Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Belki Çin anlatılarında olduğu gibi sokakta köşeyi dönerken bir hayalete çarpınca özür dileyip yolunuza devam etmezsiniz belki ama Meyrink'in öykülerindeki hayaletler, umacılar, olağanüstü olaylar da son derece gerçektir. Neden? Çünkü saçma. "Albert Soergel'in tahminine göre Meyrink, dünyanın absürt, dolayısıyla da gerçek dışı olduğunu hissetmekle başladı işe." (s. 8) Gerçek dışı da gerçek kadar gerçekse, eh, bunda Bavyera'da bir göl kıyısında, Alpler'in gölgesine yakın bir yerde gotik ortamların bir numaralı adamı olmanın rolü mutlaka var.
Golem'in ve adını hatırlamadığım, Can'dan çıkan başka bir metnin yazarıdır, daha da yazmıştır ama basılma durumunu bilemiyorum. Neyse, Borges Almanca öğrenmeye çalışırken Meyrink'e rastlıyor ve iç içe geçmiş düşlerle kabuslara hayranlık duymaya başlıyor, ardından Meyrink'in bir öyküsünü çevirip yazara gönderiyor. Meyrink çeviriyi öven bir mektup gönderiyor, portresini de. Sonrasında Avusturya'nın kaynayan ortamında Meyrink unutulup gidiyor, tabii tamamen unutulmuyor. Hayaletleri hâlâ yaşıyor.
Papini bir öyküsünde gelmiş geçmiş bütün öcüleri toplamaya çalışır, böylece insanoğlu için elle tutulur ve anında bırakılır korkular varlıklarını kanıtlar, sanki kanıtlanmaya ihtiyaçları varmış gibi.
J. H. Obereit'ın Zaman Sülüklerini Ziyareti: Anlatıcının büyükbabası mezarlıkta yatıyor, mezarında vivo yazıyor, "yaşıyorum". Çok az mezar taşında bu yazı vardır, gizemli mevzu. Anlatıcı araştırmaya girişir ve büyükbabasının masasının gizli gözünde bir tomar kağıt bulur. Dede okültizme bulaşmıştır; Philadelphialı Biraderler nam bir teşkilatın üyesidir, bu teşkilat Antik Mısır'daki kadim büyüleri, unutulmuş şehirleri, kolektif bilinçaltı dahil her yerden silinmiş zamanı bir araya getirmiştir, öyle çılgın bir oluşumdur. Kağıtlarda Obereit adı vardır, anlatıcı dedesinin ve bu arkadaşın mezarını bulur, arkadaşın kendisini de bulur. Adam kendi torunu olarak bilinmektedir, yaşlanmadığı ortaya çıkmaz.
Anlatır. Tasavvuf bilenler bunu daha iyi anlatır aslında; hiçliğe varmadan bir şey olunmayacağını, karanlığa bakılmadığı müddetçe bir şey görülemeyeceğini söyler Obereit. Her türlü umuttan, beklentiden vazgeçildiğinde gerçekten yaşandığını söyler. Ölüm alt edilmiştir, bir nevi zât makamı. İstenenle istenmeyen aynı şey olunca, boş bir levha olarak doldurulmayı bekler halimize dönersek... Mitolojiye bağlar Obereit; Kızıldeniz, Eski Ahit derken anlatıcı kendini paralel bir dünyada bulur. Herkesin ikizi mutlu mesut yaşamaktadır, bizim dünyamızdaki umutlardan doğan acılarla beslenmektedirler. Obereit olayı görür, yaşayan bir robot olur, duygularını öldürür ve kötü ikizini, kıskandığı kopyasını yok eder. Obereit ne yaşar ne yaşamaz.
"Size şunu söyleyeyim; dünyada neleri başarmışsak başaralım, bunlar hep yeni bir bekleyiş, yeni umutlar doğurur; bir türlü doğamayan bir şimdiki zamanın cesedinin saçtığı pis kokuyla doludur bütün evren." (s. 25)
Kardinal Napellus: Çürümüş ağaçların inlemeleri, sisli göl, puslu zemin, melankoli ve yalnızlık... Hieronymus Radspieller bir gün çıkageldi ve harap bir köşkün katlarından birini kiralayıp oraya yerleşiverdi. Gölde açılıp iskandiliyle derinliği ölçerdi. Tuhaf biriydi.
Anlatıcı fazla bir şey söylemiyor, arkadaşlarıyla oturuyorlar ve sohbet ediyorlar ama mumlar gölgeleri koyurtuyor, sessizliğe meyil. Sonradan gelen botanikçi, son derece zehirli bir çiçeği pencerenin kenarına koyuyor, gölgeler maviye boyanıyor. Kapı hızla açılıyor, Radspieller giriyor. Dibi bulmuş. Kapandığı manastırdan kaçtıktan, büyülü ayinlerden kurtulduktan sonra reddettiği maneviyatının kontratağına maruz kalır ve ayinlerin en önemli parçası olan zehirli bitkiyle karşılaşır.
Bir öykü kaldı, kalsın. Meyrink'in gnostik, kabalistik ritüelleri, ölüleri, dirileri ve başka dünyaları Borges'in sevdiği yüzeylerde doğuyor. Su ve ayna. Ölüm. Bekleyiş. Arayış. Uzak zamanların kendiliğinden beliren tekinsizliği.
Bernhard'ın uyandırdığı öfkeyi bilmem neyle alt etsek. Soru değil.
Goethe Öleyazıyor: Zamanda bir kırık. Wittgenstein İngiltere'den gelmek zorunda çünkü Goethe öyle istiyor. Goethe'nin kurduğu dünya Wittgenstein'ınkinde eriyince, ikinci birincisini kapsayınca Goethe bu büyük düşünürü görmek istiyor, kendisinden daha kudretli bir düşünür Cambridge'te. Oxford cenahlarında veya, Wittgenstein Goethe'den etkilendiğini hiç söylememiş olsa da bu doğru; makaleler yazılmış ve durumun böyle olduğu, durumun böyleliğinin Goethe'yi ne kadar üzeceği söylenmiş. Üzülen Goethe ne yapıyor, Wittgenstein'ı görmek istiyor ve bunu etrafındakilere söylüyor, ölmeden önce, anlatıcı ölümden az önce geldiği zaman Riemer'den duyduğuna göre. Büyük yazarın etrafına yerleşmiş diğerleri, Goethe'nin yakın çevresi. Wittgenstein getirilecek, nasıl? Eckermann karşı çıkıyor ve şutlanıyor. Felsefi oğul, Avusturya'nın biricik filozofu, Wittgenstein getirilecek, Riemer'in dediğine göre. Az bir zaman kaldı, Mart'ın yirmiikisinde Wittgenstein gelmeli, Goethe ölecek. Alt katta bekleyen kadınları yola çıkacak Kräuter için kürk çıkarıyorlar, boydan boya geçilecek soğuk memleketler, tapılan bir adamın son isteği var. Son istek de geçilmelidir; adam bir başkasını istiyorsa kalbe giren bıçakla birlikte getirilmelidir. Ne ki Wittgenstein ölmüş, Kräuter oraya varmadan az önce. Goethe'nin Alman edebiyatını öldürdüğü gibi ölmüş, Goethe'nin şiiri öldürdüğü gibi ölmüş, Faust'a eş tutulan sayfaları gibi ölmüş. O ölmüşse Goethe de ölecektir demiş Riemer, yanındaymış da ölürken, Mehr Nicht! (İstemem Artık!) diyerek ölmüş Goethe, "Mehr Licht" (Biraz daha ışık) diyerek değil. Bu bir sır, çözülmeyecek, sadece okurlar biliyor, bir de Bernhard. Dahi Goethe.
Montaigne: Kütüphanenin solundan çekilen bir kitap, Montaigne'in, yaşam bilgeliğiyle dolu ve keyif veriyor, yaşamayana, sakat olana ve ailesinden nefret edene, kuleye kendini kapatana, aranana. Yüzyıllar öncesinden gelen bir sesin dostluğu her acıya yeter, her acıyı perdeler, her hastalığı yenemez, o kadar değil. Zayıf ciğerler ömürlük bir hastalığın ilk ve son adımı, bir yere gidilmiyor, en fazla kuleye çıkılabilir, onun dışında ailenin bakımına muhtaçlık ölümcül. Kötü bir çocuk olduğu kafasına kakılmış, kötü, bakılmalı, ölür, ölürse yaşatamamanın beceriksizlik duygusu, ailenin nefretinin doğuşu. "Onların yıkımı olmuşum, öyle dediler bugün yine, bense onlara durmadan diyorum ki, asıl siz benim yıkımım oldunuz, beni peydahladığınız noktadan beri de mahvetmeyi sürdürüyorsunuz." (s. 25) Güzel bir ev, güzel bir aile, hasta bir çocuk. Kötü giden her şeyin sebebi bu çocuk, ciğerlerinin de sorumlusu, sorumluluktan sorumlu, kırkiki yıldır, kırkiki yıldır ellerinden gelen tek şey nefret kusmak, mutsuzluğa doyum, mutluluğa inanmak gibi değil mutsuz olmak, aileden nefret etmek bir doyum. Her sabah aynı döngüye. "Beni gerçeği söylediler diye suçladılar deyim yerindeyse. Ama ara sıra gerçeği de söylemek üzere güzelsiniz, akıllısınız dediğimde de yalan söylemekle suçladılar. Yani yaşam boyu beni kâh gerçek kâh yalan yüzünden suçladılar, sonuç olarak beni hem yalan yüzünden hem de gerçek yüzünden suçladılar, ben de onları yaşam boyu yalanla ve gerçekle suçladım aynen." (s. 28) Ağlamak ve gülmek, bir adım geriye gidip kendini ağlarken izlemek ne kadar gülünç diyor anlatıcı, gülünç duruma sokulmaktan daha da gülüncü. Kuleye yaklaşan ayak sesleri ne kadar da gülünç, aradığını bulanlar için, bulunmamak istemesine rağmen. Onun.
Yeniden Görüşme: Aileden kaç türlü nefret edilebilir? Anlatıcı arkadaşıyla, dostuyla, biriyle konuşur. Dağlara çıkmak, yılda iki kere, iki yılda bir kere başka coğrafyaların dağlarına çıkmak, huzursuzluğu yenebilmek için, evden uzaklaşmak için, huzursuzluğu yenebilmek, huzur bulabilmek için. Anlatıcı sürekli hatırlatır, hatırlar mısın, bizi hep dağlara çıkarırlardı ve annelerimiz, babalarımız aynı kişiler, aynı ruhlar, aynı gölgeler tarafından üretilmişti, bir taraf dikkat çekmek istemezken bizimkinin tarafı cart kırmızı, cart yeşil kıyafetler giydirirdi, annenin başka kumaşı yokmuş gibi hep o renklerde örerdi öreceğini, anababa zindanı kurtuluşsuz zamandır. Anlatıcı yıkmıştır, kaçmıştır, onlu yaşlarının sonu onun için kurtuluştur ama öfkenin büyümesine engel değildir, diğeri kaçamamıştır, ellili yaşlarında babasının pardesüsünü giymektedir, neden, çünkü baba aşılamayacağı için, doğurduğu öfke öldürülemeyeceği için, annenin suskunluğu alt edilemeyeceği, susarak işlenen cinayet dili kemirdiği için. Her şeyin onlara benzediği için; enstrümanında uzmanlaşamaman onların berbat müzisyenliği yüzünden, Mozart'ı başka türlü dinleyememen de, başka türlü yaşayamaman da. Ölülerin evinde bir evlat, hayaletlerle kavgalı, duvarlardan çocukluğunu kazıyor ve yeni bir katman çıkıyor, hep yeni bir katman çıkıyor, adamçocuk duvarı yıkacakmış gibi, yaşamı buna bağlıymış gibi kazıyor ama her seferinde yeni bir manzarayla, yeni bir öfkeyle karşılaşıyor, eskimiş olanlar, yere dökülenler duvarda tekrar beliriyor. "Bizim anababalarımız gibi insanlar asla huzur bulmaz, dedim, huzursuzluğun ta kendisi oldukları için dedim, bu huzursuzluk bulundukları her yere gittiği, onu gittikleri her yere beraberinde götürdükleri için." (s. 43) Kopamadıkları için kendilerinden, bir şeylerden, yaşamlarından, evlerinden, dağlarından. Dağlar, gezintiler yüzünden ölen kardeşler, çürüyen ruhlar belirir, her biri parlak bir gridir, hatırlandıkça parlar. Parladıkça öldürür, aileler gibi, anababalar doğurdukları gibi öldürürler, gebertirler, kendi leş kokularını bulaştırırlar, çocuk pisliğin içinde büyür, anababaların çarpık ruhları onu eğip büker, rezil bir çocukluk, ergenlik, yetişkinlik, otuz yaşındaki adamın sekiz yaşından kurtulamaması, annenin ağlaması ve otuzundaki adamın kurtulamaması, otuzundaki adamın kurtulmak için kendisinden kurtulmayı düşünmesi için bir anne yeterlidir, baba olmasa da olur, bir tane başkası yeterlidir, her şeyin kötüye gitmesi için bir tane ne düşündüğünü iyi düşündüğünü düşündüğümüz insan yeter, her şeyin iyisini başkasının bildiğini düşünmek yeter, bunun için ne yeter, bir adet kötü yaşanmış yaşam yeter. Sona erdirilmeli, kimse böyle bir şey yaşamak zorunda değil.
Rastlantılar, sevilen şeyler arasında kurulan ilişkiler, güzel olarak ne varsa hepsinin birbirini biçimlemesi, alayını seviyorum. Yates'in öykülerini de pek beğendim, yayınevine tekrardan teşekkürler.
Carver'ı etkilemiş yegane yazarlardandır Yates. Realizmi benzer; Carver sonuca bağlamak gibi bir çaba gütmeden kurgular ve karakterlerini davranışlarıyla yaratır, kapalılığını Hemingway'e de benzetiyorum ama daha çok Yates'e yakın. Yates bir sonuca ulaşır mı, ulaşır. Yalnızlığın on bir halinden bahsediyorsak on bir farklı yalnızlıkla kalmaz aslında, her öyküde tek bir yalnızlık odağa alınmışsa da bağlantılı yalnızlıklar da görünür. Dünyaların kesişme noktalarının gerginliği bu yalnızlıklara, öznenin bir başka öznede kendini bulmasının çok uzağında, nesneleşen ötekinin uyumsuzluğuna yığılır. Kısacası, diner mi sandın acılar?
On bir öykü.
Doktor Jack-o'-Lantern: Bayan Price'ın sınıfına yeni gelen çocuk hayata 8-0 geriden başladığı için, en azından eşitlik kurması için iteklenir. Vincent çocukluğunun büyük bir bölümünü yetimhanede geçirmiştir, koruyucu ailesinin de kendisine pek bir katkısı yoktur. Sosyal yeteneklerini geliştirememiştir, itilip kakılmıştır, insanlarla nasıl anlaşacağını bilemez, korkularla dolu bir dünyada serseriliğiyle ayakta kalmaya çalışır.
Anlattığı yalan bir hikâyeyle dikkatlerini çekmek istediği çocukların aşağılamalarına maruz kalır, sonrasında işi bir tık ileri götürerek okulun duvarına ağza alınmaz küfürler yazar. Öğretmeni kendisiyle konuşur, kadın bitip tükenmeyecek sevgisiyle çocuğun yanında olduğunu göstermeye çalışır. Eh, sonuçta Vincent arkadaşlarına öğretmeninin kendisini çok feci dövdüğünü anlatırken yüzlerde okunan hayranlıkla mest olur, o sırada civardan geçen Bayan Price da çocuğun nihayet arkadaş edinebildiğini düşünür ve çok mutlu bir şekilde Vincent'a selam verir. Hadi bakalım. Vincent yine dalga konusu olur, sonucunda okula dönüp çıplak bir kadın çizer, üzerine "Bayan Price" yazar. Son.
Bazen dünyaların ne yapılırsa yapılsın kesiş(e)meyeceği üzerinedir.
Her Şeyin En İyisi: Şöyle bence; yeterince sosyal bir yaşam, yaşamın sunduğu ihtimalleri görüp sezme yeteneği kazandırır ve insanın ne istediğini berraklaştırır, tabii kişi kendinden de uzaklaşmadığı müddetçe. Hassas bir denge, kurması değil de sürdürmesi zor. Mutluluk Paradoksu'nda Ziyad Marar'ın kişisel-toplumsal uyumun mutluluğu doğurması fikrine yakın.
Bu öyküde çok genç insanların bütün ihtimalleri görememekten içine düştükleri çekinceleri görürüz, evlilik arifesinde iki genç öyle gergindir ki yok yere kavgalar edilir, geçmişin mutluluk ve mutsuzluk dolu anıları hatırlanır, geleceğin bilinmezliği şimdiye akar ve öykü, birinin diğerine verdiği ertesi sabah orada olma sözüyle biter. Düğünden önce bu kadar gerginlik evliliğin rezillik olduğunu mu gösterir? Sanırım birbirlerini sevmediklerini gösterir. Bilemiyorum, yorumlamak pek doğru değil.
Jody Attı Zarları: Askerlikle alakalı bir iki öyküden biri. Aslında askeri mantığa alışma sürecini ve Çavuş Reece'in askerleriyle kurduğu ilişkiyi anlatır. Ast-üst ilişkisi, disiplin, birini sevip sevmemenin mantıklı nedenlerinin bulunması, eh.
Acı Falan Yok: Bir noktada birleşen iki nehrin ileride çatallanan kolları öyküsüdür. Nedir, evlilik iyidir ama ikiyi bire indirmez. İki yaşam büyük oranda birleşebilir, biri diğerinden ayrıksılaşmadığı ölçüde.
Kadın, sevgilisi ve iki arkadaşıyla birlikte hastaneye gelir. Sevgilisinin durmadan işleyen ellerinden kurtulur kurtulmaz hasta kocasının yanına gider. Adam yıllardır hastanededir, ciğerleri problemli olduğu için kendisine yarı ölü gözüyle bakılır. Neyse, kendilerine has zaman öldürme işlemlerinden sonra aralarına girmiş mesafenin acısıyla ağlar kadın, sonra bahçeye çıkar ve arabaya atlar. Sevgilisiyle deli gibi öpüşürler, adam göğsünü avuçlar ve hemen eve gitmeye karar verirler, bir içkiden sonra. Kadın da ikidir, bir noktada akışı ikiye bölünmüştür. Acı falan yoktur, acının üstesinden acısız bir alternatif yaşamla gelinir.
Zora Doymam: Bu son. İşinden kovulan adamın yaşamını çocukluğuyla biçimlendirme çabasıdır. Eşine işinden kovulduğunu söylememeye karar verir, çocukluğunda iyi bir oyuncu olmasıyla böbürlendiğinden yine oynayabileceğini düşünür ama kırılma anında böyle bir şey yaşanmaz, adam karısına ayvayı yediğini söyler. Yine de sabahtan akşama kadar kendisini koşullama çabaları takdire değer.
Altı öykü daha var, hepsinde bir ayrıklık ve uyuşamamanın doğurduğu yalnızlık var. Toplumla uyuşamama, eşle uyuşamama, evlatlarla uyuşamama... Bu evlatla veya babayla uyuşamama konusunda pek bir mevzu yoktur, daha çok olmasını beklerdim ama bu da iyi. Söylemeden edemem, insanın kendiyle uyuşamaması da vardır tabii. İnsan kendini kendine uyduramaz. Ben günde üç dört kez uyduramıyorum, güzel bir uğraş olmadığı için tavsiye etmiyorum.
Zevzeklik bir yana, Vonnegut Paşa'nın övdüğü, sıkı bir yazardır Yates. Diğer kitaplarını da ediniyorum bir tez.
Söylemeye gerek yok ama İstanbul'un sokakları birbirine bağlanır. Çoğu zaman. Ortadan kaybolmayanları. Keyifleri yerindeyse. Çika böyle değil, o hariç. Onun çıkmazlığı yaşamının ağrısıyla doğar, çocukluğundan itibaren içe dönüklüğe itilmenin sonucunda körlüğe ulaşır. Kör sokak. Uçlardan girilmez, tepeden düşmek gerekir. Çika bir kör sokaktır, düşülür. Kirletilip terk edilir.
Korovinis dil ve edebiyat eğitimi aldıktan sonra 1987-1995 yılları arasında Türkiye'ye gelip öğretmenlik yapıyor ve bu esnada Eftalya'yı, diğer adıyla Çika'yı tanıyor. Konsolosluğun önünde, seksen yaşının kökleriyle öylece duran bir kadın, hikâyelerle dolu. Günah çıkarır gibi, arzular gibi, unutur ve tekrar hatırlar gibi anlatıyor, Korovinis her şeyi kaydediyor ve sekiz yıl sonra yazıya döküyor. Anadolu'da Rus işgaliyle başlayan bir yolculuk İstanbul'da, genelevlerde ve zenginlerin evlerinde bitiyor. Arka sokakların anıları. Diplerden manzaralar.
"Kaç kişi miyiz? Paçavrayız biz burada, neyiz ki! Dişlerinin kovuğunu doldurmayız. Nereye gitsek esamemiz okunmaz, oturduğumuz evlerde ayaklarının altındayız. Neler neler... Türkün sözü geçer, Türkün sözü. Biz adam yerine konmayız." (s. 7)
Çika'nın ağzından dinleriz, tekrar edilen sözler ve cümleler yazar tarafından değerlendirilmemiştir ama tekrarda bir çeşit hakikat vardır, kırpılmaması daha iyi olabilirmiş. Giresun giriyor araya, savaş giriyor. Çika yedi yaşındayken, mektebe giderken mütareke oluyor, Ruslar geri çekiliyor ve gayrimüslimler kaçıyor. 1917, kıyametin orta yeri, Çika eve dönmeye çalışıyor ve köylüleri ortadan kaybolmasını söylüyor. Yakalanmamalı, başına ne geleceği belli olmaz. Olmuyor da, Çika anlatmıyor veya yazar kesiyor, bilmiyoruz ama tecavüze uğruyor. Topal Osman Ağa'ya söylemediğini bırakmıyor bu arada. Kötü bir adam, lanetli. Yeri tartışmalı; acımasızlıkları pek çok kaynakta yer alıyor, o bölgenin kurtuluşu için gösterdiği kahramanlıklar da.
Annesi Eftalya'yı içeri çeker, üç gün dışarı çıkmazlar. Çıktıklarında babasını alıp götürürler. Annesi sevinçten zil takıp oynar, artık gerçekten yaşamaya başlayacağını, dayakçı kocadan kurtulduğunu söyler. Dayakçı kocalar ve Türkler öldürüldüğünde bir köpeğin geberdiği söylenir. Aynı şey Rumlar için de söylenir. Dünyanın geri kalanında olduğu gibi buralar da insanlıktan nasibini pek alamamış insanlarla doludur. Poli'ye yolculuk başlar, dağ gibi ninenin ölümüyle, annenin de evvelinde ölümüyle İstanbul'dan başka gidecek bir yer kalmaz. Baba Yunanistan'da Almanların toplu çıldırışı sırasında öldürülmüştür, Çika pişmandır; en başta Yunanistan'a gitseydi babası sayesinde bağlanacak maaşla mutlu mesut yaşayabileceğini söyler. Zamanın bir noktasında yeğenlerinin Yunanistan'da yaşadığını öğrenir, birkaç kez yanlarına gider ama orada da pek istenmez, her seferinde yolu İstanbul'a çıkar. Türklerden değil, Yunanlardan zarar gördüğünü söyler daha çok, güvendiği insanlar güvenini boşa çıkarırlar.
Fırtına, İstanbul'daki günlerin özeti bu. Mamalar, kabadayılar, sevginin belli belirsiz umudu, acının unutulan biçimleri, savrulanlar içinde bir yaprak. Değinilen bir iki noktayı alıp bitireceğim. Atatürk hakkında konuşurken Çika'nın sesinde belli belirsiz bir saygı var, Mustafa Kemal'in yükseldiği zamanları anlatırken Türklerin, Ermenilerin ve Rumların aşırı derecede korktuklarını söylüyor. Herkes çocuklarını saklıyor, taşınıyor, memleketine dönmeye çalışıyor ve dönemeyenler Anadolu'daki çalışma kamplarına gönderiliyor. I. Dünya Savaşı sırasında oluyor bunlar, Çika'da tarih kronolojik olarak ilerlemiyor, zihnin sarmallaştırıcı etkisi ortaya çıkıyor ve birbirine geçmiş anılar ayrıldığı ölçüde müstakil anlatılıyor.
Barlar, Çika'nın ekmek kapısı. Deniz Kızı Eftalya ve Hafız Burhan meşhur, Pera'da onları bilmeyen yok. Hacı Bekir'in, lokumcu olanın bütün parasını Deniz Kızı Eftalya yemiş, ilginç. Bu lokumlar Mısır'a, Fransa'ya gönderilirmiş, günümüzde de oldukça meşhur.
Başka bir bölümü de alıntılayıp bitiriyorum.
"Safiye Hanım çok sevilirdi. Şanlı Safiye Ayla çok çirkin bir kadındı. Çingene, ama sesi ipek gibiydi, bülbül gibi şarkı söylerdi, o kadar güzel. Türkler bülbül Safiye okuyor derlerdi. Onu Kemâl sarayında, Dolmabahçe'de, bir perdenin arkasına saklardı şarkı söylemesi için, yeter ki görmesin, onu görmek istemezdi. Keyfine düşkün adamdı Kemâl. Sigarasını içer, rakısını içer, canının çektiklerinin hepsini tam yapardı. Zevkine düşkün, çok düşkündü. Çok da şık giyinirdi, Rum terziler dikerdi elbiselerini, savaş yaptı, o başka, ama terzileri onlardı. Berberi, terzisi, ayakkabıcısı, hepsi Rumdu, en iyi ustalar onlardı." (s. 45)
Seksen yıllık yalnızlık. Okunmalı.
Yolu Columbus'a düşen kadınların öykülerinden oluşur. Columbus'a farklı sebeplerden düşülmüştür ama her biri tek bir zemindedir, birbirlerini anlarlar, birbirlerine ilişebilirler. ABD'nin orta batısında, Ohio'nun merkezinde yer alan Columbus'taki kadınların dili birdir, farklı coğrafyaların aynı duyarlılığı birleştirir onları. Erkeklerin sevgileri, kabalıkları birleştirir. Gurbetlik birleştirir. Özellikle bu birleştirir, gurbetlik evrensel bir duygudur ve uğradığı dönüşüm sonucunda vüsatın enginliğinde yayılır, tüm dünyaya yayılır, artık evin nerede olduğu bilinmez, evin neredeliği bilinmediği ölçüde kişi de bilinmez. Bu kadınları ayırt etmeyi sağlayacak ne kalır elde, bilmem. Ben hepsini tek bir kişiymiş gibi okudum, ne yalan söyleyeyim. Tek bir kadının yüz biçimini gördüm, içlerinde çoğalan kadınları gördüm, kendilerinden bir tane daha doğurup onunla konuştuklarını dinledim. Sözcükler sararmış sayfalara gömülüydü, sayfalar kapaklar arasında kalmıştı, kapaklar başka kapakların altına sığınmış, öylece duruyordu. Yıllardır öyleydi, ben İsmail Abi'nin dükkanında yığına el atana kadar. Kadınlar, özgürsünüz. Kendi hikâyelerinizi anlattığınız için, erkekler sizi okuduğu için değil.
Santa Maria: Büyük Aşkım Christopher Columbus: Kolomb'un heykelleri her yere dikilir, yerlilerle İtalyanlar arasında husumet sebebi olan bu heykellerin altında edilen kavgalar gerilere, çok gerilere gider ve Santa Maria'nın replikasına ulaşır. Columbus'ta uzanan bu kadın, direklerinden yelkenlerine birebirdir. Acısı dahil. Kolomb kızını fırtınalı kıyılarda bırakır, Avrupa'ya onsuz döner. "Bensiz düşleri ve bir türlü yetişemediğim tutkularıydı sonumuzu getiren. Belki de tarihin ta kendisi. Ancak şu da bir gerçek ki bu 'tarih' ne onun tarihiydi ne de benim. Aslında ikimiz de sahnenin dışındaydık." (s. 12) Sahnenin dışındakiler. Dışarıda bir savaş sürüp giderken, dünya durmadan genişlemeye çalışırken akışa bir yerden kapılmak ama çok da uyamamak... Yoksa neden Columbus'a çıkar ki yollar?
Gidiyor muyum, Kalıyor muyum?: Yıldız ve oğlu Kaan dünyanın sayılı güzelliklerinden biri. Anlatıcı bir Türk-Amerikan birliği eğlencesinde, restoranda oturuyor ve Yıldız'la birlikte insanları tanıyor, başarısız ilişkilere dair hikâyeler dinliyor. Çiftetelli oynamayı bilmemesi garip, gecenin ilginci kendisi olabilir. Sonuçta gidip gitmeyeceklerine karar veremiyorlar, kapitalizmin göbeğinde her yer birbirine benziyor. Küçük yerlerin seçeneksizliği, büyüklerin küçük parçalara bölünmüş aynılığı, pek bir seçenek yok. Anlatıcı Yıldız'a bir masal anlatıyor, o çaresizlikte ayrı bir öykü olarak ortaya çıkıyor ve en azından okurun kurtulmasını sağlıyor.
Küçük Ev Masalı: Kadın nereden, bilmiyorum. Evinin önünden arabalar geçiyor, İstanbul'daki evinin önünden de. Çinli komşuların gürültüleriyle Tokatlı komşuların gürültüleri aynı. Neredelik ortadan kalktığında her yer sürgün olur. Her yer ev.
Kakuleli Bir Zaman: Yakın coğrafyalar, yakın kaderler. Pers ve Türk. Odaya otomatik bir çay makinesi konur, dostluk kurulur. Kokuların, kakulenin çağrıştırdıkları aynı sokaklarındır, geride kalanlardan esintiler durmadan koklanır. Füruğ. Tekrar izlenen filmler. Tekrar yazılan cümleler. İki kadın, birbirlerinde tekrarlarını bulurlar.
Sadece kaçış değil, arayış da. Otobüs yolculuklarının sonunu getiremeyen kadının kaç yıldan sonra karşılaştığı ve konuştuğu Türk profesörün yıllar içinde kadının karşısına tekrar aynı otobüslerde çıkması, derinleşmeleri ve birbirlerini sarmaları zamanda bir göçebeliği de imliyor bana. Başka bir zamanda rastlanacağı düşünülen şimdi. Her şeyi buna katabiliyorum, insanlar başta. Aslında zamanın içimizden geçip gittiği duygusu bu, yer değiştirmeyle değişecek gibi değil. Bir başkası da karışınca işe, bir şeyi yeniden kurmakla yıkıp baştan yapmak arasında pek bir fark kalmıyor. Karşındaki senin diğer yolu seçmiş halin olabilecek kadar sen mi? Öykülerin duygusu bu.
Yabancı bir toplumda sıcak noktaları bulabilmek, arayışın tek biçimi budur. Amerikalı karakterler diyaloglarında aşırı yerelleştirilmiştir, anlatı defosu olarak belki bu vardır ama onları yakın kılar bu. Mesafeleri ortadan kaldıran yakınlık.
İyi öyküler. Kırmızı Pelerinli Kent'ten pek uzak olsa da sokakların, barların ve diğerlerinin bıraktığı izlenimler benzer. Biri aşırı ölçüde yılgınlık taşıyor tabii, ayrı.