Toplam yorum: 3.286.388
Bu ayki yorum: 7.918

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Coğrafya/doğa çocuklukta algılanan biçimiyle varlığını sürdürürse çocukluğun da kader olduğunu söyleyebiliriz. Geleceğe sürüklenen. Çocukluk bir yük olduğu kadar da hediyedir, insan büyüdüğünü hissettiği an yaldızsız kağıdı açabilir. Çokça anılardır, dönüştürülebilirler. Duman'ın biçimlendiriş şeklinde kapalı bir coğrafyanın biricik varlıkları belirir; hayvanlar, söylenceler, kar. Sınırın ötesine geçen karakterlerin sesi soluğu kesilir, kendilerinden bir daha haber alamayız. Her şey çocuklukta çizilen sınırların içinde gerçekleşir. Öyküler ilerledikçe gerçekliğin dokusu renk değiştirir, masalın her şeye açık doğası kendini gösterir. Uzak bir zaman, uzak insanlar, bir müddet sonra ister istemez masallaşır. Duman'ın dünyası böyle bir dünya.
Büyük harfler, yüklemsiz cümleler, anlatımcılıktan çıkıp akışa dönüşen bir yürüyüş, biçim olarak da Duman'ın öyküleri oldukça başarılı. Bir tanecik kitabını okudum gerçi ama külliyatını toparlamıştım, bu yazı biraz da kendisine ayıracağım. Bir de şey, aşırı yoruma girebilir ama Ömer Seyfettin izleri mi var öykülerde? İlk öyküde bir Kaşağı tadı var, ikincisinde de Diyet. Belki diğerlerinde benzer izler vardır yahut muhteşem uyduruyorum şu an.
Kayıp İnci: Cemal dayının kitapları arasından en sevileni Steinbeck'in İnci'si oluyor, keşke dayı da o kadar sevilseydi. Yani karın doyurmayan kitapları bir bir devirmesi, bazı anarşik işlere karışması gibi hadiseler yüzünden aile büyükleri tarafından zorla evlendirilip İzmir'e şutlandığında yaşamının ışığı sönüyor ve kayboluyor dayı, bir daha kendisinden haber alamıyoruz. Çok içiyormuş, kitap okumuyormuş artık, bu kadar. Geriye kış günlerinin bir numaralı eğlencesi olan İnci kalıyor ama bulunabilirse.
Yeğenlerden birinin anlatıcılığında bitmek bilmeyen kışları, öğrencilerine durmadan bağıran bir öğretmeni, memur babayı, anneyi ve geriye kalan rüya öğelerini görüyoruz. Baba memur, devletin cisimleşmiş hali. Anne bir sessiz kadın, sevecen ama coğrafyadan ötürü soğukluğu kendinden menkul. Kemal Abi var bir de, daireye yeni gelen kütüphaneci. Çocuklara verdiği kitabın geri gelmeyeceğini nereden bilecekti, hele kitabı saklayan küçüğün rengârenk dünyasını? Ölüme uzanan bir masal yolu, çocukluğun sonsuz yaratıcılığı. Hüznü de bol; yoksulluk belasından et yiyemedikleri günler, küçük kardeşin kuş avlayıp getirmesiyle annenin gözyaşlarına dönüşüyor, bir de etli yemeğe. İHTİYAR BEN yaratıldığı gibi duruyor, maceralarına bir başka çocuğun zihninde çıkacak.
Kemal Abi cenazeden sonra kitabı istemeseydi iyiydi ama devletin işleri işte, bürokrasinin zamanı yoktur, aralık pencereden giriverir.
Teyzem O Burhan'lı Günleri Nasıl Atlattı?: Çağıldaklı gülen teyze, sırf bunun için sevdim Duman'ı.
Ayten Teyze belli ki aşık olduğunda gözü dünyayı görmeyen biri, işinden olduğu ve annesine bunu çaktırmamak için elinden geleni yaptığı sıralarda, Mamak'a kış inmek üzereyken kendi gibi sıkıntıya teyelli Burhan'la tanışmasa içinde uçuşmaya başlayan kuşlar kendi başlarına kuğurdar, yalnızlıktan gözlerini kapayıp dünyayı karanlığa boğardı. Öyle olmadı. "Baykuş virane sever" bu öyküde geçer, Burhan'ın sıkıntılarıyla Ayten Teyze'ninkiler birleşince birbirini götürür diye düşünüldü. Teyze işsiz kaldığında anlatıcı olan çocuğun ailesinin yanına taşındı, çocukla aynı odada yatarlardı. Geceleri camdan dışarı bakan teyzenin çiçek dürbününe dönüştüğü zamanlardı bunlar; çocuğu hayal dünyasına soktuğu gibi sayısız rengini paylaşmaktan çekinmezdi. Burhan'la evlendiler, adam iç güveyi geldi, bir odada üç kişi oldular. Çocuğun saklı bir şey olarak düşündüğü hareketlerinin ardından hızlı hızlı soluklanırlar, paylaşılan bir uykuya dalarlardı.
Burhan ölene kadar. Yol açtığı yıkımı anlatmaya gönlüm yok.
Eriyen Gelin: Böyle güzel bir öykü bilmem bir daha yazılır mı? Yazılır ama başka bir anın duygusuna dahil olur, ben bu öyküyü okuduğum anı duvarıma astım, bakıp bakıp mutlu olurum.
Yollar kar, abi gelecek. Aile abiyi bekliyor, bir de abinin getireceği gelini. Babanın içtiği Maltepe'den hasta annenin yattığı yatağa her şey hazır. Gelin, her bir karakter tarafından güzelce kurgulanıp kişiliğe büründürülür. Düşü kurulan, ailenin yaşamına kaynayacak biri. Tabii o da bir düş değilse, gerçekse.
Şunu bırakıp bitiriyorum: "Bir ara abim boşluğa baktı, neden sonra annemi görmek geldi aklına. Korkunç, ıstıraplı hastalıktan habersiz, kalkıp yatağın başına gitti. Annem, sevindi onu görünce. Alnı kızararak. Sanki abimin sesi bir teneke baldan geliyor. - Ne güzel olmuşsun, dedi. Erik ağaçları hakkında bir şey sordu. Sorunca yaşlar süzüldü abimin gözünden. Neden bilmem; insan erik ağaçlarının nasıl olduğunu sorduğu zaman artık ölüme mi yaklaşmıştır?" (s. 53)
Birkaç öykü daha var, hepsi birbirinden güzel.
Faruk Duman ne kadar da maharetli bir hikâye anlatıcısı! Kurgusu hikâyeyi incitmez, inceliklidir. Bir bakın bence.
Tekeşililik hakkında konuşmanın önemli olan hemen her şey hakkında konuşmak olduğunu söyler Phillips. Aşk, merak, cinsellik, sadakat, tekmili birden. Tekeşlilik incelendiği noktaya göre bir diğerini silecek, görmezden gelecek veya tamamlayacaktır, muhtemelen üçüncüsü gerçekleşir. Bir dışarıda bırak(ıl)ma ve bütünle(n)me olayıdır, tanrıya inanmaktan pek farklı değildir. Phillips için. Ampirik edinimler tarafından ters köşe edilebilecek bir dalgadır, kimse tutkuyla karşılaşana kadar tekeşliliği unutmayacaktır ve o noktadan sonra unutmaması imkansız olacaktır. Kaçarsız.
Aforizmaların bazılarını çekiyorum, sonra gevşek gevşek yorumlamalara girişiyorum. Başka yol bulamadım. Şunun gibi:
"Belki de sadakatsizliği veri almalıyız, onu taciz olmadan, rahatlıkla varsaymalıyız. O zaman tekeşlilik hakkında düşünebiliriz artık." (s. 10)
"Hiç..."
Tekeşlilerle çokeşliler idealisttir, bir noktada birleşirler ve sinizmin düşmanıdırlar. Olayları bellidir, ironiye ve hayal kırıklığına tahammülleri yoktur, bir düzlemde ilerlemek isterler. Tekeşliler için sadakatsizlik bir hakikat problemidir, doğruyu söylemediklerini veya eksik söylediklerini düşünürsek kendileri için yarattıkları paralel gerçeklik sinir bozucudur. Birden fazla dünyaya kapı aralar ve kırılma anından itibaren kişi, kişiliğini çoğaltmış olur. Tek bir kişiliğe indirgenmek, dilin tek bir gerçeklik için kullanılması demektir. Ne güzel dünya be. Bunu yazdım ve birkaç sayfa sonra not aldığım şu kısmı gördüm: "Tekeşlilik kendimizin versiyonlarının sayısını minimumda tutmanın yollarından biridir." (s. 15) Büyümeye bu pencereden bakalım, var olmamız tekeşlilikse ailemizi çeşitli yollarla yıprattığımız her an bir sadakatsizliktir, her bir yıpratma anında değişiriz ve bir başkasına dönüşürüz. Sadakatsizlik yetişkinliğe yaklaşanlara yakındır.
Çift olmak bir üçüncü kişinin oluşumuna yol açar. Gösteri işidir, dışarıdan bakıldığında saklanacak pek bir şeyin olmadığı görülür. Büyük ihtimalle üçüncünün yaşamıdır, diğerleri ara ara kendilerini gösterseler de sessizleşirler. Oyun bozulmaz, çiftlik bunu gerektirir. Üçüncü kişi, diğer ikisinin değiştiği oranda büyür. Ölebilir de; sadakatsizlik değişimi getirecektir ve üçüncü kişi yeni şartlara her zaman uyum sağlayamayabilir, özellikle böyle bir değişimde sağ kalması zordur. Ne olur, kendine her koşulda sadık kalan insan direnci azaldığında/bittiğinde tekeşliliği ölüm gibi görmeye başlar. Sadakatsizlik bir kendine yolculuktur, bir anlamda kendine sadık kalmak demektir. Eh, başkasına sadık kalmak için de özgecilik dense yeri. Tam bir paradoks, işin içinden çıkamadım. "Mesele neye inandığımız değil, hiç inanıp inanmadığımızdır. Mesele kime sadık olduğumuz değil, sadık olup olmadığımızdır." (s. 31) İnsan başkalarına kendine yaklaştığı gibi yaklaşır, kendine karşı daha acımasız olsa da bu böyledir ve Hayvan Olmak'ta Foster'ın dediği şey bu noktada mühim; insan kendini tamamlamadan bir başkasının yerine geçemeyecektir. İnsan kendine sadık olmadan başkasına da sadık olamaz demektir bu. Ne korkunç! Tek parça halinde kalın gözünüzü seveyim.
Cinsellik. Cinsellik daha iyi sergilenebilecekse yolculuk başlar, evler dağıtılır, çiftler ayrılır, belki de bunların hiçbiri gerçekleşmez. Cinsellik sırdır ve tekeşlilikte tek bir kişiyle paylaşılır. Paylaşılmazsa gidilecek başka bir yer daha var demektir, dürüstlük isteği buradan kaynaklanabilir, şüphe de. Hep daha fazlasının olabileceğini düşündürür, eş veya başkası için. Kendini tamamen teslim edene karşı duyulan şüphe kırıcıdır, macera sebebidir ama macera ihtimali olmadan da sadakat, ahlak olmaz. Bu durumda bir ince iptir yürünen, tam bir şüpheye ve güvene yer bırakmayan.
Bir sürü düşünce. Her birini ayırıp arşivlemek için zamanınızı harcayacaksınız. İyi bir uğraş, bence bir göz atın.
Bu adamların hiçin peşine düşüp giderek silinmelerini, bir nokta haline gelip kaybolmalarını her okuduğumda bunaltının orta yerine çöküyorum. Oe, Mişima, Abe veya Kobo, bir de Dazai eklendi şimdi. Oe intihar etmedi, diğerlerinin de iyi ki az sayıda eseri Türkçeye çevrildi.
"Doğmuş olduğum için beni affedin."
Batan güneş, yükselen güneşin ülkesine de bir gönderme taşıyor. Savaş sonrasında Japonya'nın çöküşü, soyluların yitirdikleri soylulukları üzerinden anlatılıyor. Bireyin var olma çabası, birey-toplum çatışması gibi anahtar sözcükleri koyacağım ama yetmeyecek; Japon toplumu onura büyük önem verdiği halde sağ kalmak için onurundan vazgeçme eşiğine gelen insanların dönüşümleri bir dönemin sosyal çalkantılarına da ışık tutuyor böylece.
Bir ailenin hayatta kalması yeter ama belli bir yaşam standardından sonra daha düşük bir düzeyde yaşamanın yol açtığı sıkıntılar karakterlerin canına okur hale gelecek, hikâyenin çıkış noktası bu.
Şimdi bir makale okudum da, Japon elitlerinin savaş öncesindeki tutumları yüzünden koca bir ulusun yenilgiyle yüzleşmek zorunda kaldığından bahsediliyor. Biraz araştırma yapmak bu suçluluk duygusunu anlayabilmek için faydalı olabilir.
Dazai iyi yazar. Çok iyi bir yazar. Tavsiye...
Panoptikon vardır, gözlenip gözlemlenmediğinizi bilmezsiniz. Gözlemlenebilirsiniz, sizi gözleyen de panoptikonun bir parçasıdır, sizin yerinizdedir, o da gözlemlenir. Anlatıcı en dış katmandadır, o da gözler.
Kurgunun en çıkmaz yerinde daha nasıl gözlemlenilebilir diye düşünebilirsiniz, ortaya çıkar. Dahası vardır. Orwell'ın toplumsal paranoyası -ironiktir; gerçeğe yakındır veya gerçektir- bireysele yansıyor, insan önce kendini gözlüyor. Epigraftaki Kierkegaard alıntısı atılan bir adımdan sonrasını imliyor. Önde boş uzam, doldurulacak ve neyle doldurulacağı bir önceki uzamdan okunabilir. Başkaları da okuyabilir, açık. Terstir aslında; bir adım öteye gidilerek bakılır ve görülür ki bir yerde bir şey var, bir şey olmuş. Nasıl anlarız, adım geriye atıldığında mı? Böyleyse önceki adımın yerinden, onun gözleriyle görürüz, bu berrak bir görüntü vermeyecektir, önceki adımın kimliği her şeyi bozar. Yine epigraftan: "Bu yaşam ters ve dehşet verici, dayanılacak gibi değil." (s. 6) Yana o zaman, daha önce hiç bulunulmamış bir yerden bakmak, orayı da kendilikle doldurup anlam yüklemeksizin. Mümkün mü? Gözlemlenen herkes bunu deniyor, anlatıcı dahil.
Otto Lambert, eşi Tina'nın El-Hakim harabelerinin aşağı kesiminde öldürülmesinden sonra F.'yle temasa geçer. F., gezegenin portresini filme çekme düşüncesiyle birbirinden bağımsız parçaları kaydeder, rastlantısal sahnelerle bir sonuca varmak istemektedir. İyiymiş. Sonrasında psikiyatr olan Otto'nun bilimsel araştırma maiyetinde Tina'yı gözlemlediğini öğrenir. Ev bir laboratuvara çevrilmiştir, kadın bir vaka olarak ele alınmıştır ve bunun farkına vardığında da evi apar topar terk etmiştir. Otto, karısının rastlantısal bir biçimde öldürülmesinin izini sürmesi için F.'yi ikna eder, Tina'nın tuttuğu defteri ve kendi çalışmalarında tuttuğu notlardan bir bölümünü F.'ye verir. Bu bir.
F., mantıkçı D.'ye giderek olayı anlatır ve yardım ister. D., defterleri inceledikten sonra iki tarafın da birbirini gözlemlediğini, bildikleri insanlar olmaktan çıktıklarını ve soyutlana soyutlana tek bir duyguya indirgendiklerini söyler, Tina için bu duygu nefrettir, kaçmasına yol açan budur. Sonrasında Dürrenmatt'ın ince giydirmeleri gelir; devlet toplumu gözlemleyip düzenlemeler yapar, toplum devleti gözlemler ve tepkide bulunur, herkes kuşatma altındadır, her türlü bilgi ve duygu açıktadır, insan kamuya açılmıştır ve bu şekilde yok edilmiştir. Maja Beutler'in Mahkeme öyküsünü hatırlıyorum; birey, parçaları bir aradayken anlamlı, aksinde yıkıma uğrar. Parçalar da sürekli değişmektedir, bir an diğer bir anla aynı değildir. Bellek, ardılına ve öncülüne ekmek parçaları bırakır.
İnsanı gömüyoruz şu an, Dürrenmatt bombalamaya devam ediyor. Doğa da bugünkü kadar yıkıcı bir şekilde hiç gözlemlenmemiştir. Şeyler oldukları gibi değil, olması istendikleri gibi ele alınır ve faydacılığın muazzam hafifliğinde katledilir. Berger'in Görme Biçimleri nam kitabı, Nü bölümü. Benzer hadise Otto'yla Tina arasında geçer, Otto bir nefret nesnesi, Tina bir psikiyatri nesnesidir. Zamanla alışkanlığa yol açar bu durum, gözlemlenmemenin yol açacağı yalnızlık duygusu gözlemlenmeyi makul hale getirir. Sosyal medyayı ele alın mesela. Dürrenmatt bunu anlamsızlık korkusuna bağlar, evrende onca gök cisminin içinde, boşluğun tam ortasında insanı kıskıvrak yakalayan hiçlikten kurtulmanın bir yolu olarak gözlemlenme değer kazanır. D.'ye göre Tina bu yüzden kaçmıştır; farklı bir gözlemlenme çabası içine girip farklı bir anlam kazanmak istemiştir, bu yüzden fotoğrafları gazetelerde boy gösterir. O artık daha da görünürdür ve yarattığı gizem sayesinde gözlemlenmeye, bulunmaya değerdir. İş bu boyutta personaları kovalamaya dönüşür, gözlemlenen insan kendi değişkenliğinin de ötesinde farklı kimliklere bürünür, gözlemlenmesini değerli kılacak ve sürdürecek kimlikler yaratıp onlarla yaşamaya başlar. Anlatının tamamında bu kimliklerin değişmelerini, yer değiştirmelerini ve gerçekle -bu koşullarda gerçeğin nasıl bir anlamı varsa artık- kesişip ayrıldıkları noktalar yer alır. F.'nin El-Hakim'de Tina'yla ilgili araştırmalar yapması ve bir iç savaşın ortasında kalması, devletleri oluşturan yapıların birbirlerini gözlemesini, gözlemlerinden anlamlar çıkarmasını ve bu anlamların akışkanlığını inceler. F. değişir, Tina değişir. Tina gerçekten değişmiştir, spoiler olmasın diye söylemiyorum. Neyse, devletler değişir. Kemal Sunal'a bağlayayım; çok çeşitli değişmeler vardır, on beş yirmi tane bulunur.
Polisiye ama kuru macera değil, Dürrenmatt'ın gözlem üzerine düşünceleri gelişen teknolojiyle birlikte güncelliğini sürdürmesine yarayacak enstrümanlar kazanıyor.
Dürrenmatt'ın sevenine Julian Symons'ın Kendini Öldüren Adam'ını da tavsiye ederim.
Tepedeki Ev, evin tersoluğunun yol açtığı cinneti anlatıyordu. Bize göre nesnelerin ideal boyutları, bastığımız zeminin eğimi ve buna benzer şeyler beynimizdeki şablonlarda mevcuttur, beyin düzenleyici ve sıralayıcıdır, yani kapılarının aynı boyutta olmadığı, eğimli vs. bir evde yaşamak delirtici olabilir. Zaman algısının belirli bir şema içinde kalması da öyle, bunun ince ayarı için uyku gerekiyor mesela. Neyse, Jackson bu tür bir aracıya başvurmadan, evi farklı bir şekilde ele alarak ötekiyle olan münasebetleri inceliyor. Dışarıda olanla içeride kalanlar arasında bir uyuşmazlık mevcut ama asıl olay içeride, şatoda.
Marry Katherine Blackwood'un anlatıcılığıyla ilerliyoruz. Yazarın kastını daha ilk cümleden çıkartamıyorum ama ad, soyad ve yaş verip karakterin ablasıyla birlikte yaşadığını, ailesindeki diğer herkesin öldüğünü ve hemen ardından Julian Amca'nın pek hoş hallerini anlattırmasıyla birlikte güvenilmez -ya da bir ölçüde güvenilir- anlatıcı karşısında okur olarak pozisyon alıyoruz. Niyetimiz tongaya düşmemek zira çok ilginç şeyler olacak gibi gözüküyor. Merricat aynı zamanda köygöçüren mantarını da çok seviyor, bunu durduk yere söylemez deyip atıyoruz hafızaya. Bir de ablasıyla birlikte yaşıyorsa ve ailedeki diğer herkes öldüyse Julian Amca ne iş, onu da bir köşeye koyuyoruz.
Otoyolla kasaba arasında bir yerde, malikanede yaşıyorlar. Dış dünyayla mesken arasında, arada kalmış bir konum. Sembolik. Kasabadan çıkmak için malikanenin önünden geçmek zorunlu, başka yol yok. Önceleri bahçeden bir kestirme yol varmış ama Merricat'in babası yolu kapamış.
Merricat salıları kasabaya iniyor, alışveriş yapıyor ve temkinli bakışları görmezden geliyor. Stella'nın mekanında bir kahve içiyor, etrafta kimse yoksa tabii. Stella ablasının da sağlığını sorduktan sonra, "Ya o?" diye ekliyor. O? Amcada ne gibi bir problem var acaba, bu aile niye böylesi yalıtılmış? Sonra bir kerkenez gelip Merricat'le dalga geçiyor, Blackwood ailesinin katli için söylenen bir şarkıyı söylüyor. Kız herkesin ölmesini isteyerek kaçar gibi uzaklaşıyor oradan. Bilgiler çoğalıyor; elde bir katliam var ve şarkının içeriğine bakarsak Merricat'in ablası Constance'ın aileyi zehirlediğini öğreniyoruz. Adım adım ilerliyoruz, elimizdeki bilgiler şimdilik bu kadar. Bir tek şey kafa kurcalıyor, o da kasabanın köklü ailelerinden sınıf farkından ötürü nefret edilmesinin dışında Blackwoodların sevilmemesinin sebebi ne olabilir, babanın yolu kapatması mı sadece? Zehirlenme olaylarının dışında bir şeyler mi var, mesela kasabalılar kızları cadı olarak mı görüyor? Kasabalıları çocuk despotlara dönüştüren bu öfkenin sebebi nedir? Bilmiyoruz. Korkuyorlar, Blackwoodlara süt götüren adam bile o evle irtibatı koparıyor.
Ev yaşamları herkesin görebileceği ön cephede değil, bahçeye açılan arka cephede sürer. Julian Amca, zehirlenme olayıyla ilgili hatırladıklarını kağıtlara döker, araştırmasının tamamlanması ve basılması için hatırlaması gereken çok şey vardır. Postayı ve telefonu iptal ettirmelerinden sonra dışarıdan pek az tanıdıkla irtibat kurarlar, onlar da haftanın belirli günlerinde gelen eski dostlardır. Amca, Constance ve Merricat'in hatırladıklarıyla yetinir. Üzerlerine çöreklenen suçluluk psikolojisi zehirlenme olayından çok öncesine dayanır gibi gözüküyor, ailenin tarihinin büyük bir kısmını kapsar bu. Merricat, arabayla kovalandığını ve kasabalıların sonsuz alaylarına katlandığını hayal edip nefretini büyütür, suçluluğunu da. Kuşlar bile saldırgandır, evin ötesi bir cehennemdir. İlerledikçe Constance'ın şekerle siyanür arasında bir ilişki kurduğunu, aile üyelerinin ölümünden bu olayın sorumlu olduğunu, Constance'ın kasıtlı bir suç işlememesinden ötürü yırttığını ve o facia zamanlarında Merricat'in yurtta kaldığını öğreniyoruz. Tekrar bir araya gelmeleri çok sancılı olduğundan ve birbirlerini çok sevmelerinden ötürü kolay kolay ayrılmayacaklar, belli.
Üçünün ilişkisi ilginç, Merricat Julian Amca'ya karşı sürekli merhametli davranması gerektiğini hatırlatıyor kendine. Jonas nam kedisini bir dördüncü kişi olarak görüyor, Ay'a gidip orada rahat edebileceğini düşünüyor, bir sürü şey. Üçünün de gerçeklikten koparıp müstakil hale getirdikleri dünyaları var ve ara ara bu dünyaya kaçıyorlar, diyalogların mantıklı bir örüntüye sahip olmaması, kelimelerin anlamlarından kopması bu yüzden. "Şapşal Merricat," diyor Constance, sürekli. Deliliğin kardeşçesi mi? Merricat'in evi korusun diye astığı nesnelerin yanında gömdüğü paralar da deli olduğunu mu gösterir? Deliliğin toplumsal bir anlam taşıdığını düşünüyorum, aile içinde doğal davranışlardan bir farkı yok.
Charles. Yıllar sonra kuzenlerden biri ortaya çıkıyor, misafir olarak kabul ediliyor. Charles'ı sağlıklı bir toplumun sağlıklı üyesi olarak tanısaydık ve aileyle arasında çıkacak muhtemel çatışmaları görseydik belki daha etkileyici bir rolü olabilirdi, biz sadece paragöz ve mermer kafalı bir adam olarak bileceğiz kendisini. Detaylara girmeyeyim, ailenin delilerden oluştuğunu anlar anlamaz evde yangın çıkıyor, Merricat sağ olsun. Kız, Charles'ın despot tavrından nefret ediyor, Julian Amca da öyle. Charles'a göre Merricat'in akıl hastanesine, Julian Amca'nın da huzurevine gönderilmesi lazım, Constance da normal yaşama dönmeli. Burası yine garip; kardeşiyle amcası kızın zaten evden çıkmasını, sosyalleşmesini istiyorlar ama Constance böyle bir şey yapmak istemiyor. Bunun yanında Charlie'ye hak veriyor ve hayatını heba ettiğini söyleyip ailesine kötü davranmaya başlıyor. Yangından sonra yine eskisi gibi hissediyor bu sefer, Charlie'nin gidişiyle eski haline dönüyor. Bu dönüşüm çok keskin ama ailenin en aklı başında gözüken bireyinin nasıl bir deliliğin içinde yaşadığını bilemeyeceğimizden belki de normaldir, kurguya halel getirmez.
Evin üst katları yandı, kasabadan gelenler yangını söndürdü ve bir cinnete kapı araladılar; evi basıp içeride ne var ne yok kırdılar, döktüler, bizim kızları ortaya alıp dalga geçtiler. Aile dostları bu çılgınlığın orta yerinde çaresiz kaldılar, nihayet Julian Amca'nın ölümüyle kalabalık dağıldı. Sonrası toparlanma süreci. Dostlar yüzlerine açılmayan kapılar yüzünden gelmeyi bıraktı, iki kardeş yine çok mutlu mesut, yaşamaya devam ettiler. İnsan öyle engin ki delilikle mutlu olabilir, en azından kendilerine ait, dışarıdan gelen bir şey, bir tehlike değil. "İçeride Charles olunca bahçe bile yabancı bir manzaraya dönüşmüştü." (s. 102)
Başa dönüyorum, Merricat'in Julian Amca'yı bir hayalet olarak gördüğünü düşündüm, arada hayaletlerin varlığından bahsetmesi buna yorulabilirdi, doğruymuş. Bomba şu ki dördü yemek yerken Charles'ın keçileri kaçırmak üzere olduğu bölümde Julian Amca, Merricat'in yurtta öldüğünü söylüyor ve Charles boş boş bakıyor. Merricat tam karşısında. Ailede kimin yaşayıp kimin hayalet olduğunu anlamak mümkün ama karakterlerin davranışları bu konuyu muğlaklaştırıyor, zaten tekinsizliğe yol açan noktalardan biri bu. Diğeri gotik ortam. Diğeri ötekinin düşmanlığı. Diğeri aileye bağlı olmamız, aileye her koşulda bağlı olmamız, gerekirse aileyle birlikte batmamız.
Shirley Jackson içimizdeki kuyuyu biliyor. Bir göz atmak isteyebilirsiniz ama uzun süre bakmayın.