Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Mahir Öztaş iyi öykücü. Bu bir dursun. Anlatacağını iyi bilir, hesaplı diyebileceğim öyküler yazar. Belki mimarlığıyla ilgilidir, bilemiyorum. İmgelerin ulaştığı nokta, sözcükler, cümleler tasarruf sonucudur, örüntüden başka bir şey sezilmez, okur ayağını sağlam basar ve yürür. Güzel yürür, Öztaş'ın meseleleri çeşitlidir. Anlattığı coğrafyaların yabancılığını sezdirmez, bilinçli bir şekilde okurunun elinden tutar, tekinsizliğe izin verdiği ölçüde bulaştırır. Son öyküsü mesela, Bağışlanmış Olanın Cenneti tam bir Borges öyküsüdür, Cezayir veya Fas dolaylarında ikinci ağızdan bir hikâye dinleriz, karakterlerden Türkçe dinleriz, bağlandığı nokta zamanın neliğini ve bilincin bu neliği anlamlandırma çabasını aydınlatır. Yabancı topraklarda bize yakın bir iz, bulutları ve zemini tanımasak da.
Sessizlik Kuleleri: En iyi öykü buydu benim için. Fransa sanırım, psikoloğun karşısında anlatıcımızın itiraflarını dinleriz ve hemen ardından iç sesini duyarız. Sarah adlı kadın hakkında bir anlatıdır, öğreniriz ama terapinin anımsamayı parça parça sunmasına benzer şekilde her bir cümleyi yerine oturtmaya çalışırız, olay örgüsü bu biçimde açığa çıkar, zaman ve mekan çok bölümlüdür.
Sarah ve anlatıcının geçmişleri ayrı ayrı incelenir, önce Sarah açığa çıkar. Hindistan'dalar, Sarah'ın ruh sağlığı bozuk, ölümleri geciktirmek dışında elinden bir şey gelmemesi her şeyini sorgulamasına yol açıyor. Doktor olarak çalıştığı Kalküta'dan getirdiği karanlığı da aklının bir köşesinde. Ölümlere engel olamayan bir doktor, daha fazla ölüm karşısında çaresiz. Bir de Farisi Tarikatı çıkıyor, Sarah'nın bir arkadaşının anlattığına göre bu tarikatın mensupları ölülerini kargalara ve akbabalara yem ediyorlar. Bombay'ın yakınlarında bu tarikatın kuleleri var, Sessizlik Kuleleri. Orayı bulmaya çalışıyor Sarah, bir yandan Paz'ın kargalı şiirini hatırlıyor. Kargalar, ölümler, yaşam bir arada. "Sarah, Farisileri, Tata İmparatorluğu'nu, Kalküta'nın acı anılarını, küçük kara kızları ve kargaları birbirine karıştırmıştı." (s. 14) Birlikte yolculuk ediyorlar, anlatıcı paylaşmadan yoksun yaşamında Sarah'nın etkisini merak ediyor, fazlasını değil.
Terapi ilerledikçe insanlara yardım etme konusunda Sarah'yı donatanın anlatıcı olduğunu, kızı Hindistan'da bırakıp gittiğini ve Sarah'nın bulaşıcı bir hastalık sonucu öldüğü için akıl sağlığının bozulduğunu öğreniyoruz. Yolda gördüğü bir kızı Sarah'ya benzetince ip kopuyor, başka bir kule yaratmak için kızla tanışmak ve ona aşkla ölümü sunmak istiyor.
Yaşam bulaşıcı bir hastalıktır, böyle insanlarla bulaşır diye tırışkadan bir söz söyleyip bitiriyorum.
Öyküye Açılan Kapı: Barın hep aynı yerinde, hep aynı saatte oturan bir adam öykü çatar, hikâyeyi öyküye dönüştürür ama bunu da bir üçüncü kişi için, kendi yarattığı okur için, belki bizim için yapar. Katmanlıdır bu da. Öztaş'ın öykü çatarken anıları kullanma biçimini duyarız, birkaç sözcükle anılardaki insanlar melekten şeytana geçiş yapabilir. Neyse, bara bir çift gelir ve kız gider, adamla anlatıcı konuşurlar. Anlatıcının İdil'ini öğreniriz, anlatıcı en güzel parçasını İdil'e vermekte ve giderek eksilmektedir. İdil her şeyi kendi dünyası içinde eritir, yeniden kurmaz, anlatılanları süngermiş gibi emer ve yaşamına devam eder. Karşı taraf için hayalet olmaktan farksız, korkunç bir şey bu. Sorunun ne olduğunu tekrar tekrar soran, duymasına rağmen, bilmesine rağmen soran birini düşünün, sadece duyacak ve yaşamına devam edecek. İçim daraldı. Zaten dardı.
Birbirlerinin tutkularını, zevklerini, kimliklerini unuturlar, sonuç budur. Diğer adamın Füsun'u da böyledir, aslında ikisi aynı kadındır, tekilliğe indirgenmiş kadın ruhu.
Gizli Ağlarında: Anlatıcının kim olduğuyla alakalı bir öyküdür. İş yeri karşı yakada olan anlatıcı iş yerindeki bir odayı düzenler ama odanın kime ait olacağı hakkında hiçbir bilgisi yoktur, kimse bu bilgiyi vermez. Bir akşam evinden karşı kıyıdaki odayı izlerken ışığın açık olduğunu görür, ertesi gün odaya gider ve kendi evine çevrilmiş bir teleskop görür. İzlenmektedir, izlediği kadar. Anlatılmaktadır belki, anlattığı kadar. Düşlerinde veya gerçekte düşman gözlerin kendisini izlediğini sezer ama bilinmezlikten doğan bir düşmanlıktır bu belki, anlatıcıya zeval olmaz.
Bir tane daha.
Korku Oyunu: Kundera esinlidir belki, Otostop Oyunu benzeri. Bir korku oyunu yaratılıyor, arka planda sokağa çıkma yasağı, dehşetin kol gezdiği sokaklar falan var, darbe dönemlerinden biri. Anlatıcının Sedat nam arkadaşı bir oyun icat eder, malum. Kurbanın kim olduğu belli değildir, korku kaynağının ne olduğu belli değildir, arkadaş toplantılarında oynanır. Önceleri spontane ilerler, sonrasında kurallar konur. Gerçekle oyun arasındaki ipince çizgi bu kurallar belirlenene, oyunun doğası iktidar kaynağı olana kadar aşılmaz ama Sedat nam kişi işi bir adım ileri götürür, anlatıcının yanındaki adamı öldürür. Kıskançlık cinayeti olduğuna yorulur ama Sedat hukukun pek de sıkı olmayan elinden kurtulur, kaza olduğu söylenir zira öldürülen B, oyunun sınırları dahilinde anlatıcıya silah doğrultmuş halde vurulur.
Oyun çerçevesinde ahlak kurallarının ortadan kalkması incelenir, bir yandan insanın kendi sınırlarını çizmesi de anlatılır, nefis öyküdür.
Diğer öyküler de güzel. İnsanın kendini ve diğer insanları tanıma çabaları hoş. Tanıyamaması da.
Lokantaya giriş, lokanta sahibi kadınla konuşma, Wertheimer'in evine yolculuk, hizmetçi Franz'la konuşma ve Wertheimer'in ucuz piyanosunda Glenn Gould'un Goldberg Varyasyonları'nı çalma, eski dosta bir hediye, anlatının zamanı bu kadar. Wertheimer'in evinde Gould'un izi, anlatıcı olan üçüncü dost tarafından. Yakınlıkları asla o kadar yakın olmamalarından, aralarındaki daimi soğuktan ve iki Avusturyalının onmayan yıkıntısından geliyor, hatta birbirlerinin acılarını taklit ettikleri söylenebilir, Gould hariç, o Rockefeller veya benzeri bir bursla Kanada'dan gelmiştir, Mozarteum'da Horowitz'in öğrencisi olmuştur diğer ikisiyle birlikte. Gerçek kadar gerçektir, Bach ve Mozart yorumları müthiştir, dehası keskindir, dünyanın en iyi piyanisti olarak görülür, dahiliği çocukluğundandır ve şüphesizdir, ne olacağını bilir ama onu olmak ister mi, o da bellidir, birlikte okumaları otuz yıl öncesine dayanır, bu otuz yıllık süre içinde bir kez görüşebilirler, o da Wertheimer ve anlatıcı New York'a, birkaç konser verip en iyisi olduğunu ispatlayarak inzivaya çekilen, ormanın içinde inzivaya çekilen, kentten uzaka inzivaya çekilen Gould'u ziyarete gittikleri zaman. Gould aileden zengin ve kendine yaptırdığı ev otuz yıl öncesinin nefret ettiği dağ evlerinden birine benziyor, doğanın içindeki bir doğa yapıtına benziyor ki kentten kaçış bu boğucu doğayaydı, otuz yıl evvel, otuz yıl sonra ise bir kurtuluş, sadece piyano, kayıtlar ve yeşil, 1950'lerden 1980'lere kadar bir ziyaret, az kalacaklardı ama iki hafta kaldılar, sonra New York'a geçtiler, Gould onları üç haftada bir ziyaret etti ve piyano başında beyin kanamasından ölene kadar dost olarak kaldılar. Düşman olarak kaldılar çünkü Wertheimer'in en iyi olmamasını sağlayan Gould'du, Wertheimer böylece en iyi olamadı, en iyi olamayacağını bildiği halde piyano çalmaya devam etti ve yıllar sonra bıraktığında düşünsel bilimler, bilimsel düşler veya ona benzer bir uğraş buldu ama öfkesi dinmedi, ailesinden nefret eden çoğu benzer Bernhard karakteri gibi ailesinden nefret etti, yaşadığı şehirlerden ve köylerden nefret eden çoğu Bernhard karakteri gibi yaşadığı şehirlerden ve köylerden ve insanlardan ve müzikten ve piyanodan ve Gould'dan ve anlatıcıdan ve anlatılan hikâyesinden ve kız kardeşinden ve kız kardeşinin evlendiği adamdan ve kızkardeşleşmekten ve Viyana'dan, Avusturya'dan, İsviçre'den, Salzburg'dan, kendinden, kendini dışarıdan görenden, kendine katlanmak zorunda olan kendinden, onca kibarlığına rağmen, insanların onun hakkında söylediği onca güzel şeye rağmen, onca iyi özelliğine rağmen nefret etti çünkü onu tanıyanlar onun ne kadar kıskanç, despot, kırıcı ve daha bir sürü şey olduğunu söylediler, kardeşi kırklı yaşlarına kadar dayanabildi ve İsviçreli bir zenginle evlenip evden kaçarcasına gitti, Wertheimer bunu hiçbir zaman kaldıramadı, kardeşiyle eniştesinin yaşadığı evi buldu ve yüz adım ötesinde bir ağaca astı kendini, ruhunu çıkarıp astı, elli yaşına gelmişti, Gould beyin kanamasından ölmüştü, çoktan Madrid'e taşınmış anlatıcıya yolladığı mektuplardan cevap gelmiyordu, kardeşi gittikten sonra o insan sevmez haliyle eve topladığı işe yaramaz okul arkadaşlarını iki hafta beslemiş, akordu ve psikolojisi bozuk piyanosuyla Bach çalıyordu, parmakları doğru pozisyondaydı ama teller doğru gerginlikte değildi, herkes evden kaçtı, Wertheimer piyanoyu çoktan bırakmıştı ve uzun zamandır hiçbir şey çalmamıştı ama o iki hafta boyunca küle dönüşene dek yakmıştı kendini, en sonunda asmıştı kendini, en iyiye ulaşmayı düşünüp ulaşamayan, notlar çıkarıp tek bir metne dönüştüremeyen, kusursuzun yakınına bile varamayacağını anlayan diğer Bernhard karakterleri gibi, öfkesi ve düşmüşlüğü aynıydı, o Gould'un "Amerikalı-Kanadalı açıklığıyla söylediği gibi" bitik adamdı, bitik, Gould'a kabullenmeyen denirdi ama bu onun umrunda değildi, benlik algısı katı ve sarsılmazdı, kim olduğunu ve ne yapması gerektiğini iyi biliyordu, yaptı ve dünyanın en iyi piyanisti oldu, anlatıcının piyanoyu anında bırakmasına ve Wertheimer'in yıllarca acı çekmesine yol açarak, üstelik Wertheimer için aileye bir isyandı piyano, sanat ve ailenin istemediği onca şey, anlatıcı içinse bir yapabilme denemesiydi, yapıldı ve bitti, anlatıcı Steinway'ini hediye etti, Wertheimer Bösendorfer'ini sattı, ikisi de şehir değiştirdiler, mektupların arası açılmaya başladı, Gould her kaydını onlara yollamaya devam etti, o çürümüş yere, nemin her yere yapıştığı, adaletin birkaç aptalın emrinde olduğu, sosyalist hükümetin halkı çöküşe sürüklediği, sosyalistlerin sosyal söğüşe giriştiği, müzik öğretmenlerinin dehaları mahvettiği, dehaların müzik öğretmenlerini yücelttiği, bütün nefretin hedefi olan o yere kayıtlar gitti ama anlatıcı artık orada değildi, Madrid yeni eviydi, dönmeye niyeti yoktu, ta ki Wertheimer'in intiharını duyana kadar. Otuz yıllık arkadaşının izini sürmeye karar verdi, bütün zorluklarına rağmen o leş kente katlandı, geçici bir süreliğine, Gould hakkında yazdığı kitabı bitirmek istiyordu, Wertheimer'in yapmaya bir türlü girişemediği bir olay ki çok not almıştı ve hepsini yakmıştı, kendini asmadan az evvel, cenazeden daha da evvel, anlatıcının Wertheimer'in gömülüşünü izlememesi anlaşılabilir zira sıra artık kendisine geldi, isyan edeceği bir ailesi yok, Madrid'e dönmek dışında başkaca bir isteği de yok, Wertheimer'in bağ evine ne olacağını düşünüyor, uşağa evin satılmayacağını söylese de kız kardeş evi satar, eşyaları ortadan kaldırır, Wertheimer dünyadan silinir gider ki silinmek kendi tercihidir, ikinci olan silinmelidir, Gould varken kimse birinci olamaz, elli yıl geçse de bu değişmeyecektir. Gould kendini New York'a kapatır, büyüklük deliliği. Diğer ikisinin umutsuzluk deliliği.

"Kendini sonuna kadar yaşamıştı, varlığını sona erdirmişti." (s. 31)

Dedi, diye düşündüm.
Ayrıca, tüm yaşamı bir dizi düşten başka bir şey değildi." (s. 8)
Melville'in yazmasını sağlamıştır, Hawthorne'un bize bu kıyağı yeter. Onun dışında öyküleri hayal gücü tetikleyicidir, Borges'e göre Kafka'yı müjdeleyenlerden biridir Hawthorne. Poe tarafından alegorinin savunulamaz kolaycılığına kaçmıştır ama Poe gibi yakıp yıkan bir eleştirmenden sağ çıkmayı başarmıştır, kötü öykülerinin yanında iyilerinin çok olması kurtarmıştır onu sanırım, Borges'ten yola çıkarak. Gölge, su ve ayna imgesini kullanarak gönüller yapmış, yüzeye bırakılan izlerin adını koymuş, öykülerini yazmıştır. Kendince. Yansıma alegorisi diye bir terim uydurabilirim; şeyler kendi dünyalarından bizimkine farklı biçimlerde dokunurlar ve Hawthorne onları görür, insanların ve nesnelerin farklı nelikleri ve ne yapabilecekleri üzerinden yürür.
Salem'de büyümüştür, dedelerinden biri cadı yakan yargıçlardandır. Kendisi de o coğrafyanın ata sporu olan püritenlikten nasibini alır, çıplak heykellerin yapılmasına karşı çıkar. Kendi dünyasında büyümüştür, babasının ölümünden sonra annesi üç çocuğunu eve kapatır, kendini de. Sevdiklerini ölümden bu şekilde koruyabileceğini düşünmüştür belki. Hawthorne öykülerini bu izole ortamda yazar, arkadaşlarına yazdığı mektuplarda kendini bir hücreye kapattığını, anahtarı bulamadığını ve bulsa da herhalde çıkamayacağını, dışarının kendisine korku verdiğini söyler. Sonradan o memleket senin, bu memleket benim diye gezenti olup çıkmıştır, normaldir. Eseceği yeri bilmeyen rüzgar...
Wakefield: Kafka'yı önceleyen budur. Anlatıcı/inandırıcı eski bir gazetede okuduğu bir öyküden bahseder, bahsetmese inandırıcı olamayacaktır. Hikâye gerçekten gazetede yer almış olabilir, bilemiyoruz, zaten özdeşim kurmayı bu bilinmezin tam kalbinde bulabiliyoruz. Neyse, Londra'da yaşayan evli bir çift var, adam birkaç günlüğüne bir yere gideceğini söyleyip gidiyor, yüzünde bir gülümseme. Yirmi yıl boyunca hemen yandaki, tuttuğu evde yaşıyor ve eşini gözlüyor. Dönüyor sonra, hiçbir şey olmamış gibi.
İnandırıcılıktan anlatıcılığa geçiş bu noktada oluyor, anlatıcı Mr. Wakefield'ı kuruyor. Hayal gücü gelişmemiş bir adam, yoldan çıkmış düşünceleri yok, karısına göre durgun bir bencilliği var, kurnazlığı uyuyor, uslu uslu yaşıyor. Tanımsız. Her şeyi yapabilir ve hiçbir şey yapamaz, yüzeyin altındaki akıştan haber yok. Sonuçta adam gidiyor, karısını gözlüyor, kılık değiştirip karşısına çıkıyor, binbir türlü iş. Arada yapay mesafelerle ilgili güzel şeylere denk geliyoruz. "Seni sevenlerle aranda böyle uçurumlar yaratmak çok tehlikelidir; nice uzun ve geniş olmaları bir yana çabucak kapanıp unutuluverirler de." (s. 16) Bu, sınırları sezilmemiş, az da olsa tanımlanmamış sevgiler için geçerli olsa gerek. Zaten adam da kendi sınırlarını yitirir, herkes olabileceğini keşfeder keşfetmez dünyadan tamamen kopar, sorumlulukları, düşünceleri ve ruhu kaybolur, yitip gitmeye yakın aniden evine döner çünkü biri olmak ister. Anlatıcı, gündeliğin getirdiği ağırlıktan kurtulmanın anlık olduğunu ve toplumdan tamamen dışlanmaya varabileceğini söyleyerek öyküyü bitirir. Küçük ilişkilerin giderek daha büyük bir sosyal yapı oluşturmasının sebebi, bireyleri her gün kontrol edecek bir sisteme ihtiyaç duyulmasıdır, kendi hapishanemizden, odamızdan, yakınlarımızdan kurtulabiliriz ama o zaman da gözlemlenmenin "kötü ama emin" duygusundan uzak kalacağız ve doğduğumuzdan itibaren bu sisteme uyum sağlayacak biçimde yontulduğumuz için köşelerimiz özgürlüğe denk gelmeyecek, grotesk bir saçmalığın orta yerinde uyumsuz bir manzara oluşturacağız.
Sanıyorum bir ölçü ondan, bir ölçü bundan iyidir.
Büyük Taş Yüz: Büyük Taş Yüz, kasabadan görüldüğü kadarıyla gerçekten de büyük ve manası çok derin. Bolluk ve bereket bu çizgileri belli, soylu bir sıfata sahip, sevecen yüzün eseri. Bu yüzü sevmeyen yok, tam yanaklarından öpülesi, makas alınası bir yüz. Ernest de tatlı bir çocuk, annesinden dinlediği kehanete göre, Kızılderililerin söylediğine de göre, hatta bana da göre, şu uçan kuşa da göre bir çocuk gelecekmiş, büyüdüğünde yüzü Büyük Taş Yüz'e benzeyecekmiş, her şey çayır çimen olacakmış. Ernest bu olayı görebilmek ister ve gerçekten çok saf, iyi ve gözlerinden öpülesi bir kardeşimiz olduğu için görebilir de. Soylu yüze soylu çocuk. Aslında sonu belli de üç beş alegorik dayı çıkacak ortaya, onlara bakalım. Biri zengindir, biri savaşçıdır, biri bilgindir ama halkın inancının aksine hiçbiri Büyük Taş Yüz'ün hatlarını taşımaz. Anlatıcı araya Washington'ı falan da sıkıştırır ki inanalım. Tamam tamam, inandık, he he... Sonra ozanla karşılaşır, ozanların yaşamın sırlarını sezme gibi bir olayları vardır, bilirsiniz, biraz mistik, büyülü olurlar. Akışı görürler, yaprağın düşeceği yeri bilirler, her neyse, bu ozan arkadaş Ernest'e düşlerini yitirmemesini, düşlerini yitirmiş bir adam olarak Büyük Taş Yüz'e asla benzemediğini ve benzemeyeceğini söyler. Belki o an aydınlanmıştır Ernest, başkasının değil de kendisinin Büyük Taş Yüz olabileceğini düşlerini yitirmediğini düşündüğü zaman fark eder.
Ateşe Verilen Dünya: Ünlü şairin eşya konulan masasının tersidir, her şey ateşe atılır, her şey arınır ve dünya yeniden kurulabilecek hale gelir. Dinler dahi yanar, kutsal kitapların alevleri göklere yükselir, para ortadan kalkınca yoksullar sevinir, yoksullar yanınca zenginler sevinir, entelijansiyadan itiraz çığlıkları yükselir, anarşistler bayram yapar, acı çekmek istemeyenler kalplerini yakmaya kalkarlar, darağaçları yakılır, giyotinler küle döner, felsefi metinleri ve dolayısıyla yaşamın anlamının sayısız biçimini rüzgar alır götürür, değersiz olduğunu düşünen insanlar kendilerini ateşe atmaya çalışırlar. İnsanın yeniden doğuşunun şenliği.
İki öykü daha var, biri Borges'e göre Poe'nun öykülerinden dört yıl önce polisiye türünü müjdeler. Karakterler ve olaylar arasındaki bağıntılar sezilirse kolaylıkla açığa çıkacak bir sonu vardır ama yine de eğlenceli ve gizemlidir. Sonuncusu da yine alegorik bir öykü, ona hiç girmiyorum.
Ateşe atılan İngiliz yazarların kitapları iyi yanar, kutsal kitaplar en parlak alevi verir, Hawthorne da bir çatırdayıp sönmeye yüz tutar, bir alevlenir, garip bir şey olur sanırım.
Kuzeyden bir soğuk. Pencerenin önünden geçen ayakların kararlılıkları ve hızları nereye gidildiğini sezdirebiliyorsa eğer, bir okur olarak pamuk adımlarıyla cinayete yol yapan Nors'a dingin anlatısına gizlediği karmaşa için teşekkür etmeliyiz, yaşamanın çetinliği gündeliğin içinde ancak bu kadar eriyebilirdi.
Corri'yi Tanıyor Musunuz?: Erkekleri tanıyor musunuz? Ev halidir, yemek kokuları arasında televizyonda kayıp arama programlarından birinin kötü kurgularına denk gelir kız, az önce seviştiği adam kızın annesine veda edip gider. Corri Bey'i arama çalışmaları kızın televizyonu kapamasıyla yarım kalır, kız kendi Corri'sini arar ve kendi kurgusunu oluşturur. Babasının iş yerinde saati beş kurona abisiyle birlikte yaladığı zarfların içindekiler erkeklere gidecektir, bir sürü erkek. "Bunlar yabancılardan çok, üzerine yazılmasını bekleyen boş kağıtlardı onun için." (s. 11) Birini kurar kız, bir adam, aynı programı izliyor, kız orada, adamın kokusunun sindiği yorganın altında ağlamaklı, adama arabasının olup olmadığını soruyor ve gün düşünden uyanıyor, Janus'tan hiçbir mesaj yok, telefonu sessize alıyor. Boşlukta her şey birbirine karışıyor, gerçeğin kurgusuyla kurgunun gerçeği arasındaki çizgi inceliyor.
Karşılıklı İtlaf: Av arkadaşlığı, birbirinin köpeklerini vurmak için anlaşmış iki erkek. Henrik düşünüyor, Morten'in karısıyla yaşamak hiç kolay değil. "Her şeyde ufku arayan biriyle evli olmak herhalde kolay olmamıştı Morten için." (s. 13) Ah! Ufuk geçmiş zaman ufku da olabilir, daha doğrusu ufuk sadece ileride, önde değildir, tam arkada da bir adet ufuk bulunur, her yerdedir. Neyse, Morten aldığı kadar vermeyi de sever ama karısı istifler, karısı her zaman bir yabancılık duygusu uyandırır, zaten kadın çekip gitmiştir en sonunda, herkes bunu beklediği için sürpriz olmaz. Vurduğu köpekleri düşünen Henrik, Morten'in içinde kokuşan şeyi bulduğunu hisseder; dışarı çıkmayı reddeden bir ruh. Hayati kararlar almayı, tepki göstermeyi reddeden bir yan. Öylece, uzun zamandır durduğu için bayat.
Budist: Bu tam bir karakter öyküsü, orijinal. Dış İşleri Bakanlığı'nın sözcülüğünü yapan adamımız eşi tarafından terk edilir, küçük bir odada yaşamaya başlar ve Budist olur. Acı çekerek yükselme, içgörü kazanma, öbür yanağı da çevirme işi içselleştirilir ve kokuşarak dışsallaştırılır. Daha fazla acı edinmek için adamımız ilginç işler yapmaya başlar; başbakanın yalancı olduğunu, dış işleri bakanının tuvaletten elini yıkamadan çıktığını vs. haber eder ve şutlanır, eski eşiyle eski bakanını takip etmeye başlar. "Dünyayı kurtarmak için, güçlü ve yalnız bir adama gereksinim olduğu duygusunu da taşıyor uzun zamandır." (s. 18) Büyük bir hayır kurumunun müdürü olur, hasbelkader. Birkaç ay sonra yemediği halt kalmaz ve yattığı kadınla bir bidon benzini odasında misafir eder, kapıyı kilitler, çünkü dans eden bir yıldız doğurabilmek için kaos lazımdır, rüyada görülen Dalay Lama böyle söyler.
Gogol tarafından yazılan hatıra defteri beni güldürmemişti, bu da güldürmedi. Delilik, yavaş yavaş delirmek çok hüzünlü bir şey gibi gelmiştir bana.
Kış Bahçesi: Ayrılan eşler ve çocuklarıyla ilgilidir, bir de çocukların kutsallaştırdığı annenin veya babanın o kadar kutsal olmadığını fark etmeleriyle. Bunun için başka bir çocuğun babaya dil çıkarması yeter.
Karate Vuruşu: Nors'un erkekleri tanıma meselesiyle başladığı, tarafların birbirlerini anlama çabasına yöneldiği, Annelise'in özgeciliğiyle Carl Erik'in emiciliğini karşılaştırdığı ve ikisinin düşüncelerini irdeleyerek anal sekse zorlanan kadınla karnı deşilmiş, kanlar içinde yatan adama ulaştığı nefis bir öykü. Bu iki kişiyi öyle küçük parçalar halinde kuruyor ki tahmini gerçekten güç bir sona ulaşıyoruz, tahmini güç olduğu kadar da kaçınılmaz bir son çünkü parçaların birleştiği noktalar hep bir gerilimle, acıyla yüklü ve yeterince acıyla yüklenen kişi için aşağılamak, tecavüz etmek, bıçağı ete saplayıp çevirmek alelade bir olay haline geliyor.
Kadın Sık Sık Mezarlıkları Ziyaret Etti O Yaz: Bir öncekiyle benzer tarzda, Nors'un üslupçu yanı baskın. Kadın mezarlıkları ziyaret eder, ünlü şairlerin, yazarların ve şürekasının mezarlarını geçip arkalara ilerler, aradığı adam orada olabilir. Kimdir? Bilmiyoruz, o da pek bilir gibi değil. Arkadaşlarına açıklaması gereken bir durum bu ama anlamayacaklarını düşünüyor kadın, anlamayacaklar ve yanında olmayacaklar, yaptığı normal bir şey değil ama yaptığı bir şey, öyleyse neden anlamayacaklar? Belki de hiç o kadar yalnız kalmadıkları için.
Anne, Anneanne ve Ellen Teyze: Anne ve teyzenin benzer huyları, çocuklarını mahvetmeye hazır aptal bir anneanne. II. Dünya Savaşı ortamı, belki o hiçliği ortasında olma hali, bombardıman uçaklarının altında korku içinde geçen yaşam aptallaştırmış olabilir ama sırıtarak tavşanların boynunu kırmak, bunu çocuklara izletmek hoş değil. Annenin ölümüne yakın ortaya çıkıyor bunlar, torun her şeyi hatırlıyor ama anneannenin bu ilginç olaylarından haberi yok. Bir tek kendisine atılan bakışlardan haberi var. Yaşlı kadının yiyecekmiş gibi bakışı... Bir şeyler yolunda değil kadında. Kızları için aptal biri, torunu için her şeyiyle yeniden kurulması ve annesiyle teyzesinin yapamadığı yüzleşmeye hazırlanması gerek.
Nors'un Danimarka'sı yalnız, kenti boğucu. Savaş olmasaydı taşrası eğlenceli olabilirmiş ama ona pas. Modernin kalbinde hayatta kalma çabalarına kısa ve tam yerinde bakışlar atmamızı sağlıyor Nors, iyi öykücü.
Anne soğuk ama sadece bundan ibaret değil. Anne yüreğini soğutmuş çünkü kocasının çekilmezliğinin yanında üç çocuk var, büyütülmeyi bekliyorlar, çok hareketliler ve çok yiyorlar, para az, anne çalışsa baba dayak atıyor, çalışmasa başka dert.
Çocuklarına dediği: "'Yanınızdan ayrılırken size hayatımın temeli olduğunuzu ve sevinçlerin kederlere her zaman ağır bastığını söylemek isterim.'" (s. 7) Söylemek istersiniz ama bu sizin için geçerlidir, kederinize şahit olan çocuklarınız tam tersini düşünecektir. Annenin veya babanın saf üzüntüden ağlaması dünyanın sonu gibi bir şey, teraziyi onmayacak şekilde bozar. Neyse, Fournier babasını, ilk eşini, ikinci eşini ve çocuklarını farklı metinlerde anlattıktan sonra sıra anneye geliyor, babasını anlatırken arkada çocuklarıyla ilgilenen, çoğu zaman ne yapacağını bilemeyen annenin fotoğraflarından bir zamanlar ne kadar mutlu olduğu görülebiliyor ve baba karelere girer girmez ışıldayan gözler sönüyor, dudağın kenarında bir kırışıklık beliriyor, bir sürü şey. Fotoğraflardaki anne imajı italikle anlatılmıştır, asıl anlatının bir parçasıdır ve başka bir zamana ait olduğu için belki de en yabancı parçadır. Çocuklar için de yabancıdır; o anne çocukları tarafından bilinmez. "Yapbozu yeniden kurmaya çalışıyorum." (s. 11) Annenin parçaları birleştirilecek ve yeni bir anne yaratılacak, sonsuza kadar yaşayabilmesi için.
Yaşlı bir çiftin kızıymış, çok hayal kurarmış. Edebiyat öğrenimi görmüş, sanatla ilgiliymiş. Mauriac, Verlaine, Baudelaire, eski bir evde yaşlı ebeveynle büyümek melankoliyi getirmiş, yaprakların düşmesi ve yağmur yağması eskisi gibi değilmiş artık. Her şey büyülenmiş. Henri'yi sevmiş, kendisi gibi edebiyat öğrencisiymiş o da. Kasırga ortaya çıkınca genç adam sepetlenmiş. Paul'müş kasırganın adı. Doktor, güven verici, çekici... Adam anneyi altüst etmiş. Selçuk Baran'ın söylediğiydi, aşık olunan adamla evlenilmemesine dair. Adam sınır tanımayan doktor olabilirmiş ama taşrada bir hiçmiş, sınırlarını yıkabilmek için içmeye başlamış. Aile babası, eş, üzerine yapışan ne kadar kimlik varsa hepsinden kurtulmak istemiş. Bu sırada etrafında kim varsa mahvetmiş. İyi bir adammış aslında, Fournier'nin babası hakkında yazdığı metinde dediği şey geçerli; hassas insanlar yaşamlarını sürdürebilmek için kötü şeyler yapabilirler, anlaşılabilir bir şey. Telafi için annenin gözyaşlarını siliyor baba, başlarda. Sonrasında alkole battıkça kendi yaşamından da geçiyor. Hastalarından para almıyor, karısına para bırakmıyor, anne babanın cebinden para yürütmek zorunda kalıyor, işe girmeye niyetlendiğinde sağlam bir sopa yiyor. Evlendiğinde yirmi yaşındaydı, taşıyamayacağı yükü yirmi yaşında omuzladı ve yaşamını kaybetti, bir daha bulamadı. Bir başka yaşamı sürmeye başladı, uyumsuz kaldı.
Kocasından utandı, onu eve almamak için kapıyı sürgüledi ve adamı soğukta bıraktı ama gönlü elvermedi, içeri aldı yine, adamın her türlü kırığını onarmaya çalıştı ama beceremedi. Öldüğünde rahatladı, rahatladığı için ağladı çünkü ölen adama hâlâ aşıktı. Aşkını kaybedince, kendini çoktan kaybettiği için elinde çocuklarından başka bir şey kalmadı. Çocuklarını yetiştirirken çektiği sıkıntılar çeşitli; taksimetrelere sıkıntı dolu bakışlar, geçim derdi, geçmeyen günleri neyle dolduracağını bilememesi, bir dünya dolusu kararsızlık... Kamplara, tatillere gidildiğinde, en mutlu anlarda ağlayan annenin sessiz iç çekişlerini işitmek kadar öldürücü bir şey yoktur çocuklar için. "Hayatı kötü bir rüya olduğu için ağlıyordu o. Elinden bir şey gelmezdi." (s. 69)
Tekrar evlenmedi, garip huylarıyla barışarak yaşlandı. Torunlarının dilinden onu okumanız lazım, kendine özgü bir nine olarak farklı kimliklere bürünmeye devam etti. Bir tek kocası hakkında kibarlığı elden bıraktı gibi geliyor bana; Fournier babasını anlattığı metni annesine okutur. Annenin cevabı belki de onca kabuktan sıyrıldığı tek anı gösteriyor olabilir. "'Ona nazik davranmışsın.'" (s. 140)
Öldüğünde yakılır, hatıra bahçesine konur. Fournier küllerin Kuzey Denizi'ne atılmasını tercih eder ama uzun vadede her şey birbirine karışacağı için önemi yoktur bunun, diğer her şey gibi küller de akıştadır.
Tipik Fournier metni; fragmanlardan oluşan yaşam. Anne sevgisi, acı çeken bir kadın olarak annenin gölgeli yüzü.