Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Öykücü olmayan bir öykücü Hinton, dört boyutlu uzayını tahta parçalarından oluşan gereçlerine tıkıştırmış ve dileyene satmış. Öyle süper bir zeka gerekmiyormuş dördüncü boyutu anlayabilmek için, eldeki çokyüzlü tahta parçalarıyla oynayarak Yog-Sothoth'u evinize davet edebilirmişsiniz. Hinton'ın düşü: Kaosun çoklu boyutları ve hacmi düzleme değil de başka hacimlere yerleştiren hiperhacim, hiperküp, hiperkoni ve her türlü hiperliğin hayal gücünü zorlayan akıl almazlığı düşünme yetisine meydan okuyor.
Hinton pek tanınmıyor, bir iki gönderme dışında hakkında bir değini yok. Borges'e göre Wells'in isim vermeden fikirlerini ve varlığını kullandığı bir düşünür. Üç, beş, sekiz boyutlu falan evrenler kurgulamış. Calabi-Yau manifoldunu görseydi şöyle diyaframdan bir, "Hah!" patlatırdı gibi geliyor bana. Onun dışında zamanının diğer bilginleriyle girdiği atışmalar birkaç kitap yazmasını sağlamış, öyküleri(?) bu kitaplardan ediniyoruz. Borges, bu spekülatif kurguların Wells'ten de önce yirminci yüzyılın bilimkurgu yapıtlarını öncelediğini düşünüyor.
Düz Bir Dünya: Elimde Helikopter'den çıkan Düzülke var, Edwin Abbott Abbott'ın. Hinton bu metni salık veriyor ama bir düzlem üzerinde yaşama fikrinin burada farklı sebeplerle ortaya çıktığını söylüyor. Kendisi böyle bir yaşamın farklı boyutlarını anlatacak.
Tanecikler yapışmıyor, sürtünme yok, derinlik yok, atmosfer yok. Bir masa üzerinde yer alan bozuk paraları düşündürür Hinton, bu paraları canlı varlıklar olarak ele alırsak ortaya ilginç bir dünya ortaya çıkıyor. Doğası, ışık kaynağı tek bir düzleme indirgenen bu dünyada iki bozuk para birbirini geçemez, geçmek için bulundukları düzlemde bir boşluğun oluşması, birinin boşluğa inip diğerinin boşluğun üzerinde belirecek köprüden ilerlemesi gerekiyor.
Bir evin duvarında iki delik bulunamıyor, ev çöker.
Fiziksel olarak değil, cinsi ve duygusal yönden de tek boyutlu bir dünya. Kötü hep kötü, iyi hep iyi, cinsiyet farkı sıfıra olabildiğince yakın, düzlemde her şey aynı. Canlılar dik açılı üçgenler olarak resimleniyor, Hinton bu varlıkların hareketlerini nitelemek için dünyanın yapısı gereği olabildiğince az sayıda sıfat kullanıyor. Erkekler sola bakan üçgenlerdir, yüz yüze gelemezler. Kadınlar için de böyle, sağa bakmaları dışında mevzu aynı.
Çekim kuvveti ve yörünge dalgasında mesafenin iki katına çıkması çekimi dört kat azaltmaz, iki kat azaltır. Malum sebep. Araçlarda tekerlekler dönmez, her bir dönüşün sonunda dingili çıkarıp tekrar takmak gerekir. O dünyada yer alan, çok boyutluluğa ihtiyaç duyan önemli nesnelerin açıklamasını yapmıştır Hinton, muhtemelen kendi çizdiği şekillerle okur için görsel bir kaynak yaratır.
Dördüncü Boyut Nedir?: Lovecraft'ın kötücül öngörüsünün tersini görürüz; kuramsal eylemlerin gerçeklerle birleşmediği noktada ortaya çıkan kaostan korkmaz Hinton, sağduyunun orta bir yol bulacağını söyler ve insanın sezgisel yeteneğiyle mutlak yıkımdan yırtacağımızı söyler. Lovecraft, disiplinlerin tek bir noktaya doğru yolculuğunun bitimiyle sonsuz karmaşanın ortaya çıkacağını söylüyordu. İkisine de fitim, iyi olan kazansın.
Pers Kralı: Bu işte, okuduğum en ilginç öyküler sıralamasında ilk üçte yer alır.
İran'da kral bir köprüden geçer, köprüyü oluşturan kayalar yıkılır ve krallık küçücük bir toprak parçasına indirgenir. Laboratuvar ortamı da diyebiliriz, Hinton kader, özgür irade, acı ve mutluluk konularında Antik Yunan'dan Lacan'a kadar ne kadar fikir varsa hepsinin toplamını sunar. Olabildiğince detaylı bir şekilde anlatacağım ama her şeyi anlatmayacağım, okumanızı isterim.
Kral, karşı tarafta gördüğü bir köylüye bağırarak halat, ip falan getirmesini söyler ama bağırdığı adam Demiourgos'tur, insanların yaratıcısı. Bu varlık, insanları bir kukla gibi oynatan krala yaratmanın ve gerçekten yönetmenin acısını göstermek ister gibidir, hareketsiz duran insanlarla dolu bir bina ortaya çıkarır ve arazi olur. İnsanlar hareket etmemektedir zira bu dünyada yapılan her şeyde haz ve acı vardır, ikisi eşit düzeyde olduğu için kimse kıpırdamaz. Kral, acının bir kısmını aldığı zaman insanların hareket edebildiklerini görür. Muktedirin diyetidir bu, yönettiği insanların acısını doğrudan hisseder. Bir tık ilerisini Calvino'da da görürüz; hükümdarlar süreleri dolunca öldürülürler, acıların tek kalemde ödenmesi gibi. Neyse, bir de değnek vardır, bu değnek varlıkların acılarını azaltarak onları hareket ettirir. Değneğin salınımının da bir düzeni vardır. Aslında çok temel ilkelerdir bunlar, diğer ilkelerle birleştirilmemiş haldedirler, zincirleme reaksiyona açık olsalar da ilk hareket için biraz daha zaman geçmesi gerek.
Kral yönetmeyi öğreniyor.
Tek tek hareketlerden, söz gelimi bacakların hareketlerinden daha büyük örüntülere, daha geniş hareketlere yönelir ve insanlara bunu yaptırır, acı-haz dengesini her seferinde daha büyük bir hareket için genişleterek kurar. Böylece insanlar günlük yaşamlarını yavaş yavaş oluştururlar. Değneğin etkisi merkezde daha kuvvetlidir, merkezden uzaklaştıkça azalır, bu yüzden insanlar merkeze gelme eğilimindedirler. Toplumsal kabul. Metropolleri düşünelim, insanlar her açıdan daha çok olanak için büyük şehirlere gelirler ve -sözde- daha derinlikli yaşarlar; acı da haz da daha yoğundur. Dışarıda kalanlar daha az acı ve hazla yetinenlerdir, daha düşük seviyeli insanlar olarak görülürler. Günümüz toplumuna bu anlayış hakimdir, hâlâ, ne yazık ki. Sanıyorum Buda'nın bir benzeri çıkıyor ortaya; Demiourgos Kral'ın anlaşılabilme isteğini fark edince değneği verebileceği birini bulmayı tavsiye eder, böylece "peygamber" diyebileceğimiz kişi Tanrı'yı -bir ölçüde- anlayabilecektir. Kişi bulunur, prens olarak adlandırılır ve insanları acıdan kurtarmak için köy köy gezmeye başlar. Acıdan kurtulmayı salık verir. Nasip.
İş toplama kampları benzeri yapılara, isyancılarla mücadeleye ve matematiksel formüllere kadar gelir. Hinton bir noktada hikâyeyi keserek toplumsal dinamikleri daha iyi açıklamak için formülasyona başvurur, okura sayfalar dolusu tablo ve formül sunar. Sonrasında ortaya Neo benzeri bir insan çıkar, sistemin çarpıklığını ortaya çıkarır falan derken seyreyle cümbüşü.
Tuhaf, deli işi, gerçekten çok ilginç bir öykü.Buna da kitaplığın en, en ilginç kitabı diyorum, noktayı koyuyorum.
Vonnegut'tan yine kuduruk bir metin. Biraz durulu yahut kontrollü bir kudurma var, daha bir otobiyografik nitelikler taşıdığı için sanıyorum. Girizgâh bölümünde böyle diyor yazar, abisi ve ablasıyla ilişkilerini ve aile yaşamını anlatırken üstesinden gelmeye çalıştığı saçmanın denetimli bir şekilde arttığını görürüz. Alman köken dünyanın gördüğü en büyük savaşlarla birlikte bilinçaltına itildikçe küçük parçalara ayrılıp unutulan anıların yine parçalı bir biçimde ortaya çıkması biçemin bir açıklaması olabilir, olmayabilir, bilemiyorum. Anlatının sürekli tekrarlanan sözcükleri abiden veya abladan, onu anlıyoruz, bir de April bunu Hacıyatmaz olarak basmış zaten, ikinciye almış oldum. Hoşuma gitmedi. Neyse, bir durum şiiri diyor Vonnegut, Laurel-Hardy'ninki gibi çabalamalar ve yenilgiler absürt bir şekilde zincirlenecek ve olaylar patlak verecek ama Vonnegut'ın yaşamından -kendi yansıttığı ölçüde- biraz daha bahsetmeliyim.
"Hayatın bana nasıl geldiği hakkında." (s. 9) Kaderle pazarlık ve içtenlik aşkı dahi kapsıyor, bu yüzden aşka geniş bir parça ayrılmıyor da çok parçalı yapının bir köşesinde şöyle bir yer veriliyor. Hayatın gelişinde tecrübeler ve yaşananları yerli yerine oturtma çabası var Vonnegut için, bu yüzden akıl hastalığını başka bir gezegendeki bambaşka bir yaşama dönüştürebiliyor veya küçük yaşlarda kaybettiği çok çılgın bir amcasını kaybetmeye mahkum bir bilimkurgu yazarına dönüştürüp yazarın ipe sapa gelmez hikâyelerini amcasının deli işi cümlelerinden çekip çıkarabiliyor, Vonnegut bence yaşamın her bir parçasını kusursuz bir biçimde dönüştürüp değiştirebildiği için büyük bir yazar. Edebi ölçüde şahane bir durum, muhtemelen içinde yaşadığı toplumun yapısıyla ilgili. Kendisi ABD'nin ve kapitalist dünyanın dönüştürücülüğünden de bahsediyor. Değerlerinden ayrılan insanlar yedek parçalar haline geliyor ve koca bir fabrikanın sürekli işlemesini sağlıyor. Değersizleştirmenin ödülü sağlık poliçeleri ve kanser haline geldiğinde boşalacak yer bir başkası tarafından çoktan dolduruluyor. Kabus gibi. Günümüz dünyası.
Başka, tekrarlanan sözcükler dedim ama cümleleri de katmalıyız. Ablanın dört çocuğu var ve kadın kırklı yaşlarında kansere yakalandığı için ölmek üzere. Hayatı paldır küldür bir güldürü olarak tanımlıyor. Kitabın adı buradan çıkıyor ama orijinal adıyla bir ilgisi yok, çevirmenin takdiri. Bu paldır küldür güldürüye üç beş yerde daha rastlayacağız, henüz başlangıçtan kurtulup asıl metne geçemedik. Geçiyoruz.
Post-apokaliptik bir dünyada Empire State Binası'nda Dr. Wilbur Nergis-11 Swain yaşıyor. Ortalık cengele dönmüş, yıkım ortada bina falan bırakmamış. Empire State bir sembol, belki de nasıl bir dünyada yaşandığının unutulmaması için korkuluk gibi yükseliyor. "İnsanlar, buraya gelmeyin ve çarkın bir parçası olmayın. Sonuçta savaş çıkıyor ve ölüyorsunuz." Güzel bir metafor bence. Neyse, en yakın komşu yarım kilometre mesafede. Manhattan'a Ölüm Adası deniyor çünkü Yeşil Ölüm denen bakteriyel bir nane yüzünden nalları dikmemiş pek kimse yok. Yer çekimi azalıp artıyor, erkekler durduk yere sertleşiyor, bildik Vonnegut delilikleri işte. Oralara hiç giremiyorum; adam bir bölümde anlatının bir birim kadar ilerlemesini sağlıyorsa komik ve tuhaf deliliklerinden de bir birim sokuşturuveriyor araya, hangisinden bahsedeyim yani.
Rockefeller olarak doğan -ünü ve parayı düşünün, of be- adamımızın bir de tek yumurta ikizi vardır, Eliza Mellon Swain. Bunlar fizyolojik anomalilerle doğar; dört meme ucu, altışar parmak, kiremit gibi sert ve köşeli çeneler, balon gibi bir kafa. Neandertalsi diyor Wilbur/anlatıcı. Kısa sürede ölmeleri bekleniyor ama ölmüyorlar, beyinsiz olmaları bekleniyor ve beklentileri boşa çıkarmamak için beyinsiz taklidi yapıyorlar ama aslında inanılmaz zekiler, bir arada oldukları zaman telepat bile olabiliyorlar. Anneyle baba bunları dedelerinin süper lüks bir malikanesinde bırakıyorlar, başlarına bakıcıları dikiyorlar ve ölmelerini bekliyorlar. Bunlarsa keşfettikleri gizli bir kütüphanede okuyorlar, öğreniyorlar. Gerçi sadece Wilbur okuyabiliyor, Eliza seziyor. Bombastik ikizler canım. Gezegenin ve insanların haline bakarak embesil rolüne bürünmeleri ve bu şekilde mutlu bir şekilde yaşamaları kadar güzel bir iğneleme pek az okumuşumdur. Vonnegut komikliğiyle birleşince daha güzel oluyor.
Rol sona eriyor, anne-babanın üzüntüsünü bitirmek istiyorlar ve gerçek kimliklerini açıklıyorlar ama daha kötü oluyor her şey. Deneyler, medyanın ilgisi derken ikizler kopartılıyor, Eliza akıl hastanesine düşüyor ve yıllarca orada kalıp kardeşine düşman kesiliyor. Wilbur standart bir zekaya sahip olduğu için vasatlıktan ölmeden hemen önce tıbbı bitiriyor, doktor oluyor ve kardeşini hastaneden çıkartıyor ama çok geç, kız Çinlilerin izinden Mars'a gidiyor ve orada kayaların altında kalıp ölüyor. İkilinin müthiş zekası sonsuza dek kayboluyor. Bunun acısı çekilecek ama aşk ve mutluluk gibi, hatta çoğu duygu gibi satır aralarında gizlidir.
Wilbur ABD başkanı oluyor, dünya ayvayı yiyor, sona geliyoruz. Vonnegut zaten kuru sayılmayacak bu hikâyeye Çinlileri, Arnavut Gribi ve Yeşil Ölüm gibi pandemik dehşetleri, feodal düzenin çatışmalarını, yalnızlıktan deliren insanlar için Wilbur'un uydurduğu akrabalık bağı sistemi -dileyen Sarıasma, Nergis, Burger veya başka herhangi belli bir şey olabiliyor- ve uydurduğu yeni mezhepleri katarak kaçık bir dünya yaratıyor.
Wilbur iyi denedi ama Çinliler daha iyi denedi sanırım, 1976'da son noktası konan bu metinde şahane müneccimlikler görebiliriz. Vonnegut yıldızlara bakmayı bırakmaz, geleceği gördüğü gibi kendi anlatılarını da görür orada.
Bir Vonnegut metninin daha sonuna gelmenin üzüntüsüyle burada bırakıyorum, içeride keşfedilecek çok abukluk ve bunlardan yola çıkarak düşünürsek yaşamımızda başa gelecek çok çok acayip hadiseler var. Sizin de yapacağınız iki şey var tabii; Vonnegut okumak ve yaşamak. Parçalar halinde.
Frazer, ahmaklıktan doğan bilgeliği inceler. Mülkiyete, aileye ve iktidara bağımlılık ne kadar bilgelikse artık. Bu açıdan eleştiriye açık; yoz/yozlaşmaya müsait kurumların doğuşunda batıl inançların etkisini göreceğiz. Frazer bu kurumları olumlar, uygarlığımızın ilerleyişinde önemli yerleri olduğu için sanırım. Bir de yüz yıl öncesinin fikirleri güncellenmeye muhtaç.
Batılın da üretilebilen bir şey olduğunu düşününce Frazer'ın kanıtlama iddiası biraz komik oluyor; bu böyledir, şu şöyledir dedikten sonra dünyanın her yerinden örnekler verip işlerin gerçekten öyle yürüdüğüne kani olması, kaynağı araştırmaması incelemeyi sakatlıyor gibi. Freud'a yönelmek gerekiyor sanırım bu noktadan sonra. Tabii amatör okurum ben, antropolojinin kurucusu sayılan adama salladığıma bakmayın, cahil cesareti. Yahut bunlardan duyduğum rahatsızlığın etkisi. Uygarlığımızdan hiç memnun değilim.
Dört kurum inceleniyor, ilki yönetim. Batıl inançların monarşik yönetime duyulan saygıyı güçlendirdiğini ve bunun da kamu düzeninin oluşmasına yardım ettiğini söylüyor Frazer. Bunun yanında belli ırklarda ve belli dönemlerde batılın tavan yapmasıyla aile ve ahlak kuralları, bir de insan yaşamına duyulan saygı güçlenmiş. Bana pek öyle gelmiyor; Seks ve Ceza'da batılın izlerini görüp insanların çektiği acıyla karşılaşınca işin iyi bir yanını göremedim. Aynı şekilde ahlak kurallarının belirlenmesi de büyük acılara sebep olmuş durumda. Kontrol mekanizması iyi işlemiş, ahlak kuralları adı altında mülkiyet desteklenmiş, aile kurumu ne kadar çarpıksa da varlığını sürdürmüş. Ulaştığımız nokta pek parlak gözükmüyor, gerçeğe bürünen ütopyalar bile distopikliğin dibine vurmuşken bu kurumların tasfiyesi şart. Bence. Tamamen batıla dayanan sistemlerin ayakta kalamayacağını söylüyor Frazer, batıldan doğan uygulamaların kanun olarak ortaya çıkmasıyla düzen yerine oturuyor. Afiyet olsun.
Neyse, yönetim. Yöneticilerin üstün insanlar oldukları düşünülüyor. Muktedirin yediği kaptan yenmez, solduğu havadan solunmaz, bir dünya iş. Dünyanın her yerinden örnekler var demiştim, misyonerler olaya el atana kadar çok çılgın olaylar yaşanmış.
Frazer, büyünün ve batılın görevini zamanla dinin aldığını söyler, doğaya aykırı olduğu düşünülen yanlış ilişkiler bu sefer tanrıya ters gelecektir. Yaptığımız işler illa birilerine ters gelecektir yani, biçimlenmiş bir dünyadan yırtma şansı yok.
Dünyayı anlamlandırmada yardımı dokunacak bir araştırma.
Arka koltukta iki çocuk, biri tren sesi çıkarırken diğeri usanmadan, "Nereye gidiyoruz baba?" diye soruyor. Bir, beş, on, yüz kez. Usanma yetisi yok, hayatta hiçbir şeyden usanmayacak, bildiğimiz kadarıyla. Babanın birinci, üçüncü, beşinci cevabından sonra bir daha cevap vermemesi kabullenişi gösteriyor, bir de bu metnin yazılacağını. Yazılmak zorunda olduğunu, öbür türlü yenecek bir kafa var ve yenmemeli. Ne olur, savunma mekanizması gelişir. Mizah. Kozmik bir şakaya karşı içten bir kahkaha, biraz hıçkırıklı.
Fournier'nin zihinsel ve fiziksel özürlü iki çocuğunun ve hep beraber -çocuklar, hayal kırıklığı, eş, mutluluk- yaşamanın hikâyesidir. Çocuklar benzersiz, kimseyi taklit edecekleri yok, aynılığın sıkıcılığına sahip değiller. Başka şeylere de sahip değiller, babalarıyla maça gidip bağıramayacaklar, birlikte Mozart dinleyemeyecekler, film izleyemeyecekler. Fournier yapamayacakları işlerin iki sayfalık özetini çıkarır. Bir kalemde iki sayfa, oysa çocuklardan biri babasının kuş benzetmesine uyarak uçar gider, diğeri otuz yaşını görür. Yıllar içinde yapılamayanların listesi kabarmıştır, belki de bir noktadan sonra anlamsızlık galip gelmiştir de kuşların tren sesi çıkarması kanıksanmıştır. Bu oluyor galiba. Çocuklar da neyin ters gittiğini anlamamışlarsa da sezmişlerdir sanırım. "Çocuklarım yaşlarını asla bilmediler. Thomas eski oyuncak bir ayıyı dişlemeye devam ediyor, ihtiyarladığını bilmiyor, ona kimse bunu söylemedi." (s. 102) Aynı şekilde Fournier de yaşlandığını bilmiyor, travmasının yaşında kalıyor. "Ben artık kim olduğumu pek bilmiyorum, hayatta nerede olduğumu bilmiyorum, yaşımı bilmiyorum. Hep otuz yaşında olduğumu zannediyorum ve her şeyle alay ediyorum. Kocaman bir oyunun içine demirlemişim gibi geliyor, ciddi değilim, hiçbir şeyi ciddiye almıyorum. Aptalca şeyler yapmaya ve yazmaya devam ediyorum. Yolum çıkmaz sokakta bitiyor, hayatım çıkmaz sokakta son buluyor." (s. 102) Her şeyle alay etmesine çocuklarının durumu dahil, insanlar tarafından garipsenmesi katlanılır bir sonuç. Kafasında bin fikirle dolaşan yaratıcı bir adamın eve geldiği zaman sabit, durgun bakışlara sahip, ağızlarından mantıklı bir şey çıkması zor çocuklarıyla karşılaşması akıl kaçırıcıdır. Kaçmaması için bu metin var.
Fragmanlar. Peygamber sabrına sahip olmadığını söyleyen Fournier, çocuklarından özür dileyerek başlıyor. Onları yeterince sevmediği, onlara katlanmak için elinden geleni yapmadığı itirafı acı verici olsa da gerekli. Bir ilk adım aynı zamanda; çocuklarıyla dalga geçtiğinde geldiği noktayı görüp aslında kendi zavallılığıyla dalga geçtiğini anlamasına kadar uzunca bir yolu var, üstelik çocuklar büyük umutlarla doğuyorlar, Mathieu ve ardından Thomas, iki yıl arayla, ikinci doğarken herkes umut dolu ama sonuç malum. Tanrı bir şikayet mercii değil, Meryem Ana bir ast olarak yardımcı olamaz, hiçbir şey hiçbir şeyi düzeltmeyecek.
Çocuklarla alakalı çok ayrıntı var, çember genişledikçe aile, arkadaşlar, bakıcılar ve tanrı da işin içine girecek. Fournier'nin çocuklarını gündeliğin içinde sayısız noktadan görüşü perspektifi genişletecek. Misal normal-anormal ayrımı. Çocuğun normal olmadığı mat camın ardından bakar gibi anlaşılıyormuş. Gözleri de bozuk, onlar da aynı şekilde görüyorlar her şeyi. Buzlu, mat bir dünya. Harfler sabit karıncalar gibi, anlamsız. Aynı hareketleri yapıp aynı sesleri çıkarmak, yıllar boyunca. Bunların içinden fırlayan imgeler; Mathieu'nün fırlattığı topun çok uzağa gitmesi, kimsenin alamayacağı kadar, alınması konusunda yardımcı olamayacağı kadar uzağa.
Gerçek olamayacak kadar kurgusal bir şey yaşadığını düşünür Fournier, ikinci çocuk Thomas'nın da engelli olduğu anlaşılınca içinde düştüğü durumun filmlerde bile kullanılamayacağını, gerçekliğin dokusunu bozacağını söyler. Daha da ötesi, çocukların rol yaptıklarını düşünür. Gece vakti herkes uykuya çekildiğinde ikisi bir araya gelip çok acayip, entelektüel işler başarmakta ve Shakespeare'in dizelerini tartışmaktadır mesela. Sabah oldu mu engelli rolüne bürünürler. Gerçek olamayacak kadar kurgusal, Vonnegut'ın Paldır Küldür'de yaptığı tam olarak buydu zaten. Engelli rolü yapan kardeşler de dahil.
Cinnet anları normale dönmeye başlar, suçluluk duygusu giderek azalır. Çocuklardan birinin veya ikisinin kazara ölmesi üzücüdür, kasıtlı olarak öldürülmelerinin üzücülüğü de aynı seviyeye iner bir süre sonra. Ne yaşadıkları, ne hissettikleri, Fournier ve eşinin hissettikleri katı, sabit bir dünya yaratır ve Fournier gaza basar, gözlerini kapar. Kaza yapmaz. Çocuklarını kalabalıkta bırakmayı düşünür ama her anımızı kaydeden makineleri düşününce bundan da vazgeçer. Yine bir savunma mekanizması aslında, yapacağından değil. En azından yaptığından değil. Mathieu, giderek çarpıklaşan omurgasının düzeltilmesi için ameliyat olur ve üç gün sonra bu dünyaya bir kuş gibi veda eder. Çocuklardan biri uçmuştur, engelli olup olmamasının bir önemi yoktur, acısı büyüktür.
"Büyüdüklerinde, her birine büyük birer ustura hediye etmek gibi bir fikir geldi aklıma. Onları banyoya kapatıp usturalarıyla baş başa bırakacaktık. Artık hiç ses gelmediğinde, bir paspasla banyoyu temizlemeye gidecektik.
Eşimi güldürmek için bunu ona anlattım." (s. 41)
Deliliğin boyutu. Üçüncü çocuğu da deniyorlar bu arada, o çok sağlıklı ve tatlı bir kız olarak büyüyor ve başına bir iş geliyor ama Fournier bunu anlatmıyor. Sanıyorum bu iki çocuğun yanına bir üçüncüsünün trajik yaşamının eklenmesi kayışı iyice zorluyor. Acaba ne oldu, hangi kitabında yazmıştır Fournier? Dul'da üç çocuğunun annesinden boşandığını, aşık olduğu kadınla evlendiğini ve çocuklarını görüyoruz ama az.
Babalar Günü mektubu, bir tanecik... Özlemlerin metni bu, bir de her şeye rağmen sevmenin, başa çıkabilmenin.
Çekoslovak, komünist, parti önderi, eleştirmen, yazar. Nazi terörüne karşı dik duruşuyla tanınır. Halk kahramanı Fuçik, tutsak edildikten bir süre sonra Çek bir gardiyanın getirdiği kağıt kalemle yaşadıklarını ve davasını anlatır. Almanlar Ruslardan tokadı yedikten sonra geri çekilmeye başlarlar ama 1943'te savaş henüz tam anlamıyla kaybedilmemiştir, Fuçik idam edilmekten kurtulamaz. Efsane olmasının en önemli sebebi herhalde hiçbir koşulda yılmaması, davayı satmamasıdır. Gördüğü işkenceleri olanca açıklığıyla anlattığından değil, baygın kalma sürelerinden, etrafı net görememesinden, böyle küçük ayrıntılardan ruhunun nasıl kırılmaya çalışıldığını anlarız ama o ve etrafındakiler türkü söylemekten, umut etmekten ve insanları sevmekten alırlar güçlerini, her yeni günü selamlarlar, gün ışığı direkt üstlerine düşmese de.
James Aldridge nam şahsın dediği, bu notların darağacından değil de öncü bir insanın bulunduğu ileri noktadan geriye gönderildiği. Yılmazlık ileri noktada, o tamam. İnsanlık onuru korunuyor, o da iyi. Umarım ileride de dikta rejiminde sıkışıp kalmış insanlar yoktur. Var gibi gözüküyor. Giriş bölümünde Samuel Sillen nam şahsın kısa, bilgilendirici bir yazısı mevcut. Prag'ın Pankrats yöresindeki gestapo hapishanesinden sempatizan bir Çek gardiyanın yardımıyla birer birer kaçırılan kağıt parçaları bir araya getirilerek bu metin oluşturulmuş. Fuçik'in eşinin de bir notu var; eşinin öldüğünü iki yıl sonra öğrenebiliyor ve Kolinski'yi, eşinin yazmasını sağlayan gardiyana ulaşıp kağıt parçalarını derliyor, kitap haline getiriyor. Kendisi 1945'e kadar ölmemeyi başarıp sağ kalıyor ama Julius kendisi kadar şanslı değil.
Destansı bir anı derlemesi bu, Fuçik idam edileceği zamanı bilemediği için kısa sürede hemen her şeyi yazmak istiyor ve yakalandığı andan itibaren ölüme gideceği güne kadar, dört yüz küsur günün ve kırk yılın izini çıkarıyor. Önsöz tutsak bir adamın dimdik durmaya zorlanmasıyla başlıyor ve zorbalığa şamarı indiren bir biçimde devam ediyor: "Ama insanın düşüncelerini hazır olda durmaya, kim zorlayabilir?" (s. 16) Düşüncelerin sonu gelmeyebilir, cellat hazır ama noktayı koyacak milyonlarca insan var, Fuçik geride kalanlara güç verecek, vazgeçmemenin erdemini anlatacak. İşkenceler, açlık, ölüm korkusu, bir adamı çürütecek ne varsa kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir adamı ortaya çıkarabilir aynı zamanda. 24 Nisan 1942'ye kadar partinin yer altına çekilmiş faaliyetleriyle uğraşan Fuçik için hapiste yeni bir mücadele başlıyor.
Örgüt evlerinden birine yapılan baskın sonucu yakalanıyorlar, Fuçik haftalarca kendini bilmeden yatacak kadar sopa yiyor ama ağzından hiçbir isim, hiçbir adres çıkmıyor. Pencereden sokağı izliyor. Dayak yediği malum, o söylemese de biliyoruz. Onun söylediği şu: "Saat bir. Son tramvaylar depoya gidiyordur, sokaklar boş, radyo son sadık dinleyicilerine iyi geceler diliyor." (s. 23) Dışarıda hayat sürüp gidiyor, aylar sonra Fuçik sorguya götürülürken sokağa çıkmadığı süreyi düşünüp yaşamın en ince ayrıntılarını keşfetmeye çalışıyor ve kendi kendine oyunlar kuruyor, sorgu binasına kadar on güzel bacak sayabilirse ertesi gün öldürülmeyecek mesela. Bir zaman boyunca sayabildiğini düşünmek mutlu edici.
Sopadan sonra hücreye atılıyor, her bir hamlede saklı olan acıları hatırlıyor ve her seferinde geceyi çıkaramayacağı söylenmesine rağmen yaşıyor, inadına. Hayatta kalıyor ve konuşmamaya devam ediyor, karşısına çıkan tanıdıklar için tanımadığını söylüyor, eşini gördüğü zaman bile. Birbirlerini son kez görüyorlar. Gözleri kıpırdamıyor bile, dümdüz bakışarak vedalaşıyorlar. Ne kadar ağır... Sevgiden geçilmiş, candan da geçilmiş ama kutlanacak şeyler yok değil, mesela 1 Mayıs. Kutlu gün! "Sevinç için yaşadım, sevinç uğruna ölüyorum ve mezarımın üzerine kederin meleğini oturtmak haksızlık olur." (s. 35) Fuçik'in coşkusuna şahit olmanızı isterim, metni mutlaka okumanız lazım. Neyse, her türlü kutlama yasak tabii, Almanlar kök söktürüyor ama bizimkiler gizli gizli kutluyorlar, bir yandan çekiçle vurma hareketi, diğer yandan orakla biçme hareketi, şifreli de olsa kutlama yapılmıştır, yüzler güler. 267. Hücre'de, yedi adımlık saltanatta Pesek Baba'yla söylenen türküler, dostlar, düşmanlar, mahkeme, iddianame, her şey bir fırtına gibi belirip kaybolur. Son giderek yaklaşmaktadır, anlatacak şeyler azalır. Etraftaki tipleri anlatmaya başlar Fuçik ve bunu öyle incelikli bir şekilde yapar ki onca haksızlığın neden yapıldığını ve nasıl yok edilmeye çalışıldı anlaşılır, insanların mizaçlarından zalimliğin biteceği anlaşılır, en azından o anın ve oranın maskesini takmış zalimliğin.
9 Haziran 1943'te son yazısını yazar Fuçik.
"Gerçek yaşamda seyirci yoktur, herkes katılır yaşama.
Son sahnenin perdesi açıldı.
Dostlarım, hepinizi sevdim. Nöbeti teslim ediyorum!" (s. 132)
Güzel geleceğe ve insanlığa olan inancı gördükçe üzülüyorum çünkü gerçekleşmesi zor bir rüya bekleniyor. Bir yandan da seviniyorum, umudumu tamamen yitirmedim. Fuçik'i tanıdığıma sevindim.