Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Gürsel Aytaç karşılaştırmalı edebiyatın en üretken isimlerinden biri. Uzun ömürler diliyorum, umarım tam gaz devam eder. Alman edebiyatından seçtiği üç ismi de biliyoruz; Frisch, Goethe ve Dürrenmatt. İlk iki bölümde bu üç yazarın kaynaklarına göz atacağız, özellikle Frisch'in günlüğü oldukça dikkat çekici, bir nevi kendini kurma/anlatıyı kurma dersi. Öznel tabii ama biraz olsun yaratma sancısı çeken herkese çok tanıdık gelecektir, Aytaç tam da kilit noktaları alıntılamış, söylemek istediğini alıntılar üzerinden detaylandırmış, şahane olmuş. Son bölüm yerli yazarların röportajlarına, günlüklerine götürüyor bizi. Erendiz Atasü, Aziz Nesin, Oğuz Atay, Adalet Ağaoğlu gibi pek çok isim var bu bölümde.
Giriş bölümünde "yazarlık üzerine yazmak" konusuna değiniyor Aytaç, bu eylemin nadiren görüldüğünü söylüyor. "Künstlerroman" ya da "Künstlernovelle" diye iki tür romanın sırf sanatçı figürünün dile gelmesiyle ortaya çıktığını, yazarların bu tür eserler üzerinden kendi edebi anlayışlarını kısmen dile getirdiklerini anlatıyor. Papini'nin var, Kundera'nın var, Adair'ın var, çok sayıda yazarın bu tür metinleri var. Kurmacanın içinde daha dağınık duruyor fikirler, günlükteki gibi bir noktada yoğunlaşmıyor ama böylesi daha iyi, hikâyeleştirilmiş bir perspektif daha sağlam bir anlayışa yol açar. Dürrenmatt'ın konularından yola çıkarak yazarın fikirleriyle metinlerinde ele aldığı meseleleri bakışımlı bir biçimde ele alıyor Aytaç, üzerinde durduğu birkaç noktayı alayım. Ele alınan metinlerin isimlerini vermeden fikirler üzerinden gidiyorum. Kendi yaşamını yazmaya çalışanların boşa uğraştığını söylüyor Dürrenmatt, bunu bir hesap çıkarma arzusu olarak görüyor ve bunun sahte dökümlerden, kurmacadan ibaret olduğunu söylüyor. Paz bir benzerini söylüyordu, her şeyde biraz otobiyografik öge bulabiliriz ama otobiyografi bile bir kurmacadır, asıl bunu söyleyeni hatırlayamadım, neyse, kendisini bir "düşünce üreticisi" olarak görüyor Dürrenmatt. Düşünce üreticileri yaşamlara odaklanmak yerine düşünceleri taşıyan, açan karakterler vasıtasıyla düşünce düzlemlerini oluşturuyorlar. İlginçtir ki dil konusunda başarısız olduğunu söylüyor yazar, düşüncelerini felsefi bir üslupta ifade edemediği için öykü yazmaya başladığını ifade ediyor. Sözel alandan görsel alana doğru bir yol onunki, bu yüzden resimle içli dışlı oluyor ve metinlerine bu görselliği yansıtıyor. Bir de dilden ötürü sürekli bir yabancılık çektiğini söylüyor; bir İsviçreli için yazı dili olarak Almancayı kullanmak onun için bir "yabancılık mesafesi" oluşturmuş. Karakterlerine karşı kaskatı durması, gözlemciden öteye gitmemesi bu dil yabancılığından kaynaklanıyor olabilir. Başka, Kant'ın diyalektiğe bakışını eserlerinde kerteriz noktası olarak almış. Çok özetle şu: "Yaşantı-hayal gücü ve konu arasındaki ilişkiyi, hayal gücünün bir dramaturjisini keşfetmek için ararken, otobiyografik şeyler kendiliğinden su yüzüne çıkıyor." (s. 16) Gerçekliği algılayışı da eserlerini yaratırken kendi yaratıcılığını etkilediği için "olayı olmayan bir konu" yaratıp kullanabiliyor, bunda televizyonun, Vietnam Savaşı'nın ve o döneme dair olayların çarpıtılmasının payı büyük.
Parça parça alayım. Bir eserin kalite değerinin objektif, bilimsel tespitinin mümkün olmadığını söylüyor. Bir metni başka bir metinle ölçebiliriz, bundan başka bir yol, formül yok gerçekten. Kant'a değinmiştim, Kierkegaard'ı da Kant'ın yanına ekleyebiliriz. Kierkegaard olmadan yazarlığının anlaşılmasının mümkün olmadığını söylüyor Dürrenmatt, bu söylemini inanç diyalektiğine, dini varoluşa bağlıyor. Aytaç'ın da değindiği gibi "korku ve titreme", "ölümcül hastalık" gibi Kierkegaard meselelerine Yunanlı Bir Kız Aranıyor'da, Gözlemcileri Gözlemleyenin Gözlemi'nde rastlayabiliriz. Ateist bir yazar için sorgulamanın sonu gelmiyor, arayış sürüyor ve yeni konular ardı ardına ortaya çıkıyor. Çok mesele var daha; Hegel'den ABD'ye pek çok konuda görüşlerini belirtmiş Dürrenmatt ve Aytaç hepsini derleyip yazarın yaratıcılık dünyasını yansıtmaya çalışmış. İyi de olmuş. Biraz yığmaca gibi olmuş ama iyidir.
Frisch'e geliyoruz, kendisinin bir tek Stiller'ını okudum ama öznenin kendini oluşturma/yeniden oluşturması ve sosyal dünya içinde var olması meselelerini öyle bir kurgulamış ki etkisinden çıkamadım bir türlü. Neyse, Aytaç benzer bir istikamet çizmiş yazarlar arasında; yine dil meselesinden başlıyoruz. Dilin kısıtlı bir araç olduğunu, yaratıcılığı baltaladığını söylüyor Frisch. Günlükleri üzerinden ilerliyoruz bu arada. "Bir çeşit tınlayan sınır" tanımı dilin ruhu taşıyabildiği son nokta olarak görülebilir, ötesinde sözel anlamdan çıkıp sezgisele geçiyoruz ve bunu yansıtamadığımız için biricik olarak, içeride bir yerde kalıyor. Korkunç bir yalnızlık. Kitapların bir karşı çıkış, tamamlama isteği yaratması gerektiğini söylüyor, bu tamamlanmamışlık sayesinde okur da kendi fikirlerini keşfedebilir ve üretebilir, böylece dilin kusurlu yapısı belki de edebiyat için en temel araç haline gelir. Gelmiştir, metinler kafaya bir balta gibi inmiştir. Nice geceler uykusuz kalmışızdır, birkaç sayfa daha okuyabilmek için sevdiğimizin gözüne ışık sokmuşuzdur, belki de içten içe garipsenmişizdir ama bu iş böyledir, korkunç bir yalnızlık dedim ya. Sonrasında edebiyatın sadece bir yansıtma olayı fikri var, Aytaç genişçe bir yer ayırmış bu konuya. Edebiyatın gerçekten daha gerçek olduğu malumdur. Bazen. Çoğu zaman. Kusurlunun kusursuz yansımasıdır aslında edebiyat. Gerçeğin tek bir düzleminde yaşayabildiğimiz için bize tırışkadan bir şey gibi geliyor ama soyut düşünce yeteneğinin geliştirilmesi bu meseleyi de halledecektir gibi geliyor bana. Olmak istemediğim bir kişi olmayabileceğim. Edebi gerçeklikte. Süper olay.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Pamuk -saflık ve düşüncelilik konusuna Dürrenmatt da değiniyor, karşılaştırmalı okunabilir- ve Attila İlhan benzer şeyler söylüyorlar; metafizikle gerçekliğin karşılıklı inşası, diyalekt. Oğuz Atay'ın günlüklerinden birkaç şey ilgi çekici, Tehlikeli Oyunlar'ın temelleri var burada.
İyi okur bu incelemeyi kaçırmamalı, iyi yazmaya çalışan da kaçırmamalı, hasılı bu inceleme kaçırılmamalı.
Otuz yıl önce Salzburg sevilmeye hazırdı, Bernhard ortaokul ve lise öğrenimi için büyükbabasının isteğiyle şehre geldiği zaman doğal güzellikler insanın önüne büyülü bir dünya seriyordu ama yapılar, tarihin kasvetli ve sıkıntılı anıtları bir o kadar yıldırıcıydı. Bernhard zaten kırık gelmişti, annesini terk eden babasının II. Dünya Savaşı'nda ölmesinin pek bir önemi yok. Baba zaten oğluyla hiç ilgilenmiyordu ve oğul savaş sırasında yıkıntıların içinde yürürken kopmuş bir çocuğun eline basıyordu, bunlar büyük travmalardı ama insanların, ailenin, şehrin, dünyanın kuşattığı bir ruh için çürümüşlüğün parçalarından başka bir şey değildi. Çocukluktan itibaren çürümek, Bernhard'ın başına gelen buydu. Kokuşmuş bir şehrin yalancı, rezil insanları binalardan farklı değil, yağan bombalardan da. Doğanın bu durumda iyi olması mümkün değil, görünürde mümkün ama mutluluktan kopuşun damgasıyla mühürlü.
Bernhard kendini anlatıyor, kurgularındaki kahramanlarını ve olayları da. Bildiğimiz üslubuyla. Nesi varsa. Sarmal; sürekli aynı yere dönebilir ama hep farklı yolları kullanır, anlatısını bu şekilde biçimlendirir, genişletir.
"Yaratıcılığın en ufak bir parıltısı görülse derhal kökü kazınıyor." (s. 9) Nasyonal Sosyalizm - Katoliklik ikilisi birkaç neslin ışığını söndürüyor ve Bernhard da bunların arasında, ölümcül bir hastalık olan şehrin bir köşesindeki yurdundan okuluna gidiş gelişler, önünden geçilen dükkanlar, insanlar, her türlü virüs sıralanmıştır ve çocuğun aklına hücum etmek için bekler. On üç yaşındaki bir çocuğun hissettikleridir söz konusu olan, sonradan biçimlenen anılar değil. Travmalarımızdan ibaret olduğumuz söylenir, öyleyse on üç yaşın bu korkunç travmasının yansıması olan anlatı biçimi, sonraki metinlerde çok küçük değişimler haricinde aynı kalan bu biçim travmanın, on üç yaşın ta kendisidir, Bernhard on üç yaşının ruhuna sıkışıp kalmıştır, yaşadığı süre boyunca başka bir duygunun çekimine kapılmamıştır, kokuşmuşluğu bir kez gördükten sonra başka hiçbir şeyin önemi kalmamıştır, on üç yaşın bunaltısı dışında. Tekrarlar, hep aynı koltuk, hep aynı sokaklar, kurmaca on üç yaşın tekrarlarından ibarettir, günlerin küçük değişimlerinin yol açtığı farklılaşma kurguda da görülür ama o kadar, ne bir çıkış, ne bir umut, sadece leş kokusu ve nefret, insanların doğasından kaynaklı.
Leş gibi kokan bir yurt, otuz dört çocuk. Grünkranz bir SS ve okulun müdürü, eşi onun kadar sert olmasa da korkunun cisimleşmiş halleri. Bernhard'ın tokat yemeden önünden geçtiği az, despotizm savaşın kazanılmasıyla artmıştı ama Alman orduları geri çekilmeye başlayınca, şehir bombalar altında kalınca gözlerine çöken umutsuzluk küçük de olsa sevinç kaynağı haline geliyor. Gardiyanların gözlerinde, öğretmenlerin davranışlarında bir korku, tedirginlik. Bastırılan topluluğun intikamını alacağı korkusu. Yersiz; insan bastırılmak için uygundur, sadece kırmamak gerekir. Yeterli bir süre beklenirse kendiliğinden kırıldığı görülür. İntiharlar. "Diğer yatılı öğrencilerle birliktelik, daima intihar düşüncesiyle birliktelik olmuştur, en başta intihar düşüncesiyle, ancak ondan sonra öğrenim ve eğitim içerikleriyle." (s. 14) Bernhard ayakkabı odasının leş kokusu içinde keman çalar, tekniğini ilerletmeye çalışır ve aklına intihar gelir. İntihar herkesin aklındadır, aklından öte gözlerinin önündedir. Öğrenciler yılarak kendilerini atarlar, sırada kimin olduğu çoktan tahmin edilmiştir. Bernhard için keman hem bir intihar, hem bir kurtuluştur. Müziğin matematiğinden uzak kaldığı müddetçe büyükbabasıyla yaşadığı çocukluk yıllarından beri aklından çıkmayan intihar fikri geçici olarak kaybolur ama ne zaman öğretmeni Steiner Bernhard'ı baskılasa, kendi çarpıklığını çocuğa gösterse keman bir işkence aleti olur. Zaten bir bomba tarafından parçalanacaktır, hem tutsak alıp hem özgürleştirdiği ruh, etkisinden kolayca kurtulur. Çocuk bir daha keman çalmak istemez. Büyükbabanın torunu için düşündüklerinden biri eksilir. İngilizce kursu ikincisiydi, çocuk bir gün ders aldığı kadının evinin bulunduğu sokağa gidip moloz yığınlarından başka bir şey bulamayınca o da kesilir.
Keman, müzik, intihar edenler ve diğerleri, hangi metinler olduğunu söyleyemeyeceğim ama Bernhard'ın çoğu metnini biçimler. Sadece birini söyleyeyim, yirmi yıl sonra Salzburg'a dönüp aynı bunaltıyı yaşaması: Odun Kesmek.
Amerikan uçakları gökyüzünde ölüm kuşları olarak uçmaya başlayınca sirenlerin çağı başlar. Önce akşamları, sonra günün her vakti. Sığınaklara bir koşu, uzaklardan gelen boğuk gürültüler ve ağlayanlar, kahkaha atanlar, gülenler, ölümü bekleyenler, gündeliğin saçmalıkları hakkında konuşmayı sürdürenler, Bernhard hepsini aklına kazır ve bayılanların, dışkılayanların, pisliğin içinde var olmaya çalışanların arasında hayatta kalmaya çalışır. Okulda ders işlenmez, yaşam sığınaklardan ibaret hale gelmiştir. Bir gün şehir baştan aşağı sarsılır, artık binalar da bombalanmaktadır. Yıkıntıların arasında bir çocuğun eline basan Bernhard'ın unutmayacağı bir görüntüdür bu.
Kimse bunları duymak istemiyor. Bombalamalar, ölenler, hiçbir anı yok. Bernhard yirmi yıl sonra, otuz yıl sonra gidip soruyor ve hayır, bunları hatırlayan yok, hepsi silinmiş, hiçbiri yaşanmamış, bunları kim uyduruyormuş, hiç de öyle değilmiş geçmiş. Başkasının tarihi miydi, Bernhard bunları yaşadığından emin miydi? Diğerlerinin de emin olması için çekiçle vurur gibi yazdı sanırım, insanların zihinlerindeki kabuk kırılsın ve zavallılıklarının farkına varsınlar diye. Şehirliler kim olduklarının farkında değiller ama Bernhard çok iyi hatırlıyor; büyükbabası ölüyor, naaşının gömüleceği yer bulunamıyor. Bernhard'ın dayısı onca kiliseye gidiyor ama yok, adam kilise nikahlı olmadığı için kabul edilmiyor hiçbir yere. Ancak kokmaya başladıktan sonra, dayının yalvar yakarına dayanamayan bir piskopos izin veriyor, öyle. "Yüzlerce hazin, alçakça, dehşet verici ve gerçekten öldürücü deneyimden ötürü şehir benim için hep giderek daha katlanılmaz bir hal almış ve bugüne kadar temelinde katlanılmaz kalmıştır." (s. 38) En kötüsü de Bernhard'ın bu insanlardan ve şehirden kurtulamayacağını bilmesi. Her şey onu oluşturan bir parça haline geldiği için kurtuluş yok, her istikamet şehre ve insanlarına çıkıyor, duyarsız insanlar bir çocuğun ruhunda büyüyen hastalığı görecek halde değil, çocuk bu hastalığı öfkeye dönüştürerek üstesinden gelmeye çalışıyor, yapabileceği başka hiçbir şey yok.
Franz Amca başlıklı ikinci bölüm. Müthiş bir aile eleştirisiyle başlar. Aileyi oluşturanlar da aynı alçak insanlar, kan bağının bir anlamı yok. "Bizi dünyaya getirenler, yani ebeveynlerimiz tam bir cehalet ve alçaklık içinde bizi dünyaya getirmişlerdir." (s. 53) İlk üç yıl bu alçaklığın tahribatıyla biçimlenir, zaten insanın yaşam içindeki oluşumu bu üç önemli yılda kabaca gerçekleştiği için geriye kalan yıllar ilk üç yılın etkisi altında, pekiştirilen cehaletin korkunç hasarıyla yaşanır. Çoktan mahvolmuş bir yaşam sürdürülür, eğitim bu mahvoluşu sürdürür, evlilik de bir diğer adımdır, insanların olduğu her yer çürümenin umutsuzluk yayan kokusunu taşır. Bernhard her şeyi, çürümenin sonsuzluğunu açık yüreklilikle anlatır. "Deli muamelesi görme pahasına da olsa, ebeveynlerimizin tıpkı kendilerinden öncekiler gibi dünyaya getirme suçu işlediğini ve bu suçun mutsuzluk yaratmak, giderek mutsuzlaşan bir dünyanın mutsuzluğunu artırmak için başkalarıyla işbirliği yapmak anlamına geldiğini söylemekten korkmamalıyız." (s. 56) Sanırım aile için yeterince tahammül edildi, artık kutsallık saçmalığından kurtulup gerçeklerin ortaya dökülmesi lazım. Aynı şey öğretmenlik için, kutsal görülen her şey için geçerli. Söylenmesi gerekenleri söylemeyip kralın çıplaklığını alkışlamak yeter. Bernhard cesur ve bu cesurluğu beni metinlerine bağlıyor, Ahmet Sarı'nın incelemeleri dahil Bernhard hakkında ne yazılmışsa aldım, Bernhard'ın yazdıklarını da. Adamın öfkesi okurunun bastırdıklarını özgür bırakıyor ve insanı neyse o haline getiriyor.
Katolik okulu. Almanlar gitti, yerine her yere katedraller diken ve Almanların beyin yıkama işlemini aynen sürdüren dindarlar geldi. Bernhard okuldan iyice tiksindiği için büyükbabasını hayal kırıklığına uğrattı ama kendi planları vardı, geleceğini kurgularken Almanların son kalıntılarının büyük bir vahşilikle ortadan kaldırıldığını gördü. Amerikalılar gıda için karne dağıtıyordu ve yeterli besinin olup olmadığını umursamıyorlardı, tehlike olarak gördüklerini hapse tıkmada da üzerlerine yoktu. Bernhard savaştan sonra da iki yıl boyunca kapalı kalan Avusturya-Almanya sınırını kaçak olarak geçip mektup taşıyordu sağa sola ama yakalandı, "velim" dediği üvey babası bu yüzden hapse atıldı. Ailesiyle arası yoktu, dediğim gibi, anne yeni kocanın çocuklarına bakıyordu, bir tek büyükbaba vardı. Doğayı, insanları büyükbaba öğretti. Zamanının sıkı anarşistlerindendi, oğlu -Bernhard'ın dayısı- da babasını izledi. Bernhard büyükbabadan kendini nasıl yetiştirebileceğini öğrendi. Almancada bunun için bir terim var ama ne olduğunu unuttum şimdi, Vonnegut bu terimi anıyor ve kendi kendisini yetiştirdiğini söylüyordu. Neyse, Bernhard yine de büyükbabasına kızgın, böylesi özgürlükçü ve parlak zihinli bir insan, torununu nasıl o kokuşmuşluğun abidesi olan okullara yollayabildi? Her şeye rağmen büyükbaba, Bernhard'ın sevdiği tek insan olabilir.
Son. Bernhard on beş yaşında okulu bırakır, bir bakkalın yanına çırak olarak girer.
Beşlemenin ilk kitabı. Bernhard'a başlamak için en iyisi bu aslında.
Kiler kaçış yeriydi, yurttaki ayakkabı odasında keman çalışan çocuk bakkal çırağı olduktan sonra kilerde huzur buldu ve bu kez aklında intihar yoktu, etrafında intihara meyilli, suç işlemeye yatkın insanlar vardı. Scherzhauserfeld Mahallesi, Bernhard'ın on beş yaşında bulduğu sığınak. Ters yöne giderek buldu, bir sabah memurun oğluyla yola çıktı ve lisenin boğucu ortamına daha fazla katlanamayacağını düşünerek aniden ters yöne saptı ve koşmaya başladı. Sivrisinek Şehirde'de esas oğlan evden çıkınca her gün yaptığının aksine sola sapar, yaşamı değişmiştir. Bernhard'ın da değişti, arkasına bakmadan koştu ve yaşamı başka bir istikamete doğru yol almaya başladı, öyle ki memurun çocuğunu bir daha görmedi, ailesi kararsızlığı yüzünden surat astı ama büyükbaba onu desteklemeye devam etti. Etmeliydi, lise belasını başına saran büyükbabasıydı ve bu hareketini affettirmesi gerekiyordu. Sonuçta sarmalın kıvrımları birkaç kez üst üste geldiğinde ters yön leitmotifi berraklık kazandı ve yaşamda büyük bir kerteriz olduğu anlaşıldı. Tek bir karar, anlık parıltı ve bambaşka bir dünya.
Çocuk faydalı olmak istiyordu, faydalı olduğunu hissetmek istiyordu, bunun için o pek sevmediği insanlara ihtiyacı vardı. Sosyalleşme çabası her şeye rağmen anlaşılabilir, onları ne kadar sevmesek de insanlara gereksinim duyarız. Onları tanımaya, onları sevmeye ve onlardan nefret etmeye gereksinim duyarız, haklarında yalan söylemeye, yüzlerine yalan söylemeye gereksinim duyarız, onları aşağılamaya ve onlar tarafından aşağılanmaya, onları öldürmeye ve onlar tarafından öldürülmeye gereksinim duyarız. Onların hikâyelerini dinlemeye gereksinim duyarız, onlara hikâyelerimizi anlatmaya gereksinim duyarız. Ölmemek için onlara gereksinim duyarız. "Kendimi öldürmedim, onun yerine çıraklığa başladım." (s. 9) Hayatın işe yaramaz, sefil, berbat bir dönemi sona erdi, başarısızlık zamanın koşullarına bağlandı ve bundan kaçış mümkün olmasa da ötelenmesi mümkündü, bir süreliğine, yatay ve dikey mutsuzlukta bir koordinat, Bernhard. İş bulma kurumunda o pis mahalleyi tercih ettiğinde görevli kadın kendisine şöyle bir baktı, liseye gitmeyi başarmış bir çocuğun öyle bir mahallede ne işi var? Yarım saat boyunca daha nitelikli iş fırsatlarını sayıp döker ama çocuğu ikna edemez. Çocuk küf kokulu tarihin bir parçası haline geldiğini hisseder ve kararından dönmez. O mahallede çalışacaktır, Karl Podlaha adlı bir tüccarın bakkalında. Ticaret eğitimi almış, yetenekli bir müzisyen olmasına rağmen savaş yüzünden konservatuvara gidemeyen, onun yerine varoşlarda bakkallık yapan, sessiz bir adam. İyi anlaşırlar. Çocuk faydalı olduğunu hisseder.
Mahallenin yapısı. Her ilçede bir tane bulunur gerçi, bildiğim örneklerden eski Fikirtepe var. Suç yuvası ama öyle olduğu için değil, öyle olduğuna inandırıldığı için. Yargıçlar her suç dosyasına aynı şekilde yaklaşırlar, polisler herkese suçlu muamelesi yapar, insanlar şehir merkezinden dışlanırlar, hatta dünyadan dışlanırlar. ABD'ye, İngiltere'ye gidenler sefil, çökmüş olarak geri dönüp ölürler. Kum aslanı herkesi paralize eder, avlarını biriktirir ve teker teker götürür. Adalet sisteminin çöküşü yine bir Bernhard izleğidir, şu cümleyi başka bir metninde mutlaka gördüm: "Her gün en az bir kez, bir yargıcın hırçınlığı yargılanan birinin yaşamını mahvediyordu." (s. 13) Bu yıkımın orta yerinde hayatta kalan insanlar var, zaman zaman miskinleşseler de yaşamla dolu insanlar bakkala geliyorlar ve çocukla konuşuyorlar, kendinde her şeye karşı koyabilme gücünü bulabilmiş çocuğun başkalarının hikâyelerini, yaşamlarını öğrenmeye ihtiyacı var. Sonsuz bekleyişin semti; insanlar kendilerine verilen sözlerin tutulmasını, unutulmamayı, bir şeylerin olmasını bekliyorlar ama pek fazla bir şey olmuyor. Cinayetler, birkaç küçük suç, hepsi bu. Araf, bekleme odası.
Çocuk eve döndüğünde günlük maceraları ailesine anlatıyor çünkü her şeyin olduğu gibi anlatılmaya ihtiyacının olduğunu düşünüyor. Gerçek, bozulmadan ve hemen anlatılmalı. Çocuk yıllar sonrasından seslendiğinde değişmediğini söylüyor. "Ben yazdığım her cümleyle, aldığım her nefesle hâlâ bir baş belasıyım." (s. 24) Metnin sonlarına doğru Bernhard gerçeğin ne olduğuyla ve nasıl dile getirileceğiyle ilgili uzunca bir süre düşünür ve bölünmenin kendi kişiliğinde başladığını anlar, gerçeğe en yakın olan kendisi ve rol yapan kendisi. "Yazdığım zaman bir şey okumam, bir şeyler okuduğum zaman da bir şey yazmam." (s. 82) Zambra mı diyordu, okuyan yüzünü kapar ve yazan yüzünü dünyaya açar diye? Bernhard yaşlandıkça anladığını söylüyor; çabalar hayal kırıklığı, tahammülsüzlük yaşlılıkla bir, umudun olmadığı bir dünyada nesnelerin doğalarının dışına çıkamamaları, acizlik, yorgunluk... Gerçeğin parçaları ve tam olarak anlatılmalarının imkanı yok, Bernhard'ın ulaşamayacağı bir nokta, dolaysız gerçeklik. Bu yüzden her metni, her adımı, her nefesi kusurlu. Yaşamı kusurlu. Habitatında varlığını sürdürecek, yapacağı şey bu. "Kelimenin tam anlamıyla, tiyatrodan yola çıktık. Doğanın kendisi gerçek bir tiyatro. İnsanlar ise, bizatihi tiyatro olan doğanın içindeki, kendilerinden artık pek bir şey beklenmeyen oyuncular." (s. 87)
Podlaha Bey'in büyükbabayla birlikte Bernhard'ın yaşamını biçimlendirmesini anlatacağım ve bitireceğim. Büyükbaba felsefe okuluydu, Podlaha hayat okulu. Podlaha, mahallenin insanlarını çok iyi tanıyordu ve onları sömürmeden bakkalı çekip çevirebiliyordu. Çoğuna yardım ederdi, onları dinlerdi ve olabildiğince yanlarında olurdu ama sertliği de elden bırakmazdı, veresiye defterinin kabarmamasına dikkat ederdi. İnsanlara nasıl davranacağını bilen bir adam, on sekizine gelmek üzere olan Bernhard'ın ihtiyaç duyduğu her şeyi öğretiyor. Evde fark ediliyor bu durum, Bernhard mevzuyu anlatıyor ve eve para gireceği için azarlanmıyor. Yaşamı öğreniyor ve müziği tekrar keşfediyor. Müzik eğitimi almak için gideceği Mozarteum tanıdık, romanın adı neydi? Büyükbabanın her gece yazmak için uğraşıp yazamadığı metin izleği de tanıdık, birçok Bernhard metninde geçiyor bu. Bitirilemeyen, mükemmelleşemeyen metin. Neyse, müzik eğitimi. Bernhard'ın hayatı güzelleşeceğe benzer, o zaman son bir kez mahalleye dönebilir, otuz yıl sonra. Bakkal kapanmış, tanıdıklardan kimse yok, yolda karşılaştığı biri hariç. Otuz yıl önce bakkalda görürmüş Bernhard'ı, konuşacakları başka hiçbir şey yok ama koca bir anlatının kıvılcımı belki de bu olayla çakmıştır, kim bilir?
Şu da Bernhard'ın kurgusal zamanın gezgini olmasının şerefine: "Beni bugün tanımlayan şey, benim umursamazlığım, herhangi bir zamanda olmuş olanın, şimdi olanın ve gelecekte olacak olanın tümünün aynı şey olduğu gerçeği." (s. 91)
Lem'in başka dünyalarda bilinmeyenle yüz yüze bıraktığı karakterleri, gizemi çözüp ne yapacaklarına karar vermek zorundalar. Çoğu romanından farklı değil bu da; anlaşılamayanı sezgisel olarak değerlendir, bilimsel olarak ölç ve elde ettiğin bilgiyle ne yapacağına karar ver. Karar verme kısmı genellikle psikolojik çözümlemelerden ibaret, karakterlerin kararları bir dizi tahlilden, anlatıcının içeriden bir göz/dil olarak aktarımından oluşuyor. Sezgisel olarak değerlendirme kısmında Lem'in müthiş betimlemeleri var, öyle renkli ve gerçekçi bir atmosfer yaratır ki iki yıldızın aydınlattığı bir gezegendeki renk değişimleri okurun zihninde kolaylıkla canlanabilir, uzay gemisinin iniş anında ortaya çıkan kum fırtınalarının bıraktığı izlerden yansıyan ışık sayfa üzerinde beliriverir. Lem'in kurgusu genelde bu atmosferde verilen mücadeleler üzerinden yürür.
Yenilmez, Lir takımyıldızında bulunan üssün emrindeki en büyük birim olan ikinci sınıf uzay kruvazörüdür, Regis III adlı gezegende ortadan kaybolan kardeş gemi Kondor'un akıbetini öğrenmek için uzun bir yolculuğa çıkar ve gezegene iniş yapar. Gemideki teknolojiyle alakalı pek çok açıklamayı takip ederek mürettebatın uyanışını, geminin gezegene iniş manevralarını görürüz ki Lem'in teknolojik aletleri çeşitli ve doyurucudur. Antimadde silahlarından süperiletken malzemelere kadar pek çok zerzevat kullanılır, mevzuları anlayabilmek için bunlar hakkında bilgi sahibi olmak gerekir, mesela koca bir robotun kendi gemisine neden saldırdığıyla ilgili yapılan açıklamada süperiletkenliğin kaybolmasıyla ortaya çıkan rezonans etkisinden bahsedilir. Eh, bunun ne olduğunu bilmek tabii okuma ediminden daha fazla keyif alınmasını sağlar. Kaku'nun Olanaksızın Fiziği nam kitabını öneriyorum, merak eden buyursun. Lem'in açıklamadığı tek şey, ışık hızıyla ilerlerken maddenin madde formunu nasıl koruyabildiği. Belki de ben kaçırdım, bilemiyorum ama rastladığımı hatırlamıyorum.
Astrogatör Horpach geminin seyir subayıdır, iki numaralı adam da Rohan'dır ve anlatı genellikle Rohan ekseninde ilerler, gerçekleşen olaylara anlam verilmesi için bilim adamlarının yaptığı açıklamalar sırasında odak nadiren değişse de adamımız Rohan. Elektron titreşimleri dış dünyanın üç boyutlu bir modelini yarattı, Horpach Rohan'a tayfa için alınacak güvenlik önlemlerinden bahseder ve dış dünyanın araştırılması sırasında uyulacak prosedürleri söyler. Horpach yaşlı kurttur, son derece sakin bir adamdır ve emir verme konusunda iyidir. Rohan Horpach'ın yerine geçeceği günü özlemle bekler ama bir yandan da onun kadar dirayetli olamayabileceğini düşünür. İkisi arasında görünmeyen bir gerginlik vardır, sonlara doğru iktidar olgusu dürüstlükle çatışmaya girecektir, felsefi bir mevzu. Daha baştan bu durumun sinyalleri verilir.
Araştırma gezisine çıkılır. Gezegen ölüdür, karada hiçbir yaşam belirtisi yoktur, denizde basit yaşam formları varlığını sürdürür. Yüzde dört metan, yüzde on altı oksijen içeren atmosfer havaya uçmaz, oksijenle metanın tepkimeye girmesini engelleyen şeyler vardır. Metan organik kökenlidir ve milyonlarca yıl boyunca yükselip belli bir seviyede kaldığı anlaşılır. Okyanus suyu da analiz edilir ve heyecan verici bilgiler vermez, bir tek okyanustan yakalanan balıkların manyetik alan yoğunluğundaki küçük değişimleri anlamalarını sağlayan bir duyuya sahip olduğu anlaşılır. İlginç bir gelişme. Evrim belli ki işini yapmaya devam ediyor ama sudan karaya yansıyan bir form yok, sudaki varlıklar da milyonlarca yıl içinde manyetik duyular geliştirmiş.
Araştırmalar sürerken önceleri kent olduğu sanılan yapılar bulunur. Araştırma ekibi yapıların metalden, muhtemelen volfram ve nikel karışımlı çelikten yapıldığını anlar ama birbirine geçmiş cepheler, milyonlarca kablodan oluşan yumakların, kargaşanın ne olduğu bir türlü ortaya çıkarılamaz. Burada devreye söylenceler girer, bilim adamları Lirlilerin ölen bir yıldızdan kurtulmak için civardaki gezegenlere gemiler yolladıklarına dair masallar olduğunu söylerler, bu kalıntılar onların ürünü olabilir ama Lirliler hakkında çok az bilgi vardır, uygarlıkları evrenden silinmiştir. Yine de hiç yoktan iyi bir açıklama bu. Adamlar kendi aralarında tartışırlarken başka bir gruptan Kondor'un bulunduğuna dair bir haber gelir. Olaylar bu haberler vasıtasıyla, araştırma gruplarının etrafında kurulur.
Mürettebat ölüdür, hiçbir fiziksel yaralanma izi yoktur. Nörobiyologlardan biri, beynin kaydettiği son anları görebilmek için ölülerden iyi durumda olanlardan birinin kafasına makineyi bağlar ve görüntüyü alır. Adamın işitsel belleğini yitirdiği anlaşılır, gemideki son kaydın da sinekler hakkında olduğu çözülür.
Sinekler?
PKD'nin bir öyküsü vardı, dış dünyanın her şeyi yiyen küçük kelebekler tarafından korunduğu bir distopya. Hiçbir şekilde engellenemeyen, sayısız kelebek. Her tehlikeyi yok edebilen, evrimini bu yönde sürdürmüş canlılar, doğanın hafızasının ürünü. Bağlıyorum, bilim insanları gemideki ölülerin manyetik alan çarpması sonucu amnezi geçirdiklerini ve sonrasında öldüklerini söylerler. Beyindeki elektriksel olaylar ortadan kaldırılır veya çarpıtılır ve ölüm gerçekleşir. Bunu yapan varlıklar? Lirlilerden kaldığı düşünülen otomatların üç yüz bin yıllık olduğu düşünülmektedir, onların başlarına gelen de aynı şey olabilir. Bu durumda gezegenin evrimsel olanaklarından beslenen varlıklardan bahsedilebilir ama teorik düzeyde. Şu unutulmamalı ki günümüzde -şimdilik- sihir gibi gözüken bilimsel olanaklar kurguda gerçekleşmiş haldedir ama bu sineklerin ve daha sonra gerçekleşen saldırılarda görüldüğü söylenen bulutun varlığı herhangi bir bilimsel temele oturtulamaz, ta ki hayal gücü geniş bir biyolog olan Lauda teorisini Horpach'a anlatana kadar.
Otomat Frankenstein'ın yarattığı diğer otomatlara bağlanacaktır olay, inorganik evrimin adım adım kurulmasıyla yaratılanlar, yaratanlarını ortadan kaldırırlar ve bunu evrimin olumsuz tarafında yer almış olmalarına rağmen yaparlar. Üreticiler yıldızlardan aldıkları enerjiyle çalışırlar ama bu enerji kesildikten sonra yarattıklarının kontrolünü kaybederler ve evrimsel açıdan daha avantajlı olmalarına rağmen üstünlüklerini kaybederler. Predator arkadaşların Alien tayfası üzerindeki güç kaybıyla aynı şey aslında. Sinekler -aslında çok küçük otomatlar- belirli noktalarda yoğunlaşmıştır ve kendileri için tehlike olarak gördükleri ne varsa ortadan kaldırırlar. Var olma prensipleri böcekleri andırır, her birinin içinde kodlu olan bilgiyle hareket ederler, ortak bir akıl yaratırlar ve bu sayede hiyerarşik bir yapıya, herhangi bir iktidara gerek duymazlar. Hepsi birdir ve biri hepsidir.
Sonrası bir dolu macera, oralara girip heyecanı öldürmeyeceğim ama ne yapılacağıyla ilgili konuşmayı anlatmam gerek. Rohan, ölü bir evrimin yıkıcılığıyla karşılaşınca evrendeki her yerin insanlar için olmayabileceğini düşünür ve bu varlıklara karşı girilecek bir intikam savaşının anlamsızlığını irdeler. Düşman bilinçli değildir, en azından insanın anlamlandıracağı bir kötülüğe sahip değildir, bu yüzden daha fazla kayba gerek yoktur ama son saldırıda kaybolan adamların bulunması lazımdır, bu yüzden kaptanla yaptıkları konuşmada Horpach, kararı Rohan'a bırakır. Sorumluluktan kurtulma çabası olabilir, Rohan'ın karar verirken insanlıkla ilgili fikirlerini gözden geçirme dürtüsü olabilir, bir şekilde karar verilir ve Rohan tek başına adamlarını aramak üzere yola çıkar.
Evren bayağı büyük, çok büyük. Bulutu oluşturan parçaların telepatiye sahip oldukları söylendiğinde adamların şaşırması çok ilginç, akıl almaz bir teknolojik devrimin içinde yaşadıkları halde daha ötesinin olası varlığı onları şaşkına çevirebiliyor. Bir de zamir kullanımının değişmesi var, sinekler nesne olarak anılırken erkek olarak anılmaya başlarlar. Rohan için oldukça ürkütücü bir şey, insanlık için yepyeni. Evren büyük diyordum, bu romanda her yanının insanlar için uygun olmayabileceğini, daha da önemlisi neyin uygun olup olmadığının sorgulanmasını görüyoruz. Gelecek sihirle ve bilmediğimiz dehşetlerle dolu.Birkaç sıkı sihir ve dehşetle karşılaşmak için iyi bir tercih, usta işi bir roman. Lem işte, bir klasik. Her çağda güncel olabilecek problemleri dile getirdiği için.
Kurmacanın yapma ve gerçek olması ihtimallerinin bir arada bulunduğunu söyleyen Wood, yapma olanın tekniğini, kurmacanın işleyişini oldukça detaylı bir biçimde vermeye çalıştığını söyler. Olabildiğince gerçeğe yakın bir kurmacanın en başarılı tür olduğu fikri, sanatın diğer dallarında olduğu gibi kesin çizgilerle sanatı sınırlama çabası gibi geliyor bana, bunun bir başarı olduğunu söylemek benim için zor. Vonnegut'ın Mavi Sakal'ında sanatçının sezgisel gerçekliğinin ve bu gerçekliğin kurmacaya yansımasının çok güzel bir değerlendirmesi var. Rabo Karabekian nam ressam, natürmortların bir akışa hizmet etmesi gerektiğini düşünür. Doğa ölü olsa dahi akıştadır ve boyalarla oluşturulan gerçeklik bir tür devinim içinde olmalıdır. Gerçeklik algısının dışında bir algı olduğunu düşünüyorum burada, gerçeğin gerçeğe sunulması ama yaratıcının zamanın akışını kusursuz bir biçimde yansıtabilmesi. Wood, bu işleyişi Ruskin'in eleştirilerindeki yaratım aşamasında esin veren gerçeğin sanatçı tarafından değerlendirilmesini, yaşamla bağlantısını örnek alarak anlatmaya çalışır, anlatım tekniklerini dünya ile ilişkilendirmeye çalışır. Bu temel üzerine oturttuğu incelemesinde çeşitli kurmaca biçimlerini birçok yönden inceler.
Anlatım: Anlatan şahıslardan ibaret olduğu söylenir ama asıl olay güvenilir ve güvenilmez anlatıcıdadır. Her şeyi bilen anlatıcının aslında her şeyi bilemeyeceği, bu anlatımın yavaş yavaş terk edildiği söylenir ama günümüzde Jonathan Franzen gibi yazarlar Tolstoy'un başını çektiği geleneği sürdürürler, başarılıdırlar kanımca. Sonuçta tercih meselesi; Ballard'ın görüşlerine katıldığımı söylemekle yetineceğim. Günümüzde yaşama dair herhangi bir şeyden emin olma nanesinin geçerliliğini yitirdiğini düşünüyorum, bu yüzden güvenilmez anlatıcı gerçeği daha iyi anlatıyor, gerçekten uzak olması sağlıyor bunu. Zeno Cosini bu açıdan müthiş bir karakter, James Stevens da öyle. Öznel bir tercih, bu adamların anlatıcılığı "evrensel doğru" anlatıcılarının bahsettiklerinden daha çekici çünkü daha gerçek.
Serbest dolaylı anlatımın tanımını yapar Wood ve örneklerini verir. Anlatıcının sesinin karakterin sesine karıştığı ve ikisinin ayrıldığı noktalar anlatılır. Mevzu Manfred Jahn'ın Anlatıbilim'inde daha metodik bir biçimde incelenmiştir, paralel bir okuma daha iyi sonuçlar verebilir. Neyse, Henry James'in serbest dolaylı anlatımının kusursuzluğu ve Nabokov'un Rus biçimcilerinin "yabancılaştırma" kavramını içeren ironik anlatımı incelenir, bilinç akışının karaktere mi yoksa yazara mı ait olduğu tartışılır. Joyce'un yanında David Foster Wallace, DeLillo ve Pynchon gibi mirası devralıp daha uç noktalara taşıyan yazarların metinleri anılır. Jahn'ın katmanlara ayırdığı ses kavramının üç biçimi, anlatıdaki üç dil açıklandıktan sonra "betimleyici duraklama" ele alınır, akışın sürdüğü alanın tasvirleri. Bağlamın oluşturulmasında bu duraklamalar mühim, diyalogların ve karakterlerin boşlukta yüzmemelerini sağlar. Bazen boşlukta yüzmeleri de iyidir tabii.
Bu noktada Flaubert'in yenilikçi anlatısına iki bölüm ayırır Wood, Fransızcanın zaman kiplerinin zenginliğinin İngilizceye üstünlük kurduğunu ve bu çeşitli zamanlara bölünebilen anlatının yeni bir gerçekçilik biçimi yarattığını, yazarın ve karakterin gözünün birlikte kullanılarak anlatının bir devrim özelliği kazandığını söyler. Serbest dolaylı anlatımın yol açtığı soru işareti, sesin kime ait olduğu problemi Flaubert tarafından ortadan kaldırılmıştır. Karakterin iç dünyasının zenginliği yazarınkine denk hale getirildiğinde soru sorulacak bir ses kalmaz, o ses ikisine de aittir. "Edebi üslup, edebi yollarla ortadan kaybolmaya zorlanır." (s. 47) İnsanın yaşamda kaydettikleriyle kurmacada karakterin kaydettikleri arasındaki fark ne kadar azalırsa iki gerçeklik türü -gerçeğin de bir gerçeklik türü olduğunu varsayıyorum- kesişir.
Detaylar: Diyalektik bir gelişim var; edebiyat hayatı daha iyi fark etmemizi sağlarken yaşam süreci de metne daha farklı yaklaşımlar sunar. Klasiklerin on yılda bir okunması gerektiği söylenir, bu yüzden. Süresiz bir gelişim, edebiyatta ve yaşamda. Birbirini biçimleyen gerçeklikler.
Joyce'tan, Flaubert'den yapılan alıntılarla detayların gerçekliğin kurulmasında önemli olduğunu söyler Wood. Yeterli ölçüde detay -kapı numaraları, karakterlerin fiziksel özellikleri vs.- her şeyi kurmacanın biraz daha dışına çıkarır. Romanın ilk beylerinden günümüze kadar detaylandırma güdüsü artmış, roman daha resimsel olmuştur. Cézanne'ın Balzac'ta okuyup resmini çizmek istediği "yeni yağmış kar gibi beyaz örtü" mesela, çok ince iş. Dikkatli bakmak, anlık parıltıyla zihnin karanlıklarını aydınlatacak şekilde kaydetmek... Nabokov'un Mann, Camus, Faulkner, James gibi yazarları reddetmesinin detayları görememelerinden kaynaklandığı söylenir. James, puronun yanan kısmını tasvir ederken "kızıl bir kor" sözcüklerini kullanır ama Nabokov karşı çıkar, puroların kızıl korunun olmadığını söyler. Görevde olmayan, kurmacaya derinlik katmayan detaylardır bunlar. Zihnimizin çalışma biçiminden uzak olduğu için kurgulanan dünyayı ağırlaştırır.
Karakter: Wood, romancının bir tırabzana tutunduğundan ve onu bırakmaktan korktuğundan bahseder, bunu yapanlar karakterlerini bir tablo gibi betimleyip olabildiğince gerçeğe boğarlar. İyi bir yöntem değildir bu, en iyisi karakteri olabildiğince yaşar hale getirmek, olaylar karşısında gerçekçi tepkiler vermesini sağlamaktır. Conrad, karakterlerinin hiçbir zaman yeterince gerçek olmaması korkusu yüzünden romanlarının çok uzun tuttuğunu söyler. Wood'un yorumu: "Okur küçük, kısa ömürlü, hatta düz karakterden de, en az büyük, çok yönlü, önemli kahramanlar kadar çok şey alabilir." (s. 70) Burada da okurun etkin katılımının rolü vardır, okurun biçimlendirmeye kalktığı, yargıladığı karakterler -Kaptan Ahab, Jean Brodie vs.- buna gelmez. Karenina ve Briest gibi karakterler de mutlak bir özgürlüğe gelmez, belli bir evrensel doğrunun etrafında biçimlenmişlerdir ve anlaşılabilmeleri için asgari ölçüde yoruma maruz kalmalılar. Wood, roman karakteri diye bir şeyin olmadığından bahsederken bu tür kıstaslardan uzaklaşılması gerektiğini söyler. Zeno'nun deli olup olmadığı, Sorel'in rüzgarda savrulan bir yaprak olup olmadığı şahit olunacak şeylerdir, tanıdığımız insanları oldukları gibi ele almamızın gerekliliği bu kurmaca insanlar için de geçerlidir.
Karakterler kurmacadır ama onlara gerçek muamelesi yapılmalı ki tanınabilsinler. Bu durumda Saramago'nun Ricardo Reis'i katmanı derinleştirir, bilmediği bir şeyin farkında olması, yani gerçek olmaması -kurmacadaki yaşamında tabii- okuru karaktere yakınlaştırır, okur bütün zıtlığına rağmen onu gerçek kılar. "Bu romanın ve Saramago'nun eserlerinin çoğunun sorduğu soru, önemsiz bir 'Ricardo var mıdır?' üst kurmaca oyunu değildir. Bu çok daha etkili bir sorudur: 'İlişki kurmayı reddettiğimiz halde var olur muyuz?'" (s. 78) Bu bir oyun haline gelebilir, Spark ve Saramago gibi yazarlar karakterlerinin bu uç durumlarını kurmaca oyunu gibi sunmazlar, bu durum gerçekten üzerinde düşünülmüş bir kurmaca probleminden doğar. Kurmacanın içinde yer aldığını anlayan karakterin yazarı öldürmesi başka bir şeydir, bu başka. Yazara kalmıştır tabii, yazar bizden karakterine nasıl yaklaşılmasını isterse karakterini ona göre kurar.
Doğruluk, Gelenek, Gerçekçilik bir diğer mühim başlık, nefesim kesildiği için girmiyorum. Birkaç başlık daha var, bilincin, diyaloğun ve dilin kurmaca üzerindeki etkileri inceleniyor.
Okuma edimini doğallığından çıkaracak bir inceleme değil, güzel bir çalışma. Kurmacaya ilgi duyanlar için.