Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Rabo Karabekian'ın patates ambarındaki sırrını öğrenmek isteyenlerin çoğu öldü. Ölmedi de ortadan yok oldu. O da değil, aslında sadece zaman geçti ve zamanın insanları yavaş yavaş akıntıya karıştırmasından başka bir şey yaşanmadı. Nehir aktı, çatallandı, patates ambarının öncesini ve sonrasını sırtında taşıdı, Karabekian'ın anlatmak istemediği hikâyeler iki akışta belirdi; geçmiş ve şimdi. Circe Berman bir gün Karabekian'ın hayatına girmeseydi, Karabekian'ın ikinci karısından kalan malikanenin plajında yaşlı ressama yanaşıp annesinin ve babasının nasıl öldüğünü pattadanak, bodoslamadan sormasaydı eşzamanlılığın mucizelerinden ve yaşamın absürtlüklerinden bihaber olacaktık ama bu bir Vonnegut anlatısı. O yüzden kemerler bağlanacak, bağla!
Önce uyarılar. Özenli bir okuma gerek. İki farklı zamansal düzlemin ortak kişileri ve olayları akılda tutulmalı, kimin kim olduğu unutulmamalı ve Pollock, Rothko gibi soyut ekspesyonist ressamların neyi başarmaya çalıştıkları, neyi başardıkları ve başaramadıkları, yaratım aşamasında kişiliklerinin renklere ve desenlere ne kadar yansıdığı, Karabekian'ın ressamlığı ve efsanelerle olan ilişkisi odakta yer almalı. Güzel bir kurmaca, gerçeklikten de beslenip kurgusal ve gerçek karakterleri bir araya getiriyor. Bernhard'ın Glenn Gould'u Avusturya'nın orta yerine yerleştirdiği Bitik Adam'ı ne hoştu mesela, bu da hoş. Vonnegut, ünlü kişilere gerçek hayatta yapmadıkları hiçbir şeyi romanda da yaptırmadığını söylüyor. Onların yapabilecekleri şeyleri kurmaca karakterlerine yaptırıyor, mesela meşhur ressam Terry Kitchen.
Kabaca bir çerçeve çizmek gerekirse savaşlar, büyük buhranlar ve benzeri rezilliklere karşı sanatın -burada resmin- anlamı nedir ve her türlü pislikle baş etmek için sanata sığınmak yeterli olabilir mi? Bunu düşününce patates ambarında saklanan şeyin aptal insan tarafından biçimlendirilmiş dünyaya bir protesto olarak yapılan sıkı bir sanat eseri olduğu geliyor akla. Hiçbir insan onu görecek kadar dünyadan -leş olanından- kopmayı başaramamış, görmeyenler yok oluşun en sıkıcı ve olağan biçimlerine sahip. Savaşlarda büyüyen, erginlik ayinini tamamlayan -bu bakış açısı Daha Ne Olsun?'da sıkı bir gömülüyordu- çocukların pek de matah bir dünyaya büyümedikleri, her zaman yarım kaldıkları ve görünenin sadece görünen olup daha iyiye yorumlanamayacağı açık. Soyut ekspresyonist resimlerin sorgulandığı sahnelerde sadece kendi varoluşlarını anlattıkları söylenir, başka bir şeyi değil. Dünya da böyle bir yerdir, sadece kendini var eder, başka hiçbir anlamı kendi başına doğurmaz. Bu yüzden yaşam olabildiğince yalın ve insanın ona kattığı anlam kadar karmaşıktır. Metinde buna karşılık olarak Karabekian'ın muhteşem çizim kabiliyetinin uzun yıllar boyunca derinlerde gömülü kalmasında yaşamın, dünyanın o kadar da karışık olmadığı fikri vardır. Çocukluktan itibaren dünyanın saçmalığıyla karşılaşılmışsa bunun farkına varmak çok daha kolay. İş dışavuruma gelince, hele hele soyut... Bütün bunlardan ne anlam çıkaracağımıza göre değişecektir ve zorluğundan hiçbir şey yitirmeyecektir. Metnin bir yerinde soyut ekspresyonizm dışındaki her şeyin yaşamın gerçekçi bir yansıması olduğu söyleniyor. Eh, yaşamı gerçekten yansıtmak pek övünülesi bir şey değil, ben de bombalar altında kalıp parçalanmış onca insanın, açlıktan ölen çocukların yansımasını istemezdim. Karabekian'ın gerçekle bu yüzden pek bir işi yok, ambardaki eserini Circe Berman'a gösterinceye kadar kendi gözünden gördüğü gerçeğin son derece itici olduğunu düşünüyor ama sanat, gerçeği her koşulda değiştirebildiği ve iyileştirebildiği için ağzı açık, öylece bakakalıyor Berman. Sıradan bir yaşam sürüp ölmeye mahkum değil, magnum opus karşısında duruyor ve Mavi Sakal, Berman'ın yaşamını bağışlıyor.
İki zaman düzleminde ilerleyen bir anlatı var ama o kadar çok sayıda hikâyecik var ki hepsini ele almak mümkün değil, ana çizgileri anlatıp dikkat çeken detaylara değineceğim. Bu. Epigrafa bakalım, Vonnegut'ın metinlerini çevresine oturttuğu merkezi bir fikir, kardeşinden: "Bu şeyin üstesinden gelmekte birbirimize yardımcı olmak için buradayız, o şey her ne ise." Etrafında insanlar yokken Karabekian çok mutsuz, insanlar varken de mutsuz ama daha katlanılabilirinden. Mizah duygusu yeter. İlk eşi Dorothy'yi o kadar mutsuz etmiş ki kadın yepyeni bir mizah anlayışı geliştirerek Karabekian'ı gömmeye başlamış. Bu, kendisi için de söylenebilir. Çocukluğunun mutsuz toplumunda, ustası Dan Gregory'nin despotizmi altında, savaşta bombalar altında, savaştan sonra modern dünyanın diplomaları ve işleri altında kusursuz bir mizah geliştirmiş. Yalan mı, Vonnegut da savaştan döner dönmez antropoloji ve birçok şey okuyup tutunmaya çalışıyordu, evlatlarına ve evlatlıklarına bakmaya çalışıyordu, birçok şey için çalışıyordu ve metne karıştığı noktalar çok bariz. 1987 yazımı bu, sondan üçüncü Vonnegut romanı. Yaşamının son muhasebelerinden.
Otobiyografi olması için başlanmış bir metin, mutfakta işlerin ters gitmesiyle günlük niteliği de kazanıyor. İkisi birden.
Rabo Karabekian 1916'da California'nın San Ignacio kasabasında, göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Baba öğretmendi, köyünü basan Türk çetecilerinden saklanmak için okulun kenefine girdi ve b*klar arasında saatlerce kaldı. Dışarı çıktığında köydeki tek canlı kendisiydi. Anne de benzer bir felaketten kurtuldu, etrafındaki herkes vurulmuşken ölü taklidi yaptı ve yerde, hemen önünde yatan kadının ağzından dökülen pırlantaları, taşları topladı. Eşiyle tanışıp kirişi Mısır'a kırdıklarında bu değerli taşlar yırtmalarını sağladı. Vartan Mamigonian'ın insafına kalmamış olsalardı daha iyi yırtabilirlerdi, Paris'e giderlerdi muhtemelen ama California'ya geldiler, kandırıldılar. Almanya diye İstanbul'a bırakılan göçmenleri düşünün, Şener Şen'i de düşünün. Öyle bir şey. Baba ayakkabıcıydı, II. Dünya Savaşı öncesinde öldü. Anne... Anneydi, çalıştığı fabrikada öldü. Rabo'nun başına gelenlere şahit olmadılar, onlar için iyi. Fubar, Saving Private Ryan'dan manasını biliyoruz. Babanın durumu tam olarak buydu. Rabo'nun durumu bunun ötesindeydi. Çok iyi bir çizerdi, nam yapmış illustrator Dan Gregory'ye mektup yazdı ve Marilee'den cevap aldı, Gregory'nin sekreteri olduğunu söyleyen kadından. Üç yıl mektuplaştılar, baba bir halt olmayacağını söylüyordu ama Gregory nihayet Rabo'yu New York'a çağırdı. Fahişesi yerine koyduğu, evinde beslediği Marilee'yi merdivenlerden aşağı yuvarladığı ve kemiklerini kırmanın karşılığı olarak istediği bir şeyi yerine getireceğini söylediği için. Marilee Rabo'yu istedi.
Dan Gregory'nin kendi hikâyesi sihirli bir şey, neredeyse olmayacak bir şey. Moskova'da çok ünlü bir çizerin yanında aldığı eğitim ve boynuzun kulağı geçmesi müthiş bir olaylar silsilesine yol açmış. Aynı şey Rabo'nun başına gelecek ve Gregory'nin sınavından geçmek için aylarını verecek Rabo, bir salonu her şeyiyle kağıda dökmek zorunda. Köşedeki su damlasının içine hapsolmuş salonun yansısına kadar. Modern Sanatlar Müzesi'nde Marilee'yle dolanırken Gregory'ye yakalanmasa belki de sınavı geçerdi, bilemiyoruz. Gregory'den uzaklaşmasıyla hayatının aşkı olarak kabul ettiği Marilee'den kopuyor, kadın da olağanın güzelliğini yaşayıp daha fazlasını istemiyor, kaybettiği çocuğunun yerine Rabo'yu koyduğu için olabilir. Rabo hayatını yaşamalı, bu yüzden II. Dünya Savaşı'na gidecek, cephede sanatçılardan ibaret bir bölüğün başına getirilecek ve orada tanıştığı insanlarla New York'un sanatsal atılımını gerçekleştirecek. Kendisi çizmeye pek devam etmese de akıllıca yatırımları ve... Nesi varsa işte, her şeyiyle sanatın ve sanatçının yanında. Anlam arayışından çok anlamdan uzaklaşmak için. Evlenecek, boşanacak, tekrar evlenecek ve eşinden geriye kalan malikanede yaşayacak, dostlarından topladığı ve zamanında beş para etmeyen eserlerin milyon dolarlık hale gelmesine şahit olacak, bir de onları sıraladığı duvarı Circe Berman'ın dekore ederek her şeyi ortadan kaldırmasına.
Otobiyografiyi kese biçe bitirdim ki başıma küller yağa, Vonnegut'ın deli halayından hiçbir figürü alamadım buraya. Mutlaka okumanız gerek, böylesi bir zenginlik azdır.
Günlük. Her şey bitti, Marilee'yle yirmi yıl sonra tekrar karşılaşmanın anıları ve diğer tesadüfler unutulmadı, bir tek dalgalar var artık. Berman tam bu sırada ortaya çıkıyor ve Rabo'nun hayatını istila ediyor. Rabo'nun New York'ta sanatı arkadaşlarıyla takıldığı zamanlardan birinde edindiği yazar dostu Paul Slazinger'ın, aşçısının ve kızının varlığı yetmezmiş gibi baloya bir de Berman katılıyor, deli kadın, dünyanın en iyi yazarlarından biri ama bu kimliği başlarda gizli. Bir araştırma için orada, yeni romanı için malzeme topluyor ve Rabo'yu tanımak istiyor, hayatındaki pek çok detayı öğrenmek için evin altını üstüne getiriyor. Yetmişlerinin sonuna gelen Rabo için bir problem yok, saklayacağı bir şey de yok. Patates ambarında kilit altında tuttuğu şey dışında. Ne olduğunu söylemeyeceğim, gizem sürsün. Bir yaşamın özeti olarak değerlendirilebilir. Travmanın koca bir yaşama yayılması.
Vonnegut'ın çoğu romanı karnaval gibidir ama buradaki malzeme gerçekten taşar boyutta. Delilik. ABD'nin herkesi kucaklayıcılığı ve herkesi öldürebilecek olması, savaşın kötülüğü ve daha da kötülüğü, insanların bir araya gelmesi ve daha da kenetlenmesi, bazı şeylerin sadece mizahla katlanılabilir hale gelmesi, neyin nesi olduğu malum. Vonnegut!
Avusturya büyük, Viyana çıkışsız, Salzburg çocukluğun mezarlığı, sokaklar ters yöne koşmalık. Beden? Beden ilk başta gömülünen yer. Ruhun parmaklığı. Bernhard'ın kendi bedenini sağaltmak için aklını kaçırmamaya ihtiyacı var, koğuşu hariciye koğuşlarının dokuzuncusundan daha ürkünç ve ölüm, her an. Epigraf Pascal'dan, anlaşılır: "İnsanlar ölümün, çaresizliğin ve belirsizliğin çözümünü bulamadıklarından, mutlu olabilmek için bunlar hakkında düşünmemeye karar vermişlerdir." (s. 5) Algının kodlarını çözemeyen bir beyin yoksa düşünülür, Bernhard düşünmek zorunda. Kendisi için olmasa da büyükbabası için. Birkaç gün arayla hastalanıp hastaneye kaldırıldılar, aralarında birkaç yüz metre vardı. Büyükbaba yaşlılıktan yattı -sonradan başka bir problemi olduğu, altı ay önce yaptırması gereken tahlili yaptırmadığı, yaptırsaydı belki de ölmeyeceği, ölse de ölümün korkusu ve acısıyla birlikte öleceği, bunları bilmeden ölmenin daha iyi olduğu ortaya çıkacaktı, çıktı ama henüz oraya yetişemedik, yetişeceğiz- ve Bernhard umursamazlığından. Bakkalda çalışırken soğuk aldı, şan eğitimine devam ediyordu ve mutluluktan ciğerlerine çöreklenen rahatsızlığın ciddiyetini fark edemedi. Büyükbabasını hastanede ziyaret ettiğinde baygınlık geçirdiği zaman onu da hastaneye yatırdılar. Akciğerleri iltihaplanmıştı, ponksiyon yapıldı -akciğerlerinden kıvamlı, leş sıvı çıkarıldı- ve koğuşlardan birine alındı.
Bernhard mutlak yalnızlığı orada gördü. Kimse kendisiyle ilgilenmiyordu, hastalar kendileriyle de ilgilenmiyorlardı, sadece ölmeyi bekliyorlardı. Doktorların Latince sözcüklerinden pek bir şey anlaşılmıyordu, hastalar acı içinde sağa sola dönmeye çalışırken yataklardan gelen gıcırtılar daha çok şey anlatıyordu. Etraf ölümle kuşatılmıştı ve sesler dayanılmazdı. Turşu kavanozuna dolan iltihap, pompanın emme sesi katlanılmaz hale gelince Bernhard bayıldı, düşüncesinin kaynağı kendini korumuş oldu. Geçici olarak.
Geceyle gündüz ayrılmaz hale geldi, arada takılan serumların sayısı unutuldu, ara sıra ortaya çıkan akrabaların yüzleri günlere karıştı ve periyodik olarak gelip kolları kaldıran hemşireler saatin yerine geçti. Bernhard ölüm koğuşuna götürülüyor ve yağlanıyor, sağlığı o kadar bozuluyor ki ölüme çok yaklaştığı düşünüldüğünden hazırlıklar yapılıyor. Kolun kalkık duracak mecali olmasa da Bernhard savaşacak ve hayatta kalmaya çalışacak, rahatça ölebileceği koğuşa götürüldüğünde önceki koğuşuna dönebileceğini biliyor. Bunu bilmek için komşu yatakta yatan adamın ölmesi gerekti, adamı çinko tabuta koyup götürdüler. Bu kadar. Çamaşır ipindeki çamaşırlar yüzüne düşseydi hareket edemediğinden o da ölecekti, birkaç santimle yırttı. O an ne olursa olsun ölmeyeceğine karar verdi. Ölse de ölmeyecekti muhtemelen. Yaşayacaktı. Nefes... Nefes almalıydı, yaşam enerjisini bir sonraki nefesine saklamaya karar verdi. Bir sonrakine de. Bir sonraki...
Koğuşa gelenler en fazla bir gün kalıp gidiyorlar, ölü olarak. Yerlerine başkaları geliyor. Sonsuz bir döngü, ölmeyi bekleyen ne çok insan olduğunu gören Bernhard şaşırıyor. Kendisi onlardan biri olmayacak. En kötü kısmı atlattı, şimdi gücünü toparlamaya ihtiyacı var. Büyükbabasını düşünüyor, hayatta ona güç veren tek insanı. "Hiçbiri, hatta annem bile beni kabullenmezken büyükbabam kabullenmişti." (s. 19) Büyükbabanın ziyaretleri çok önemli, ara sıra gelmese de genellikle torununun yanında. Rahatsızlığının ne olduğunu, hastaneye neden yattığını söylemiyor, diğerleri de söylemiyorlar ama yaşlı adam geliyor, önemli olan bu. Ölümün gündelik bir olgu olduğu yerden uzaklara, yaşamın tam kalbine gidilecek ve zamanları var. En önemlisi de Bernhard'ın ruhu biçimleniyor ve ölümün çürütücü korkusundan arınıyor, prosedüre yakından tanık olduğu için ondan sıyrılarak onu anlatabilir hale geliyor. "Burada gördüklerimi tamamen doğal olarak içselleştirdim, her birini normal akışın bir parçası olarak gördüm." (s. 25) Bu, büyükbabayla Podlaha'nın kazandırdıklarının çok ötesinde bir kazanım. Karar verme mekanizmasından yaşamı göğüslemeye kadar pek çok yetenek burada kazanıldı, Bernhard ruhunu burada katılaştırdı ve her şeyin bir tiyatro olduğunu yeniden düşündü; rahipler, doktorlar, hastalar, hastane...
Doktorlara duyulan nefretin kaynağını burada buluruz yine, aslında yine insana duyulan nefrettir bu. Sağlıklı olanları bile hasta edebilecek bir ortamın en büyük suçluları hemşireler ve doktorlar. Bakkalın bulunduğu mahallenin kötü nam salmasından sorumlu olan devletin ürettiği tipler. Büyükbabanın görüşüne göre hastalığa yakalanmak ve günleri hastanede geçirmek sanatçıya çok şey kazandırır, hatta kendi kendini hasta etmeye yetecek kadar kurgusal döküntü de birikir ama Bernhard'ın doktorları gömmesine engel değildir bu. Doğru kararlar veremezler çünkü kendilerinden hiçbir zaman emin değildirler, memurların cansızlığıyla çalışırlar ve içlerinde en küçüğünden bir merhamet bile yoktur. İşlerini iyi bilmezler, bildiklerini zannedip hastaların mevcut sağlığını da bozarlar veya bildiklerinden şüpheye düşerek ölümlere yol açarlar. "Doktorlar ya megaloman ya da çaresizdirler, iki durumda da hastalar inisiyatifi ellerine almazlarsa onlara zarar verirler." (s. 36) Bernhard'ın yazınsal birikimini sorguladığı kısım da bunun hemen ardından gelir, yazar bir konu hakkında nasıl bu kadar emin olabilir? Emin olmak önemli değildir, "yapaylık ve sahteliğin olmaması" önemlidir Bernhard için. Hiçbir şeyin mükemmel olmadığını kabul ettikten sonra yazmak çok daha kolay bir hale gelir. Büyükbabanın yarım kalan metnini düşünüyorum, mükemmelliği istediği için Bernhard'ı zorla liseye yollamış olabilir, aynı sebepten de ölümüyle birlikte eseri yarım kalmıştır. Daha iyi bir metin oluşturmak, daha iyisini yaratmak için zaman yeterli değildir, ölüm noktayı koyduğu an daha iyi bir eser ortaya çıkarır.
Mücadele. Zihin bedeni yönetir. Zihin bedeni yönetir, üç defa. Bernhard bunu hep tekrarlar, büyükbabanın öldüğünü duyduktan sonra, her gün. Anneyle yakınlaşma, iyileşme. Otel benzeri bir yere, hastaneye nakil. Doktorlara küfür, veremli olmayan Bernhard hastalardan verem kaparsa? Geçici bir arkadaş, yaşıtı. Edebiyat ve felsefe. Dönüş, büyükbaba yok artık. Yıkım. Geçit törenlerinin, askerliğin ve savaşın saçmalığı. En sonunda sanatoryuma çağrı. Nokta.
Kısa bir denemede Yunan dininin tablosunu çizmeye kalkışmak Vernant'ın daha baştan kaybedilmiş bir bahis olarak gördüğü çaba. Ölü bir dinin çerçevesini çizmek zor, günümüzde insanların bir dinden beklentisini karşılamaması zorluğun en büyük etkeni. Yunan çoktanrıcılığı ortak bir yaşam yaratacak, derin bir imanla bağlanılacak halden çıkalı çok oldu. Tanrılar ölü, Gaiman'ın onları yaşatma çabası güzel bir kurmacadan öteye geçemiyor. Mitolojiyle varlığını sürdüren bir panteon var elde, çoğu araştırmacı mitlerin dinden ayrılması gerektiğini söylüyor ama Vernant'ın fikri ikisinin kopmaz bağlarla ilişkili olduğu. Metodolojisini de böylece açıklamış oluyor; dindarlığı bir yurttaşlık dini çerçevesinde yaşayan Yunanlının bu minvalde biçimlenmiş yaşamı Hıristiyan kültlerinden ayrılmalı. "Tarihçinin görevi, Yunanlıların din duygusundaki kendine özgü tarafları tespit etmek ve insanların öte dünya ile ilişkilerini düzenleyen tektanrıcı ve çoktanrıcı diğer büyük sistemlerle karşılaştırıldığında gösterdiği tezatları ve benzerlikleri ortaya çıkarmaktır." (s. 9)
Çıkış noktası: Boşluk (Kaos) ve Toprak (Gaia). İlk güçlerden sonra Olymposlular'un doğumuyla kozmos olarak biçimlenmeleri eş zamanlı. Evreni doğuran onlar değil, şekillendiren onlar. Kozmostan kastın o zamanın evren hakkındaki fikirleriyle sınırlı olduğunu unutmamak gerek. Bu fikirlerden yola çıkarak dünya ve tanrılar yaratılıyor diyebiliriz. Yunan insanı doğayı ve doğaüstünü ayırmaz, tanrılarla teması sağlayan törenlerle yaşamdaki bazı deneyimler birdir, ikisinde de aynı ruhanilik mevcuttur. Tanrılar doğanın bir parçası değildir, doğanın birçok niteliğini taşıyan varlıklardır. Herhangi bir vahiy taşımazlar, yasa olarak kabul edilmişlerdir. Toplumun adet olarak izlediği pratikle varlıklarını sürdürürler. Onlardan kurtulmak dini bir değişim sonucu gerçekleşmez, Hıristiyanlık ortaya çıkınca bazı nitelikleri bakımından -pagan inanışlarda olduğu gibi- yeni dine/dinlere eklemlenirler. Kültürel bir değişim gerçekleştiği zaman kaybolurlar, kaybolmuşlardır. Yunan toplumu tanrıları gündeliğe dahil etmiştir ve nesiller boyunca bu şekilde yaşamıştır. Bireycilik önemli değildir hatta bastırılmıştır, yönetimin despotluğa kapı araladığında Sokrates'in başına gelen herkesin başına gelmiştir. Tanrılar topluluktan ayrılmaz, topluluğun içinde doğup göğe yükseltilmişlerdir. Vernant, Marcel Detienne'den alıntı yapıyor: "Bütünüyle tanrı olmak için adeta yurttaş olmaları gerekir." (s. 15)
Gevezelik: Tektanrıcı bir dinin egemenliğinde doğduk, yaşıyoruz. Çocukluğumuzda dünya algımız bu bakış açısıyla biçimlendi ve durumumuzu içimizde bir ateş yanana kadar, merak duygusunun dizginlenemez hale gelmesine kadar kabullendik. Çoğumuz. Bazılarımız şanslı; çevresinde ön kabullerle yaşayan insanlar olmadığı için ateş daha önce belirdi. Ben bu ikinci sınıfa girerim sanırım, çocukluğumdan beri dünyanın işleyişini merak ederim. Bu da merak ettiğim konulardan biriydi, çoktanrılı dinlerin yaşamı biçimlendirdiği toplumlarda yaşam nasıldır, mitolojilerin gerçeğe yakın olduğu zamanlarda dinler nasıl biçimlenir? Yunan tanrılarına mitolojik varlıklar olarak mı bakmalı? O zaman da işin dini boyutu soru işareti olarak kalıyor. Tanrılara nasıl tapınılır, hikâyelerini normal insanların başından geçen hikâyelermiş gibi dinlediğimiz yüce varlıkların yüceliğinin farkına nasıl varırız? Vernant derli toplu bir incelemeyle cevapları derlemeye çalışmış. Benim için kara bulutlar biraz dağıldı.
Murat Erşen çevirisi. Kendisinin çevirileri çok başarılı, sıkı takipçisiyim.
Mit, Ritüel, Tanrıların Tasviri: Milattan önce 8. ile 6. yüzyıllar arasında Yunan dini. Herhangi bir doktrine bağlı olmadan, Helen kültürünün etkisiyle doğar, yayılır. Kitabı, lafzı, peygamberi yoktur. "Bu ortak inanışların temelini reddetmek, artık Yunanca konuşmamakla, Yunan gibi yaşamamakla, kendi olmayı bırakmakla aynı şey olacaktır." (s. 18) Şairlerin dinin yayılmasında özel bir rolleri vardır, Hesiodos ve Homeros'un adları özellikle anılır, onlar ve benzerleri olmasa birçok Yunan kültünden bahsedilebileceği ama tek bir Yunan dini olmayacağı söylenir. Kanon yaratmışlardır, kent yaşamaya devam ettiği sürece şiir faaliyetleriyle insanın kozmostaki yerini sağlamlaştırmışlar, ölümsüzlerin karşısında insanların konumunu belirlemişlerdir. Mitlerin dindeki yerleri skandallar yaratmalarının önüne geçilerek sağlanmıştır, yorumlama (hermönetik) ile "yırtarlar" ve eskiler için entelektüel bir rol oynarlar. Öte dünyaya ait bir bilgilenme aracıdırlar, dinin getiremediği cevaplar mitler yoluyla sağlanır. Vernant, 20. yüzyılın ilk yarısında dinle miti ayırmak isteyen tarihçilerin "entelektüalizm karşıtı bir ön yargıya dayandıklarını" söyler ve mitin thambos (hayranlıkla karışık korku, tedirginlikle karışık huzur, sütle karışık çikolata) yoluyla dine aralanan bir kapı yarattığını açıklar. İnsanlar için bir tutam korku iyidir, mitler de iyidir. Toplumların tarihi mitlerinden okunur. Öbür türlüsünde Hıristiyanlık örneğinde olduğu gibi doktrinlerle takip edilen bir seyir ortaya çıkar, bu da bir yöntemdir ama tektanrıcılıkta geçerlidir, çoktanrıcılık başka bir mevzudur. Tanrılar çoktur. Yer yer binlere ulaşır sayıları. Her birinin huyu suyu başkadır, birinin ensesine vurup lokması alınabilirken diğeri kaba etlere yıldırım yollayabilir. Çoktanrılara karşı muazzam ölçüde dikkatli olmalıyız.
Mit konusunda Dumezil ve Levi-Strauss'un adları anılır, mitin çerçevesi çizilir. Vernant, Dumézil'in fikirlerine katılarak mitlerin bir ideoloji inşası olduğunu söyler. Mitler toplumu yöneten ve onları olmaları gerektiği hale getiren büyük kuvvetlere dair bir kavrayış ve değerlendirmedir. Böyle buyurdu Vernant. Mitlerin ayrıca felsefeni esas sorularını taşıyan tohumlar olduğu da söylenir. Mit (tohum) halka arasında yayılır (toprağa gömülür) ve taşıdığı problemler irdelenir, açılır, insanlık durumları haline getirilir. Dinle paraleldir bu durum, dine bu açıdan yaklaşır ve birleşirler.
Tanrıların Dünyası: Tanrıların alımlanması ve işlevleri. Zeus babadır, kraldır, süperdir ve Hint-Avrupa kökünden doğar. O diyarların tanrılarıyla benzer özellikler taşır ama diğer özellikleri bakımından Hint-Avrupa niteliklerinden ayrılmıştır. Yunan dini sistemi içinde değişim geçirerek cillop gibi bir tanrı olarak belirir, Hesiodos tüm kralların Zeus soyundan olduğunu söyler ve Zeus'a kimliklerinden birini atfetmiş olur. Tanrıların ve insanların babasıdır, evlerde sofraya onun için de bir tabak konur. Bu sonuncuyu uydurdum, inanmayın. Neyse, Poseidon ve Hades'le görev yerlerini ayırmışlardır çünkü zaten işleri başlarından aşkın, denizleri de Zeus mu yönetsin bu saatten sonra? Farklı birçok kimliği oluşan Zeus'un sınırları bilinir ve insanların ona karşı yaklaşımı da böylece belirlenmiş olur. Ölümlüler ve ölümsüzler de bu oluşumlar içinde ortaya çıkar, herkes yerini bilir.
Yunan Gizemciliği, Yurttaşlık Dini ve İnsanlardan Tanrılara: Kurban bölümleri, Yunanların tanrılarla/dinle olan münasebetlerinin anlatıldığı çok güzel bölümler. İlkine dikkat çekmek isterim, bazı inanışlar dinle taban tabana zıtmış gibi görülebilir, öyle değildir. Orpheusçuluk ve özellikle Dionysosçuluk zıtlıkları birleştirici niteliktedir. Dionysos için yapılan törenler tam bir esrime haline yol açar, doğa taklit edilir, tiyatro bu esrimeden doğar ve düzen/din eleştirilir. Yıkıcı bir eleştiri değildir bu, sisteme yönelik bir saldırı olmaktan çok uzaktır. Zaman zaman izin verilen, toplumun havasının alındığı ve mühim bir işin başarıldığı duygusunu uyandıran gösterilere benzettim. Dionysos ayinleri kent dininin tam tersine konumlansa da toplumun dinle daha da bütünleşmesinin aracısıdır. "Başka'yı tüm onurlarla birlikte, toplumsal işleyişin merkezine yerleştirmektir." (s. 81)
Kendini tanı buyruğu, insanın tanrı olmadığını bilmesi gerektiği anlamına gelir. Elbette bağlamı değişecektir ve panteonun sonunu çağıracaktır; Platon'un Sokrates'i için anlamı: "İçindeki sen olan tanrıyı tanı ve mümkün olduğunca kendini tanrıya benzer kılmaya çabala." (s. 89) Bu gerçekleştiği ölçüde tanrılar öldü, inanılmayacak bir hale geldiler ama tepede olduklarının, hatta evin bir odasında olduklarının ihtimalinin kuvvetli olduğu zamanlarda yolculukları çok keyifli, en azından onlar hakkında bilgilenmek. Onlar hakkında bilgilenmek o zamanın insanları hakkında da bilgi sahibi olmak, dinin paradigmatik değişimine şahit olmak demek aynı zamanda. Uzatmıyorum, ilgisi olan okusun.
Erkek, Yves Oudalle. Balıkçı, babası ve abisi gibi. Kömür madeninde çalışabilirdi, abisinden daha iyisini yapabilmek için balıkçılığı seçti ve okulu bırakıp denizlere açıldı. On beşinden küçüktü, miço olması kanunlarca yasaklanmıştı ama hiçbir şeyi dinlemedi ve cehenneme adım attı. Devrecilik gereği her türlü pis işi yaptı, dayak yedi, itilip kakıldı. Hayatı, ikinci kaptanın armatörün çocuklarını gemiye getirmesiyle değişecekti. Dayak yediği sırada iki kardeşten kız olanı Yves'i gördü, Yves de onu. Kızın adını aklına kazıdı: Nadége.
Sözü kadın alır, anlatı bu şekilde ilerler. Erkeğin sözü bıraktığı yerde kadın anlatmaya başlar. Babasının bir lanetidir adı, çok güzel bir kız olmazsa adının altında ezilecektir. Ezilir, okulda itilip kakılır ve annesinin şirin ve zeki olduğunu söylemesiyle hayalleri yıkılır. Şirin ve zeki mi? Güzel değilse bunların ne anlamı olabilir ki? Anlamı bulabilmek için edebiyat ve felsefe öğrenir, tabii etrafındaki erkekleri kaçırarak kişiliğini elmas sertliğinde tamamlar. Akıllı ve zehirli.
Kıra çekilir, mütevazı bir yaşamı sürdürmeye çalışır ama içindeki sıkıntı büyür, Yves'in kasabasına gelir ve adamla karşılaşır. Birbirlerini severler, ilk defa karşılaşmamış olmaları da buna etken sanırım. Gemideki hadiseyi Yves hatırlatır, öylesi ilginç bir isme sahip kızı unutmamıştır ve onunla vakit geçirmek ister. Konuşurlar. Balıkçı kendi kendini yetiştirmiş, doğanın en iyi öğrencilerinden biri olmuştur. Doğa bilgisi insan aklından çıkan bilgiyi biçimlendirmiştir, Nadége bu tür bilgiye sahiptir, ikisinin de kökenleri aynıdır ama iletişimsel bir sıkıntıya yol açar bu. Conrad, Hugo ve diğerlerine karşılık balıklar, deniz ve dağlar konuşur. Sadece bu da değil, yine insan eliyle yaratılmış duvarlar belirir. Sınıf farklılıkları, balıkçılarla eşlerini ayıran yıllık yolculuklar, estetik değerlerin farklı alımlanması gibi etkenler aralarındaki mesafeyi açar. Kadının gözünde mitolojik bir zenginliğe sahip olan adam, kadına morina balığı kadar güzel olduğunu söylediği an büyü kaçar. Kendi anlamlarıyla yükledikleri kelimeler onları yakınlaştıracağı yerde aralarındaki mesafeyi artırır.
Kadın bu işe bir son vermek ister, adamın ayağını denizden keser ve Yves kırk üç yaşındayken, gemisi de jilet olmak üzere kızağa çekilmişken toprağa temelli olarak ayak basar.
Facia.
Birbirlerine gösterdikleri tahammül yavaş yavaş tükenmeye başlar, ayrı oldukları zamanlarda duydukları özlem kaybolmaya başladıkça sevgiyi de yok eder. Adamın çıktığı geziler, kadının konuşmalarının yankımanın dışında bir şey taşımaması, pek çok sebepten yıpranırlar. Şilili bir heykeltıraşın sahilde yaptığı kadın ve erkek figürleri, sonlarını imgesel bir şekilde yansıtır. Diğer tüm heykellerin gerçeklikten uzak oluşlarının sebebi ölmemeleridir, oysa bu heykeller suyla bütünleştikçe ölürler. Aralarına sessizlik dolar ve yavaş yavaş silinirler. Yaşamın dokunaklı kırılganlığını yüceltmek, heykeltıraşın amacı buydu, belki de sessizliği yontmak. Heykelleri değil, heykelleri yıkanı biçimlemek.
İlişkiler gündeliğe yenilmemeye bakıyor biraz; hikâye anlatımı ve gün içinde yaşanan olağandan biraz uzak şeylerin paylaşımı sevginin eskiyebilirliğini ortadan kaldırabilir ama benzer dilleri konuşmak şartıyla. "Bir erkekle ilişkim, ondan ayrı geçen bir gecenin ardından kendisine kavuştuğumda ona yaptıklarımı anlatmak ve onun bensiz geçen dakikalarında neler yaptığını dinlemek istemediğim akşam bitmiştir." (s. 23) Nakavt. Diyalog, erkeklerin neden birçok kadınla birlikte olmak istedikleri ve aynı şekilde kadınların neden kendini yenileyen bir anlatıcı bulamadıklarında gittikleri üzerinden yürür. Kadın, erkeğin hikâyelerini numaralama fikrinden bahseder, böylece ezbere bilinen hikâyeler tekrar tekrar anlatılmayacaktır. Yves'in kendini yenileyemediği, sahip olduğu dünya görüşünün hep yeni denizlerden beslenmesine rağmen doğanın durgunluğundan -bu da bir güzellik ama tek başına yeterli değil- kurtulamadığı göz önüne alınırsa Nadége'nin gitmek istemesi anlaşılabilir. Yves de kendince haklıdır, yaşanan tekrarların ustalık sonucu ortaya çıktıklarını düşünür. Sonuçta uyumsuz olduklarına karar verirler ve ayrılmaya niyetlenirler. Tüm dostlarını son bir yemek için toplarlar.
Masallar anlatıldıkça ölümün ertelenmesi bir kez daha yaşanır, dostların hikâyeleri ve hikâyelerin salona taşıdığı onca insan/karakter ayrılığı bir kez daha düşünmelerine yol açar. "'Gerçekte bizde eksik olan, birlikte oturacağımız, sözcüklerden yapılmış bir evdi.'" (s. 30) Sözcükler onları bağlar, bir arada tutar. Geri kalanı bir dünya hikâye; mitik, fantastik ve son derece doğal. Kadınla adamı otuzuncu sayfada bırakırız, geriye kalanı öykülerde buluruz.
Ermişler bayramı mantarları: Pavese bu öyküyü okusaydı çok severdi.
Rio de Janeiro'da polo maçı olan hali vakti yerinde bir adam, atlarını karısıyla birlikte önden gönderir ve grev sebebiyle uçağının uzunca bir süre rötar yapacağını öğrenir. Kendine birkaç günlük boş zaman kalınca köyüne, çocukluğunun önemli bir kısmının geçtiği yere gider. Hava tam güz mantarı havasıdır, eskiden olduğu gibi güz mantarı toplamak için dolanmaya başlar, anılar birer birer aklına düşerken otuz beş yıldır görmediği en iyi arkadaşı Ernst'in evine gider. Ernst hemen hiç değişmemiştir ama polocu çok değişmiştir, bunun ayrımına köydeki insanların yaşamları hakkında bilgi edinirken varır. Zaman akmıştır ve onu bir yabana çevirmiştir, doğduğu evi satın almaya kalktığında belediye başkanı onu bir yabancı gibi karşılar ve evin asla satılmayacağını söyleyerek adamı yollar. Özgürlük onca yıldan sonra tekrar gelmişse de bildik biçiminde değildir artık, doğa yağmalanmaya açık bir haldedir, ur gibi yayılan yapılaşmanın didik didik ettiği toprak aynı çocukluğu fısıldamaz. Yaşamın kendisi köyün ve çocukluğun sihirli dünyasından birkaç mantara indirgenmiştir. Karısıyla bir araya geldiklerinde elinde mantarlar vardır, şimdinin yetişkininde bir çocuk.
Havai Fişekler ya da anma töreni: Müthiş bir intikam. Anlatıcı edebiyat fakültesi öğrencisi, çalıştığı gazete için haber yapmak amacıyla havai fişek fabrikasının sosyoekonomik olarak biçimlendirdiği bir kente gider. Fabrikayı ziyareti sırasında müdür kaza olasılığının az olduğundan bahseder, intihar etmek istemeyen hiç kimse fabrikayı havaya uçurmayacaktır. İki işçi dikkat çekicidir, biri sessiz sakin bir adam, diğeri de sabıkalı ve haliyle suç işlemeye meyilli, ebleh bir genç. Genç, adamı babasının yerine koyarak sever, aralarında öylesine sıkı bir ilişki vardır.
Genç ve adam, diğer çalışanlarla birlikte havaya uçacaktır. Karmaşanın orta yerinde kalan gazeteci için haber havadan düşmüştür, araştırmaya başlar ve adamın, gencin ve gencin annesinin dahil olduğu bir geçmişi açığa çıkarır. Oldboy'dakine benzer bir intikam hikâyesi.
Théobald ya da mükemmel cinayet de nefis bir katakulli öyküsü.
Blandine ya da babanın ziyareti: Kız on iki yaşlarında ama yalnız yaşayan, bekarlığın baskısı altında ezilen fotoğrafçının düşünememesine yol açacak ölçüde güzel. Lolita sendromu diyeceğim, öyle bir tutukluk. Kız ve arkadaşı adamın evine gelirler, adam kızın fotoğraflarını çeker. Çektiği en iyi fotoğraflar olduğunu düşünür. Tutkusu giderek artar, günler büyük bir sancıyla geçerken bir gün kız, babasının görüşmek istediğini söyler. Garip bir durum, fotoğrafçı işkillenir ve yarı savunma durumunda adamı kabul eder. Adam işçidir, ekonomik gücü çok azdır ve taşınmak zorunda olduklarını söyler. Konuşurlarken fotoğrafçının evini gözden geçirir, üç katlı bir evde bir katı kendilerine makul bir fiyattan kiralayıp kiralayamayacağını fotoğrafçıya sorar. Kabul edilecek bir teklif değil, yalnız yaşamaya ihtiyaç duyan adam ret cevabı verir. Babanın yüzü düşer ve son kozunu oynar: "'Evet, çok yazık. Eğer bir yer bulamazsak, pekâlâ buradan ayrılmamız gerekecek değil mi? Ve Blandine, o da gidecek tabii!'" (s. 88)
Vurucu son iyi, babanın böyle kaç kişiyi tuzağa düşürdüğünü merak ediyor insan.
Hayalet otomobil: Ayna ve gerçeklik üzerinedir. Vampir-arabadan bahsediyor anlatıcı. Her şey yerinde olsa da arabanın yolun karşısında olması yanlış bir yansıdır. Özneye göre yanlış. Gözleri aynaya indirgiyorum; bakılanlar yansıma, zihin gerçeği üreten. Arabanın yerindeliği her zaman soru işareti olarak kalacak. Sonsuz bir zamanda araba yolun karşısında belirebilir, fizik bunu söyler. Sonsuz bir zamanda insan istediği her şeye inanabilir, her şeyi görebilir. Bunu psikoloji söyler. Her bilim dalının bir lafı vardır, hepsi hayatı biçimler hatta felsefe bir tık daha iyi biçimler bana kalırsa ama yaşamın dolaysızlığı, doğrudanlığı biçimlemeden bağımsız olarak nasıl yaşanır? Belki farkına vararak ama o da bir dolaydır. Eeh, araba karşıda işte.
Bir de mitik öykü alayım, bitireyim. Müneccim Kral Faust nam öykü, İsa'nın gelişini müjdeleyen üç kraldan birinin müjdeleyici olma sürecini kurgulayan müthiş bir öykü. Evet, bu kadar.Kadın-erkek ilişkilerinden bir sandık dolusu öyküye. Çok memnun oldum şahsen, Tournier'yle tanışmak zevk.
Kuş Kadın'ın babasının torununa söylediği: "Erkekler hep annenin peşine düşer ama bir tanesi bile yanında kalmazdı. Kalamazlardı ki. Ben bile ona sadece babası olduğum için katlanabiliyordum. (...) Yani onunla olmak yalnızlıktan beter, o yüzden erkekler de terk edip gittiler hep." (s. 75) Kuşluktan kurtluğa geçişi hep bir adımlık iştir, kurtlarla koşar. Kuş gözlemcisidir. Büyülü bir cana sahip kargası tarafından korunup kollanır. Spinoza'nın kavramına karşılık gelmeyecek belki ama farklı bir çağrışım yaratmak istiyorum; doğalanan doğadır, doğanın içinde kendi habitatını oluşturur ve içiyle dışı ayırt edilemez hale gelinceye dek yaşar. Anlıktır, kıvılcım gibi kaybolup başka bir yerde parlayabilir. Doğurmaya ruhen müsaittir ama doğanın şefkatini ve umursamazlığını taşıdığı için çocuğunu öldüresiye sevebilir, kuş peşinde koşarken bebek arabasını yol ortasında bırakıp çocuğun büyük bir tehlike geçirmesine yol açabilir. Daha nasıl, neyle anlatılır Kuş Kadın, biricik, kendinde bir hayattır o.
"Macarlardan kötü anlatı çıkmaz" kanununu kuvvetlendiren bir metin bu. Kişisel kanunlarımla meşhurumdur. Mesela baklava yerken ayran içmem. Üç numaralı kanun, domatesi katanayla kesmem. Kesemem. Harakiri kursuna gittim, o günden beri katanaya dokunamıyorum, elim içinden geçip gidiyor.
Kuş intihar etti. Çok oldu, yirmi yıl. Daha önceden teşebbüsleri vardı ama sonuncusu başarılıydı. Kızı Lea büyüdü ve annesine dair anılarını toparlamaya çalışıyor. Kendiyle yetinmeyerek annesinin kayınvalidesine, babasına, amcasına, dedesine ve yıllar boyunca Kuş'un etrafında kim olmuşsa onların yanına gidecek, Kuş'a dair anlatılanlardan bir anne miti oluşturacak. Kabuk, içini doldurmak ister. Bu sırada ortaya çıkan aile sırları, II. Dünya Savaşı'nın dehşet dolu yılları, kişilerin sanıldıkları kişiler olmamaları, bir sürü eski bilinmeyen. Kabuk, içini doldurmak ister, sürprizlerle. Lea geçmişi deştiği kadar güncelini de anlatır, mesela kötü giden bir ilişkisi vardır çünkü adam sığırdır biraz. Sığır olması da önemli değil, Lea adamı sevmiyor. Eh, sevilmediğin yeri istersen cennet yapmaya çalış, toprak çoraktır. Sonrasında annesinin eski eşi Leo'yla bir şeyler oluyor ama bunu anlatmıyorum.
Üst başlıklar ve alt başlıklar vardır. Üst başlıklar kişilerden, alt başlıklar kuş türlerinden, hayvanlardan ve çok çeşitli varlıkların isimlerinden oluşur. İsimler anılara denk gelir. Kuş isimleri annenin kuşlarla olan münasebetinin ucudur, garipliklerine dokunur. Garip biridir Kuş, bunu herkes kabul etmiştir ve garip olmadığını bilmeyenler de en kısa sürede öğrenir. Öğrenenlerin her birinden ikişer anı alsam yeter sanırım, arada da ailenin sırlarını falan söylerim, kitabı okumaya niyetlenenler de spoiler verdim diye beni vururlar. Zahmet etmesinler, kurşunlar içimden geçip gider. Katana, domates. Hatırladınız?
Yok yok, o kadar da spoiler vermem ama bu kitabı gerçekten okumanız lazım. Kuş Kadın size hiç benzemiyor. Sezin'e benziyor. Sezin'i tanımak ister miydiniz? Eşim olur. Kuş'a da benzer. İyisi mi kitabı okuyun. Sezin katana sevmez, domatese bayılır. Hayır, hayalet değil. Evet, uçup gidecek.
Lea anlatıyor, Karınca Aslanı. Kobo'nun kumlu ve kadınlı kitabından biliyoruz, tuzak kurar ve çemberden kaçamayanları yer. Anne de böyledir, kızı ondan bir türlü kurtulamayacak gibidir. Sepetten düşmek üzere olan civcivleri kurtarayım derken kızının arılar tarafından sokulmasına sebep olur ve avutucu bir şeyler söylemek ister. Doğa her şeyi iyileştirecektir. Bu. Kıza karşı duyulan sevgiyle doğa sevgisi karışmış mıdır?
Marangoz Arılar: Anneyi arı sokar, Böbebú -ailenin büyü ve çekip çevirme işlerinden sorumlu yaşlısı ve çok daha fazlası ama hayır, spoiler yok- Kuş'un boğazında bir delik açarak hayatını kurtarır. Kuş, bu kez ölmeye çalışmadığını söyler, acı acı güler. Lea için büyük yıkım, Kuş'un uçup gideceğinin farkına vardığı an yapacak bir şeyinin olmadığını da anlar. Yaşam boyu çaresizlik.
Kuş'un ne iş yaptığını söyleyim arada, kendisi kuş halkalar. Şehre gidip biyoloji okumuştur, okurken bir müddet akıl hastanesinde yatar çünkü doğadan ayrılıp şehir hayatına ayak uyduramaz. Sonradan Leo'nun yardımıyla uydurur, evlenirler ve kadın ortadan kaybolur. Bir yıl sonra ortaya çıktığında Leo'dan boşanıp Lea'nın babası olan adamla evlenir. Falan filan.
Oyunlar da var tabii, onları söylemeden olmaz. Çocuk aklı ve yazar aklı sıkı çalışır, ateş böceği yutan babanın midesinin ne zaman aydınlanacağını bekleyen Lea kadar tatlı bir çocuk olamaz. Bir de karga var demiştim, sırası gelecek. Başka oyunlar da var, çok yaratıcı.
Yeter, Kuş'un altından kalkamayacağım, herkesten iki anı yok. Bu kadar. Kitabı okumanız gerektiğini söylemiş miydim?