Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Tim Burton filmi kendi aleminde çekmiş, roman yine büyülü ama filmi kadar değil. En azından filmi kadar masallı değil. İki ayağı değil de bir ayağı yerden kesilmiş bir Edward var, geri kalanı aynı. Çocuğun diğer kadını sorgulaması, babasını sorgulaması burada yok, mesele sadece olağanüstülükle bürünen bir yaşamı çözümlemeye çalışmak. Edward ölüm döşeğindeyken gerçek yaşamı hakkında ne söyleyebilirse o kadarı. Pek bir şey de söylemiyor. Rüyasında görüyor onca gerçek dışı tanıdığını, tanıştığını söylediği. Geliyorlar, bahçeyi şenlik yerine çeviriyorlar ve Edward gücünü toplayıp cama gelirse çılgınca bir alkış kopuyor, tezahüratlar, ıslıklar, Edward selam verip yatağına geri dönüyor. Yorgun, kurduğu onca masal, yaptığı onca espri yaşamını çekip götürmüş gibi.
Her yaşamın bir mucize olmasıyla ilgilidir, daha doğrusu bu bilginin farkında olan nadir insanlardan birinin bu bilgiyle ne yaptığıyla ilgili. Çocuğunun anlatıcılığında ilerleriz ama çocuk -adam aslında ama yaşayan bir mitin dünyasına bir kez girince zamanın ortadan kalktığını düşünüyorum- babasının hikâyelerinin çemberinde büyümüştür, Edward'ın dili haline gelmiştir. Kendi kişiliği oluşurken yeterli özgürlük alanına sahip olduğunu sanmıyorum, dünyayı kurgulayıp ortaya bırakan babanın gölgesinde süren yaşamdan biraz olsun kurtulabilmek, belki de o yaşamı parçalayıp kurtulmak ister gibidir, babasına sorduğu soruların temeli budur. O dünyayı parçalama şansını elde ettiğinde karşısında ölmek üzere olan bir baba vardır, parçalayamaz ve o da bir fıkra anlatır, babası gibi. Babasının oğlu.
Sondan başlar, Edward'ın mite dönüşmek üzere olduğu göl kenarında. William, babasının geçirdiği dönüşümü görünce yaşamın ucuna geldiklerini anlar. Göl kenarı, mavi ve yeşil. Edward çocukluğunu hatırlar ve William'ın gözlerinin önünde imgeler uçuşur; küçücük bir oğlan, yapraklar, yetişkin bir adam, denizler, balığa dönüşmek üzere olan yaşlı bir adam, göl. Artık açık denizlere çıkacak zamanı ve gücü olmayacaktır, onun için göl yeterlidir.
Başa... Son kırk yılın en kurak yazında, Alabama'da doğan Edward, doğumuyla birlikte yağmuru da peşinde getirir. Mucizevi oğlan. Hiç kar yağmayan kasabaya Edward dokuz yaşındayken kar yağar. Yollar kapanır, binalar görünmez olur, kardan adamların medeniyet kurma zamanı gelmiştir. Edward ve babası bin bir zorlukla okula ulaşırlar, saatler boyunca çabalayıp yorulmuşlardır. Edward ödevini unuttuğunu fark edip eve geri dönmek için yola koyulur. Sorumluluk mu, ne bu? Maceraya atılmasının sorumluluklarının önüne geçmediğini, sorumlulukları yüzünden olduğunu mu gösterir? Yaşam onun için gerçekten büyülüyken belki ikisini birden yürütebiliyordu ama büyüdükçe, dünyanın pek de ahım şahım bir yer olmadığını gördükçe kendi masallarını yaratma ihtiyacı hissetmiş ve sorumluluğu tavsatmış olabilir. Edward aslında bir çocuğun heyecanını taşır; kolaylıkla aşık olup aşkını bir masala dönüştürebilir, ailesiyle birlikte mutluluk içinde yaşarken gidip görmediği yerlerin özlemiyle tutuşup kimseye haber vermeden yollara düşebilir. Yerleşik yaşama, yerleşik ilişkiye gelememek. Nedir? Doyumsuzluk? Hep daha fazlasının olduğunu bilmenin huzursuzluğu? Mutluluk arayışı, yeninin heyecanı, bilinmeyenin gizemi, nedir çekici olan? Edward için hepsi. Gidişlerinin hesabını vermemiştir, son anlarında bile vermemiştir ve yaşamının ürettiği miti görürüz sadece, iç dünyası hakkında pek bir bilgi sahibi olamayız. Zaten niyet edilen bu olmadığı için problem yok, bize bir hikâye anlatıldığına göre takip etmeliyiz.
Aralarda Edward'ın muhteşem yeteneklerinin anlatıldığı küçük bölümler vardır, bunlar da çok güzel. Hayvanlarla konuşması, doğayla iletişimi, okuduğu binlerce kitap... Kasabaya kendini sevdirmesi bile başlı başına bir mucize aslında, Ashland bu genci seviyor çünkü bu genç herkesi seviyor. Kolayca olacak bir şey değil bu. Herkesi sevdiği için herkes de onu seviyor. Sandra'yla tanışması, sığır heriften kurtulması, iş yaşamında başarılı olması, her şey insanları sevmesi sayesinde gerçekleşir. Filmle arada birkaç fark var, onları söyleyeyim. Yukarıda izlediyseniz sığırla dövüşmüyor, romanda dövüşüyor. Sığır çok kuvvetli, canavar gibi ama kendisi de az değil, babasının çiftliğinde çalışa çalışa kuvvetlenmiş. Herifi deviriyor, Sandra'yla evleniyor. Sandra'nın babası da bir çeşit Edward, iyi anlaşıyorlar. Başka, şey, şu aşk olayı o kadar deşilen bir mevzu değil. William gidip kadınla konuşmuyor mesela romanda. Anlatmayayım.
Baştan kurulan ölüm bölümleri var, dört kez sanırım. William'ın anlatıcılığında dört farklı zamanda Edward'ı görürüz. Yaşamıyla, dinle, siyasetle alakalı mevzuları tekrarlarda anlatır ve anlatmaz. Bazı günler inançsız, bazı günler inançlı olduğunu öğreniriz. Oğluna hayat dersleri vermektense hikâye anlatmanın daha iyi olduğunu düşünür, söyler. Sanırım mutsuzluğunu perdelemek için yapıyor bunu; belli belirsiz bir şekilde babasının alkolik, ağır alkolik olduğunu söyler. Sadece iyi şeyler hatırlanıyorsa uzun vadede, o zaman babasının kötü yanlarından hiç bahsetmemesi, hatta yaşanmış olabilecek travmaların sessizliği çok şey anlatır. Sürekli bir gitme, keşfetme isteği ve hikâye anlatıcılığı... Çok kötü şeyler yaşandığını, Edward'ın bu şekilde aklını kaçırmadan yaşamını sürdürebildiğini düşünüyorum.
Maceraları hakkında söyleyecek sözüm yoktur. Hepsi çok heyecanlı, acılı ve mutluluk verici. Devle kapışması, kimsenin kurtulamadığı kasabadan kurtulması, modern dünyaya uyum sağlaması ve tabii dünyayı kendine uydurması, bir dünya hikâye. Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam'la birlikte okunmalı, olabilmiş ve olamamış iki baba kıyaslanmalı. İkisi de aynı ruha sahip ve ikisi de mitik.
Ne diyeyim, filmini seven alıp okusun, okumayı seven zaten okusun.
Kaku çok meşhur bir fizikçi, Sicim Teorisi ve muhtelif teoriler hakkında kafa patlatmış, patlatmakla kalmayıp çalıştırmış, mesela lise yıllarında evinin garajında parçacık hızlandırıcı yaparak Harvard'a tam burslu olarak girmiş. Bu sırada Star Trek ve türevlerini izlemiş, Heinlein ve Asimov gibi ustaları okumuş, bu kurgulardaki zamazingolara kafa yorar olmuş. Dünya çapında bir fizikçi olmasının başarısı bir yana, bizim gibi amatör bilimcilere ve meraklılara fiziği, uzayı falan anlatarak amme hizmeti yapmıştır, bu konuda Sagan gibi, Tyson gibi eli sıkılası bir abimizdir. Mevzuları son derece basitleştirir, eğitimsiz bir zihnin değerlendirebileceği hale getirir. Bu incelemesinde olanaksızı tanımlar ve inceler. Işınlanma, zaman yolculuğu, paralel evrenler gibi pek çok ilginç konu hakkında anlaşılır açıklamalar yapar. Ben şahsen anladım ama her şeyi anlatamayacağım, çok ilginç bölümleri alıp teknik mevzuları okura bırakacağım.
Olanaksızın göreceli olduğunu söyleyerek başlar Kaku, bilim adamları pek çok şeyin olanaksız olduğunu söylemişlerdir çünkü onların zamanında bilimsel gelişmeler bazı olanaksız şeylerin olanaklı olabileceğini göstermemişti. Lord Kelvin'in çıkışları meşhur, kendisi uçakların uçmayacağını, bazı ışınların var olmadığını ve bazı şeylerin şey olmayacakları hakkında ilginç yorumlar yapmış mesela, tabii öyle olmamış. Einstein diye bir adam çıkmış ve Newton fiziğinin yanına göreliliği yerleştirivermiş. Kendisinin de boşa attığı adımlar olmuş ama objektifliğini kaybetmediğinden geri adım atmış. Hawking'in de böyle geri adımları var, aslında çoğu bilim adamında olması gereken bir erdem bu. Yeni şeyler bulunuyor ve bulunduğu sanılan şeyler aslında yok, o zaman geri dön ve başka bir şey bul. Adım adım oluyor bu işler. Faraday ve Maxwell mesela. Çok güzel olaylar aslında, aç kalmayacağımı bilsem garanti fizik okurdum. Neyse, Kaku romanlardan ve dizilerden, filmlerden sıkça teknoloji alıntısı yapıyor demiştim, arada bir iki ilginç örnek de veriyor. Wells'in tek bir atomun gücünü öngörmesinden sonra Szilard'ın çekirdek parçalamasıyla muazzam bir enerji açığa çıkabileceğini, Wells'in öngörüsünün doğru olduğunu keşfetmesi müthiş. Gerçi Manhattan Projesi'ne önayak olması iyi değil ama o insanoğlunun aptallığı. Aynı şekilde BK yazarları da bilimsel gelişmeleri kullanıyorlar tabii, bazen yazarlarla bilim adamları zaten aynı kişiler oluyor. Clarke, Asimov mesela. Clarke'ın kozmik gelişmeleri yorumlayıp romanlarına koyduğunu röportajlarından biliyoruz.
Olanaksızı üçe ayırıyor Kaku; I. sınıf olanaksızlıklar günümüzde olanaksız ama fizik yasalarına göre olanaklı. Bu yüzyılın sonunda veya önümüzdeki yüzyılda olanaklı hale gelebilirler. II. sınıftakiler binlerce, milyonlarca yıl içinde gerçekleşebilirler. III. sınıftakiler fizik yasalarına aykırı düşenler. Kaku'nun dili her ne kadar anlaşılabilir olsa da III. sınıfa doğru işin içine deneysel işler, sayısal veriler giriyor ve kafa patlatmak gerekiyor. Tanrı zar atmaz, matematik öğretir ve hayal kurdurur. Hayali kuvvetli olan okur anlar, yoksa sıkıcı.
I. sınıf olanaksızlıklardan başladım. Bütün olanakları yazmıyorum, üşenmediğim ölçüde geniş tutacağım.
Kuvvet Alanları: Kalkanları kaldırtmak, indirtmek, Kaptan Kirk'ün ata sporudur.
Faraday'le doğar, elektromanyetizmayla alakalı çizimlerde görünür. Faraday sayesinde dört kuvvet tarif edilmiştir; kütleçekimi, elektromanyetizma, zayıf ve güçlü nükleer kuvvetler. Bu kuvvet alanlarının kullanımı için plazma pencereleri kullanılabilir Kaku'ya göre. Bir nevi çelik yelek, onlarca kat plazma ve lazerden oluşan örüntü. Bomba momba geçirmez, sağlamdır, kırılmaz. Bir de süperiletkenler var ama bunları elde etmek için mutlak sıfır tarzı bir şey lazım. Oda sıcaklığına getirilebildikleri zaman füzeyi müzeyi anında iletip tehlikeyi bertaraf edebilirler. Süpermiş.
Görünmezlik: Frodo'nun belalısının gücünden Wells'in başka boyutta titreşen adamına çok örneği var, çok da olanağı.
Maxwell'in ışığın bir elektromanyetik düzensizlik olduğunu keşfetmesiyle göreliliğe giden bir yol açılmıştı ama genç sayılabilecek bir yaşta gelen ölümün ardından bu onur Einstein'ın oluyor, o da Maxwell'in çalışmalarını sürdürdüğü için. Görelilik 1860'larda bulunabilirmiş, çok ilginç. Neyse, Maxwell'in denklemleri sayesinde hayalet uçaklar üretiliyor ama görünmez değil bunlar, dalgaları yansıtacak köşelerden ve malzemeden yoksun bir şekilde inşa ediliyorlar sadece. Asıl görünmezlik için metamalzeme denen nane var mesela. Elektromanyetik dalgalar alışılmışın dışında bükülecek, cisim görünmeyecek. Aşağı yukarı bu. İkinci yol da nanoteknoloji ama bunun gelişmesine de zaman var.
Fazerler ve Ölüm Yıldızları: Ölüm Yıldızı ateş eder, prensesin gezegeni havaya uçar. Günümüz teknolojisiyle mümkün değil ama teorik olarak mümkün. "Belki inanması zor olabilir fakat gerçekte bir ışık demetinin içine sıkıştırılabilecek ham enerji için fiziksel bir sınır bulunmamaktadır. Bir Ölüm Yıldızı veya ışın kılıçları yapılmasını engelleyecek hiçbir fizik yasası mevcut değildir." (s. 39) Süper bir şey.
Mevzunun tarihteki hallerini de inceler Kaku, Antik Yunan'dan alır, mitolojilerdeki benzerleri inceler. Mesela Zeus'un yıldırımları, Thor falan. Kuantum devriminden sonra mikro boyutta her şeyin düzensiz hale gelmesi bizi bir Zeus haline getirebilir, eğer devrimin "eylemsiz hapsetme" denen nanesi kullanılabilirse. İşin teknik boyutu derin, tatmin edici açıklamaları okursanız bulursunuz, ben bir çocuğun aklıyla ilerliyorum. Gama ışını patlamaları da bir başka ciyuv ciyuv silahtır; ölmekte olan bir yıldız canımıza okuyabilir.
Işınlama: Kuantum, direkt. Atomun yerini tam olarak bilmek önemli ama Heisenberg'in belirlemeyle sıkıntısı olan ilkesi yüzünden şimdilik mümkün görünmüyor. Bilgiyi aktarabilmek/ışınlayabilmek için gereken süre birkaç on yıl, Kaku'ya göre.
Bu grupta telepati, psikokinez, robotlar, dünya dışı yaratıklar, yıldız gemileri, antimadde ve anti evrenler var. II. grupta ışıktan hızlı olmak, zamanda yolculuk, paralel evrenler, III. sınıfta da devridaim makineleri ve önsezi mevcut.
Wells, Heinlein, Asimov, Herbert ve daha pek çok yazarın, fütüristin yaratılarıyla ilerlenen bir ihtimaller denizi, pilim çabuk bittiği için detaylara zerre giremedim ama aklınız alınacak. Meraklı olanlar kaçırmasın.
Müziğin Ekonomi-Politiği Üzerine diye bir alt ismi var. Aslında tamamen bu ilişki üzerinden yürüyen bir araştırma değil; müziğin ve gürültünün tanımlarının ötesine uzanan derinliklerde ikisinin bir araya gelip ayrıldığı noktaların da irdelendiği, parayla sanatın kol kola girdiği bölümler haricinde sanatın doğasının şiir gibi anlatıldığı müstesna bir eser. Aslan payı tabii gürültünün ehlileştirilmesi, değer kazanması ve tüketim ürünü olarak değerlendirilmesine ait. Gürültü, gösteri ve müzik kavramlarının dönemsel değişikliklerini Bruegel'in Karnavalla Büyük Perhizin Kavgası nam eserinin üzerinden göreceğiz, Attali bu resimden aldığı simgelerle incelemesini derinleştiriyor. Az sonra.
"Asla müziksiz yaşayamadığım için hiçbir şey bana müziğin insanlığın son umutlarından biri olduğunu hatırlatmak kadar acil görünmedi." (s. 12) Kayıt altına alınıp ticari amaç sağlamak için kullanılması -belki niyet bu değildi ama ticari ağa sokmadan yaymak sanal ortamda çok zor- bir yana, Bon Iver'ın bire bir konseri, bizde Siya Siyabend'in Kadıköy'de yıllardır şahit olduğumuz cengaverliği bütün kontrol mekanizmalarına rağmen müziğin dizginlenemediğini gösteriyor. Sisteme entegre olmaktan yırtamıyorsak değiştirmeye/değişmeye çalışacağız, kokuşmuş ana akımın ve niteliksiz alternatiflerin dışında bir üçüncüyü arayacağız. Sokakta, bilgisayar başında, her yerde dinleyeceğiz ve bulacağız. Bulacağımız şey gürültü halinde olabilir, diğer seslerden yalıtıp keşfedeceğiz. Bu iş olur bence.
Attali 1970'lerden beri müzik üzerine kafa yoruyor ve müziğin geleceği müjdelediğini söylüyor; telif hakları mevzusu ve kayıt teknolojisinin getirdiği mülkiyet ve özgürlük meseleleri köklü değişimlere yol açabiliyor. Kanunlar üretiliyor ve tüketiliyor, sanatçılar değişen dünyanın koşullarını uyum sağlayıp sağlamama konusunda farklı görüşler benimsiyorlar ve halkla, sınıfsal ayrımla olan bağları ortaya koydukları eserleri bir ölçüde belirliyor, sanatsal zekalarının gelişim seyrini etkiliyor. Bütün bunların ötesinde, filozofların müzikle ilgili görüşlerini paylaşan Attali için müzik halkların, sanatçıların, insanların ve tanrıların, şenliklerin ve duaların ürünü. Müziğin bu kurum/kuruluş ve şahıslar tarafından alımlanmasının farklı biçimlerinin kıyası incelemenin temelini oluşturur; Bach ve Mozart'ın elit tayfaya hitabıyla Hendrix'in milli marşı cozurdatması arasındaki manayı çözeceğiz, arada zincir şakırtıları ve zincirler kırılırken çıkan katırtıları duyulacak.
Gürültü nedir? Biçimlendirilebilen gürültü bayramların, duaların, eğlencelerin ve üzüntülerin, şölenlerin ve savaşların mayasına katılan bir yaşam kaynağıdır. Kuşların ve çobanların bölgelerini belirlemek amacıyla çıkardıkları bir mülkiyet göstergesidir. Kayıt altına alındığında tarihe hükmetmek demektir, halkın kültürü ve soyağacı bu gürültünün içinde gizli olabilir. Totaliterler için kırbaçtır, zenci müzisyenleri beyazlardan ayırır. King'in O'sunun tam metninde konuyla alakalı müthiş bir ara hikâye vardır, tavsiye ederim. Neyse, doğaçlamayı engelleyicidir, güzelin ifade edilmesinin önünde engeldir çünkü güzel gerçektir ve gerçeğin sanatsal yansımasına bile izin verilmeyebilir. Yabancıya duyulan korkunun bastırılması için kullanılabilir, bu korkuyu açığa çıkaran şeyse kendisi bastırılır. Gürültünün müzik formunun yazımı bu anlamların yarattığı müthiş bir akışı tasvir etmeye çalışmak, Attali'ye göre.
Müziklerin tarihleri incelenirken her yeni türün bir kriz anında ortaya çıkmasından hareket ediyor Attali, insanlığın şafağındaki müziğin kurban ayinleri için biçimlendirilmiş olduğundan bahsediyor. Kentlerin, imparatorlukların, dinin etkisine girmesi kriz veya büyük değişimlerin habercisi oluyor. Jonglörler, trubadurlar ve truverler gezgin müzisyenler olarak haberci kimlikleriyle de dolanıyorlar, şarkılarını söylüyorlar, son havadisleri iletiyorlar ve bölünmeyi engelleyici bir unsur olarak ortaya çıkıyorlar. Yersiz yurtsuz bir yaşam sürdürdükleri için kendilerine iyi gözle bakılmıyor, eskinin şifacıları ve şamanları oldukları zaman da çok uzaklarda kaldığı için herhangi bir büyülü yanları kalmıyor ve hor görülüyorlar ama her zaman değil, belirsizliğin yarattığı tedirginlik onlarla birlikte yürüyor. Tam bu sırada bir taşla iki kuş vuruluyor; ticari şehir burjuvası doğum sancılarını atlattıktan sonra müzik satın almak bir görev haline geliyor ve gezginlerin bir bölümü eleniyor, bir bölümü kadrolu müzisyen olarak çalışmaya başlıyor. Müzisyenlerin ikametinin belli olması ve burjuvazinin para akıtacağı bir alanın yaratılması iki problemi de çözüyor, tabii başka problemler doğurana dek.
Attali kronolojik ilerleyişin yanında ekonomi-politik üzerinden kavramlarla da incelemesine derinlik kazandırıyor demiştim, "gösteri" böyle bir kavram. Giderek daha komplike bir hale gelen müziğin fiyatı da artıyor ve doğduğu kesimden kopunca kaynağını yitirmiş oluyor, burjuvaların müzisyen olmaya başlamalarıyla iktidar aygıtına dönüşecek hale geliyor. Mozart ve Berlioz ilginç şeyler söylemişler, halkın müzikle bir ilgisinin olabileceği çok garip geliyor onlara. Sanki sadece saraya ait hale geliyor müzik, pahalı bir tüketim malzemesinden farkı kalmıyor. İktidarın inandırma mekanizması, gösteri toplumunun bir parçası olarak müzik. Susturma mekanizması olarak kayıt altına alınıp tekrarlama kullanılıyor. Unutturmak için müzik kurban ediliyor, yasaklanıyor. Bu üç yaptırım üzerinden müziğin ekonomi-politiği özetlenebiliyor.
Bruegel'in tablosu. Kural ve şenlik arasındaki kaos. Günahla tövbekarlık. Gürültü ve sessizlik. Dinin heyula gibi başlara dikildiği bir meydan, Attali için yüzlerce yıl sürmüş ve sürecek bir çatışmanın izi. Sefalet ve zenginlik bir arada olduğunda manzara normal. Karnaval alanındaki curcunadan müziğin işlevi toplum halinde yaşamanın mümkün olduğunu göstermek oluyor, zıtlıklar bir potada eritilebilir ve sınıflara bölünmüş insanlık tekrar birleşebilir. Ütopik bir mevzu gibi gözüküyor, ekonomi bizi gayet güzel bir şekilde ayırmış durumda. Sadece neyin ne olduğunu bilenler şenliğin tadını çıkarabiliyor, en arkada eğlenenlere bakın. Kadıköy iskelelerin orada halay çeken, horon tepen insanları izleyin. Birleştiricilik bu ama ayıran da bu, iktidarın bir silahı olarak kulanıldığında aynı kaynaktan çıkan türler farklı bağlamlara sokuluyor ve çatışma unsuru oluyor. Güzellikten doğan korkunçluk.
İşin felsefi boyutuna girdim, tarihsel dokuya bulaşmayacağım. Antik Yunan'dan günümüzdeki Napster olaylarına kadar müziğin yaratımı, kaydı, dağıtımı ve korsanlığına kadar pek çok hadise, gerek müziğin kendisi, gerek güçle sanat arasındaki ilişki hakkında deli bilgiler var. Müziğin matematiğinin keşfi, armoninin gelişimi ve sonuçta atonal müziğin, noise dalgasının ortaya çıkması bir yönetme-iktidardan kurtulma döngüsü içeriyor. Tanımlanamayana doğru bir eğilim var, tanımlanabilen kolaylıkla etki altına alınabiliyor ama etiketsizlik özgürlüğü de peşinde getiriyor. Başka, Fransız İhtilali ve müzik, protest hareketler ve müzik, krallar ve müzik, devrimler ve müzik, içi dolu turşucuk bir araştırma. Kıyısından köşesinden müzik üzerine kafa patlatan kim varsa tavsiye ederim, kuru dinleyiciden bir adım ötesindekilere müthiş bir hediye.
"Hayatımı yeniden kurmam gerektiğini ve hiçbir şeyin, iyileşmenin bile insanı iyileştirmediğini söylüyordum kendi kendime." (s. 86)
Bunu Bernhard yazmış derdim. Üstelik mevzu Viyana'da dönüyor. Bernhard Yourcenar'dan ne ölçüde etkilenmiş olabilir? İki olasılığı birden kullanıyorum; etkilenmiş olabilmesi bir şey, ölçüsü başka bir şey.
Önsözü atladım, romanı bitirdim ve Alexis'in homoseksüel olduğunu öğrenmemle başa dönmeye karar verdim, bu gece ikinciye okurum. Ne yalan söyleyeyim, öyle olduğunu anlamadım. Belki latent mevzusu vardır, kendisi de farkında değildir diyeceğim ama okuduğumuz şey uzunca bir mektuptan ibarettir ve acı çektirilen bir kadına yazılmıştır, özre yakın bir duyguyla. Açık olunur diye düşünüyorum, okur olarak. Kaçırdığım çok şey oldu sanırım, anlatıda zaman akışını aforizmik cümleleriyle genişleten Alexis'in bu konuda söylediği bir şeyler varsa da ıskaladım, arada yitti, sevgisizliği ve sonradan "korkaklık" dediği tedirginliği üzerine kurmak zorunda kaldığı mutsuz bir yaşamı izledim sadece. Aynada kendine baktığı sahneyi hatırlıyorum şimdi de, her şey yerine oturuyor. Sadece bedenden ibaret olmayı, ruhtan kurtulmayı istediği bölümü düşünüyorum da... Belki de cinsiyet problemlerinden ibaretti, bunaltılarından kurtulmak için öldürmek istemiyordu ruhunu. Kısaca böyle bir durum var, kitabı öneren Sezin -eşim- sonlara doğru köfteyi çaktığını söyledi ve ben bir halt anlamadığım için, tamamen başka bir yöne bakıp asıl detayı kaçırdığım için benimle dalga geçti. Olur öyle şeyler, pek bir şeyden anlamadığımı baştan kabul ettiğim için dert etmedim. Bunu da nereden çözdüm, önsözde Yourcenar dile getirilemeyen cinsel yönelimden bahsediyor. Bu tamam ama asıl olay internette bulduğum bir röportajında. Açık açık söylüyor zaten.
İşin teknik boyutuna dokunacağım biraz. Gide'in metinlerinden biçimsel olarak faydalandığını söylüyor Yourcenar, klasik anlatı biçimini kullanma konusunda cesaret kazanmış ve metni yazabilmiş, aksi takdirde eskimiş bir biçimi kullanmanın mümkün olamayacağını düşünme tehlikesine karşı savunmasız kalacağını söylüyor. Bu açıdan yenilikçi; her şeye hakim olan anlatıcının içinde bulunduğu çağı genel geçer doğrularla kurguladığı klasik anlatıları alıp o zamanlar acayip tartışmalı, günümüzde bile maalesef tartışmalı bir konuyla birleştirmesi ilginç gözüküyor. Metin 1929 yılında basılmış, o zamanlar Hemingway, Woolf, Kafka, Bulgakov, Svevo gibi yazarlar fırtına gibi esiyor ama Yourcenar'nın o taraklarda bezi yok pek; babasının etkisinde yetişmiş, moda değerlere -modern değerler, biçemler, ne olursa- mesafeli durmuş ve Antik Yunan'la daha haşır neşir olmuş. Bildiği yoldan gidiyor ama benzerleri gibi tuğla kalınlığında bir metin yazmıyor. Bir mektup demiştim, o kadar, o da yeterli.
İkincisi, anlatıcı Alexis. Hangi noktada kendisine güvenip nerede güvenmeyi bırakacağımı bilemediğimden hep ihtiyatla takip ettim kendisini. Yazmaktan pek hoşlanmadığını söyler, iyi yazar. Olabilir. Cahil olduğundan bahseder ama daha başta çeviri ve metinle alakalı okkalı bir söz söyler, ardından kitap okumaktan nefret ettiğini ve okumadığını belirtir ve sonlara doğru çok okuduğundan, kitapların insanlara hiçbir şey kazandırmadığından, kazandırması için doğru anın ve duygunun yakalanması gerektiğinden bahseder. Cahillik burada mühim, mektubu yazdığı eşi Monique -bunu da metnin başında, laf arasında öğreniriz- de bu durumu bilir, o zaman Alexis'in arka arkaya dizdiği aforizmalara ne demek gerekir? Sezgiyle edinilmiş yaşam bilgisi? Kendini ifade ederken bencilliğinden, mutsuzluğundan ve sevgisizliğinden aldığı enerji? O kadar da cahil olmadığını göstermek için ayrılık mektubunda bütün hünerlerini dökmesi? Bir itiraf bu; kendini yitirmenin ve yeniden bulmanın itirafı. Yitirten ve bulduran aynı kişi, Alexis'in yaşamında etkisiz eleman haline gelmeden önce uzunca bir yolculuğun en önemli durağıydı.
Çocukluğundan başlıyor Alexis, ablalarından ve korktuğu abilerinden. Annesi oğlunu sever, ablalar da bu küçük kardeşi severler ama evde sevginin gösterileceği mutluluk ortamı yoktur. Fakir bir aile, sessizlikle kurulu odalar ve Alexis'in daha o zaman anladığı dil, sessizliğin dili. Müzikle olan ilişkisini de bu sessizlik üzerine kurar, notalarla esler arasında dengeli, mantıklı bir ikililik oluşturur. Sessizlik içle -kendisi, ailesi- kurulan bağlantıyı simgeler, müzik de bir ölçüde bu simgeyi yansıtır ama dış dünyanın varlığını da imler. "Görüyorsunuz ya, sadece bir icracıyım, aktarmakla yetiniyorum. Ne var ki, aktardığımız sadece kendi huzursuzluğumuzdur: insan daima kendinden söz eder." (s. 22) Kapalı bir ruh; dıştakileri bile kapayacak ölçüde kendine dönük. Ezilmeye seve seve razı olduğunu söyler, mutsuzluğu arar gibidir. Yatılı okula gittiği zaman diğerlerinin bayat sohbetlerinden ölümüne sıkılır, hasta olur ve eve dönmek ister. Annesi gelip Alexis'i alır ve mutsuzluktan daha az mutsuzluğa -buna mutluluk diyor Alexis- geçişte kendini masaya yatırıp inceler. Ahlaki kusursuzluk ihtiyacı doğunca arzu başka bir niteliğe oturtulur ve hemen her şeye yayılır, kendi kimliğini kaybeder. Bir nevi bastırmadır bu, ne zaman ortaya çıkacağı belli olmaz ama kişi bastırdığı şeyi bilir, bastırılmadan önce sevimli bir hayvanken aslana dönüşen arzunun kan revan içinde bıraktığı ruh buna erdem diye sarılacaktır, ta ki kurtulmak isteyene kadar. Sınır, geçilene kadar ahlak olarak görülür, geçildikten sonraysa engel. Belki bu bölümler... Düşününce bir şeyler söylüyor aslında.
Korkudur bu, Alexis içinde yüzdüğü gri, bulanık denizin adını bir türlü bilemediği için yıllar boyunca ne duyumsadığını bilmeden yaşar ve bildiği an hastalığını da çözümler. Ölmek ister ama kendi olma isteği ağır basar, kurtulur.
"Hayatım boyunca, müzik ve yalnızlık bende müsekkin etkisi yaptı." (s. 36) Soylu akrabasının yanına giden Alexis, annesinin ölümünden sonra Viyana'da müzikle uğraşmaya başlar ve prensesin koruyuculuğunda Monique'le tanışır. Tanışmaları, evlenmeleri ve ilişkileri son derece edilgendir, Alexis kurtulduğu çarklara tekrar girmeye çalışır ve önce yalnızlığından, sonra müziğinden olur. Tekrar hasta olacaktır ve bu sefer Monique'i de yanına çeker; birlikte mutsuz olurlar. Çocukları olduğunda Alexis'te herhangi bir babalık duygusu uyanmaz, uyanmadığı gibi Monique'i terk eder. Bu mektupla. Finale doğru bilgelik rolünün kusurlarıyla -yazarın kusuru gibi görmek istemediğim için böyle diyorum- karşılaşırız; olayların arasına sıkıştırılmış yorumlar, psikolojik çözümlemeler artar, yoğunlaşır ve şöyle bir hale gelir: "Bir şeyim olduğunu yine de fark etti. Karanlıkken öngörülü oluruz, çünkü gözlerimiz bizi aldatmaz. Elimle yoklayarak yanına oturdum." (s. 46) Neden araya o cümle sokuşturulmuştur, öncesindeki ve sonrasındaki cümle(ler) önemli bir olayın çatısını kurmak için onca özenliyken? Anlatıcı ya kendi parodisini yapmaktadır ya da aşırı yorumluyorum, bilmiyorum ama nihayetinde muhatap olan Monique'i pek de umursamadığını sezdirmek ister, mektubu kendine yazıyormuş gibidir. Taklitçiler'de Naipaul iki karakteri mektuplaştırır, herifler mektupların basılacağından emindir, şekilli ve artistik bir şekilde yazarlar ve içtenlik kaybolur. Burada da içtenliğin daha da içtenlik yoluyla kaybolduğunu görebiliriz; mektup bir otobiyografiye dönüşecekken asıl niyet açıklanmış olur, Alexis de arazi olur.
Muhteşem, çağla mücadele pek zor olduğu için mücadele de beyhude oluyor haliyle.
Öyküleri Düşsel Konçerto ciltlerinde okuduğumu hatırlıyorum, emin olamıyorum.
Havuzda İki Yansı: Geçmişin güzel günlerinin bir daha geri gelmeyeceğinin eğretilemesidir. Kısır bir bahçede, ölü yaprakların yüzdüğü ölü bir havuzda kendi yansımasını gören adamımız her şeyin ölü olduğu doğada kendisinin canlı olduğu zamanları hatırlamak için geçmişi yaratmaya çalışır ama başarılı olamaz. Gerçek vatanından sürülmüş kentler, müthiş bir imge bence, kentin kendisi de ölüler krallığına sürülmüştür, her şey geçmişin ayrıştırıcılığında çürümüştür, bir tek geçmiş yüzün yansıması canlı gibidir. Anlatıcının yedi yıl önceki yüzünün yansısı oracıkta bitiverir, kendisi gibi. Genç olan, yaşlıyla zaman geçirmek istediğini söyler. Geri dönmesini hep beklemiştir ve beklediği an gelmiştir, geçen yılların öyküsünü dinlemek ister. Anlatıcı kabul eder ama kendisinin canlı hali pek bön, gülünç ve sersem gelir. Başka bir zamana aittir, o olunamayacak bir yansıdan başka bir şey değildir. İnsanın kendine ulaşamayacağı noktası. Yourcenar söylüyordu; insan yarattığı bir şeye ulaşamayacağı, yaşanmış bir zamana erişemeyeceği için acı çekiyor.
Anlatıcı gençliğini öldürür, bir anlamda kendi dünyasına çeker. Aynayı parçalar, arzuyu ortadan kaldırır.
Saçma Sapan Bir Öykü: Öykünün başında anlatıcının huysuzluğu dikkat çekici; cılız vuruşlar çekingen bir insanı anlatır, kapı açılmaz. İkinci gün vuruşlar daha güçlüdür, bu kez de davranışını bu kadar çabuk düzelten birine duyulan memnuniyetsizlik kapıyı açtırmaz. Üçüncü gün yazar kendini odaya atıverir, anlatıcı için kabullenmekten başka bir şey kalmamıştır. Anlatıcı bunu anılarını yazarken yapar, Papini'nin personası olduğunu düşünürsek bu birader bir şeyler yazmazken her türlü yaşantıya açıktır; hayal eder, kovalar, yakalar, atlar, zıplar. Yazarken odasına akan yaşamın hışmına uğrar. Bir tek yazarken yaşamaz, oysa aradığı şey yaşamın ihtimalleridir. İronik adam vesselam.
Gençten bir adam yazdığı tek öyküyü getirmiştir, anlatıcıya okumak ister. Eğer öykü anlatıcının hoşuna giderse yazarı bir ay içinde ünlü yapacaktır, hoşuna gitmezse yazar kendini öldürecektir. İş burada ilginçleşir, öykü de bir nevi ayna metaforudur, aslında anlatıcının hayatını anlatmaktadır. Geçmişi, şimdiyi, her bir ayrıntı öyküde ince ince işlenmiştir. Anlatıcı öyküyü beğenmez ki Papini'niyle tutarlıdır bu, yazar intihar eder. Oradan geçmekte olan küçük bir kız intiharı görür, elindeki fındıkları yiye yiye yoluna devam eder. Absürt ve gerçek. İntiharın doğallığı ve oradalığından bahsedilecek kadar olağanüstü olan kız.
Zihinsel Bir Ölüm: Anlatıcı büyük bir olayla karşılaşmak için sıra dışı şeylerin peşine düşmese bu intihardan haberimiz olmayacakmış, hadi bakalım.
Signor Kressler aranıyor ve bulunuyor. Bu zat orijinal bir intihar etme yolu bulur, ruhunu zamanla öldürür, yaşamın içindeki ölümü keşfetmeye kalkar. Aradığını bulur, düalist felsefesinin ödülünü alır ve muradına erer. Ölü bir can. "Yaşamak için hiç durmadan isteriz, ölmek içinse hep daha az istemek, yalnızca istememek gerekir. (...) İstemek zordur, ama istememek çok daha zordur." (s. 42) Lacan'ın aynası kırılır. Kaçan Ayna nam öykü de benzer bir şekilde okunabilir.
Sen Kimsin?: Biri olmanın getirdiği sıkıntı ve biri olmamanın ölçüsüz korkusu arasında bunaltılar... Evet.
Bir bu kadar daha öykü var, hepsi benzer bir leitmotif üzerinden yürüyor. Her biri okunası.
Borges Papini için ne demiş, ona bakıyorum. On bir, on iki yaşlarında Papini'yi okuyup unuttuğundan, bunun da belleğin derin bir biçimi olduğundan bahsediyor ve ekliyor: "Şimdi, öylesine uzak olan o sayfaları hayranlıkla, gönül borcuyla yeniden okurken, kendi bulduğuma inandığım, kendi biçemimce uzamla zamanın başka noktalarında yeniden işlediğim masallar buluyorum onlarda." (s. 5) Gerçekten ikisinin de arayışı aynıdır. Bir farkla; Borges kendini suda, aynada, çölde, zamanda görmek ister, konumunu yeniden biçimlendirir, sabitler ve başka görüler arar. Papini kendini görür ve gördüğü noktada parçalar, kırar. Arayışı kırış üzerinedir, bütün replikalarını yok etmek ister. Hemen her öyküsünde karşılaştığı uçuk insanlardan -kendi suretlerinden- bir an önce kurtulmaya çalışması, kendisini öldürmesi, ağız dolusu sövmesi, kulak memesine fiske vurması bu amaçladır. Bir de şunu bırakıp gidiyorum: "Kişilerinin, sırasıyla canlandırdıkları kurmacaların dışında yaşamadıkları olgusunu öne sürerek eleştirebiliriz Papini'yi. Bu, yazarımızın onulmaz bir biçimde bir ozan olduğunu, kahramanlarının birçok değişik ad altında, onun kendi beninin yansımaları olduklarını söylemenin bir başka biçimidir." (s. 8) Papini'nin karakterleri freak show hesabı ilginç insanlardır, gerçekliklerini sorguladığımız an ihanet edeceğimiz türden. Sanırım en büyük ihaneti Papini'ye ederiz bu durumda.
Borges Papini'nin hak etmediği bir biçimde unutulduğundan kuşkulandığını söylüyor. Melankoliye ve alacakaranlığa eğilten bir çağın öykülerinin yazarı olan bu adam unutulacak gibi değil, melankoli ve alacakaranlık sürdüğü müddetçe. Borges için durum bu, iyi demiş bence.