Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Dostu Yukio Mişima gibi intihar ettiği söylenir, acılarla dolu bir hayatı sona erdirmek için dostun izinden gitmek en iyi yoldur. Mudur? Kazara öldüğü söylenir, eh, bu durumda iyi yaşadığından ve güzel yazdığından bahsedilir. 1968 Nobel Edebiyat Ödülü Kavabata'nındır.
Düşünüyorum, Japon harfleriyle yazdığı zaman anlattığı manzaraları, renkleri ve çiçekleri de harflerin çizgilerine iliştiriyor mudur, ipek dokunuşlu sözcüklerin kaynağı bu mudur? Bir festival betimlemesi var, zaten Kyoto'nun festival zamanında geçiyor mevzular, böyle bir cümbüş yok. Renk cümbüşü, kalabalık ve kabalıktan uzak. Yumuşak fırça darbeleri gibi, işte efendime söyleyeyim, sevgilinin yanağını okşar gibi anlatıyor Kavabata. İnce oğlu ince, daha ne diyeyim. Hüseyin Can Erkin'in de başarısı tabii, çeviri çok başarılı. Zaten bir kendisi var, bir de Oğuz Baykara. İkisinin de ellerinden öper, teşekkür ederim.
Bir mevzu var, ondan bahsetmeliyim. Japonların kendilerine has tonlamaları, ünlemleri ve davranışları var, kültürel bir mevzu. Mesela hiç beklemediğiniz bir anda karakterlerden biri diğerine vurabilir, hakaret edebilir. Ne oluyor diyemeden özür dilerken görürüz kendisini, eğer konuşulanlardan bir şey çıkaramamışsak, söz gelişi Japonların onurlarına verdikleri önemi düşünürsek diyalogdaki en ufak bir aşağılama niyetini kaçırmışsak sonrasını anlayabilmemiz pek mümkün değil. Kavabata'nın böyle bir yaklaşımı var.
Arka kapakta Şieko yazıyor ama inanmayın, Çieko'nun hikâyesini okuyacağız. Durum tam tersi de olabilir, bilemedim şimdi. Neyse, bu hanım kızımızın kimono deseni çizen bir babası ve kendi halinde bir annesi var, mutlu mesut yaşıyorlar. Babanın kimono dükkanında birkaç çırak, bir muhasebeci ve ailenin üyeleri çalışıyor, ne güzel. Çieko'nun çocukluk arkadaşı Şin'içi'yle ilişkisinden güzel bir sevda doğacak diye düşünüyoruz, doğmuyor. Oysa Çieko uyuyan bir erkeğin yüzünü ilk defa görmüştü ve ilgiyle izlemişti, buradan bir aşk doğmaz mıydı? Menekşelerin uzaklığını, menekşelerin birbirlerine uzak olup olmadıklarını düşünüp düşünmediklerini merak eden bir kızın aşık olması çok mu anormal olur? "Menekşelerin 'buluşması' ya da 'farkında olması' nasıl bir şeydir acaba?" (s. 7) Bilemiyoruz Çieko'cuğum, seni o hassas ruhundan öpüyoruz ama.
Babanın uyuşturucu alıp çizdiği desenlerin çığır açıcı olduğunu ama kendisine güvenmediği için bu desenleri ortadan kaldırdığını öğreniyoruz, kendisi oldukça üzülmüş bu duruma, yaşlılığı da gelince yaratıcılık damarının kuruduğunu düşünüp kendini bir manastıra atmış, Zen men bir şeylerle uğraşıp yeni bir şey ortaya koymaya çalışmış. Çieko'nu Klee ve Kandinski'nin görülerini babasına götürmesiyle gelenekle modern bir araya gelmiş, baba müthiş bir desen ortaya çıkarmış ve dikmesi için yıllardır tanıdığı bir ustaya götürmüş, ustanın oğlu deseni alıp uyuşuk uyuşuk konuşmuş, meğer sezgileri derin bir gençmiş ve ustanın ruhsal çatışmalarını yakından görüp açık açık söyleyince babadan tokadı yemiş ama hem dinler arasındaki hem de sanatta gelenekle modernin buluşmasındaki ihtilafı çözebilecek kadar iyiymiş. Desenin Çieko için olduğunu anlamış, bu da Çieko'nun yakında evlenecek olduğunun bir göstergesiymiş. Eh, evlat hemen Çieko'ya tutulmuş ama kızımızın kara yazısı başka kimsede yoktur sanırım.
Ailenin kapkara bir sırrı var, Çieko'yu çocukken yürütmüşler. Yürütmüşler bayağı, gerçi dükkanın önüne bırakıldığını söyleyen de var ama... Bu sırla hesaplaşılmış, Çieko olaydan haberdar ama anneyle babanın içleri vicdan azabı yüzünden cayır cayır. Yapacak bir şey yok gerçi, Çieko ikiziyle karşılaşana kadar. Bu ikiz Çieko'nun dünyasına girer yavaş yavaş, uyuşuk oğlanın kendisine aşık olmasıyla gönenir, muhtemelen evlenecektir oğlanla. Çieko'nun ailesi kızı kabul eder tabii, onaylanmış bir ikiz. İkisi de mutluyken, kiraz çiçeklerinin önünde, doğanın tam kalbinde biten bir anlatı.
Açıkçası Japon bahçeleri, festivalleri, gelenekleri ve meseleleri ilgimi anlatıdan daha çok çekti. Karakterlerin yaşadıkları iyi de o şenlik hali, insanların festivalden festivale gitmesi müthiş. Kiraz çiçekleri gibi bu festivaller de baharı, doğuşu, yaranın kapanışını ve yaşamın sürdüğünü gösteriyor.
Rezidansların, lüks sitelerin etrafında konuşlanmış gecekondular. Kaosun ne zaman doğacağını merak ederim. Güvenlik de gecekondularda yaşayanlardan, herkesi içeri alıyorlar ki yığınları durdurmak mümkün değil. Delilik ve açlık çılgınlığa yol açmış, yüksek duvarlar aşılıyor, sanki feodal beyler yıkılıyor. Zenginlik sayılara dönüşmüş durumda ama dijital ortamın dışında da bir şeyler olmalı, mesela yiyecekler, belki evlerde saklanan paralar, altınlar, bilmem ne. Tam bir kargaşa. Bu şekilde olması şart değil, kameralara yakalanmadan girişilen birkaç soygun vakası. "Münferit" şiddet. O kadar münferit ki şiddet olaylarının artması istatistikten öteye gidemiyor.
Çekirge Etkisi'nde bütün bu duvarların, özel güvenliklerin, kameraların falan kanunların yürütülmesinden çok daha pahalıya geldiği anlatılıyor. Polis işini düzgün yapsa, hukuk seksen yerinden delinmese hem daha eşit ve huzur dolu bir toplum ortaya çıkıyor hem de ekonomik olarak daha makul bir gider tablosu yaratılıyor. Böyle bir şey günümüz dünyasında mümkün değil, üst düzey bürokratlardan tutun biraz parası olan herkes yırtıyor bir şekilde. İki çözüm görüyorum ki ilki ütopik, ikincisi zaten çözüm değil. İlki kinik biraderlerin dediği gibi felsefe öğreteceğiz. Felsefe suç işlemenin neden kötü bir şey olduğunu anlamamızı sağlayacak, kanunlar suçun cezasını verir ama felsefe suçu işlememeyi öğretir gibi bir şey. Gülüp geçiyoruz. İkincisinde suç oranının azalması için izole edilmiş dünyalar yaratmak, sınıfsal farklılıkları demografik alanlara yığmak. Gerçekçi ama sorunu çözmedi, çözmüyor.
Ballard'ın deney ortamında bu demografik coğrafya hiper gökdelene indirgenir. Tanrıya ulaşma çabası, kapitalizmin görkemli heykeli, gücün somutlaşmış hali gökdelen. Birinin sözü; yukarıya çıktıkça tanrıya yakınlaşılır. Dini sömürünün temeli gibi gözüküyor. Bu gökdelende yüzlerce daire, onlarca kat ve bozulmaya müsait binlerce psikoloji var, zenginlik yukarılara doğru artıyor ve arada basamaklarla asansörlerden başka hiçbir sınır yok. Alt katlardaki orta sınıfın gelir dağılımında aldığı yer pek önemli değil, kapalı bir sistemde en altı temsil ettikleri için paryalardan farksız görülüyorlar. Beyaz yakalıysanız ve en altta yaşıyorsanız yakanızın rengi önemsiz, bir hiçsiniz. İşe giderken farklı asansörlerden inen insanlar yüzünüze bakmaz, lüks arabalarına binip giderler. Otoparkları farklı, okulları farklı, her şey onlar için daha iyi. Sınıflandırıldığınızı ve onların dışında tutulduğunuzu hissediyorsunuz. Ne kadar tatmin edici bir hayatınız olsa da bu dışlanma öfkenizi çoğaltıyor ve her şey oldukça karmaşık bir hal alıyor.
Dr. Laing orta katlarda, balkonuna bir şişe şampanyanın düşmesiyle birlikte tetik çekiliyor. Üst katlardan düşenler, atılanlar önce balkonları, sonra aşağıda sıralanmış sayısız arabayı pert edecek, çılgınlık yeterli boyuta ulaşınca insanlar da aşağı atılacak ama zamanı var. Laing eşinden boşanınca gökdelende ev tutuyor ve beton denizinin ortasında yaşamaya başlıyor, umduğu hayat bu değil ama geçici olarak orada. Kendi düşüncelerinden gökdelenin bir organizma olarak var olduğunu öğreniyoruz, misal şu: "Gökdelenin içsel zamanı alkolün ve uykusuzluğun etkisiyle, yapay bir psikolojik ortammış gibi kendi ritimlerine göre ilerliyordu." (s. 11) İş yaşamının zorluğu gibi pek çok dış etken zaten oldukça zorlayıcı, bir de evin yarattığı zorluklar belirince ipler kopacak ama tempo yavaş yavaş yükseliyor. Karakterleri tanıyoruz, misal Anthony Royal ve şürekası. Kendisi gökdelenin mimarı, en üst katta oturuyor. Kendine ait küçük bir koruluğu var, doğanın bir benzerini yarattığı katında tanrı gibi yaşıyor. Bir de Wilder var, aşağılardan. Laing'le birkaç defa karşılaşıyorlar ama iletişim kurmuyorlar, gerginlik tırmanıyor, üst katlardan atılan şişeler alttakilerin arabalarının camını parçalıyor, zenginlerin köpekleri öldürülüyor, Laing alttakilerin arabalarına gidip gelmek için yürüdükleri uzun yola bakıp keyifleniyor. Alt kat sakinlerinin beceriksizliği ve uydurulan palavralara inanma eğilimi "ırkçılığı çağrıştıran" düşüncelerin doğmasına zemin hazırlıyor.
Ballard, gökdelenin tam bir id özgürleştirici olduğunu söylüyor. Dizginsiz güdülerin ortaya çıkması, süregiden sıkıcı yaşamın bir alternatifi olabileceğini düşündürüyor ve insanlar diledikleri gibi davranmakta serbest olduklarını düşünüyorlar. "Gökdelen, teknolojinin gerçekten 'özgür' bir psikopatolojinin ifadesini mümkün kılma yolunda yaptığı her şeyin bir modeliydi birçok açıdan." (s. 36) Asansörlerin işgal edildiği, insanların birbirine saldırmaya başladığı zaman kolluk kuvvetlerinden medet umuluyor ama kimsenin geldiği yok, sanki gökdelen kendi kanununu da oluşturmuş gibi. Polis ekipleri rutin kontrolü tamamlayıp geri dönüyor, binanın içinde yaşananlar kimsenin umrunda değil, içeridekiler hariç. Wilder ve Laing arasında polislerle alakalı bir konuşma geçer, Wilder polislerin gelmesinin an meselesi olduğunu söyler ama Laing için üst katlardan atılıp öldürülen birinin soruşturmaya değer pek bir şeyi yoktur, her şey komşular arasında halledilebilir. Belki de bulunmaması gereken katlara çıkan bir adamdır atılan, ait olmadığı bir dünyadan yollanmıştır sadece. İlkelliğe dönüş yaşanır; herkesin bölgesi ayrılır, asansörler ayrılır, başka sınıfın katında bulunanlar saldırıya uğrar. Sözüm ona ortak yaşam alanları herkes içindir, herkes huzur içinde ve birlikte yaşayabilir. Çöp delikleri bu eşitliğin bir simgesi gibidir; herkes çöpünü bu deliklerden atıp aynı noktada biriktirir ama buraya atılan eşyaların delikleri tıkaması mümkündür, lüks tüketim malzemeleri bu delikleri tıkar ve hassas temele oturan eşitlik ortadan kalkar.
Nihayetinde Wilder tepeye çıkmaya karar verir, Royal'in yanına. Royal bu binayı sanki kendini gökyüzüne hapsetmek için tasarlamış gibidir, özel asansörü vardır ve ulaşılması zor bir adamdır ama yeterince uğraşılırsa ve yeterince şey feda edilirse bu mümkün. Snowpiercer'ı hatırlayalım, burada gökdelen varsa orada tren var. Royal'i Ed Harris olarak düşünmekten keyif alıyorum, kendisi The Truman Show'da da harikaydı bence. Filmde Royal'i Jeremy Irons canlandırmış, eh. Neyse, bu Royal şahsımız kendi kişiliğini binada tekrar kurmuştur, kusursuz olarak. Elektronik aksam, havalandırma sistemleri, her şeyiyle muhteşem bir yapı. Bu yapının bozulmasını ilgiyle ve bir parça rahatsızlıkla, bir bilim adamıymış gibi izler. Er geç saldırıya uğrayacağını düşünür ama önlem aldığını söyleyemeyiz, kendini bu binaya hapsederek her ihtimale açık olduğunu gösterir. Ballard'ın sembolik olarak serpiştirdiği olaylardan bir iki tanesini de buraya alayım; alt katlardan Royal'in dairesine girmeyi başarmış bir kedinin ölüsü, Royal'in yapay tabiatının kuşları tarafından didiklenmektedir. Bir de martı ölüsü vardır orada, Royal birkaç adım koşarak kuşu havaya fırlatır. Soru işareti koymuşum buraya, sebebi Royal'in bacağının sakat olmasına rağmen koşması olabilir. Bilemiyorum, kitabı haziranda okumuşum, detayları hatırlamıyorum. Bir de Royal'in alt katlara indiği nadir anlarda boğulma duygusu yaşaması da kayda değer.
Final de kayda değer; Royal ve Wilder'ın sonları günümüz dünyasında karşılığını bulabilir. Önderler ve orta sınıf ezilir, Laing yırtar.
O kadar da modern değiliz, toplumun üzerimize yıktığı modernlikten, ahlak kurallarından sıyrılmak çok kolay. Dışlanırız, hapsediliriz, bir sürü yaptırımla karşılaşırız ama böyle "özgür" bir habitatta neysek oyuz. Cinsellik de önemli bir yer tutar tabii, hiç değinmedim, okuyacaksanız size kalsın. Ballard üzerimize yapıştırılan etiketlerden kurtulduğumuzda aslında kim olduğumuzu anlattığı için nazarımda muhteşem bir yazar, kendi beğenime göre en sevdiğim yazarlar arasında ilk onda yer alır. Alsın, gerçek kimliğimizi düşünmeye devam.
Ek: Şöyle bir bakıyorum da, anlatmadığım çok şey var. Modern toplum dedik, iletişim kanalları, sosyal medya, şu bu. Gökdelende geriye, uygarlıktan çok öncesine doğru bir gerileme vardır. Katlar arasında savaş çıkar, insanlar öldürülürler, aç kalırlar, bir dünya şey. Şuna bakalım: "Wilder onunla konuşmaya çalıştı, ama ağzından homurtular çıktığını fark etti; kırık dişleriyle yaralı dili yüzünden sözcükleri telaffuz edemiyordu." (s. 169) Düşünceyi dil yaratıyorsa eğer, dil yapısı oluşturamamış ve haliyle düşünemeyen insanları, insanoğlunun ilk zamanlarını görüyoruz uygarlığın geldiği son nokta olan gökdelende. Müthiş bir ironi. Bence.
Ballard gerçeği uzak galaksilerde aramanın lüzumsuz olduğunu, geleceğin çoktan geldiğini söylüyor. Gelecek ayağınıza geldi, Süper Kent emrinizde. Virüs gibi yayılmayı bekleyen bir distopya çokuluslu şirketlerin devletleştiği ve toplumsal normları belirlediği zamanlara egemen olabilir. Ne olacağını bilemiyoruz, Ballard ucunu açık bırakmış bu kez. Zincire son bir halka eklenmiş olabilir veya sistem çökmeye yakındır, paranoyak okur için ihtimaller var.
Paul Sinclair tipik bir Ballard karakteri; öncelikle sakat. Pilotluğunu yaptığı minik uçağı yere çakılınca dizinden ameliyat oluyor, çiviliyorlar bacağı. Gelsin ağrı kesiciler, gitsin keyif verici maddeler derken Ballard romanında karakter olmak için azami şart sağlandı. İkincisi, adamın sahip olduğu acayip derecede berrak bir karakter analizi becerisi. Birinin ayakkabısının üzerindeki tozdan nerede ne kadar süre boyunca bulunduğunu ve bunun sebebini çıkarabilir, en ufak bir bakışmadan artta yatan duyguları ve bilinmeyen olayları çıkarabilir. Sosyal becerisi kuvvetli ve eski dünyanın ahlaki değerlerini nispeten taşıdığı için virüs içinde virüs olma özelliğine sahiptir, gerçi büyük bilmeceyi çözmesi için zaman geçmesi gerekti ama karakter sayısı artıp gizemin katmanları koyulaşınca, kendi hayatı da yozlaşmaya meyledince doğal.
Jane Sinclair, Paul uçak kazası yapıp hastaneye yattığı zaman tanıştığı genç doktor, hippi. Anlık tepkilerle hayatını biçimlendiriyor, Paul'le evlenmesi de böyle bir anlık kararın sonucu. Hippi deniyor ama sanırım olumsuz anlamıyla kullanılıyor kelime, kendisi pek politik değil ve Eden-Olympia'da doktor olarak işe girdikten sonra bir önceki doktorun, İngiltere'den tanıdığı arkadaşı -ve sonradan öğrendiğimiz kadarıyla eski sevgilisi- David Greenwood'un başına ne geldiğini, neden kafayı yediğini ve hem arkadaşı hem de hastaları olan insanları neden tüfekle tarayarak öldürdüğünü pek düşünmüyor. Pimi çekilmiş bir el bombası, yıkıcı, isyankar bir okullu kız. Yaşamını biçimlendirebilmesinin ötesinde hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok, bu delik açma işinin de. Gizem, gizem olarak kalmalı ve yaşam devam etmeli, her şeye açık olarak. Jane deşici bir karakter değil, kendisine verilenle yetiniyor. Paul'le aralarında anlayışa dayalı, mülkiyet bilinciyle boğulmamış güzel bir ilişki var. Süper olanaklar sağlayan, her şeyin süper olduğu süper kentin ayrıcılığına karşı koyup koyamadıkları ayrı hikâye, biz bir katliamın peşine düşeceğiz ama şehirden bahsetmek lazım.
Silikon vadisi, son modelinden. Avrupa'nın teknoloji ve şirket merkezi olmaya aday. Üst düzey yöneticilerle, dünyanın en büyük şirketlerinin binalarıyla dolu. Her vadede toplumların kaderlerini belirleyen kararların birkaç dakika içinde alınabildiği bu yeni cennette belirlenmiş hayatlar yaşanıyor; beyaz yaka cennetinin çalışma saatleri, boş zaman aktiviteleri, besinleri, sporu, her şey önceden planlanmış, özgür irade belirli sınırlar içinde var olduğu sanılan bir tüketim coğrafyası. Roma'nın yeniden doğuşu; çekirge gibi ele geçirilen araziler, toplumlar ve sonsuz bir sömürü, minimum üretim. Generaller imparatorluğu hep daha fazlasını istiyor ve hukuku bu doğrultuda kuruyor, iç denetim mekanizması son derece kaypak, kolluk kuvvetleri Gökdelen'deki gibi yozlaştırılabilir ve kör. İçeride neler olduğunu içeridekilerden başka kimse doğru olarak bilmiyor. David'in kafayı kırmasına yol açan bu bilinmeyenler ama tam olarak ne?
Ballard pilot kimliğini Paul'e yansıtır ve adamı bir iki havacılık dergisinin editörü yapar. İngiltere'den Fransa'ya istilaya gelmiş gibidir ama Eden-Olympia çoktan istila edilmiştir, Afrikalılar ve Asyalılar hem üst hem alt sınıf olarak yeni dünyanın kalbinde konuşlanmıştır. Bir iki şiddet olayını görerek işkillenmeye başlar Paul, takım elbiseli tipler Afrikalıları dövmektedir ve cennetin güvenlik görevlileri güvenli bir mesafeden olanları izlemektedir. Dr. Wilder Penrose, Eden-Olympia'nın psikoloğu olarak her şeyden haberdadır ama finale kadar gerçek rolü ortaya çıkmayacaktır, sadece insanları normal tutmaya çalıştığını söyler ve Paul'le Jane'e kısa bir tur attırır, güvenlik şefi Halder'la tanıştırır. Halder, David'i başından vurup katliamı durduran adamdır, David'i çok sevmesine rağmen elinden başka bir şey gelmemiştir. Paul'e araştırmaları konusunda bir ölçüde yardımcı olur, olay yeri fotoğraflarını getirir ama her şey tekinsiz bir ortamda ilerlemektedir, Ballard huzursuz bir atmosfer yaratmada inanılmaz yeteneklidir, komşuların aşırı normal ve doğal -Jane banyo yaparken onu televizyon izler gibi izleyen çiftin hareketi doğaldır mesela- davranışlarının yanında havuzdaki su örümcekleri de oldukça rahatsız edici bir sembolizm taşır.
Jane yavaş yavaş kopar, kopmaya meyillidir. Uyuşturucuya batar, nüfuzlu komşularla cinsel münasebetler kurar derken Paul'le aralarındaki sevgiyi yıkmadan o dünyaya çekilir. Bu yıkmadıkları sevgi sayesinde hayatı kurtulduğu söylenebilir ama burası sona kalsın, Paul'ün o dünyaya çok yabancı olan erdemi tekere çomak sokmasa asimile olma tehlikesi vardı ama kurtulduğu söylenebilir. Söylenebilir mi? Kimse güveneceğini bilmediği bir toplulukta öldürülenlerin eşleriyle, kardeşleriyle, şehrin güvenlik görevlileriyle ve üst düzey yöneticileriyle konuşan Paul, örüntüyü yavaş yavaş açığa çıkarır ve Penrose'un açıklamalarıyla birlikte nelerin döndüğünü sezgilerinin dışında mutlak bir gerçek olarak anlar. Herkesin herkesi gözetlediği, özgürlük yanılsamasının kusursuz olduğu bir dünyada hastalıklar artar, psikolojik rahatsızlıklar fiziksel nitelik kazanır ve şirketlerin kazancı sekteye uğrar. Bu noktada işin içine Penrose girer ve denetimli psikopati nam bir radikal tedaviye başvurur. Paryalar şiddete uğrar ve öldürülür, soygunlar yapılır, arabalar çalınır, bir sürü şey. Bunu işe yarayan bir sağaltım olarak görür Penrose ama insanların bayağılığa kapılmasıyla hayal kırıklığına uğrar, onun istediği ilkel benliğin bir kısmını tatmin edip düzenin sürmesidir, ilkelliğin benliği tamamen ele geçirmesi değil.
Paul titizlikle sürdürdüğü araştırmalarından, etrafındakilerin gizli itiraflarından sonra mevzuyu çözer. Bu bayağılık içinde güç sahibi olan adamlar uyuşturucu ticareti, çocuk pornosu gibi işlere girince David kafayı yiyip alayını indirmek ister ama durdurulur, sistemi kurtarmak isterken sistem için bir tehlike haline gelmiştir, dolayısıyla yok edilir. Romanın sonunda kendini David'in yerinde bulan Paul silahları yüklenip kafa tayfayı indirmek üzere yola çıkar, Halder'e teslim ettiği Jane'i kurtarmıştır ve bilinmeze gittiği noktada Ballard mevzuyu keser ki pek yaptığı bir iş değildir, kendi metinleri için ilginç bir son olmuş ama ben bunu şuna bağlıyorum ki kendisi de Penrose'un yapmak istediği temizliğe alet olduğundan sonu David'in sonu gibi olacak, yozlaşmış adamları temizledikten sonra ortadan kaldırılacak ve antivirüs olarak sürdürdüğü varlığı bu çokuluslu muhteşem şirketlerin varlığının sürmesi, daha doğrusu biçim değiştirip coğrafi olarak yayılma başarıları uğruna sona erecek. Paul ölümüne giderken bu şirketler ikinci şehri kurmak üzereydi.
Fight Club var, Metropolis var ki Lang'ın adı anılır bir yerde. Karakterler bir tık daha fazla, uzam daha geniş, bu açıdan farklı bir Ballard romanı olmuş. Bir de muhteşem tabii. Çünkü Ballard.
II. Dünya Savaşı sırasında trenler. Almanya yenilirken, savaşın sonu yaklaşmışken mühimmat yüklü bir trene sabotaj. Hrabal'ın renkli karakterleri olabildiğince komik ve bombacı. Olaylar da bir garip; sokağın, göğün aydınlanması her şeye rağmen yaşamın kutsanışı gibi gözüküyor, gerçekte Dresden bombalanıyor. Dresden yanıyor, tarihin en acı toplu katliamlarından birinde insanlar önce yanarak sonra boğularak ölüyor. Vonnegut'ın mezbahada hayatta kalışını düşünüyorum, üzerinde binlerce insan ölürken o aklının son kırıntılarını korumaya çalışıyordu. Hrabal da uzaktan görüyordu olanları.
İstifçiliğin yararları yok değildir ama en büyük zararı sanırım dünyayı kasıp kavuran savaşlara yol açmasıdır. Zira Avrupa'nın dinlerce, dillerce, pek çok kalemce anlatılan parçalı yapısı denge bozulmasına gelemez. Öfkenin birikmemesi herkes için hayırlıdır. On kömür madeniniz varsa beşini kardeşinizle paylaşınız.
İlk büyük savaşta Alman tanklarını telkin yoluyla durdurmaya çalışan hayalperest atayı da anmadan olmaz. Başı koptuğu gibi tankın paletine yapışmıştır, böylece dünyayı ileri ve geri, aşağı ve yukarı zıtlıklarıyla görebilmiştir. Sonuç olarak doğaüstü bir hadise gerçekleşmediği sürece savaşlar yaşanacaktır. Hrabal savaşı yaşanmamış kılmak istiyor olabilir mi? Mailer'dan Heller'a onca yazar, savaşı kopuk uzuvlardan absürt saçmalıklara kadar pek çok yönden ele almıştır ama Hrabal kadar mizahi bir şekilde anlatanı var mıdır, bilemiyorum. Bir geçmişlik, kurşuna dizilmeden öncesinin son esprisi... Savaş aslında komik bir şeydir, kim insanların bu kadar aptal olabileceğini tahmin edebilirdi ki?
Hrabal'ın Kitabı'yla kıyısından yakalamıştım, bununla birlikte elde var bir.
Carver'ın övgüsüne mazhar olan Williams, karakterlerini acıyla değişik yollardan baş etmeleri için kurar. Kayıpların gündelik içinde büründüğü kimlikler çeşitli; eşyalar veya başka insanlar üzerinde büyür, önemli olan onlarla ne yapılacağı veya ne yapılacağının bulunmasıdır. Bulunabilir, kesin bir çözüm sunmaz ama yaşama denklendiğinde her şey gibi bir şeye dönüşür. Bütün duygular her şey gibi bir şey, bir daha görülemeyecek birinin evin kıyısına düşmüş, geride kalan kirpiği. Mesela.
Şeref Konuğu: Kanser olan annesiyle yaşayan Helen. Saatli bomba patlamak üzere ama beklemesi daha kötü. İntiharı düşünmüyor, intihar eden arkadaşları alay konusu oldular. Tedavi sürüyor ama evden çıkmak istemiyor anne, Helen düşünüyor ve düşünceleri bütün öyküler için geçerli. "Annesi yakında ölecekti ve Helen onun evde ölmek istemesini anlayabiliyordu, gayet iyi anladığını söylüyordu ama aslında o kadar da iyi anlayamıyordu ve anlaşılması gereken şeyin bu olmadığı da zaten ortaya çıkmıştı. Ortada anlaşılması gereken bir şey yoktu." (s. 11) Bu kadar, geri kalanı bu durumun çevresinde gelişiyor. Hastalığın gerilediği söyleniyor ve Lenore ölmeyeceğini düşünüyor ama ölür, ölebilir, bu beklenen bir şeydir, yaşam akıp giderken her an başa gelebilecek bir mevzudur da insanlar bunun farkında değildir. Helen ve Lenore farkında, bu da onları öykü kahramanı yapabilecek bir özellik. Ölüm üzerine konuşurlar, Helen ne yapacağını bilir gibidir ama alışkanlıklarını sürdürmede annesi olmadan ne kadar başarılı olabileceğini bilemez. Ölümden sonra da bilemeyecektir bir süre, bunun farkındadır, bu yüzden annesinin varlığını sürdürmesini ister, onun garip sözlerini, garip huylarını kabullenmek ister ama hayatına devam edecekse onlardan kurtulmak zorundadır. Nihilist olur zaman zaman. Şeref konuğu olmanın hikâyesini anlatır Mickey, dışarıda tanıştığı bir kadın. Aynuların bebek ayı adetlerine göre bu hayvancıklardan biri beslenir, ısıtılır, sonra kurban edilir. Helen anneyi çoktan kurban etmiştir, onun kış vakti dondurma yiyişinden yazı çıkartamayabileceği düşüncesinin izlerini bulmuş olabilir, duyarlı çocuktur ama nihayetinde kimsenin ölüme dair kesin bir bilgisi yoktur. Yaşamın bitimliliğini anlayabilmek diye bir şey yoktur, saçmalığın daniskasıdır bu, yaşamın bitimliliği yaşam bittiğinde anlaşılır, gerisi eğretileme ve imlemedir. "İnsanlar ölüme dair kitaplar yazmıştı. Neden söz ettiğini bilen yoktu tabii." (s. 25)
Buluşma: Jack üniversitede adli antropolog, davaları falan çözüyor, analitik zekası bomba gibi. Miriam, Jack'le yaşıyor. Jack'in baskın kişiliği ve ülke çapındaki ünü onu boğmuyor, adamın bazı huyları ve yargılayıcılığı itici olduğundan tam bir yakınlık kurulamasa da öyle veya böyle birlikteler. Kaybolan insanları bulan Jack'i düşünür Miriam, kendi yakınlarından biri kaybolsa onun muazzam bir uzaklığa aşık olduğunu düşünmeyi tercih edeceğini, ölüsünü bulmak istemeyeceğini düşünür. Muazzam uzaklığa duyulan aşk... Kimileri sadece bunu istiyor. Miriam da bunu istediğini fark edecek.
Jack bir av sırasında kendi okunu gözüne sokmayı başarır ve beyninin işlevlerini büyük oranda yitirmesine yol açar. Bu sırada Carl ortaya çıkar, Jack'le ilgilenir. Üniversiteden öğrencisidir, Jack'e tutuktur. Miriam da geyik ayağı lambasına tutulur, lambanın kitap zevkinden görünüşüne kadar pek çok şeyi sever. Uzun bir yolculuğa çıkarlarken lambanın arkada, bagajda gitmesini istemez. Lamba bir başka ihtimaldir, olabilir olasılıktır, bunu nasıl anlatacağımı bilemedim ama şöyle; diğerlerinden daha olası bir olasılık dersem yine olmuyor, olmaya mahkum olasılık, belki. Neyse, Miriam'ın yolda karşılaştığı bir çiftten duyduğu söz de bu öykünün anahtarıdır sanırım. "Vern hayatın tek bir şey olduğunu ama kendini eğlendirmek için şekilden şekle girdiğini söyler." (s. 40) Sonuçta Carl ve Jack aracı alıp Miriam'ı geride bırakırlar, Miriam lambanın kendiliğinden yandığını görür ve küçük mucizeler de her şey gibi bir şeydir.
Marabu: Anne oğlunu gömer, onun anılarıyla mücadele edecekken eve oğlunun çeşit çeşit arkadaşı gelir. Gitmelerini ister, gelenleri içeri almamaya çalışır ama başarılı olamaz. "'Harry biziz artık, dedi içlerinden biri. 'Alışsan iyi edersin. Hikâyelerini doğru dürüst anlatsan iyi edersin.'" (s. 55) Acı her yere, Harry'nin tanıdığı ve etkileşime geçtiği her şeye dağılmıştır ve dağılanlar Harry'yi oluşturur. Zaman da Harry'dir; çalan telefonu açmayan anne, oğlunun öldüğünü bildiren telefon görüşmesini hatırlar ve bütün zamanları o ana indirger. Kalbinin kemirilmesi bitince devam edebilir, belki.
Üç öykü yeterli, fikir verebilir. Geri kalan öyküler arasında çok çok iyiler var, insanların kendilerine has dünyalarında kendilerine has tepkileriyle dolu. İnsanlar, diğerlerinin yerini alan insanlar, bunu denerken yitiren insanlar, sanki hepimiz bir başkasının boşluğunu doldurmak için yaşıyormuşuz gibi.