Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Tersten başladım ya, Radetzky Marşı'ndan girmeliymişim. İki parçadan ikincisidir bu, aynı hataya düşmeyin. İlkini Can bastı galiba, bir de Aylak Adam.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Rusya'yla giriştiği mücadelenin sonlarına doğru monarşinin yıkılması, dünyanın gördüğü ilk büyük savaşta yenilen imparatorluğun içten parçalanması gibi tarihi bir arka planın önünde Franz Ferdinand Trotta'nın, monarşi yanlısı -anlatıcıya konan isimden belli- meşhur aile von Trottaların son evladının değişen bir toplum ve yönetim yapısıyla, kısacası tarihle yüzleşmesini izliyoruz. Kendisi ve ailesi monarşi yanlısıdır, dolayısıyla yabancı topraklarda bir yabancı haline gelmiştir. Üzerine bir de savaşa gitmiş, esir düşmüş ve yenilginin sillesini yemiştir. Eski çağın adamı, dünyanın en hızlı yüzyılına karşı.
Radetzky Marşı'nda anlatılmış, Franz'ın dedesinin kardeşi Solferino Savaşı'nda İmparator Franz Joseph'in hayatını kurtarmış, kendisine Solferino Kahramanı ünvanı verilmiş. Babası da azılı bir vatansever; Habsburg'u kurtarmak için mücadele ederken ABD'ye kaçıyor, orada zengin olup memleketine dönüyor ve Franz Ferdinand'ın yakın çevresinden arkadaşlar edinip Avusturya-Macaristan-Slav monarşisi hayali uğruna çalışıyor ama Franz Ferdinand'ın öldürülmesinden 18 ay önce ölüyor. Bizim Franz da annesiyle kalakalıyor. 1913 yılının Viyana'sında bohem yaşamın dibine vurmuş bir halde geleceği beklemekten başka bir şey yapmıyor, arkadaşları da kendi gibi. Kuzeni Joseph Franco'nun ziyareti, sınıflar arasındaki farkı belirlemesi açısından önemli. Bu kuzen, ailenin Slovenya'daki efsanevi köyü Sipolye'den kalan son miras olarak görülüyor. Avusturya'nın küçük Roma olduğu zamanlar; zenginlik Macaristan ve civarındaki ülkelerin sömürülmesinden geliyor ve kuzen bu parya sınıfın alnı ak bir temsilcisi. Franz, kuzeninin saatini ve yeleğini satın alıyor, arkadaşları da yeni yelekler ve saatler için kapora ödüyorlar. Kuzen de salak değil, bu parazit tayfayı iyi bir yoluyor ama o kadar aydınlanmamış olacak ki savaş çıktığında onların saflarında savaşıyor. Neyse, bu ileride. Bohem tayfadan biri de iyi giydiriyor, Slovenlerin temel haklarının sürekli tecavüze uğramasına rağmen hâlâ imparatorun doğum gününü kutladıklarını söylüyor. Sömürü Rusların bu kuzenlerini bağımsızlıklarına kavuşturmak için katakulliye girişmesine kadar sürecek.
Franz'ın arkadaşları hakkındaki düşünceleri ortaya çıkıyor, bu "dekadans" tavırların çiğliğinin farkında, onların sığ ve değersiz olduğunu düşünüyor. Onlardan kopması mümkün olmadığı için bu çarpık ilişkiyi sürdürüyor, Elizabeth'e duyduğu aşk konusunda kendisini suçlamalarından korksa da yapacak bir şey yok. Kutsal ilkelere karşı gönül işleri. Monarşinin aşk karşısında söyleyecek bir sözü yok.
Yahudiler. Kuzenin arkadaşı Manes Reisiger'in ziyareti sayesinde o zamanlar pozitif antisemitizmin asiller arasında benimsendiğini öğreniyoruz. Bu adam oğlunun konservatuvara alınması "gerektiğini" söyler, Franz bu kendinden emin tavrın hayranı olur ve bir arkadaşını devreye sokarak oğlanı istediği okula yollatır. Bu devreye sokulan burnu büyük arkadaş, Reisiger'in dobra davranışlarını görür ve adama karşı büyük bir saygı duyar, Polonyalı Yahudilerin teşekkür etmeyi bilmediğini, dünyanın ayaklarının altına serilmesi gerektiğini düşündüklerini falan söyler. Sanki kendine ait bir topluluktur Yahudiler, üzerinde tasarrufu var gibidir. İmparatorluğun yıkılması için bu çocuğun okuldan ayrılıp komünizm propagandası yaptığı zamanları da görecektir, çekecekleri acı çok. "Tanrıyı hissetmediğimiz için ölümü de hissetmezdik." (s. 31) Pek bir şey hissettikleri söylenemez, savaşa da böyle bir kaygısızlıkla gidiyorlar ama Franz ölümden korktuğunu itiraf ediyor, görünürde olmasa da içinde hâlâ uğruna savaşılacak bir şeylerin inancı var. Savaşın başlamasıyla birlikte özel hayatın kamunun bir sembolü haline geldiğini, böylece tehlikede olmasına rağmen özgür olduğunu söylüyor. Savaş bir amaç veriyor ve onu mutlu ediyor, asilliği gösterecek bir eylem. Diğeri de evlilik; ölümden korktuğu için Elizabeth'in babasının da onayını alarak kızla evleniyor. Ölümün korkunçluğu bir nebze azalmıştır böylece, yirmilerinin başındaki insanlar savaşa, evliliğe, yaşamlarını değiştirecek böylesi büyük atılımlar yaşamın ta kendisi olarak görülür. Bu coşkuyla birlikte Franz, kuzeni ve kuzeninin arkadaşı olan Yahudiyle birlikte savaşmak istediğini söyleyip arkadaşlarından ayrılır, "vals yapan arkadaşlar" birlikte savaşılacak insanlar olmaktan çıkmıştır artık, özgürlük bu ayrıcalığı sağlar.
Savaşın öncesindeki birkaç şeyi de söylemem lazım; Elizabeth eşini savaşa gönderdiği an ondan ayrılır, ölümün soğuk yüzünü öylesi yakınında hissetmek onun için her şeyi değiştirmiştir. Franz'ın aşkıyla birlikte kendisini büyüten ve cepheye doğru yola çıkmadan önce yanına gelen hizmetçisi Jacques da son nefesini verir, yıkılmak üzere olan bir imparatorluk gibi.
Savaş... Franz ülkesinin zayıflığını görür, esir düşer, Sibirya'ya gönderilir ve o çok sevdiği kuzeniyle, kuzeninin ait olduğu sınıfla kendisi arasındaki farkı görüp ondan uzaklaşır. Vatanını da kaybetmiş olur böylece; monarşinin birleştiriciliğinin hayali yıkılır. "Benim kuşağım lanetli bir kuşaktı." (s. 86) İnandığı değerlerin bir bir yıkıldığını esirlikten kurtulup memleketine döndüğü zaman görecektir. Eşiyle olan ilişkisi yıkılır, annesinin ölümüne şahit olur, oturdukları ev pansiyona döner, ekonomik anlamda yolun sonu görünür. Elinde hiçbir şey kalmaz, en son kahraman atasının mezarı başında huzur bulmak ister ve "İmparator çok yaşa!" diye bağırır ama oradaki rahip tarafından hemen susturulur. Alman halk hükümeti kurulmuştur, imparatorlar mezarlıkta zincirlenmiştir. Franz, halk hükümetinden şunu anlar: "Sanki sevdiğim kadın, çocuk yapmak için bana asla ihtiyacı olmadığını, bunu kendi başına da yapabileceğini, hatta yapması gerektiğini söylüyordu." (s. 144) Gücü kaybeden, kitlelerin üzerindeki tahakkümünü yitiren herkesin düşüncesi.
Tarih bilgisi gerekir, biraz araştırmanın ardından okursanız daha iyi olur. Bir de can sıkıcı boyutta olmasa da hatalar vardı, "nüfuz" yerine "nüfus" yazılmış falan. Fiil çatısından kaynaklı anlatım bozukluğu falan. Neyse, Joseph Roth gerçekten iyi yazar, bu da iyi bir roman.
Alberoni'nin Aşık Olma ve Aşk'ının kurgusal uyarlaması böyle bir şey olurdu. Aşık olmak için gereken katalizör, tamam. Aşık olmaya hazır olmak, fazlasıyla tamam; 30 yıla yakın bir yalnızlık sürecinde işinden ve ailesinden başka bir şeyle uğraşmayan Sarah için kendi çizgisinin dışında da yaşamın sürebildiğini keşfetmesi, bakmayı tercih etmediği doğrultuda ilerlemeye başlamasıyla gerçekleşiyor. Ulaşılamayanın cezbediciliği, tamam. Aşkın kişisel devrime yol açmasıyla tutku-dinginlik noktalarının eş ağırlığa sahip olduğu insanı aramak ve kaybetmek, bu da var. En sonunda da yastan çıkmak, belki de evin eşyalarını değiştirmeye varan bir yenilik arayışına girmek var. İkincisinin gerçekleşip gerçekleşmediğini bilmiyoruz ama Sarah'nın yalnızlığını yıkması, bulduğu ve kaybettiği aşkın yarattığı enerjiyle açığa çıkıyor.
Tomris Uyar çevirisi, dördüncü baskısı piyasada sanırım. Hak ettiği değer gösterilmemiş diyebilirim, dört baskı az. Konu aşksa, "gene" aşksa ve Lessing tarafından anlatılıyorsa yeni bir şeylerin söylendiğini düşünmemek için bir sebep yok.
Söz konusu tek bir aşk değil, aşkın saf halinden kemirici tutkuya, huzurun dinginliğine varan biçimler bir arada. Katalizör tamam dedim ama ondan önce Sarah'yı biraz anlatmalıyım. Bu arada aşkın bir hastalık olup olmadığının sorgulandığı yazıyor arka kapakta ama bu açıdan bakıldığı zaman Sarah'nın duygu zenginliğine haksızlık edilmiş olur, bu doğru bir şey değil. Aşk başlı başına bir yenilik, yıkımı bile yapıcı ve insanın ne olursa olsun devam etmesini sağladığı için -sonuçta Werther'in acısını yaşamıyoruz, farklı yüzyıllar, farklı toplumlar, aşkın kimliği de değişiyor haliyle, bizatihi kendim de aşk acısından intihar planları yaptıysam da Cinderella sağ olsun, Michael Schenker sağ olsun yırttım ama Müslüm Gürses dinleseydim, başka bir coğrafyanın insanı olsaydım, 18. yüzyılın Viyana'sında yaşasaydım her şey çok farklı olurdu, biriken acıyla ne yapacağımı bilemeyebilirdim veya çok iyi bilirdim; 16 yaşında bir gencin aşk yüzünden intihar etmesi bir hastalık sonucu değildir, yaşamın getirdiklerinin bir sonucudur ve işin içinde sadece aşk da yoktur, bütün bir yaşam vardır, tek sorun bunun nereye çıkacağının kestirilememesi ve bir yere çıkmayacağı korkusudur, bu kadar ukalalığın ardından bu ara cümleyi nasıl bitireceğim lan ben- açılan yeni yolların getirdikleri/getirebilecekleri üstüne düşünülmesi iyidir.
Sarah Durham'ın odasıyla başlıyoruz, tıka basa eşyayla dolu. Kadının yaşamını odadaki eşyalardan, istifçilik denebilecek biriktiriciliğinden yorumlayabiliriz ama çok erken. Verilen ipuçlarıyla yetineceğiz ve bu ipuçlarını unutmayacağız, Sarah hakkında çok şey söylüyorlar. Birincisi bu eşya yığını, ikincisi ortağı olduğu tiyatronun diğer üç ortağından birisinin, Mary'nin telefonda diğer ortak Patrick'in tekrar aşık olduğunu ve dağıttığını söylediği zaman Sarah'nın verdiği sert tepki, üçüncüsü de "aklı başında bir kadına uygun düşen aklı başında bir ad" olarak Sarah'nın adı. Sarah kendini biçimlendirip o noktada kalan bir kadın, travmalarımızın yaşında olduğumuzu söyleyen kimdi? 60 yaşı görmezden gelip 30'a iniyoruz, kocası öldükten sonra çocuklarını bir başına büyütüyor Sarah ve tiyatro topluluğunun adım adım yükselişini tırnaklarıyla kazıyarak sağlıyor. Geride kalan yıllara bakıldığı zaman Sarah'nın kendiyle ilgili bir problemi yok, başlarda. Eşyalarını gözüne batar hale geldiğinde, giysilerini kendi seçimlerinin değil, modanın belirlediğini düşündüğünde, kendinden pek az şeyin kendinde bulunduğunu ve yaşamının çok uzağında konumlandığını anladığı zaman, kısacası istediği yaşamın bu olmadığını anladığında devrime de hazır hale gelmiş oluyor. "Bir daha âşık olabileceğine inanamıyordu. Bunu da bir tür kendini beğenmişlikle dile getiriyordu, küçümsediğinin eninde sonunda seni ezeceği doğrultusundaki katı kuralı görmezden gelerek." (s. 16) Sarah o zamana kadar aşktan bilinçli olarak uzak duruyor. Sosyal ilişkileri kısıtlı, aşkın yerini alan başka uğraşlar var ama yolu bir şekilde tekrar aşka çıkıyor. Üzerinde çalıştığı senaryonun bu işte etkisi büyük, o ayrı bir noktada incelenmeli.
Julie Vairon'un 19. yüzyılın sonundaki yaşamı feministlerin, müzikologların, sanat tarihçilerinin ve otuz iki kısım tekmili birden herkesin ilgisini çeken bir yaşam. 47 yaşında intihar edene kadar -bilindiği kadarıyla- üç erkeğe aşık olmuş, farklı kimliklere sahip aşklarını ve yaşamını her gece kağıda dökmüş, resim yapmış, çağındaki hiçbir sanatçıya benzetilemeyen şarkılar bestelemiş bir kadın Julie, dalgalanmalarla dolu yaşamını ormanda küçük bir taş kulübede yaşadığı, köylülerin kendisini cadı olarak görmesine ramak kaldığı sırada kendini suya bırakarak noktalıyor ve günlükleri yıllar sonra tiyatro oyununa dönüşmek üzere. Yaratıcılığı ölümünden sonra da devam ediyor, ilham veriyor. Aşkı anımsattığı için oturduğu küçük kulübesinde yarattıkları aşkın enerjisinden doğuyor ve daha da güzeli, orayı her an terk edebilecek güce sahip olduğunu söylüyor. Aşkın doğasından anladığım kadarıyla evet, bu gerçekten aşk kadını. Yaşamını aşka dönüştürenlerden değil, aşkla besleyenlerden. Aidiyet, alternatifsizlik, depresyona açık bir vazgeçilmezlik yok. Sarah kadının günlüklerini okurken kendini de ister istemez Julie'ye göre konumlandırıyor ve bilişsel ketini yavaş yavaş kaldırarak yaşamaya açık hale geliyor.
Oyunun sahneye konulması aşamasında Sarah'nın Stephen'la -oyunun diğer yazarı ve maddi destekçisi- tanıştığı bölüm ve konuşmaları oldukça ilgi çekici. İkisi de orta yaşın epey üstünde ve aşkla dolu farklı yaşamları olmuş, birbirlerini anlayabilecek kadar açık ve incelikliler ama adaların laneti birbirlerine dokunamayacak olmaları. Aralarında anlayışın doğurduğu bir sevgiye ve dostluğa bağlı derin bir ilişki kuruluyor, aşkın en yere basanı diyebiliriz belki. Bu bir, Julie'nin üç aşkına karşılık üç aşk. İkincisi, Julie'nin ilk aşığını oynayacak olan Bill. Bu işte, Sarah'nın yıllardır uyuyan cinselliğini uyandıran ve neredeyse fiziksel olarak hissedilebilecek bir acıya dönüştüren aşk. Aşık olunan erkeklerin yaşamları incelendiği için Sarah'nın muhakemesinin sağlıklı bir biçimde işlediğini söyleyebiliriz. Mantığına böylesi güvenen bir kadının acısı yüzünden gözyaşı dökmesi, gizemini çözdüğü genç bir erkeğe hâlâ delicesine ilgi duyabilmesini aşkın uç kollarına yerleştiriyorum, kimyasal çekimin ve örtük reddedilmenin etkisi büyük. Üçüncüsü de Henry. Henry sponsorlardan birinin temsilcisi, Amerikalı. Evli ve çocuklu, Sarah'nın ne uçurucu, ne düşürücü aşkı ama romandaki kültürel farklılıkları gösteren en somut örnek aynı zamanda. Kendini geri çekerek Sarah'nın aşkını tamamlayamıyor, bunda yetiştikleri toplumun değerlerini görmek mümkün.
Detaya girmiyorum, Lessing'in kurgusunda diyaloglar oldukça kuvvetli ve başarılı, anlatıcılığı da bir o kadar iyi, karakterler entelektüel kişiler oldukları için kültürel referanslar zengin, aşkın kapsayıcılığı altında çağın ilişkilerine yaklaşım doğal. Julie'nin üç adamıyla Sarah'nın üç adamı arasında paralellik olduğu kadar farklar da var ama aşkın kimliği değişse de özü aynı, aradaki yüz yıllık farka baktığımızda Sarah'nın kendini ne kadar süreyle, ne biçimde zincirlediği önemli değil, yaratıp yaratmadıkları da önemli değil, Julie'nin ulaştığı yere o da ulaşabilir, gereken tek şey aşk. Ondan da bolca buluyor görüldüğü üzere.
Julie, Julie'nin aşkları, Sarah ve yıpratıcı ailesi, aşkları derken aşkın yaşama uçukluğu üzerinden iki yüzyılın cinselliğine, romantizmine ve dostluğuna göz atıyoruz.
Lessing gerçekten iyi bir yazar, daha çok okunmalı diye düşünüyorum.
Üçlemenin ilk kitabı. Yıllar önce sahaflardan birinci ve üçüncü kitabı bulmuştum, ikincinin denk gelmesini beklerken Sel'in seriyi tekrar bastığını gördüm. İkinciyi alır almaz okuyayım artık dedim, on yıldır okunmayı bekleyen kitap da mutlu olmuştur sanırım. Şu an önümde duruyor. Selamı var. Pek bir sorun çıkarmadı şimdiye kadar, en fazla birkaç kez düşmüştür ama suçu üstlenecek kadar vicdan sahibiyim. Aynı şeyi yer çekiminden de bekliyorum. Bakalım.
İzole edilmiş bir ortamdaki insanın davranışlarını inceleyen yapıtlar iyi. En krallarından birini Golding yazmıştı zaten, şimdi başka bir deneyini gözlemliyoruz. Yapay bir adada, 19. yüzyılın başlarında birkaç soylu, birkaç subay, bir kaptan, bir vaiz ve bolca göçmenin yer aldığı gemide, İngiltere'den başlayıp Avustralya'da bitecek yolculuğun tanığıyız. Edmund Talbot nam anlatıcının tuttuğu günlükten, aristokrat bir kalemden izlediğimiz olaylarda sınıf çatışmalarını bolca görecek, serüvenden serüvene koşmazken İngiliz toplumunun sıkı bir yergisine şahit olacağız.
Talbot, "Lord Cenapları" dediği vaftiz babası sayesinde Sydney'de iyi bir göreve veriliyor ve hamisinin yolculuk boyunca her şeyi yazıp kendisine göndermesi yolundaki isteğini yerine getirmek için ilginç hadiseleri günü gününe -olabildiğince- kaydediyor. Dahil olduğu soylu sınıfın bakış açısıyla değerlendirdiği olaylara karşı okur olarak farklı bir konum alınabilir, böyle olması da lazımdır, Talbot'a güvenilmez denemez ama çağın toplumsal normlarına bağlı olduğu için anlatısı anlamsal olarak çoğaltılmaya müsaittir. Neyse, bu herif gemiye yerleşir ve leş kokusundan şikayet eder, kendisine hizmet eden Wheeler kokuya alışması gerektiğini söyler. Ortak yaşam alanında herkesin ister istemez kabul edeceği bir paylaşımdır bu, sınıfları ortadan kaldıran bir dayatmadır. Sosyal yaşamda belki hiçbir zaman bir araya gelmeyecek insanlar gemide ilişki kurmak zorundadır, koku da bundan kaçınılamayacağının sembolüdür. Talbot'un bir diğer çabası da denizcilerin dilini anlayabilmek için terimleri öğrenmeye çalışmasıdır. Gemide kendisine yabancı bir nokta kalmaması için elinden geleni yapar, ne kadar eğreti gözükse de.
Hastalanır, yatağa düşer ve denize alışınca ayaklanır, rüzgarı ve deniz suyunu hisseder, keyfinin yerine geldiği sırada sağa sola yalpalayan vaizin üzerine kusmasını ayıplar ve adama karşı ilk kez bu an hoşnutsuzluk hisseder. Fikirleri de bu olay ekseninde biçimlenmeye başlar; denizin orta yerinde felsefeye ve dine ihtiyaç var mıdır? Rüzgar ve damlalar bunlara ihtiyaç duyurur mu? Vaiz Colley için tanrının deniziyle karası arasında hiçbir fark yoktur, gemide de ayin yapılabilir, tabii Talbot için tirandan farksız olan Kaptan Anderson'ın yüksek müsaadesi olursa.
Anderson bu tahta adanın kralı konumundadır, emirlerine uymayan vaizi feci çarpmıştır ve Talbot'ı da çarpacakken genç adamın kim olduğunu öğrenir, kaptanlığının elinden alınmaması için ikili ilişkilerinde uysallaşır. Vaize karşı acımasız davranışlarına engel değildir bu, adamın acı çekmesi için elinden geleni yapar. Tek bir an, tek bir anlatıcı. Gizli nedenlerin doğurduğu sonuçlar konusunda Talbot kişiler hakkında bir şey öğrenir öğrenmez kişilerin davranışlarını da sınıflar ve bilinmeyen noktayı aydınlatır. Kaptanın vaize karşı sürdürdüğü despotizmin sebebi kitabın sonunda ortaya çıkar ama oraya girmeyeyim. Sonuç olarak Talbot sürekli deneyim ediniyor, okuldan çıkmış genç bir çocuk olarak iktidarın doğasını çözmeye çalışıyor, gemideki hiyerarşinin oluşumunu anlamlandırıyor. Ona göre demokrasi bir hastalık, insanların yönetilmeye ihtiyacı var. Bu noktada, hatta vaize hissedilenler konusunda da fikir ayrılıkları mevcut. Prettiman nam bilgin karakter, her türlü batıl inanca ve aklı zincirleyen benzer hurafelere -din de bunlardan biri- karşı olduğu için vaizi sevmiyor ama içinde bir parça tanrı korkusu olanlar vaizi maruz kalacağı şiddetten korumaya çalışıyorlar. Bir noktaya kadar başarılı da oluyorlar.
Talbot birader gemideki kadınlardan biriyle gönül eğlendirdikten sonra başını yakacak bir mektubu vaize kilitlemeyi düşünecek kadar sevmez adamı. "Aslında bir koyuna dönüşmesi gereken bir yaşam kıvılcımı da yine tesadüf eseri bu nitelikleri kendine mal etmişti. Neticede ortaya çıkan, bu din adamı parçasıydı işte." (s. 62) Kilise yoksulların toplandığı bir yerdir, fazlası değil, tanrı da bu bağlamda seçici olmadığı için değer bulmaz. Kodamanlığın kitabını yazan Talbot, adamın inceliğinin zayıflıktan kaynaklandığını düşünür ve bir köpeğe nasıl davranırsa adama da öyle davranmak ister bazen, yine de insanlığını hatırladığı zamanlarda davranışlarını normalleştirmeye çalışır, vaiz felakete uğrayıp intihar etmeden önce adamla iletişim kurmak için asgari ölçüde de olsa çaba gösterir.
Felaket farstan hallicedir; adamımız sarhoş edilir ve herkesin önünde işemeye başlar. Utancından kamarasına kapanıp altına pislemeye başladıktan sonra uzun süre yaşamayacağını anlarız, nitekim ölür. Talbot, zavallı adamın günlüğünü bulur ve onu okuduktan sonra başını taşlara vurur, çok ince ve iyi bir insanın ölümünü engelleyemediği için vicdan azabı çeker ki Vaiz Colley, Talbot'ın çok iyi bir adam olduğuna dair sıklıkla kalem oynatmıştır. Geminin limandan ayrılmasından itibaren o da hemen her şeyi kaleme almıştır aslında, Talbot'ın güncesinin bir başka versiyonunu, başka bir anlatıcı vasıtasıyla okuruz. Colley gerçekten tanrı ve insan sevgisiyle dolu bir insandır, her ne eziyet gördüyse her şeyi affeder ve insanların doğru yolu bulmaları için çabalar. Tayfaların çok içmemesi için elinden geleni yapar, insanlarla iyi ilişkiler kurmaya meyleder ama başarılı olamadığı malum.
Çeviri hususundaki bir diyalogla Colley'nin yaptıklarını birlikte düşünüyorum. Colley ortak bir dil oluşturmaya çalışıyordu, tanrının ışığında herkesin eşit olduğu, sınıfların ortadan kalktığı bir dünya Cennetin Krallığı demekti. Leş kokusunun diğer kutbu. Oysa aristokrat tayfa, çevirinin başarısızlığını dile getirirken bu ayrıklığı da anlatır ve bir araya gelmenin imkansız olduğunu söylemiş olur. Küçük bir örnek; daha Talbot bir araya gelememiştir ki kaptana boyun eğmeyeceğini söylerken insanlara boyun eğdirmenin hayalini kurar, kendisi hakkında yapılan bir dedikodunun nesnesi olarak, kendisini detaylandıran onca söze rağmen başkasını görür. Ne olursa olsun kendisinden umudu kesmemek gerek; Colley'nin toplu ibadet girişimlerini desteklemek amacıyla tuttuğu günlükten ve günlüğü okuyacak nüfuzlu şahıstan bahsederek kaptanın gözünü korkutur, vaiz için izin alır. Tamamen kendisini düşünse de iyiliğin saf doğasıyla tanışır tanışmaz değişimi de başlamış olur. Diğer iki kitapta ne olduğunu göreceğiz.
Kosinski Boyalı Kuş'u Polonyalı bir yazarın kitabından arakladı, Bir Yerde'yi de öyle, son yapıtlarını başkalarına yazdırdı, ilk kitabını yazdığında İngilizce bilmiyordu, öyleyse nasıl yazdı? Kosinski? Kendi miti kulaktan kulağa yayılırken… Çocukluğunun travmalarından kurtulmak için, belki de onca arızayla baş edebilmek için boş levhasını ilk elden dolduran deneyimlerini manipüle ettiği insanları kullanarak canlandırır.
Çeşitlilik; belki bazıları yapıldı, bazıları hiç yapılmadı veya hepsi gerçekti. Kosinski büyük sırrıyla öldüğünde düğümünü kimse çözemedi. Çok alakasız belki ama Vonnegut nasıl her şeyi, düşünebildiği hemen her şeyi saçtıysa Kosinski'nin bir o kadar kapalı olduğunu düşünüyorum, tek bir biçeme ve çıkmaza sıkıştırılmış kurgu-yaşam. İnsanın yıkıcılığının cinselliğe dönüşebilen anlatısı. Anlatılmak istenen buydu, Kosinski hemen her kitabında ahlaki normları ters yüz ve delik deşik eder, iyi bildiği bir iş. Anlaşılabilir; soyut düşünme becerisi gibi bir lanet/hediye yıkıma hizmet ettiğinde, cinselliğin tabuları aynı kaynaktan doğup parçalandığında aynı yetenek her zaman aynı amaca hizmet edebilir. İnsanoğlu bunu yapabiliyorsa suçluluk duymak için sebep yok.
Głowacki'nin Kosinski'yi bir karakter olarak kurgusuna kattığı romanın ciddi bir fars olduğunu söylemek mümkün. Eşinin artık ciddi şeyler yazması yönündeki baskısı, Kosinski'nin yazdıklarından farklı bir romana yol açmamış gibi gözüküyor, hatta bu romanı da Kosinski'nin yazdığından şüphe duyabiliriz, yeterince uçuk bir hayransak. Yazar kendisini de bir yere sıkıştırmış olabilir, hatta sevgilisi Kosinski tarafından tarumar edilen entelektüel bir parça kendisi olabilir, belki de yazarın ipliğini ortaya çıkarmaya çalışan adamdır, belki orada bile değildir. Giowacki, Kosinski'yle tanışmasını ve pek sevdiği yazarın roman karakteri olabilecek kadar kurgusal bir yaşam sürdürdüğünü anlatıyor, detaylar linkte. Kendisinin yaşamı da Kosinski'ninkine benzediği için özdeşimi başarıyla kurduğunu söyleyebiliriz, iki yazarın kurdukları dünya bu açıdan uyumlu. Onun dışında yeni bir şey yok, metin bir saygı duruşu olarak değerlendirilebilir belki. Bir de anlatım biçimlerindeki çeşitlilikten bahsedilebilir; bir yaşamın anlatılmasında en iyi biçimin edebi türlerin karışımından doğacağını düşünmek ve bunu başarıyla uygulayabilmek güzel.
Kosinski'nin adının duyulmasını sağlayan şey ortaya attığı bu bilmecede saklıdır. Polo oynamayı sevdiğini söylemesi bir kitabına yoldur, fotoğraflarını çektiği kadın başka bir kitaptandır, zaten bu olaylar gerçekleşirken kitabını yazmak üzeredir, bilinir. Çelik Bilye'nin oluşumunu Głowacki'den takip edebilirsiniz. Karşılıklı aynalar; kitabın yazıldığı başka bir kitap.
Öncelikli değil ama Kosinski'yi sevenler okuma listesinde önlere koyabilir. Okurken kaygan zeminde yürüdüğünüzü hissedeceksiniz, neye inanıp inanmayacağınız size kalmış.

Doris Lessing'in Terörist'iyle paralel okumak gerekir.
"Albatrosları kurtaralım!" Kadın durmadan bağırıyor. "Nükleer denemeler durdurulsun!" Biraz sonra polisten sopa yiyecek ve bağırmaya devam edecek. Dr. Barbara Rafferty dünyayı kötü adamlardan korumak için polise, hatta Fransa'ya kafa tutuyor ve eylemlerini sürdürüyor. Peki dünyayı kendisinden kim koruyacak? Hawaii'den dünyaya yayılacak mesajda çevrecilerin, dünyanın yalnız olmadığı söyleniyor, dinleyecek olan var mı? Barbara'nın yardımcısı Hawaiili Kimo'ya genç Neil da katılıyor ve protest kadro giderek büyüyor, karşı konulacak şeyler olduğu müddetçe yürekli insanlar ortaya çıkacak ama motivasyon kaynakları, kişilikleri, istedikleri önemli.
Ballard'ın yine bir adanın yalıtılmış dünyasını ele aldığı bu romanda ütopyanın bireysel yorumlarından doğan kaos inceleniyor. Neil'ın aile hasreti -anne ve üvey baba uzakta- ve Barbara'nın cinsel çekiciliği geç bir ödipal karmaşaya yol açmış olabilir, çocuğun doktorun peşinden gitmesi dünya için olduğu kadar kendi için de. Protesto sırasında ayağından vurulup basının gözünde bir kahramana dönüşünceye kadar Barbara'nın çekimine kapıldı bile, dünyanın öbür ucundaki patates tarlalarının korunması için her şeyi bırakıp yolculuğa çıkabilir, Barbara isterse. Kendisine bakan hemşirenin Barbara konusunda kendisini uyarmasına kulak asmıyor, kadının kötü ünü her yere yayılmış durumda ve hemşire bu sevimli oğlanı kurtarmak istiyor ama Neil kaybolmuş durumdayken bir çıkış bulduğunu düşünüyor. Albatrosları kurtarırken kendisini de kurtarabilir. Belki. Niyeti bu. Öz babasının kansere yakalandığını öğrenip intihar etmesinin de bu kurtuluş çabasında payı var, genetiği çevreyle dengelemek isteyen Neil için nükleer denemelerin yapılacağı Saint-Esprit'ye gitmek ve adanın işgaline bilfiil katılmak tek çözüm gibi gözüküyor. Dokunulmamış bir ada okyanusun ortasında öylece duruyor, insan eli değerse cennetin yeryüzündeki yansıması yaşam alanı haline gelebilir.
Hayvan haklarını koruyan grupların laboratuvarda insanların ömrünü uzatmak için öldürülen hayvanlardan sağlanan veriler karşısında hoşgörüsüz bir zorlamaya sahip olduklarını düşünüyor Neil, oysa Barbara'nın başka bir vizyonu var. "Yeni hayat" ihtimali cezbedici. Bu süreçte kullanıldığını düşünmüyor Neil, hatta Barbara'yı keşfetmiş olduğu için kadını sahipleniyor. Barbara'nın geçmişini kabullenmek bir kırılma noktası; Barbara ölüme mahkum hastaları öldürdükten sonra bir süre hapse giriyor ve hapisten çıktığında kendi inançları uğruna savaşmaya başlıyor. Neil'la aralarında hastaların ölüm hakkı ve cinayet işleme konusunda bir tartışma geçiyor, Neil kolaylıkla işlenebilir olduğu için Barbara'nın düşüncelerini anlaşılabilir buluyor. Hayali krallığa kabul edildiği an bu. Barbara hiçbir ahlaksal ayıpla lekelenmek istemiyor, en azından yanında yer alacaklar tarafından. Bu sebeple Neil'ın ailesini ve hayallerini kullanarak çocuğu arzu ettiği oranda kullanılabilir hale getiriyor. Terörist'i bu açıdan araya soktum; orada Alice Mellings nam bir karakter var ve Barbara'ya oldukça benziyor, mutlak yıkıcılık dışında. İnançları uğruna insanları kullanan liderlerin eline sonsuz bir güç geçtiği zaman iyiliğe giden yol cehenneme çıkabilir. Terörist'ten bir bölümü alayım, başka bir yazıda da almıştım. Lenin'in sözüymüş: "Ahlak, devrime dahil edilmelidir."
Adaya giden kadroda televizyoncular, botanikçiler var, toplamda yedi kişi. Ballard steril ortamını yarattığı gibi gözlemleyenle gözlemlenen arasına başka bir gözlemci koyuyor; televizyoncuların albatroslar için değil, insanlar için geldiği ortaya çıkıyor. Tükendiği düşünülen bir tür, eski dünyanın yeni yolcuları kaydedilecek ve adadaki yaşam diğer gözlemcilere sunulacak. Eğlenceli bir şov olacağı şüphesiz; yolcular arasında komandolara taş çıkartacak sertlikte kadınlar var, bir tanesi adadaki askeri birliğin deposunu havaya uçuracak kadar radikal. Askerlerle çatışmaya girilmiyor tabii, psikolojik savaş yoluyla adayı terk etmeleri sağlanıyor. Neil düşünce yetisini tamamen ödünç vermiş değil, kendilerini sefere çıkan Haçlılar gibi görüyor. Üçüncü dünyanın sömürgecileri, amaçları ne olursa olsun. Rüyanın arkasında doğayı sömürmenin izleri kaybolmuyor, Dune'da insanların iyiliği için çalışıp kölelerinin canını çıkaran hanedanı hatırlıyorum. Ayaklanma karşısında şaşırmışlardı, Ceauşescu gibi. Adada ayaklanacak pek kimse yok, zaten Barbara'nın gücü ve ekstrem savunuları en küçük bir isyan ateşini bile söndürecek. Amacının kutsallığı tartışma konusu değil, adaya gelirken batan gemilerinden sızan yakıtın onca albatrosu öldürmesi önemsiz. "'Neil, Neil... Burada yeni hiçbir şey yok. Bugüne dek var olan en eski din bu -tam bir manyetik egoizm.'" (s. 103) Çekiciliği sorumluluğu devretmekten, iyi bir şeyler yapma arzusundan doğan bir despotizm, Barbara aşağı yukarı bu.
Adadakilerin ilişkileri Ballard'ın tekinsiz toplumunun bir örneği. Buraya pek girmeyeceğim, Barbara'nın anlaşılabilir hale gelmesi ve Neil'ın Barbara'ya karşı aldığı konum önemli. Barbara önce yardım kargolarını geri çevirir, sonra adaya hiçbir geminin yanaşmamasını sağlar. Ada izole edilir, sahile çıkan hippi gemisindekilerin vandallığına karşı sindirme stratejisini kullanır ve işine yaramayacak olanları eledikten sonra iki hippi kadını grubuna katar. Topluluğu güçsüz hale getirecek hastaları iyileştirmemesinin yanında muhalefetin sesini kesmek için sert önlemlere başvurur. Neil ölümlerin doğal olmadığını düşünemez, izler iyi kapatılmaktadır. Barbara korku imparatorluğu yaratmıştır; insanların korku içinde yaşamalarını sağlar ve konumunu sağlamlaştırır. Hayali düşmanlar her an saldırmayı beklemektedir, bin bir tehlikenin içinde grubu bir arada tutanın kendisi olduğu izlenimini yaratır. Herkes böyle düşünmez tabii, olayların nereye varacağını görmek isteyenler sessizce bekler ve uyum gösterirler.
Barbara insanlık için yeni bir yol çizmek ister, Neil'ı damızlık olarak kullanır ama çözülüş anıyla birlikte yaratmayı düşündüğü toplum ortadan kalkar. Fransa, topluluğun kendi kendini yok edeceği düşüncesiyle adadakileri yalnız bırakmıştır, sonuçta beklendiği gibi olur. Neil, Barbara'nın uç yöntemlerine rağmen tamamen haksız olduğunu düşünmez. Usule karşı çıkılsa da niyet desteklenebilir durumdadır. Kadın denize yürüyüp kaybolsa da bir zaman dünyanın bir yerinde ortaya çıkacaktır. Barbara olmaz da Guan-yin olur, sonuçta cennete ulaşma hayali hep var olacak. Kanlı yollarla birlikte.
Gerçeğe ulaşmaya çalışan ütopyanın feda ettikleriyle ilgili sıkı bir roman. Ballard modern toplumu ve iktidarı acımasızca eleştiriyor, her zamanki gibi insan doğasının her davranışı barındırdığının, insanın olduğu yerde her şeyin olabileceğinin temelleri üzerinde.