Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Otacılıkla bilimsel açlığın ulaşabileceği en uç absürtlük, kadın-erkek çatışması, kimilerine göre Hristiyanlık için mütevazı bir alegori... Hawthorne ne yapmaya çalışmışsa iyi yapmış, araya kendi kendinin alegorisini de sokuşturmuş, Poe'nun pek olumsuz bir eleştirisinden sonra dertlenmiş ve neden de bu kadar alegorikim aman adlı EP'yi piyasaya sürmüş. Böyle değil tabii.
Rappaccini doktor, ünü kötü, deli işi deneyleri var, evinin bahçesinde dünyanın o güne kadar hiç görmediği çiçekler, ağaçlar büyüyor. Kızı var, kız da büyümüş. Babanın güzel çiçeği. Adam var bir tane, genç, bu evin karşısındaki bir odaya taşınıyor çünkü üniversite okuyacak, büyük şehre gelmiş.
Baştan alıyorum.
Poe yerin dibine soktuktan sonra mı Hawthorne hayalet yazarını yaratıyor, belki. L'Aubépine nam bir Fransız yazardan çevirdiğini söylediği öykü aslında kendi öyküsü, uydurduğu soyad kendi soyadının Fransızcası. Hiçbir şeyden çekinmeden yazmasını sağladıysa bu, o zaman iyi. Octavio Paz oyunlaştırmış, Daniel Catan opera olarak bestelemiş, farklı türlere esin olarak yansımış Hawthorne. Doğaçlama bir şekilde öcü hikâyeleri anlatıp arkadaşlarının aklını uçuran biriymiş zaten, uydurmaçlıkta bir dünya markası olması normal. Çevirmen Zeynep Avcı, yazdığı önsözde bu öykünün önemini, yazarın önemini, pek çok şeyin önemini, iki insanın arasındaki şeylerin, neylerin önemini, bilemediğimiz, göremediğimiz, görmek istemediğimiz pek çok şeyin önemini, bir başkasının önemli bulduğu şeyleri ve onları nasıl gözden kaçırdığımızı, gözden nasıl kaçtığımızı, nerede ıskaladığımızı, her şeyin nasıl böyle olabildiğini anlatmıyor, sadece öyküyü anlatıyor. Geri kalanını anlatacak bir önsöz, bir kitap, bir film, biri, tanıdığım veya tanışacağım biri olsun isterdim. Cenk Taner, imgelemini sevdiğim: "Öylesine yorgunum ki adım neydi unuttum." Bu yorgunluğun nasıl atıldığını iyi hatırlıyorum, göz ucuyla görülebilecek kadar yakın ama göz ucu biçimlemez, sezdirir. Orada işte, bir zaman başımı çeviririm ve berraklaşır. Ben uzun zamandır onu bekliyorum, beklemiyorum dediğim zaman bile bekliyorum. Gözümün önüne kara perdeler çekildiğinde bile huzurlu olmamın sebebi mi bu?
Guasconti diyorduk, kasvetli bir evde yaşar ve camdan dışarı baktığında cennet bahçesini görür, Adem'ın toprakları yeryüzüne inmiştir, adeta Cennetin Krallığı. O kadar hoş. Beatrice, kız. Guasconti erkek. Eh, bu durumda aslında olmayan ama varmış gibi gelen şeyler çıkar ortaya. "(...) Giovanni onlara atfettiği benzersizliklerin kendi hayal gücünün ürünü mü yoksa bizzat onlara ilişkin özellikler mi olduğuna karar veremiyordu. Bir yandan da bütün meseleyi akılcı bir biçimde ele almaya pek eğilimliydi o sırada." (s. 18) İki taşın arasında kalır, ikisi de dibe çeker. Guasconti aşık olmuştur ve ne yapacağına dair hiçbir fikri yoktur. Babasının doktor arkadaşlarından biriyle karşılaşır, adam da babayla kızı hakkında kendisini uyarır ama evladımız ipleri bir kez salmıştır, kolay kolay toparlayamayacaktır. Beatrice de ilgi duyduğunu belli eder etmez şapşal aşık akli melekelerini tamamen kaybeder.
Buluşurlar, gezinirler, birlikte zaman geçirirler ve bu süre boyunca çatlak profesör olan baba, oğlanı gözler. Kızın rayihası, tavırları çok çekicidir, canlıları öldüren kokusu ve bakışları Guasconti tarafından görmezden gelinir. Çocuk doğaüstü olaylarla, kızın ölümcüllüğüne dair mevzularla karşılaşır ama rasyonelleştirir bunları, üstünde durmaz. Doktorun deneylerinin bir parçası olduğunu babasının arkadaşı söyleyene kadar fark etmez bile. Üzerine sinmiş koku Beatrice'in kokusudur, uyuşturulmaktadır ama Beatrice bu işin içinde midir? Meryem suçlanagelmiştir, suçlu mudur? Her şeyin farkında mıdır? Baba öyledir, giriştiği tartışmaların mektupları mevcuttur, anlatıcı okura bu mektupları nerede bulabileceğini söyler ve anlatıyı gerçek kılmak için zorlama bir adım atar, o zamanların kurgularında tipik bir hareket.
Değişirler. Beatrice Guasconti'ye tutulur ve gözü gibi baktığı bitkilere su vermeyi unutur, Guasconti kızın çekimine kapıldığından babasının arkadaşının nasihatlerini dinlemez, son ana kadar. Dayımız Guasconti'ye kadim bir hikâye anlatır, Büyük İskender'e yollanan bir kadınla ilgili. Aşkın aklı dumura uğratıcı yanı çok tehlikelidir, gerçekleri görmeyi engeller, kendi gerçeğini zorla benimsetir. Zorla olduğu kadar fark ettirmeden. Çocuk uyanır, sevgilisini suçlar ve gözü gibi baktığı çiçeğe saldırır. Baba o sırada açığa çıkar, çocuğu ölümcül çiçeğe doğru çeker ama kız tez davranır, kardeşi olarak gördüğü çiçekle temas eder ve ölür. Bir anlamda çekiciliğini ortadan kaldırır ve ölümü böyle gelir. Gözlerini kapamadan önce Guasconti'yi de eleştirir. "'Ta baştan beri senin içindeki zehir benimkinden fazla değil miydi?'" (s. 56) Guasconti'nin içindeki kuşku hep vardır, dış etken olmadan ortadan kalkmamıştır ve çocuğu gönülden sevdiğini anladığımız Beatrice için en büyük acıdır bu, babası tarafından lanetlendiğini bilmeden çocuğa yaklaşır, o da aşık olmuştur ama imkansız bir aşktır bu, bir araya gelmeleri mümkün değildir. Birinin dinmeyen şüpheciliği, diğerinin öldürücü doğası birbirine eklenemez. Son.
Bu metni Yeni Roman'ın zıttına koyuyorum ama pek uzağına değil. Butor'nun bir yolculuğu sonsuzca çoğaltma çabasına bağlayabilirim. Trende gidiyor bir adam, nesnelerden bağımsız. Anın biçimlendirdiği zihnine bakış atmak nasıl düşündüğümüzü ortaya koyduğu için biraz korkunç; bir şeyi düşünmekle onu nasıl düşündüğümüzü düşünmek arka arkaya geldiğinde küçük çaplı bir bomba etkisi yaratıyor. Süreçten haberdar olunmadığında her şey olduğu gibi kalıyor, bildiğimiz sınırlarda yaşam sürüp gidiyor ama öbür türlü doğallık bozuluyor, kurguya bodoslamadan dalan yazar hadisesi ortaya çıkıyor. Mevzu bahis metnin esas adamına, Perowne'a bakalım ki aynı durumda anlatıcıya da bakacağız, bazı noktalarda sesleri ayrılsa da çoğunlukla bir.
"Düşünceleri karışık, kıvrımlı bir hal almış, o uzun odanın havasını da, koltuğunun altındaki zemini de kıpırdatan, eğip büken güç onları da etkilemiş. Bu açıdan duygular ışık gibi olmuşlar, dalga gibi, fizik dersinde öyle derlerdi. Burada kalması gerek, ve her zamanki tavrıyla o duyguları bileşenlerine, elementlerine ayırmalı, uzak ve yakın bütün nedenlerini bulmalı; ancak o zaman ne yapacağını, neyin doğru olduğunu bilebilir." (s. 250)
Düşüncelerin karışıklığı, eğilip bükülmesi, mecazlara ve metaforlara gömülmesi, bir şeylere benzetilmesi hemen her yere açılan kapıların varlığını belirtiyor, çağrışımların ucu bucağı olmayacak demek bu. Eh, şimdinin sınırsız uzamında her şeyi sıkıştırabilmek demek bu. Yenicilere benzetme sebebim buydu, zıt kutup olayı bunun bilinçli olarak yapılmasından doğuyor. Anlatıcının farkındalığı çok açık, okur olarak biz de anlatıcının varlığını sezmeye açık oluyoruz. Neden? Ancak bir anlatıcı anlatıyı sıfata boğar, zarflar, mazrufu gösterir, kısacası zihnin işleyişinin ipuçlarını verir. Eh, çoğunlukla Perowne'un zihnindeyiz ama o kadar da değiliz, anlatıcı birader şöyle bir kafasını çıkarıp kendisini gösterir. Perowne'un bilmediğini bildiğinden değil, göremeyeceğini gördüğünden. Yatarken kolunun bacağıyla yaptığı açı, uykuyla uyanıklık arasındayken düşüncenin anormal berraklığı, çok küçük şeyler... Bunun yanında düşüncenin ne zaman çatallandığı, ne zaman tek bir kanalda kaldığı müthiş bir şekilde kurulmuş; misal Perowne ameliyatlara girdiğinde veya mesleğiyle ilgili bir şey düşündüğünde kesinlikle akışa kapılmaz, her şeyi işi olur, hatta anlatı bile tıbbi bir makaleye dönüşür. Çok küçük şeyler metni zenginleştiriyor, McEwan bu anlamda çok hassas bir yazar ve hassaslığı ölçüsünde iyi bir yazar, iyiliğe bu açıdan yaklaşıyorsak.
Hikâye tek bir gün ve koca bir yaşam hakkındadır. Henry Perowne ellilerine gelmiş bir sinir cerrahıdır, evlidir, iki çocuğu vardır, İngiliççe bilmektedir. Çünkü İngilizdir. Bir kayınbabası, bir annesi vardır. Hastaneden arkadaşlarıyla squash oynamayı sever ama artık o kadar da sevmese iyi olur, kalbi alarm verecek hale gelmektedir. Oldukça mantıklı bir insandır, anlatıya bakarak deli bir analitik zekası olduğunu söyleyebiliriz. Duygusaldır ama duyguları da garanticiliğinden nasibini almıştır, belki beklentilerini düşürdüğü için. Adamımız kabaca bu.
Sarmal anlatı. Gün içinde aklımızdan ne geçiyorsa. Birçok kez çocuklarla, eşle, diğer karakterlerle karşılaşırız, geçmişin şimdiyi biçimlendirmesine şahit oluruz, şimdiden gelecek tasviri çıkarırız. Gündeliğin içinde -ki gün 15 Şubat 2003- Irak'ın işgalinin protestoları yer almaktadır ve bu yeni olay Henry'nin çocuklarını tekrar tanımasına yol açar; konuşurlar, tartışırlar, birbirlerini kaçıncıya biçimlendirirler. Irak bertaraf edilmeli midir, Saddam asılmalı mıdır, nedir? Henry, Neocon tayfanın görüşlerine yakın fikirlere sahiptir, kızı ve oğluyla nispeten papaz olması bu sebeptendir. Eskiden böyle değildi; çocuklar küçükken büyüklerin dünyası her şeyi çözebiliyordu ama babalara, annelere duyulan güvensizlik dünyaya duyulanla bir oldu. Daha iyi bir yaşama kavuşulamadıysa beceriksiz ailelerin, devletlerin daha iyisini başarması için çabalaması gerekiyor. Ne ki Henry başka bir dünyadan geliyor, onun geçmişinde her şey daha farklıydı. Her şey şimdi de daha farklı. Sonrasında da. Sürekli bir hareket, hele o cumartesi. Dolu bir gün, yapılacak birkaç iş var, en dar çemberin içinde ailenin üyeleri ve birkaç iş arkadaşı dışında kimse yok, bu da çemberi olabildiğince büyük kılar. Yaşamın ta kendisi ama eski sevgililer yok, eski arkadaşlar yok. Elli yaş dünyanın en dar çember haline dönüşmesi midir?
Karakterlerin uğraşları anlatıyı derinleştiriyor, örneğin erkek evladın sıkı bir gitarist olması mühim. Blues üzerine düşünceler, belli kalıpların doğaçlamayla birlikte sonu olmayan bir yolculuğa dönüşmesi fikrine ulaşıyor. Eh, Henry'nin Rosalind'e karşı hissettikleri de buraya bağlanabilir mi? Tutkuyla sevişiyorlar, birbirlerini sağalttıkları ölçüde mutlu oluyorlar ki birinin yarasına diğerinin şefkati doğuyor, karşılıklı. Her sevişmeleri başka bir güzel, Henry düşünüyor, karısının çekiciliğinin sürmesi belirli bir düzen isteğinden doğduğu gibi düzenin sıkıcılığını duyumsamayacak kadar tutulmaktan da kaynaklanıyor. Henry'yi sağlıklı yapan şey bu; kaosa en yatkın şey olan sosyal yaşamda bile belli bir çizgiyi tutturabilmiş ve yaşamını diğerleri için belirli ölçüde de olsa heyecanlı kılabilmiş. Güzel. Güzel olmayan şey cumartesi sabahı, ortalık karanlıkken kalktığında camdan baktığı zaman düşen bir uçak görmesi. "Nedense kendini kabahatli hissediyor, nedense çaresiz de." (s. 28) Dünya elinden kayıverince huzursuz. Beklenmeyen olaylar beklenmeyen bir gün doğuruyor; annesini ziyareti, kayınpederin evinde toplanmaları günlük planın içinde yer alsa da bir kere dengesi bozulan gün serserilerle münasebet kurulmasına yol açıyor. Bu serseriler yaşamın sürprizlere açık olduğunu gösterir gibi en olmadık yerde tekrar ortaya çıkacaklar ve Henry'ye olabileceği insanı gösterecekler. Başımıza bir şeyler gelirken biz de kendi başımıza geliriz. Yalnızlığın On Bir Hali'nde benzer bir öykü vardı, bir kelebek kanat çırpsa dünyada neler neler olur. Çırpmasa da olur. Her şey olur.
Her olay bir karakteri çağrıştırır, her karakter başka olayları çağrıştırır, bir günün çok daha azına şahit oluruz ama yine de günün neye benzediği konusunda iyi bir aynadır. Sıkı bir kurgudur bu, ilgisi çekilen okur edinmeli.
Barnes'ın buçuklu dünya tarihinde cinsellik buçuksa bu metinde oran değişir, geri kalan her şey buçuk olur, cinsellik sınırları belirler.
G.'nin dünyanın en uzun yüzyılına pek bir şey kalmamışken dünyaya gelmesi bir, dünyanın en hızlı yüzyılında dünyanın en hızlı erotik karatecisi olması iki. Şanslıdır. İtalyan bir babadan olmadır, Amerikalı anneden doğmadır. İtalya'da burjuvaziyle işçi sınıfı çatışmaktadır, Garibaldi'nin İtalya'yı tek bir çatı altında toplamaya çalışmaktadır, sokakların barikatlarla süslendiği bir zamandır, insanların despotizmle mücadele ettiği zamanlarda olduğu gibi kurşunlar uçuşur, bir de uçak vardır, Alp Dağları üzerinden geçen ilk uçaktır, G. uçuş sevdalısı bir genç olarak bu uçağın ölümcül denemesini izlemek üzere oradayken yine bir erotiklik yapar. Sırayla anlatmak en iyisi sanırım.
İki mesele; karakterlerin yaşamlarındaki ikilemler, gerilimler dünya tarihiyle eşlenir. Her şey birbiriyle paralel ilerler, G.'yi zamanın ruhu olarak değerlendirebiliriz. Buna cinsellikle ilgili görüşler, G.'nin maceraları sırasında anlatıcının tutkuyu irdeleyişi dahil. Her bir macerada, ilerleyen zamanla birlikte değişen kimliğin farkları ortaya çıkar, görünüm değişir, gençliğin cinselliğiyle yetişkinliğin cinselliği arasında aynı heyecan varsa da farklı zevkler vardır. Farklı, kadınlar kadar farklı. İş cinsel organların çizimine varır, anlatıcı için yeterli derinliği sağlamanın yolu çizmekten geçer. Penis ve vajina, sonra yine bir penis, et tadımı, bir insanı tanıma yollarından belki en önemsizi, belki de en önemlisi. Bir anlamı yok, sadece bir yol. Neden çıkmaza yakın, yani sonlandığı halde neden onsuz olmaz? Metnin içinde bir yerlerde cevabı var. Anlatıcı dedim ama doğrudan Berger'in sesini duyarız, bu da ikinci mesele. Berger'in anlatı kurma çabasının somut bir mücadeleye bürünmüş, adeta bir savaş alanı atmosferi yaratmış hali anlatının kendini sorgulamasıyla belirir. Şeyler başka türlü anlatılamaz mı veya anlatılamayacak olan var mıdır, nedir, ne değildir, Berger bir yandan kendi yeteneğini ve edebiyatın gerçek karşısındaki kapasitesini sorgular, diğer yandan kurguyla gerçeği iç içe geçirir ve yaşam olarak anlatının sınırlarını genişletir. Metaforlar, benzeşimler, sanatın yaşam üzerindeki tasarrufunu belirler. Gerçeğin sanatı doğurması ve tersi.
İkinci baskının arka kapağında Tomris Uyar'la John Berger'ın birlikte çekildikleri çok güzel bir fotoğraf var.
Bölüm bölüm gidiyor, ilk bölümden girdim.
G.'nin Livornolu babası, kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadınla ilişkiye girer. Kendi ayakları üzerinde duran kadın, diğer kadınlar, kadınların tamamı mühimdir, Berger epigrafında Kadın Özgürlüğü Hareketi'ne selam eder, mücadeleci kadınları pek bir tutar. Eh, romanda kadınların ezildiğini pek söyleyemeyiz. Uyumlu kadınlar vardır en fazla, erkeklerin zıpırlıklarına uyum sağlarlar. Mesela G.'nin annesi mücadelecidir, evli olan Umberto'yla uzunca bir süre sevgili olur ve çocuğunu büyütmek için Umberto'nun önerdiği maddi yardımı reddeder. Umberto'nun eşini kıskanır, eş de Laura'yı kıskanır, farklı sebeplerden. Sonuçta yaşam sürer, bir erkeğin çocuğunu doğuracağı fikri Laura'yı ağlatır, girdiği delikten kendi çocuğunun çıkması fikri Umberto'yu dertlendirir, G. doğar. "Dünyanın yaşamında bir dakika geçiyor. Olduğu gibi nakşedilsin!" (s. 25) Garibaldi bir burjuva devleti kurulmasında zemin vazifesi görüyor bunlar olurken, masumluğu ulusun masumluğu olarak görülüyor. G.'nin masumluğuna benzer. Anneyle babanın günahı onun omzunda değil, artık annesiyle birlikte Paris'te. Büyüyor, babası yanında olmayacak ama çapkınlığı tuttuğunda her zaman oralarda bir yerde olacak.
İki. Laura yapamadı, annelik ona uymadı ve G.'yi İngiltere'deki kuzenlerinin yanına verdi. Beatrice ve abisi Jocelyn'in yanında büyür G., bu sırada anlatıcının İngiliz burjuvazisi üzerine değerlendirmelerini okuruz, çağın burjuvaziyi nasıl değiştirdiğini görürüz. Ardından Miss Helen gelir, G.'nin aşkı keşfetmesini sağlayan öğretmen. Pek zaman geçmeden şutlanır, G. okula verilir ve okulu pek sevmez, onun kafası para kazanmaya basmaktadır. İyi kötü eğitimini sürdürür ve iki adamla yaşadığı bir olay kafasını allak bullak eder. Adamlar G.'yi atların vurulduğu, kanın sel gibi aktığı bir yere götürürler, çocuğa gördüğünü unutmamasını söyledikten sonra ortadan kaybolurlar. Psikolojik olarak hassas bir dönemden geçen evladımız, belki de yaşamın her şeyi kapsayan doğallığını anlar, daha doğrusu en uç olayların bile son derece normal bir şekilde gerçekleştiğini sezer. İlerideki maceralarını ve acı sonunu sakin bir şekilde karşılamasının sonucu bu olabilir. Annesiyle babasını bir kez birlikte görür, vakit geçirirler ve bir araya gelememenin, iki insanın arasındaki en uzun mesafenin ne demek olduğunu anlar. Bu esnada sokak çatışmasının ortasında kalır ki tam bir serüven, kendisini kaçıran işçi kızların koruyuculuğunda zor yırtar.
Devamı için nefesim yetmiyor, okurun elinden öper.
"Betimleme gerçeği çarpıtır." Nerede dendiğini hatırlamıyorum, kitabın bir yerinde. Anlatıcı müzik notalarını, çizimlerini, gerçeklik algısını, uzam-ölüm ilişkisini ve pek çok şeyi bir arada kullanıyor, aklın sınırlarını zorlayan derinlikte bir anlatı kuruyor, çarpıtıyor ve olduğu gibi sunuyor. G.'nin kadınları ve seksin yaşamı doğurtan yaratıcılığı başlı başına bir olay. 1972'de Man Booker'ı almış, yakışır. Sorgulamalarıyla, derinleşme ve anlatım çabalarıyla müthiş bir roman.
Eskiciyan'ı biraz derinlere inenler biliyor; mühim yerlerde güzel işlerin yaratıcısı, öyküleriyle de kafa mikserliği yapıyor. Öykülerine orada burada denk geldiğimde bakardım, derli hallerini ilk kez okudum. İyi derlenmiş, yekun pek.
Biyografisi ayrı bir öykü gibi okunabilir. Plüton kökenli Satürn vatandaşı, 1982'de üretilmiş, elsiz ve ayaksız. 12. yüzyıl ediplerinden. Mutlaka fanzin çıkaranlardandır, çıkarmıştır. Fanzin çıkarmadan yürümüyor bu işler, biliyorsunuz, bir yerlerden bir yerlere tutunmak, adını duyurmak ve edebi çete oluşturmak şart. Çeteye dair bir öykü var zaten, oraya gelinir. İlk öykü kitabıdır bu, dendiğine göre. İnanılırsa. Öyküyü ve inanmayı bir araya getirebilirsek. Mesela iki elmayla üç armudu toplasak ne eder. Bu bir soru değil.
Epigrafta tersten bir selam var, Gamze'ye. Umarım mutlusunuzdur ya da ayrıldığınız için mutlusunuzdur. Nedenini bilemiyorum ama alenen, ansızın sevgiye sempatim var. Mesela Casillas kendisiyle röportaj yapan kadını şap diye öpmüştü, meğer evlenecekler miymiş, evli miymişler, öyle bir şeydi. Samimi bir şey.
Pırr: Anlatıcının dedesinin kuşu artık ötmüyor. O kuşu da ötmüyor. Babaanne dert yanıyor, dede zaten dertli, çok sevdiği Pırr nam kuşu artık ötmüyor, öyle bakıyor. Bu iki kuş geride kalacak, öykü başka bir yere akacak. O zaman bu erotik karateye ne lüzum vardı, öyküde lüzumdan da bahsedemeyiz sanırım. Neyse, dede ve babaanne ölür, civardakiler yavaş yavaş ölmeye başlar, anlatıcının arkadaşı olan kiralık kuş katilinin de kolu kırılır, felaketler. Anlatıcı hasta olur, kuş her ölene şöyle bir baktığı gibi anlatıcıya da bakar. Son.
Babasının Şeyi: Güzel bir psikanaliz öyküsüdür. Anlatıcının arkadaşı Arat, bir sabah babasının şeyi olarak uyanır. Kafka olsa kalkıp giderdi sanırım. Neyse, bir penisle bir çocuğun pek de farklı olmadığı o anlar babayla arada ne birikmişse hepsinin toplamıdır. Çözülecek bir dert; Arat ne yapması gerektiğini anlar ve iktidarsızlık olarak babaya döner. Baba manen biter, Arat yaşamına geri döner, itinayla üfürülmüş bu hikâye de böylece biter.
Az Koy: Eskiciyan biraz boca ediyor sanırım, mizahı yığmadır.
Koyun adı Az, eşlerinden kaçıp çırılçıplak yüzmeye gelmiş adamla kadının önünden iki jeneratör geçer. Adamın mikrodalga fırınla kaçamağı vardır zaten, kadın da çiviyle eğlenceli bir flört dönemi yaşamış, sonra hayatına devam etmiştir. Jeneratörler önlerinden geçerken saklanırlar mıydı neydi, sonra çıkarlar ve yüzmeye devam ederler. Birinin ütü, diğerinin saç kurutma makinesi olduğunu hayal ediyorum. Jeneratörlerin. Belki onlar kendilerini öyle sanıyor olabilirler. Adamla kadını bilemiyorum, neyseler ne.
Kıpkısa öyküleri geçtim, okura anlık parıltı gördürsünler.
Bu Sefer: Kız, sevgilisinin telefonunu kurcalar ve arkadan girmekle ilgili bir mesaj görür. Adama da bir şey diyemez, telefon çalmaya başlayınca külotunun içine sokar ve inler. İntikam duygusu biraz sönmüştür belki.
Görsel öyküler. Bunun için uydurulan terimi bilmiyorum. Harfler kağıda dağılmıştır, denizin yüzeyini oluştururlar. "Kağıttan gemi" de kağıttan gemi formundadır.
Aşırı dahi çocuğun eğitim sistemine sokulup heba edilmesi, havaya uçuracağı arkadaşına öykü yazdıran adam, Pause Anıtı'nın pause süresince dondurulanların yığılmasından oluşması, başlıklı ve boş sayfalı öykü, bir sürü deney.
Muzip ve mis öyküler. Almaz mıydınız?
Öğrenciler Vonnegut'ı seviyorlar. Başka türlü düşünmeyi gösterdiği için? Belki. Savaş karşıtı olduğu için, bu kesin. Birçok sebebi var, bana yeten kısım erdeme ait olan. Ateist Vonnegut, İsa'yı dünyanın en kral, en harbi adamı olarak görüyor. On Emir'e karşı İsa'nın merhameti. Yukarılarda birinin kafası karışmış olabilir ama adamın biri çıkıyor ve diğer insanlar için tahtaya geriliyor. Korkuyor, yalnız kaldığı için hayal kırıklığına uğruyor ama herkesi kurtarıyor. Yüce gönüllülük. Herkese lazım olduğunu söylüyor Vonnegut, aynı fikri meşrepten olan Remarque'ın söylediği de bu. İyi bir insan olmak, olabildiğince az sayıda kalp kırmak, ne bileyim, bunun gibi şeyler. Ucundan Orhan Gencebay'a iliştiriyorum, o da insan gibi sevmekten, onurdan ve fedakarlıktan bahseder ya. Neyse, bu mezuniyet konuşmalarında iyi bir adam olmanın yanında pek çok şeyden de bahsediyor Vonnegut, bakıyorum.
Birkaç konu birden fazla konuşmada tekrar ediliyor, yer yer bahsederim. Sıradan gideyim. Dostu Dan Wakefield'ın yazdığı önsözde bu uçarı adama dair çok şey buluruz. Konuşmalarının özetidir aslında. Vonnegut'ın külte dönüşmesi olayı mesela; adam ne gençliğin sözcüsü ne de karşı-kültür kahramanı olmak istiyordu ama oldu, canı sıkıldı. "Karşı-karşı-kültür" figürü olduğunu söyler Wakefield, tamamen özgün bir adam, kalıplara sığmayacak kadar kıpırtılı. Tamamen orijinaldir, orijinalliğini sıkıntısından alır. Blues severdi çünkü köleleri anlayabiliyordu, sıkıntıları ortadan kaldıramasa da odanın köşelerine süpüren bu türü pek severdi. Uyuşturucu kullanmazdı, Jerry Garcia'yla takılmış ve hiçbir şey olmamış mesela, çok ilginç. Bu da sıkıntı gidermiyor. Hayattan daha fazla hoşlanmak için sanatçılara ihtiyaç olduğunu söylüyor, kendi sanatını da bu bağlamda değerlendirebiliriz. Vonnegut okumak sağaltıcıdır, aksini söyleyen bu işten zerre anlamıyordur. Sağaltır; ruhu hafifletip mutluluğa meylettirir. Bir de yazar adaylarına noktalı virgül kullanmamalarını öğütler Vonnegut, uyacağım. Bir süreliğine.
Vonnegut'ın konuşmaları da yazımı gibi, aynı. Oraya pek girmeden konulara değineceğim.
Erginlik ayini. Savaşa gitmeye, çocuk doğurmaya gerek yok. Eğitim yeterli. Laf arasında Arthur C. Clarke'ın Çocukluğun Sonu nam romanından bahseder. Sıkı romandır gerçekten, hayretle okumuştum. Neyse, orada ışık benzeri bir şeye dönüşüp dünyayı terk eden, atalarından akıl almaz biçimde farklılaşan insanoğlundan bahsedilir. Vonnegut böyle bir değişimi yeni mezunların hayat karşısındaki heyecanıyla eşleştiriyor. Ekliyor bir de; bu en iyi bilimkurgu metinlerinden biriymiş, geri kalanlarını kendisi yazmış. Komik adam Vonnegut. İroni yapmıyorum.
Umarım bir tek bana komik gelmiyordur, kötü hissediyorum ama deli gibi gülüyorum şunlara.
Sosyalizm, faşizm, eve dönmek, evden uzaklaşmak, adalet, iyilik, neler neler... Deli keyifli konuşmalar bunlar. Vonnegut çok ilginç, çok büyük bir adam.