büyük iş yapmışlar. Benjamin'in, "Ah, nerede o eski hikâyeler?!" diye hayıflanmasının ardından Leskov güzellemesinin gelmesi anlaşılır.
Sırayla gitmeyeyim, bu şehir efsanesi olayının neredeyse iki yüz yıl önce irdelendiği açıklamayı öne alıyorum. Eski Zaman Delileri'nde kurguyla gerçeğin birbirine oynadığı oyunlardan bahsedilir; örneğin yıllar önce duyulan bir olay sanki dün yaşanmış gibi anlatılır, bunu kahvede Hilmi Dayı da anlatabilir, sevdiğimiz bir yazar da. Tabii kimlik biraz değişmiştir; isimler, yer, olayın rengi falan, kulaktan girdiği şekliyle kalmaz, ağızdan/elden çıkarken farklıdır, başka bir şeye dönüşür. Leskov kendinden örnek veriyor, Bir Nihilistle Yolculuk öyküsünün gerçekten yaşanmış gibi anlatıldığını duyduğunda dehşete düştüğünü söylüyor.
"'Nasıl yani,' diye düşündüm, 'kısırlık' artık yalnızca edebi yaratıcılıkta değil, yaratıcılığı her zaman değişik ve yinelenemez olan hayatın içinde de mi hissedilmeye başlandı. Ne yani, hayat birden aptallaştı ve gerçek olayların bu denli canlılığı karşısında bizim betimlemelerimizin çok zayıf kalmasıyla bizi utandıracak yerde, bizim yarattığımız kompozisyonların o hiç de mükemmel olmayan tuşlarıyla oynamaya mı başladı..." (s. 41)
Fulford'a dönüyorum, insanoğlunun hayatı kronolojik hikâyeler biçimine sokmak yönünde bir eğilimi var, zihinsel işlerliğimizi bu şekilde sağlayabiliyoruz. Bilinç de başlı başına bir karnaval olduğu için yaşanan hiçbir şey yaşandığı gibi kalmıyor, işleniyor ve yine işleniyor. Bu işlenme mevzusu Dürrenmatt'ın Gözlemcileri Gözlemleyenin Gözlemi'nde gayet açık bir şekilde açıklanır. Biz bir kameranın duygu dünyasına sahip olmadığımız için hiçbir şeyi olduğu gibi göremeyeceğiz, bu yüzden gerçekliği kurgulayıp raflara yerleştireceğiz. Bu noktada gerçekle kurgu arasında pek bir fark kalmıyor sanıyorum. Başka bir metne gidiyorum, Cem Akaş'ın 19'unda "Gerçek'ten daha edebi, Edebiyat'tan daha gerçek" bir kitap kendini yazdırır, zorla yazdırır. Zorla yaşanır, zorla kurgulanır. Bu iş böyle yürüyor. Neyse, bu olayı gören Leskov da durur mu, yapıştırmış öyküleri. Hikâyelerin yazılı olarak korunmayı hak ettiklerini, gerçekliklerinin sorgulanabilir olduğunu ama bunun pek de önemli olmadığını söyleyerek girişir.
Madam De Genlis'in Ruhu: En sağlam yalanların gerçekliğin kıyısına iliştirilenlerden doğduğu söylenir, öykülerde de gerçekliğin katı yüzeyindeki çatlaklardan çıkmış uydurmacalara rastlayacağız. Bilmece gibiler, işin kurmaca olmayan kısmı edebi dedektifler için keyifli bir uğraşı olacak.
Bu öyküde şehir/bölge yöneticisi bir beyefendinin eşini göreceğiz, kendisi büyük yazarların ruhlarının kitaplarda yaşadığını düşünmektedir, malum zaman ispiritizmin zirve yaptığı bir zaman. Neyse, çocuklarını iyi bir şekilde yetiştirmek isteyen hanım bazı yazarların okunmasını yasaklamıştır. Tembellik gibi zararlı düşünceleri övenler kitaplığa giremez ama girenler de arıza çıkarabilir, yargıya varmadan önce bilgi sahibi olmak lazım, böyle bir şey.
Vişnevski ve Akrabaları Destanı: Leskov'a göre Ruslar edebiyatta gayet gerçekçi bir şekilde anlatılmıştır ama bu gerçekçiliğe sığmayan yönler de vardır, onlar söylencelerde varlığını sürdürür. Vişnevski böyle bir söylenceden çekilip alınmıştır. Leskov adamı hiçbir şekilde yargılamaz, sadece renkli bir yaşamı aktarır.
Önemli bir adam Vişnevski, Batı'da eğitim alıp memleketine döner ve Ukrayna-Rusya çekişmesinin halka yansıdığı şekliyle biçimlenir, bir de mezhep farklılıkları var tabii. Bu kısımlar toplumun gerilim noktalarını ortaya çıkarıyor ama konu bu değil, Vişnevski. Adamımız orijinal, aileden zengin ve başına buyruk, bir de şair gözleriyle bakıyor dünyaya. Eşi adamı seviyor ve daha da önemlisi anlıyor, adamın kadınlara karşı duyduğu sevgiyi görünce o kadınları kendi çocuğuymuş gibi seviyor ve onlara bakıyor, adamın şairane çıkışlarına aynı şekilde cevap veriyor. Ne zaman ki kadın ölüyor ve Vişnevski başka bir kadınla evlenip yeni eşinin duygusal açıdan odundan hallice olduğunu anlıyor, o zaman yarı yarıya ölüyor, dünyanın renkleri giderek soluyor, meyvelerin eski tadı kalmıyor falan. Öldüğünde öbür tarafta buluşacaklarını düşünüyor yazar, aralarındaki ilişkinin niteliğini anlarsak son derece olası.
Nöbetçi: Leskov, öykünün Ruslar için son derece tipik olduğunu düşünüyor. Uydurulmuş hiçbir şey yokmuş bir de. Gerçeğe yakışan bir öykü gerçekten.
Kulübesini terk etmemesi gereken bir asker, az ileride boğulmak üzere olan bir adama yardıma koşar ve adamı kurtarır, o sırada oradan geçmekte olan muvazzaf bir gaziyi görünce korkudan hemen kulübesine döner ama ihbar edileceğini düşünmekten içi içini yer, komutanını durumdan haberdar eder. O sırada gazi de adamı kurtarmış gibi yapıp madalya almaya karar verir, sonuçta kurtarılan adam kendisini kimin kurtardığını fark edemeyecek kadar korkmuştur. Böylece hikâye iki uçtan yürümeye başlar, komutanlar komutanlarına başvurur derken gazinin hikâyesi gerçek olarak kabul edilir, bizim fedakar askerimiz de iki yüz değnek cezasıyla yırtar. Hikâye içinde hikâye, gerçek olarak kabul edileni gerçeğe en uzak olanıdır zira gazinin giysileri kupkurudur ama önemi yok, gerçek tercih edilebilir bir haldedir.
Son bir tane, Alaycı. Bu tam Aziz Nesin'in kalemi aslında. Köye atanan yönetici adildir ve çalışkandır ama köylüler adamı sevmez çünkü adam kimseye dayak attırmaz, kimseyi sürgün etmez, kimseye kötü davranmaz kısaca. Köylüler bu durumu kabullenemez, adamı bir temiz döverler, üzerine adamın kurdurduğu fabrikayı, değirmeni falan yakarlar. Özür dilemeleri karşılığında affedilecekleri beyan edilir, buna rağmen adamla bir daha çalışmak istemedikleri için özür dilemezler ve çoğu sürgün edilir, bazıları köleleştirilir falan. Trajikomik.
Folklor, hikâyecilik derken okuyacak öykü kalmıyor.
Berk Kuruçay genç bir arkadaş, muhteşem bir araştırmacılık örneği göstermese de derli toplu sayılabilecek, içi dolu turşucuk bir başvuru kitabı koymuş ortaya. Bu açıdan iyi ama araştırmacılıktan çok hayranlığın dili var, kitaptaki bilgilere de azıcık uğraşla internetten ulaşabilirsiniz. Kitabı biraz kurcalasaydım edinmezdim açıkçası, normalde bodoslamadan kitap almam ama oldu bir kere. Haydarpaşa'daki fuarın ortamı beni küçük, sevimli bir canavara dönüştürdü.
Cornell'in intihar ettiği geceyle başlıyoruz, In My Time of Dying hadisesi, eşi ve arkadaşıyla konuşmaları... Zihinsel olarak hazırlık yapmış Cornell, aldığı ilaçların etkisiyle olduğu söyleniyor ama kim bilir? Sebepsiz yere ölmek için çok genç olduğu söylense de gençliğin kimde olduğunu söylemek zor. "İntihar etmek için çok genç olmak" diye bir şey yok, diğer yandan milyonlarca sebep var intihar etmek için, bazılarının veya birinin sıkı bir baskısı yeterli. İntihar edenin arkada bıraktığı insanları düşünecek durumda olmadığı görmezden geliniyor, sanki herkesi arkasında bırakıp uzaklara gitmiş ama varlığını sürdürüyormuş gibi. O noktada insanların bir önemi kalmıyor zaten, herkes Caraco gibi ince olmak zorunda değil ki anneyle baba öldükten sonra intihar edilsin. Sonrasındaki suçlamalar saçma bu yüzden, istendiği gibi yaşamak -veya ölmek- için kimse çocuklarını, eşini düşünmek zorunda değil, bu özgürlük ağırdır ve ağırlığı ölçüsünde özgürlüktür zaten. Cornell'in yaşamına ve ölümüne saygıyla yaklaşıyorum, insan olmak zordur çünkü.

1960'lardan itibaren Grunge'a kadar müzikal anlamda neler olup bittiği güzelce ele alınmış, bir de Seattle ve ahalisi anlatılmış, o da güzel. Annesiyle babası boşanmış çocuklar ellerine gitar alıp üretmeye başlıyor, uyuşturucuya bulaşıyor ve yağmurun eksik olmadığı bir şehrin sokaklarını adımlıyor, bir de işçi sınıfının onurlu ve zor hayatını sıkıştırıyorum araya, temeller beliriyor. Cobain, Vedder, Cornell ve canım Staley'nin ortamı aşağı yukarı bu. Cobain: Montage of Heck'i izlerseniz fikir sahibi olursunuz, süper bir belgesel o. Neyse, ardından Temple of the Dog ve diğer üç kahramanın grupları geliyor, aralarındaki arkadaşlığı görüyoruz falan.
Sonda Chris Cornell'in bir röportajı var. Soundgarden, Seattle, Temple of the Dog ve Seattle Sound'la alakalı mevzulara kısaca bir değiniyor Cornell. Şehrin diğer kötü çocuklarını sevdiğini ve üretilen müziklerin birbirine pek benzememesinden duyduğu mutluluğu anlatıyor. Kendilerine özgüler, hiçbir şekilde değişmek istemiyorlar ve orijinal kalarak farklı işler ortaya koyuyorlar. Muhteşem bir durum bu; birbirine benzemek isteyen kimse yok, benzer kaynaklar var ve bu kaynaklardan doğdukları için birbirlerinden hem çok farklılar hem de farklı değiller. Ne güzel yapmışsınız ulan!
Beyaz Diş'teki kısıtlı bir özdeşleşme değil, mecazlara gömülü bir esrime de değil, tam anlamıyla vahşi bir varlık olmaya çalışmanın hikâyesidir. Bilişsel işlemleri bilinçli bir şekilde kısıtlamaya çalışıp algıların dünyasına adım atmak zor ve yazar çoğu noktada başarısız oluyor, başarısızlığını kendi de kabul ediyor ama başarabildikleri bile evrimin bir noktasında çılgın bir gelişim gösterip zaman geçtikçe giderek uzağına düştüğümüz dostlarımızla zamanında benzer dünyaları paylaştığımızı ve bu dünyaların içinde yaşadığımız, sömürüye ve tüketmeye dayalı dünyaya göre çok daha doğal ve eğlenceli olduğunu gösteriyor. Bir zamanlar doğayı daha iyi duyumsuyorduk ve algılarımız bombardıman altında değildi, her şey daha basitti ve daha yaşanabilirdi, yaşamaya değerdi de diyebiliriz. Foster bir anlamda da insanın kaybettiği vahşiliğin nasıl bir şey olduğunu hatırlatıyor, uçaktan atlayarak değil belki ama solucan yiyerek ve sülüklerin içinde gezinerek.
Geçmişten günümüze hayvanlarla -dostlarımızla, akrabalarımızla veya aklınızdan geçeni de koyabilirsiniz- kurduğumuz ilişkilerimizin köreldiği açık. Habitatımız içinde öylesine farklılaştık ki beslenme şeklimizden hissettiklerimize kadar her şey yaşamımızı göz önüne alarak söylersem geri dönülmez bir biçimde değişti. Amiyane bir şey söyleyeceğim, Ege kıyısında bağ evi falan alıp şehirden basıp gitmek istiyoruz. Bir ölçüde doğaya dönüş. Endüstri toplumundan uzaklara, tabii her türlü elektronik aleti geride bırakarak ama o kadar da dönülmeyecek doğaya, tamam, o da iyi. Bunun için enerji ve para lazım, insanın ne olduğunu hatırlayabileceği bir yere gidebilmesi için insanın ne olduğunu unutturan şeylere ihtiyacı var. Harari'nin Tarım Devrimi'nin neden geri çevrilemeyeceğini anlattığı bölümü hatırlıyorum, geometrik artış öyle bir noktada ki geri alınacak gibi değil. Alışkanlıklar biçimlenmiş, nesiller boyunca benzer yaşamlar birbirini izlemiş, dolayısıyla bu noktada ütopik bir çözüm, olağanüstü şartlar ortaya çıkmadıkça iş hayal boyutunda kalacak. Neyse, zamanında duvarlara insan-hayvan biçiminde çizilen resimler çok gerilerde kaldı, aynı biçimde kurgulanan tanrılar da hatıralık olarak masaları süslemeye başladı, zaten formlar da iyice farklılaştıktan sonra bağ koptu.
Koptu mu?
"Wittgenstein eğer bir aslan konuşabilseydi bile, dünyası bizimkinden çok farklı olduğu için tek bir kelimesini bile anlayamayacağımızı söylemişti. Yanılıyor. Yanıldığını biliyorum." (s. 39)
Foster dört hayvanın yaşamını yaşamaya çalışıyor, eğlenceli anlatımıyla da insan olmanın çizdiği sınırların ötesinde, bir zamanlar ortaklık kurduğumuz yaşam biçimlerini hatırlayabilmenin mutluluğunu anlatıyor. Çamurlar içinde uyumak, böceklerle beslenmek ve başka bir sürü şey belki başlarda mutsuzluğa yol açmış olabilir ama... Böyleydik, farklı mıydık sanki?
Toprak, su, ateş, hava. Her biri için bir hayvan.
Porsuk: Ağza bir solucan attığınızda yemek borunuza yönelmiyor, dişler arasında bir boşluk bulmaya çalışıyor. Isırırsanız balçık ve toprak tadı gelir ama solucanın cinsine ve mevsimlere göre değişir bu tat. Porsuklar için açık büfe gibi düşünebiliriz, beslenmelerinin %85'ini solucanlar oluşturduğuna göre ekmek topraktan, su gölden, ne güzel dünya!
Foster oğluyla birlikte porsuk oluyor, ev yapma niyetiyle bir tünel kazıyor ve durmadan hapşırıyor, muhtemelen porsukların burunlarının ucundaki, burun deliklerini kapatan kas parçası kendisinde bulunmadığı için. Fiziksel farklılıkların yanında algısal olanlar da var, babayla oğlu bir süreliğine uyutmayan sesler, ıslak toprak mesela. Bu farklılıklardan yola çıkarak hayvanların duygulara sahip olup olmadıklarını irdeler Foster, Darwin'den örnek verir, keyifli bir uyarıcıyla karşılaşıldığında kasların gerilmesinden bahseder. Dönüşte Foster'ı sudan çıkmış balığa çeviren de bu değişim; motor sesleri, bağırarak konuşan insanlar, koku kaosu... Doğal yaşam alanlarından çıkıp insanların arasına karışan bir hayvan için ne büyük eziyet!
Susamuru: "Susamuru olmak uyuşturucu etkisinde olmak gibidir. Şehir hayatında yasal sorun çıkarmayacak tercihlerle bunu yapmanın tek yolu, birkaç gece her saat başı double espresso içip soğuk duşun altına girmek, ardından hâlâ kıpırdayan balıklarla yapılmış koca bir sushi tabağını kahvaltı niyetine mideye indirip kısa bir uykunun ardından yeniden başa dönmek ve bunu ölene dek tekrar etmek olabilir." (s. 91)
Dünyaların dönüştürülemeyeceğini, yaşamı algılamanın seksen farklı yolunun birbiriyle pek az noktada kesişebileceğini kabullendiğini söylüyor Foster, yine de bu tür benzetmeler yapmadan ve uyku, beslenme vs. gibi faaliyetlerin istatistiklerinden yola çıkarak türleri karşılaştırmadan edemiyor. Komik de bir herif.

Muhteşem bir deneyim, Foster'ın yerinde olmak isterdim. Doğa hakkında kafayı azıcık yormuş biri bu kitabı da sever bence.
Freud'la dirsek temasının ürünüdür Schnitzler, aynı şey Freud için de geçerlidir belki. "Bilimlerin çerçeve içine aldığı şeyler önce sanatta belirir" dalgası. Yakın arkadaşlar, birbirlerini çok iyi tanıyorlar ve birbirlerinden esinleniyorlar. Ne güzel. Freud'un araştırmaları hakkında yeterli bilgi sahibi olsaydım da elimde Ölmek'le kıyaslayabileceğim bir şeyler olsaydı keşke. Öyle bir durum yok, kitaplardan anlamadığımı en müstesna biçimde göstermeye devam etmeliyim.
Felix çökmüş bir halde Marie'nin yanına geliyor ve kadını kanser edene kadar derdini söylemiyor. Gidecekleri yerler var, güzel anlar yaşanacak ama Felix'in bedeninde bu güzel anları zehirleyecek bir hastalığın izleri bulunduğu için adam kendini kapatıyor, nice ricadan sonra hasta olduğunu ve bir yıllık ömrü kaldığını anlatıyor. Marie Felix'i çok sevdiği için o da Felix'le birlikte ölmek istiyor, en azından başlarda. Roman bir bakıma ölümün kabullenişi sırasındaki aşamaları takip ederek ilerliyor ama dinginlik aşamasına hiçbir zaman ulaşılamıyor, Felix'in ölmekle ilgili sıkıntıları büyük. Hepimizin hissedebileceği gibi.
Ölüm düşüncesi bir ötenin varlığını yok eder, daha fazlasının olmayacağını söyler, bilinen toprakların sonuna bayrağını diker ki bilinmeyenin ötesine yapılacak yolculuğun başka bir bilinçle -belki de bilinçten bağımsız bir şekilde, kim bilir- başlayacağını söyler böylece. Bu düşünceyi unuturuz ve akıl sağlığımızı böyle koruruz; bir savunma mekanizması olarak unutmak, işini iyi yapar ve yaşamımıza devam etmemizi sağlar. Mekanizmanın işlemediği zamanlarda ölümün bir virgül olduğunu kabul edene kadar amaçlarımız, alacağımız kararlar hasar alır, sonuçta bilinmeyenin sınırındayken şeylerin önemi yiter. Bir ay sonra öleceğimi bilseydim kabullenme aşamasına kadar -çok az insan varırmış buraya- denizin, ağacın, rüzgârın, yazacağım kitapların hiçbir önemi kalmazdı. Aitlik duygusu kaybolurdu, sevdiklerime bir ölçüde sahip olduğumu düşünmek beni rahatlatan bir şeyse bundan uzaklaşırdım. Sahip olmak pek doğru değil, güzelliklerin bir parçası olmak daha doğru oldu ama işin bencillik boyutu her zaman orada bir yerdedir, yitirileceklere karşı bir haset filizlenir. Ben yokum ve siz var olmaya devam edeceksiniz, öyle mi? Bildiğimiz dünyanın biçimlendirdiği bilinçten bu kadar, öbür taraf hiç önemli değildir. Ölmek, gitmeyi hiç istemediğim bir yere gitmek demektir ve özgür irademin, karar mekanizmamın ötesinde, beni hiç sallamayan bir şeydir.
Öyle midir? Değişir. Sonuçta ölüm hakkında ne düşünürseniz düşünün, insan bir tek kendi ölümünü ölecektir, bu biricik bir deneyimdir ve yaşamınız ölüme karşı nasıl biçimlenirse biçimlensin sona erecektir. Felix'in bunu kabullenememesi ve aşık olduğu kadını ölümüne dahil edip etmeme konusundaki fikirlerinin yol açtığı bunalımlar... Dertli bir novella bu.
Alfred'e giderler, Felix'in doktor arkadaşına. Alfred Felix'in hastalığının geçebileceğini, hava değişimi için doğanın kalbine gitmeleri gerektiğini söyler ama Felix'in daha o an, en başta ölümü kabullenişindeki katılıktan bir şeylerin yolunda gitmeyeceği bellidir. Ölümden kurtulamayacağını düşünür ve çok katmanlı kıskançlığı onu yavaş yavaş ele geçirir. Öncelikle Marie'nin yaşamına devam edeceği düşüncesi yüzünden mutsuz olur, sonra yarım kalacak fikirleri yüzünden mutsuz olur, ölüm aklında olduğu müddetçe mutsuz olur kısaca. İkilinin arasındaki tartışmaların arasında yer alan bireysel düşüncelerin anlatıldığı paragraflarda Felix'in kabullenme aşamasına yaklaşıp uzaklaşmasını izleriz. Kaybetmeyi olağan bir olay olarak benimsediği bölümlerde aydınlanır hatta iyileştiğini, ölümün kendisine hiç uğramayacağını düşünür. "Yaşamak arzusunu yenmemişti, sadece ölüme artık inanmadığı için, ölüm korkusu onu terk etmişti." (s. 27) Nazım Hikmet'in ceviz ağacı dikmekle alakalı dizelerini hatırlıyorum, bir de Jankélévitch'in ölümün yaşam düzlemindeki yerini irdelemesini. Durumun Marie'ye yansıması aidiyet üzerinden yürür; Felix iyi hissettiği sürece birbirlerine aittirler ve yaşamak güzeldir, tersi durumda Marie'nin aitlik hissedeceği hiçbir şey kalmaz, uzun vadede özgürdür ve sevginin sonlandığı noktadan itibaren ihtimallerin kapısı aralanır, yaşamın zenginliği aşkı bile siler.
Bir adım geri çekilmeler üzerine kurulu bir metin. Şahane, alınız.