Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Üçlemenin ikinci kitabı. Previously on William Golding's To The Ends Of The Earth!
Vaiz Colley'nin ölümüyle bilişsel olarak sınıf değiştirmeye hazır hale gelen Talbot, kibarlığın zayıflıktan doğmadığını anlar anlamaz Colley'nin yerine kendini koymayı başarır ve iş bildungsroman olmaya meyleder. Dersler çıkarılmıştır, nüfuzlu vaftiz babaya yazılan günlük tamamlanmıştır, öyleyse Talbot'ı yazmayı sürdürmesi yönünde teşvik eden nedir? Colley'nin mektubunun etkileyiciliği bir yana, kendi değişimini de kaydetmek ve kerteriz noktalarını belirlemek isteyen Talbot, Colley'nin kamarasına taşınır ve dolduracağı ikinci defteri düşünürken vaizin üslubundan esinlenmek için geride kalan mektubu düşünür ve kendine yazar olmasını emreder. Defterin müstakbel okuyucusunu tatmin etmek için olayların merkezine bir kahraman koymak ister ve gemide kahraman arayışına çıkar, kimseyi beğenmez. Kahraman, saygınlığını yitirmeye son derece meyilli ve haliyle Talbot'ın yakın çevresinden biri olmalıdır ama bu kesişimde kimse yoktur, farkında değil ama kendi haricinde. Okur olarak görüyoruz ki Talbot olabildiğince parlak bir zekaya sahip ama iyi bir analizci değil, gemideki onca farklı insanla kurduğu/kuramadığı ilişkilerden edindiği deneyimi sentezleyemiyor, henüz. Empatiden doğan demokratik bir düşünce biçimine ihtiyacı var.
Talbot güvertede dostu Charles Summers'la, ikinci kaptanla yürüyor ve iyi bir gözlemci olduğunu, insanın kültürel yapısı ve alışkanlıklarıyla ilgili çok şey öğrendiğini söyleyip böbürlendiğinde Summers'ın içten içe güldüğünü tahmin ediyorum. İkinci kaptan demokrasiden yana ama Talbot'ın aristokratik damarı demokrasiyle arasında derin bir uçurum yaratıyor. "'Ama sevgili dostum, demokrasi asla herkesin katılımıyla sağlanamadı ve sağlanamayacak. Yoksa çocuklara ve mülksüzlere oy hakkı vermemizi mi istiyorsun? Delilere de mi? Hapishanelerde sürünen suçlulara da mı? Kadınlara da mı?'" (s. 13) Summers ses çıkarmıyor, alttan alta kaynayan bir sınıfın temsilcisi olmasına rağmen Talbot'a -daha doğrusu ünlü vaftiz babaya- yamanmaya çalışıyor. Çıkarcılığının sonucunu bilmiyoruz, belki üçüncü kitapta ortaya çıkar.
İki olay önemli; birincisi bireysel hatalar yüzünden geminin direklerinin fırtınada kaybedilmesi. Subaylardan Deverel'ın nöbetini genç Willis'e kilitlemesiyle ikisinin de başını yakan kaza, Kaptan Anderson'ın meşhur öfkesini tetikler ve Deverel'ın kalbi kırılır. Kalbi kırık her adam gibi Deverel da Anderson'a cehennem gibi bir yerlere gitmesini söyler, durumu iyi idare eden Anderson, düello teklifini de bertaraf edip bir anda karşılarına çıkan gemideki bir başka subayla Deverel'ı takas eder. İkinci hadise de bu gemi. İlk kitabın sonunda denize düşüp kaybolan uşak Wheeler bu ikinci gemide ortaya çıkar ve kendi gemisine geçerek Talbot'tan hakaret yemeye devam eder ama asıl olay bu değil, yeni geminin Fransız gemisi olduğu düşünülerek herkes savaş pozisyonu alır, bu sırada Talbot yapabileceği bütün sakarlıkları yaparak kendini sakatlar, kafasını kırayazar. Sonradan anlaşıldığı üzere iki ülke arasındaki düşmanlık sonra ermiştir, Bonaparte Elbe Adası'na yollanmıştır ve başa XVIII. Louis geçmiştir. Hail to the king! Dünyanın merkezindeki Talbot için tarihin seyrinde büyük bir değişimdir bu; dünya tarihi büyük savaşlar görmüşse de en büyüğünün bitmesiyle birlikte hiçbir topa, hiçbir silaha gerek kalmamıştır artık. O kanondan işler böyle gözüküyor. Anderson'ın taşıdığı göçmenleri domuz olarak görmesiyle bir. Başka, Colley'nin ayyaşlığı yüzünden öldüğünün söylenmesiyle de bir. Zenofobi bilinen dünyayı psikolojik olarak güvenli bir hale getirirken ötekini görmezden gelmenin bir adım ötesine geçerek yıkmaya çalışıyor.
Diğer gemiyle yan yana geliyorlar ve bir parti düzenleniyor, Talbot komşu geminin kaptanı Sör Henry'nin kızına aşık oluyor ama o gemi Hindistan'a gidecek, zorunlu olarak ayrılıyorlar. Talbot kendi kendini yaralamasının etkisiyle fenalık geçirip kamarasına kaldırıldığı sırada diğer gemi yolculuğa devam ediyor, ardında bir hediye bırakarak. Deverel'a karşılık Benét. Sör Henry'nin eşinin aşığı, kızının da kalbini çalan adam olarak görülüyor ve Talbot'ın bu adam diş bilemesi doğal hale geliyor. Başlarda ilişkileri iyi ama Benét her konuda fazla iyi, Talbot'ın önem verdiği şiir konusunda özellikle. Üçüncü kitabı okuyorum, ilişkiler geriliyor ve koca gemi iki gruba ayrılıyor ama onu kitap bitince yazayım. Benét'nin geminin altını kaplayan yosunlardan kurtulunması konusundaki parlak fikri ve Talbot'ı ölümüne korkutan bir olaya -spoiler, yazmıyorum- yol açması da iyice sevimsiz bir hale gelmesine yol açıyor.
Aralardan çekip çıkardıklarımı yazıp bitiriyorum.
Kömürle çalışan gemilerin tam bir hayal kırıklığı olacağı konusunda görüş birliği var. Değişimin önünde durmaya çalışan insanların gerekçeleri yelkenli gemi nesli için geçerli ama ilerlemenin önünde durulamaz, kendileri bunu henüz bilmiyor.
Anderson'ın entelektüel olarak görülmekle ilgili sıkıntısı var, akıllılıkla aynı kefeye koyduğu entelektüellik geçer akçe değil onun için. Göçmenlerin parti sırasında soyluların ettikleri dansın parodisini yapmaları da bir diğer hınç göstergesi. Astsubayların Talbot'ı cüretleri yettiğince aşağılamaları, züppe olarak görmelerini de buraya iliştiriyorum ki geminin başlı başına bir evren olduğunu ancak sıcak suyun bitmesiyle fark ediyor Talbot, adamlar haksız değil. Analitik zekasına hayran bir adamın şiir yazmadaki başarısızlığı karşısında öfkelenmesi de... Bilemiyorum ama kendini olabildiğince açık bir şekilde anlatmasına rağmen okurun sezdiklerini çıkaramayan karakterin başarısızlığı memnun edici. Talbot'ı sevmiyorum ve sevmemek için yeterli sebebi kendisi veriyor; uşağı Wheeler'ın beynini dağıtmasına şahit olan aristokratımız adama köpekmiş gibi davrandığı onca zamandan sonra onun eskiden saygın bir kişi olduğunu öğreniyor ve suçluluk duymuyor pek, belki de Colley gibi ince bir ruhu olduğunu düşündürecek herhangi bir şey göremediği için. Kalın kafalı herif seni. Kendimi kaybetmemem lazım ama elimde değil. Yazının başında adamı iyi parlatmışım ama aldığım notlara baktıkça sinirim bozuldu.
Yolculuk sürüyor.
Benét için söylenen: "'Tek kusuru var, fazla kusursuz olmak, o kadar.'" (s. 7) Ayrıştırma türlerinin arasında Benét'ninki pırıl pırıl parlıyor. Serinin orta yerinde kırılan direkler için bu parlak subayın getirdiği çözüm önerisi, o beğenilmeyen kömürün yanması ve tahtayla demiri birbirine tutturulması üzerine kurulu olduğu için Summers ve Talbot tarafından beğenilmiyor. Ulaşım için ısı enerjisi kullanılabilir ama kömürün taşınması ve miktarı mevzuları çok alengirlidir, Benét geminin hızını artıracak önlemlerle geldiğinde kömüre pay biçmesi kabul edilecek gibi değildir; gemi yanabilir, kalıcı bir çözüm ortaya çıkmaz, bir sürü şey. Kaptan Anderson -çevirmen "kaptan" yerine "albay"ı uygun görmüş, devamlılık bozulmuş, bir serinin kitapları farklı çevirmenlerce çevrilmişse ilk çevirmenden sonrakiler, öncekilerin tercihlerine dikkat etmeli- da yeni gözdesi Benét'ye arka çıkınca ve adamın ilk kez Benét'yle sohbet ederken güldüğü görülünce, eh, Summers'ın adamla papaz olmasının ve çözüm önerisinin ikiye ayırdığı insanların cepheleşmelerinin doğallığı su götürmüyor. Soylular ve avam? Talbot, Summers'ın soylu olmamasının da çözümünü buluyor; Voltaire -mi artık her kimse, hatırlamıyorum, bakmaya da üşendim- buyurmuş ki soyluluk ünvana değil, ruha bağlıdır. Problem çözülmüştür, tabii ünvan sahibi insanların avam ruha sahip olabilecekleri konusunda bir şey yok ama Talbot'ın gelişimini tamamlamadığını düşünürsek yadırgamayacağız. Benét için durum daha kolay; rütbelerin ve ünvanların bir önemi yoktur, akıl ve bilim her zaman daha üstündür, bu yüzden üstü olan Summers'ı pek umursamıyor ve bu da bizim sınıf sevdalılarının ağırına gidiyor. Anderson'ın Benét'de sevdiği şey bu olabilir, o da pek umursamıyor böyle şeyleri.
Talbot'ın avam giysilere bürünmesi aristokratlığına pek halel getirmiyor. "Hareketleri daha bir kabalaştıran" giysiler, adamımızda "asalet" merakından sıyrıldığı izlenimi yaratıyor ama kurduğu bağlantı baştan falso. Aslında Talbot'ın falsolardan müteşekkil yapısının temelinde bu bağlam ıskalarına rastlamak kolay; Benét'nin kömürlü işlerinde hatalı olduğunu söylemesinin temelinde kusursuz gencin lirik ruhunu kıskanması var ki bunun itirafını daha sonra görüyoruz, çok daha sonra. Bu "salak herifin" gemiyi yakma ihtimali çok yüksek, uçarı çözümler sunmak yerine şiir yazsa daha iyi olurmuş ama Talbot'ın en iyi arkadaşı Summers bile Benét'nin yönteminin işe yarama ihtimalini düşündüğü zaman olumsuz bir durumda ortaya çıkacak yıkımın sonuçlarını düşünüyor, Benét'nin aptal olduğunu değil. Summers aslında mantıklı bir adam, sadece biraz geleneksel. Yine de iyi bir kaptan olabilir, oluyor. Benét'nin harikulade çözümü her şey bittikten sonra muhteşem bir faciaya yol açana kadar. Burada bırakayım, yeterince spoiler verdim. Bir şey daha; Talbot yedek subay yapıldığı zaman militer yapının da bir parçası haline geliyor, gemi idaresiyle disiplinin aslında ağır yükler olduğunu anlayıp Summers ve taifesinin omuzlarındaki sorumluluğun farkına varıyor ve dostuna duyduğu saygı artıyor ama Summers'ın daha üst bir sınıfa dahil olma çabası, Anderson'ın Benét'yle yakınlaşması ve Summers'ın muhalefetini kabaca bertaraf etmesiyle, kısacası Summers'ın gözden düşmesiyle büyük bir acıya dönüşüyor ve bu durum iki dostun ilişkisini zedeliyor. Talbot bir yolcu, fazlası değil, gemiden indikten sonra Summers'ın yükselmesi için elinden geleni yapacağını söylemesinden başka bir yükü olmadığı için karaya ayak bastığı an geminin başına gelen felaketi çok fazla irdelemeyecek ve aşkının peşinden koşup yaşamına devam edecek, oysa Summers'ın hayatı tamamen emin, akıllı ve güvenilir bir adam olma minvalinde biçimlendiği için serüven onun için devam edecek. Hepsi bu. Talbot'ın daima hatırlayacağını söylediği sohbetleri bir anı, oysa bu anılar Summers'ın hayatı. Yolculuklar, fırtınalar, arada denk gelinirse iyi bir yol arkadaşı. Yeterli. Talbot, Summers'ı himayesi altında olan insanlardan biri olarak görüyor, belki dostluk da bunun bir yerinde gizlidir.
Unutulmayacak anlar fotoğraf makinesinin icadından önce hafızanın peteklerine doldurulmuştur, bakılır. Yolculuğun sonunda nüfuzlu vaftiz babanın öldüğünü öğrendik, Walter White misali bir değişim kisvesine bürünmüş aynılığında Talbot'ın yazdığı iki kitabı aslında en başından beri yayımlatma amacı güttüğünü de öğrendik, böylece vaftiz babanın ilk defteri okuma ihtimali ortadan kalktı ama bu son kitabın en aşağı elli yıl sonra yazıldığını öğrenmek anlatıcının bir oyunun sonucu mu, üçlemenin son kitabının Avustralya'da yazıldığını perdelemek için ortaya atılmış bir iddia mı, bunun üzerine düşünmek gerekiyor. Talbot, Avustralya günlerinden sonrasına belli belirsiz dokunduktan sonra düşünülebilir ki elli yıl olayı doğrudur zira unutulmayacak sohbetleri elli yıl sonra bile hatırlayacağını söyleyen Talbot, Charles'ın gülerek bir iki yıl geçtikten sonra her şeyin anlaşılacağını söylemesinden sonra haklı çıktığını ekler. Anlatının yazıldığı zamanı bir elli yıl öteliyoruz ve anlatıcının bütün olayları, bütün diyalogları olabildiğince ayrıntılı bir şekilde aktarmasıyla yazarlık kariyerinde yol aldığını söylemek mümkün, kurguyla gerçeği birbirinden ayrılamayacak şekilde birleştirmiştir. Öyle gözüküyor.
Gemi çeşitli badireler atlatır, bunların arasında aşağıdaki yangın başta geliyor, sonrasında artık günlük hale gelmiş fırtınalara pek dokunulmasa da buz dağıyla edilen imtihan önemli. Özellikle bu son olayda ölümün eşiğinden dönmelerinde Benét'nin o zamanlar için "çılgın buluş" şeklinde değerlendirilen çözümü çok işe yarasa da nihayetinde görüleceği gibi tam tersi de mümkündür, bu da bizi geminin ayrı bir evren, nedenselliği ve irrasyonalizmi de kapsayan bir evren haline geldiği fikrine götürür. Zıtlıkların ortaya çıkmasıyla örneklem büyüklüğünün yeterli olduğunu anlarız, söz gelimi Zenobia ile geçirilen günlerden sonra Talbot kadından tiksinme sürecine girer ve elde ettiğini umursamamaya başlar, pek rastlamayız Zenobia'ya. En büyük değişimse Prettiman cephesinde yaşanır ve bu mevzu ayrı bir bölümü hak eder.
Bay Prettiman ve Anderson'ın beceriksizliğiyle soytarılığa dönüşen nikah töreninin diğer müsebbibi Bayan Granham evleniyor. Bu iyi. Bayan Granham, Talbot'ın züppeliğini ve burnu büyüklüğünü çocuğun yüzüne vuruyor, mürebbiyeliğinin bütün gücüyle hacamat ediyor, aslında bu da iyi. Talbot aşağılanmanın getirdiği üzüntüyle yataklara düşecek gibi oluyor ve inanmadığı Tanrı'ya yakarmaya başlıyor. Ersan Üldes'in Zafiyet Kuramı nam kitabı için yazacaktım ama şuraya sıkıştırasım geldi, mutlaka söylenmiş bir şeydir; Tanrı'ya inanmamak Tanrı'nın yokluğu anlamına gelmez, Tanrı'ya bir nevi tepki göstermek anlamına gelir. Neyse, Talbot acısını iyice çekti ama bitmedi; adam Benét'yle kavga ederken ağır yaralı bir şekilde yatağında uzanan Bay Prettiman'ın üzerine düşüyor ve adamı öldürdüğünü düşünüp Colley'le ilgili düşler görmeye başlıyor.
Tamam, burada benim uydurukçuluğum var, bu düşler başlarda görülüyor ama buraya alıyorum, yerini yadırgamaz bence. Colley, "Bizi kurtarabilirdin!" diye bağırıyor ve Talbot uyanıyor. Prettiman'ın ölümüne de yol açtığına göre -kesin değil, kaçarcasına uzaklaştığı için gelişmelerden haberi yok- tam bir ölüm makinesi olarak kendini suçlayabilir, hele de beyin dağıtmalı intiharına sebep olduğu adamlardan birinin kemik parçalarını tavanda görüyorsa delirecek gibi olur ve kurtuluşu için ne yapacağını bilemez. En çaresiz kaldığı anda da kurtuluş kendini gösterir; Bay Prettiman ölmemiştir, hatta düşmenin etkisiyle daha da iyiye gitmiştir. Şans. Görüşmeye başlarlar, Talbot bu insanların o kadar da kötü olmadığını, aslında ufuk açıcı kişiler olduklarını anlar. Prettiman'ın akılcı dünya görüşünden etkilenerek gemideki olayları farklı bir gözle bakmaya başlar falan, tekamülü sürer yani. Sonrasında menzile ulaşılır, yıllar geçer, gemideki olaylarla ilgili son bir değerlendirme yapılır ve perde iner.
Okunması lazım. Valla ne diyeyim, diyeceğimi dedim, ne deyip ne diyemeyeceğimi, kim kim yani ne dinleyenler olur, ne bir şey yaparlar. Yapın bunu.
Adam var bir tane, roman yazıyor. Zamanlar atlanıyor; Bahadır'la tanışmadan sekiz yıl öncesiyle adamın babasının ölümünün beş yıl öncesi falan denk geliyor, bu tür olaylar zamanın kerterizleri oluyor. İleri geri. Baba, Fournier'in doktor babasına benziyor, biraz da Justin Halpern'ın matrak babasına. İkisinin karışımı. Bahadır çok gizli bir organizasyonun üyesi, ne iş yaptığı belli değil. Zamanda doğru nokta bulunana kadar. Anlatıcı bunu sona saklıyor. Adamın sevgilisi Sevgi -makul- kişiselliğini pek geliştirdiği için hayatın zorluklarına karşı muhteşem tenekeliğini duyurmaktan imtina etmiyor. Bir de o gün var, bu da sonda. Başka? Çok.
Önermeler şeklinde bölümlenmiştir. 1.1, 2.1.3 ve çeşitli sayılar bağlantıları açısından imkansız geometriyi andırır ama Öklid dışı geometriler imkanlıdır, Öklid dışında. Masasında oturan anlatıcının günceliyle anlatısının zamanları arasındaki boyut farkları çeşitli sembollerle aşılır. Zıplanmış zamanda bir olayın ortası, araya telefon sembolü girer ve masa başına döneriz, başka bir sembol kapının çaldığını gösterir. Aslında bu çokça üzerinde düşünülmüş bir mevzudur; Butor'nun şu an adını hatırlamadığım ama az sonra kopya çekip hatırlayacağım romanı -Değişme- ve Roman Üstüne Denemeler'i, anlatıcı, zaman ve sair konularda Üldes'in anlatıcısının kafayı kırdığı noktaları on numara beş yıldız bir şekilde ele alır. Yeni Roman'ın takıntısı bir kez daha canlanır.
Doktor babanın mantıksız ve özden mahrum metnini bastıracak bir yayınevi bulamaz adam, zaten çevirmenken yediği halttan ötürü reddedileceği korkusu vardır ama hatırlanmıyordur, her şey unutulmuştur. *Buraya yayıncılıkla ilgili bir dünya eleştiri, katakulli gelecek.* Babanın metni... Kaotik. Caraco okusa severdi diye düşünüyorum. Toplumun ne kadar da kokuşuk olması, tamam. İnsanın gündelik yaşamda fark edemedikleri, kümenin dışına çıkabilenin görebildikleri, o da tamam. Bu tür şeyler. Ara ara yer verilir, anlatıcı bu bölümlerden yola çıkarak yaşamı *buraya hava limanları, yerleşiklik, kişisel gelişim, toplumsal kişilik, kişisel toplam, toplu kişi ve sair bir şeyler gelecek* biçimlendirir, bazen elleşmez. Yayınevlerinin ret mesajlarına elleşir, babanın uygun göreceği biçime sokar. Çevirmenken başkasının yaratısını kendisinin kılması gibi.
Pardon, yaşlılık gerçekten ödümü kopartıyor bazen ama intiharı bir köşeden bana bakarken görmek içimi rahatlatıyor. Neyse, babanın ekonomik basiretsizliği, anneyi ve anlatıcıyı dövmesi, kısacası bir hıyar olması birkaç boktan fazlası değildir, yazdığı metin hariç. Teorileri yaşamın ucuna iliştirilebilir, örneğin aklın ve bilginin insanoğlunun düşünmesini engelleyen zamazingolar olduğunu söyler.
Bu bilgiler sabittir, kabul edilerek geçilir.
Bu bilgiler kabul edilmeye dair bir zorlamaya yol açar.
Şöyle; anlatıcı bir metnin içinde güncelini anlatırken bile yazar olmanın getirdiği eğip bükme gücünü kullanabildiğinin farkındadır, yapabildiğini bilen biri neden yapmasın? Bilgi, yaşamı bilinene göre kurmaya zorlar.
Judith Wohmann vakasına geliyorum. Bu yazar Almanca. Anlatıcı Türkçeye çevirir. Metalurji mühendisliğinden tercümanlığa mük-kem-mel bir atlayış. Çevirir ama bildiği gibi. Mutlu sonla bitmek zorunda olan romanları mutlu sonla bitirmez, metnin gideceği istikameti kestirdiği an kaosun bıngıldak parmaklarını araya sokup kurguyu karıştırır.
Oyunsa oyun, manaysa mana, roman gibi roman-değil.
Buzzati, Poe ve Kafka'ya benzetilir, doğrudur. Daha umutlu olduğu da doğrudur, hayaletlerin fildişi kapılardan geçebilmesi bunu kanıtlar. Normalde hayalet nedir? Hayalet bu dünyada işi olan, bu dünyanın işini öbür dünyaya bırakmak istemeyen öcü bir kardeşimizdir. Dolayısıyla işini gördürmek lazımdır. Öbür türlü dadanır, gitmek bilmez. Buzzati ne yapıyor, hayaleti gönderiyor. Gogol tokat aşkettirip öyle göndermişti mesela, çünkü paltolarla alakalı bir mevzu kalmamıştı. Nihayet. Küresel bir felaketi bu yüzden dört gözle bekleyen çok insan var diye düşünüyorum. Meteor düşüyor mesela. Onu da geç, hayalet gördün. Nihayet be! Bugün bisikletle sahilde dolanırken çocuklu bir çift gördüm, çocuk arabaya kurulmuş, keyfi yerinde, komik komik şeyler yapıyordu. Anneyle babanın bir bakışı vardı, görmeliydiniz. El ele tutuşmuşlardı, bir mucizeye şahit oluyorlarmış gibiydi. Belki de öyledir, uzun zamandan beri bu kadar iyi hissetmemiştim. Buzzati'nin öyküleri de böyle biraz, benzer bir mucizeyi taşır gibi.
Buzzati'ninki zafer sarhoşluğundan başka bir şey yaşamayan cinsten, hatta o kadar çok toprağı var ki ucu bucağı yok sahibi olduğu yerlerin, ilk öyküdeki baba bu adam olabilir mi? Sadece güçlenmek ve aşılamaz olmak ister, bu yüzden fetihlerin ardı arkası kesilmez. Askerler? Hükümdar askerlerinin söylediği türküleri hüzünlü bulur ve yardımcısına ne söylediklerini öğrenmesini emreder. Onca yağma, zenginlik ve kadının veremediği şey nedir gerçekten? Yardımcı, sözleri öğrenip kralına söyler: "Tarlayı, köyü/davullar inletti/yıllar geçip gitti/geri gelmedi/geri gelmedi/ hiçbiri" Devam ediyor: "ileri hep ileri/yıllar geçip gitti/bıraktığım yerde seni/bıraktığım yerde seni/şimdi bir haç dikili"
"Ama hükümdarlar, yöneticiler, bilgiç nazırlar duvar gibi sağırdılar. Hiçbiri anlamamıştı, yalnızca, akşamın sokaklarında yorgun argın, türkü söyleyerek ölüme doğru yürüyen, yüzlerce zafer kazanmış askerler anlamışlardı." (s. 99)
Arka arkaya zaferler kazanmış, yıllarını cephelerde yitirmiş Maximus'un son zaferinden sonra Marcus Aurelius'tan istediği şey, kendisine her şeyi verebilecek adamdan istediği tek şey eve dönebilmekti.

Kitaba adını veren öykü de elden öper. Buzzati sanayi toplumunun parıltı -yoruma açık; yaşama sevinci, doğayı en saf şekilde algılama biçimi, bir bütünün parçası olma duygusu, ne koyarsanız- silici etkisini gömer, Calvino gibi nicesine kapı aralamıştır, bir yandan da çıkışsız kurgularla oynar. Düşündürür yani, başka yaratılara bağlantı sağlar. İyidir.
Birinin biri hakkında söylediği şeyi ilk kez Hasek mi başarmıştır acaba, başlı başına bir antoloji olmayı? Biyografisinde 1500'e yakın kısa öykü yazdığından bahsedilir ama farklı mahlaslar öyküleri dağıtmış, olmayan kişilerden olan öyküler bir türlü toparlanamamıştır. Hasek de toparlanamamıştır; pek çok işe girip çıkmış, esir düşmüş, vatan haini olarak damgalanmış, tüberkülozdan ölmüştür. Öykülerinde çingeneler, hırsızlar, hanutçular, sinyalciler, toplumun dibinden tipler yer alır. Mizahı karadır, kendisini öykülerin bir yerine iliştirir. O hengamede görebilirseniz. Yüzyılın, karmaşanın doğuşunu anlatır Hašek, yakınındakiler haricinde insanlar ve kentler tekinsizdir ama ironi vasıtasıyla çözülmüşlerdir, tehlike iğnelendiği zaman hava kaçırır, küçülür.
Köpek Suratlı Maymun: Juli bir köpek suratlı maymundur. Gösteri peygamberi olarak salona salındığı zaman izleyicilerin üzerine atlar, tırmalar, çeker, ısırır, tuzu kuruları çil yavrusu gibi dağıtır. Sahibi tarafından anlatıcımıza satıldıktan sonra yaramazlık yapmaya devam eder, yaşadığı evi yakmak gibi. Anlatıcı için Juli'ye duyduğu sevgi yanan evinden daha büyüktür, üstelik hayvan kendisine hediyeler de sunar; ev yanarken izleyicilerin birinden aşırdığı saat mesela. Bir de etek var ama o şehre armağan edilmiştir; yeni evin hizmetçisi Fanny'nin eteğini aşırıp telgraf direğine asan Juli'nin eğlence anlayışı pek gelişmiştir. Akıllıdır da; satılacağını anladığı sırada bisiklete atlayıp kaçar. Başka, evi boydan boya sular, bir de Morgue Sokağı'nın bir benzerini Prag'a getirip ele geçirdiği silahla saldırı düzenler. Yırtar, başkasının kellesi tehlikeye girer ama o da yırtar. Hasılı bir garip hayvandır bu Juli, sevilir. Öyküdeki insanlar Juli'nin yanında parıltısızdır. Mucize yaratma yetileri ketli olduğu için. Öylesi sıkıcı bir yerde Juli'nin kendisi mucizedir tabii.
Turist Rehberi: Hašek'in rehber anlatırken Neuburg sokaklarında gezintiye çıkardığı bir öykü, nefis. Gezginimiz, Bay Jogelli Klopter'i tutmak ister ama koca göbekli adamın ücretin yanında yeme-içme masraflarını da talep etmesi sıkıntı yaratacak gibidir, yaratır. Onun dışında asıl problem, rehberin düşman şehirli başka bir rehberi arayıp kafasını gözünü kırma isteğidir. Şehri gezerlerken anlatıcımızın rehberi fişteklemesiyle işler kızışır, rehberimiz düşman gezgini bizim gezgine bırakır ve herife girişmesini söyler. Sonuçta gezginler kavga yerinden ayrılır ve birlikte yürürler ama bizimki diğerinden çoktan kıllanmıştır. Kolaylıkla manipüle olabiliriz, ruhumuz duymaz.
Arkadaşım Hanuşka: Hanuşka mavi gözlü, kesinlikle kötü biri olamaz. Anlatıcı bir polisin kafasının yarılmasına sebep olduktan sonra hapse girip bu kibar, kibar olduğu kadar ince, ince olduğu kadar suç makinesi arkadaşla tanışır. Hanuşka yastığını bizimkine verir, o yastıksız uyumaya alışkındır ama bilgili kafaların içindeki düşüncelerin ezilip kırışmasını istemez. Yoksullara yardım eder, bizimkini hapse girmekten kurtarıp kendi girer falan, hapishane manzaraları içinde bir incelik timsali.
Bay Cetliçka'nın Oy Kullanışı: Cepçi Cetliçka, hadiseler sonucu üç farklı isme kavuşur ve belediye seçimlerinde tekrar tekrar oy kullanır. Bir demokrasi şöleni adeta, ileri demokraside demokrasi o kadar ileridir ki gözden kaybolur.
Hırsız Şeyba'nın Seferi: Şeyba kardeşimiz üzerinden adalet sistemi, yargıçlar, savcılar bir temiz kalaylanır. Kanun adamlarının eşleri, Şeyba'yı karanlıkta bu kanun adamlarına benzetirler ve sövüp sayarlar, o arada yedikleri naneleri öğreniriz. Ne güzel.
Hırsız Şeyba'nın İsyanı: Hapiste Şeyba'ya dini tören hedesi okutulmaktadır, fazladan bir börek alan Şeyba için her şey yolunda giderken gardiyan sağ olsun, tekere çomak sokar ve börekten eder. Şeyba kardeşimiz kararlılığıyla din adamı dahil herkesi dize getirir, böreğine kavuşur. Tanrı ve hak üzerinedir. Tanrı'nın böreği, insanın böreği, hak böreği, emek böreği.
Kandırış: Hakim, serserinin aşığına bu işlerden uzak durmasını, işe girmesini, Tanrı'nın çalışanları sevdiğini söyler, uzatır da uzatır. Kızımızın hakimden isteği, serseri hapisten çıkana kadar yanında kalmak olur. Kısa.
Üç öykü daha. Poser kitapseverler, yeşil diyarların köylüleri, tekmili birden.Keyifli öyküler.