Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Tutku istiyorum, uçarılık, çocuksu hazlar! Evet, ergence bir haykırış bu. Daha fazlasını istiyorum. Neyin? Sende ne var?" (s. 66)
Son soruyu önemli bir soru olarak görüyorum, sorulduğu zaman büyüyü ortadan tamamen kaldıran bir açıklık. Sende ne var, bana ne verebilirsin, talebim x ama y de ekmek aslında gibi örnekler seçenekleri artırmaktan başka bir işe yaramıyor ki esas oğlanımız kesin kararını verdiği zaman bunların hepsinden kurtuluyor ve yepyeni bir enerjiyle doluyor, sezgiyle tercih edilen aşk geride kalan her şeyi katlanılabilir anılar olarak muhafaza etmeyi sağlıyor. Kenzabure Oe'nin Kişisel Bir Sorun'unun daha bir tutku odaklı olanı diyebiliriz bu roman için, bir de Locke'ın yüzleşimciliğini görüyorum, o kadar sert olmasa da yıkmak diyor adam, iki çocuk ve bir eş, hizmetçilerle dolu bir ev, beyaz yakalılarla dolu toplantılar, yemekler, başka kadınlar, her şey arkada kaldı. Geride bırakabilmenin anlatısı. Pişmanlığın olanca karalığıyla çöküp çökmeyeceği görüş alanı dışında.
Başka kadınların tadına bakmadan Susan'ın yanında o kadar uzun zaman kalamayacaktı. Arzuyu tatmin etmenin kaybettirdiği bir şey olmayınca sabit ve çakılı halinden bıkmaya başlıyor. Bilinen son. Konfor alanı bırakılabilir mi, bırakılır. Ne pahasına? Yaşamak! Daha iyi/kötü olacağının bir önemi yok. Gidebilmek. "Çok üzücü bir gece, çünkü gidiyorum ve bir daha dönmeyeceğim. (...) Bu hayata geri dönmeyeceğim. Dönemem." (s. 1) Olmayan nokta. Birden fazla, yıllar içinde yığılmış kağıt kesikleri -bunu söyleyen Ekin, kilitlendiğim noktayı çözdü- canı daha fazla yakamayacağı yerde. Susan'ı on senedir tanıyor, daha da tanımak istiyor ama gidecek, tanıyacağı kişi, potansiyel Susan olmasını istediği kişi olmayacak çünkü kendisi değişecek.
Kendi değişimine uygun birini arıyor, kendiyle değişecek birini değil.
Sadakatsizlik, ihanet, bunlardan her gün bir tanesinin yaşanmasını istiyor. İnsanın kendine, başkalarına mutsuzluğu sürekli olduğu zaman katlanılabilir. Birilerini terk etmek o kadar da kötü bir şey değil, bu zaten sıklıkla gerçekleşiyorsa. Yenilere yer kalmazmış eskiler kaybolmasa. Eskiler özlenmese yeniler kaybolmazmış. Hatırlamak için önce unutmak lazım, bunu Karin Karakaş söylüyor, bir öyküsünde, birini iyi bir şekilde hatırlamak için onu terk edip unutmak gerekir, sonra hatırlamak gelir. Bu bir döngü, olası döngülerden biri.
Susan'la olan problemler. Adam gitmeyecek, Susan'dan beklediği davranışı görürse ama davranışlarımız sokakların kesinliği kadar. Farklı bir şey çıkmıyor ortaya, Susan farklı davranmıyor, konuşmuyor, adamdan ne beklediği çok açık ve bu açıklık adamı itiyor, adamı Nina'ya itiyor. Mutlak özgürlüğün seçili yükümlülükler olduğu söyleniyor, sanırım doğru. Zorunlu ayrılıkların zincirlerinden gelen şakırtılar pişmanlık şarkısı söyleyebilir ama seçilebilen bağ ve seçilebilen kopuş, yani her şeyin yolunda gideceği duygusunun kapadığı, çok derinlerdeki huzursuzluğun sesini duyabilmek. Kötü bir tercih yapmanın korkusu ve bunun bilinçli olarak yapılmasından gelen rahatlık. "Merak etmeyin, bu gece her şeyi berbat edeceğim." (s. 9) Yalnızlık korkusu pusuda ama tek kurşun; gidilecek.
Victor'un çöple dolu evinde bir koridor, yatak, her şeyi geride bırakmak isteyen adama o yatak o kadar çekici geliyor ki. Victor yıllardır yalnız, eşinden kavga gürültü ayrılmış ve hayatına giren kadınlar girdikleri gibi çıkıyorlar, Victor akıntıda, sırtüstü uzanmış, yüzü güneşe dönük. İşlerinde başarılı insanlar, sosyal yaşamlarında bir o kadar belirsizlik, ne yapacaklarını bilmeyen çocuklar. Seçeneklerin varlığını sürdürmesi lazım, önemli olan bu. Her zaman daha iyisinin ve daha kötüsünün olduğunu, onlara ulaşılabileceğini bilmek. Dünyanın kaldırmak istediği bir etek olduğunu söylüyor adam, dünya bir etek, kaldırılabilir. Obsesif bir ruh, hazların çeşitliliği baş döndürücü, akıntının kaynağı.
Düzgün bir aile yaşamı süren arkadaş, üniversite anarşizmi, vahşi kapitalizmin uşakları haline gelen eski tüfekler ve gidiş, merhametli olanın bıçak kullanması. Son bölüm yeni bir aşkın parıltısından oluşur, bölümlerce süren sorgulamalardan eser yoktur. Parıltılı bir mutluluk anı, son.
Eh, kafaya bir tekme indirecek metinlerden. Bazı şeyleri çözmek için. Karmaşıklaştırmak için de.
Bernard Magné güzel bir sondeyiş yazmış, buradan giriyorum çünkü mevzunun ne olduğu bilinmeli.
İkinci tekil şahıs anlatımıyla yazılan bu metne bir saygı duruşu, Magné ilk paragraf aynı biçimde yazmış. İyice düşünüp taşınması, cesaretini toplaması ne kadar sürdü bilemiyorum ama Perec'in zorlanmayacağı kadar zorlanmıştır, neyse, 1968'de yazılan bu metnin bir Oulipo toplantısı sonrasında ortaya çıktığını söylüyor. Perec hesap uzmanı bir dostundan istediği şema üzerinde çalışıyor, şemayı anlatıya dönüştürecek. Queneau ve diğer katılımcılar "ağaç" gibi dallanan bir anlatı tasarlamaya çalışıyorlar, Queneau son dalın ucuna kadar gidiyor ama Perec'in daha büyük bir planı var; bütün uçların birbirine eklenmesiyle oluşacak bir hiperağaç. Olası bütün olaylar birbirini biçimleyerek sıralanacak, tekrarlar her seferinde farklı bir anlatıya yol açacak, kendilerinden yola çıkarak kendilerine dönüş, farklı bir kimlikle. Magné bunu "parodik bir şemayı tüketme girişimi" olarak görür, tıpkı bir Paris semtini tüketme girişimi gibi. Perec, Perriaud'ya yazdığı mektupta "okunması kesinlikle mümkün olmayan bir metne ulaşmak" için çabaladığını söylüyor. Edebiyatın sınırlarının zorlanması çoğu okuru kaçırır ve sadece en ucu görmek isteyenleri çeker, en cesurları. Sınır ihlali gerçekleştiği an okur ortadan kalkar, metin kendi kendini üretir ve okuru kaybettiği yerde doğar. E'siz bir romanın niyeti daha farklı olsa da bu zorlayış ortadadır, Perec'in bazı metinlerinde hiç yoktur mesela, Perec Bey ne yapmak istiyor? Kurmacanın ötesinde ne olduğunu arıyor sanırım, gerçeği yani.
Perec herhangi bir noktalama işareti kullanmaz ve bir anı dallara ayırır, aslında karar anında beliren olasılıkların dökümüdür ve söylediğim gibi besinlerden, Ionesco'dan ve daha pek çok şeyden etkilenilir, zam istemenin içine amma da çok şey sığmaktadır öyle, örneğin konuşulan saat ve saatin çalması ve Vonnegut'un anlattığı bir fıkradaki guguk kuşu pisliği temizleyiciliği gibi işler bunlardan bazılarıdır, aslında bu temizleyicilik iyi para getirir gibi gözükse de birkaç kuruş fazla kazanmanın derdi her zaman aklın bir köşesindedir, servis şefine bu köşelerden bahsedilmez de torunlardan bahsedilir, birinin tedaviye ihtiyacı vardır veya yeni bir ayakkabıya, yahut bir şeye işte, her neyse, onun için zam istenmektedir. Zam değil, ücret artışı istenmektedir, Zam sözcüğündeki a'nın tınlaması oldukça kabadır, korkutucudur, asla gerçekleşmeyecek bir vaattir. Gerçekleşmeyecek bir vaat neden ısrarla izlenir? Gerçekleşeceği söylendiği için. Söze değil, söyleyene bakılmasının gerekliliği boşuna değildir, sözün değerini belirleyen budur ama bir hatadır, yapılır, insan neye inanmak isterse ona inanır ve söyleyenin boşa çıkardığı güven itinayla buruşturulur, çöpe atılır. Olur böyle şeyler, yaşamın içinde bunlar da var denir ve yaşamın içi dışına çıkarılır, temizinden bir denizaltının içine konur ve denizaltı uzaya yollanırsa her şeyi baştan başlatacak bir saat tiklemeye ve dahi taklamaya başlar. Böylesi hiç görülmemiştir ama bir kez yapıldığını şahsen bir arkadaşımda, servis şefinde belki, gördüm, iyi bir teşebbüstü. Tekrarlanacak olması kötü.

Perhizler, balıklar, vahşi kapitalizm ve insan. Oyunlarda ve rüyalarda buluşurlar. Ben bu metni tekinsiz bir rüya olarak gördüm, uyanınca elimin boğazıma sarıldığını fark ettim. Bir ihtimal, hastalığımdan doğan öksürüğümü durdurabilirdi ama başka ihtimaller arasında ne önemi vardı ki, ölüm sadece bir tanesi.
El-Azab Mısır'ın yeni kuşak edebiyatçıları arasında en parlak olanlarından biriymiş ve Arap edebiyatının yükselen yıldızıymış, toplumsal çürümeyi çok iyi işliyormuş ve bir sürü şey. İşliyor gerçekten, anlatısı yirmili yaşlardaki iki arkadaşın şehir merkezinde ev tutma çabalarının sebeplerini -bağımsızlık ihtiyacı, cinsellik ve erkekler için kendine ait bir oda- duygusal eğitimden geçen bir gencin bakış açısıyla biçimleniyor. Kronolojiden uzak, zamanda atlamalarla kurulan çatının altında çakal emlakçılardan hayat kadınlarına, toplumun farklı kesimlerinden farklı yozlaşma çeşitleri inceleniyor, uçarı bir ruhun dürbünü nereye dönükse orayı görüyoruz.
Dürüst ve trajikomik. El-Azab sıkı bir anlatı kurmuş. Bir göz atın.
Kötü zamanların bir anlamının olmadığını ama aslında olduğunu fark ediyorum; kötü zamanlar paylaşmak ve acının üzerinden birlikte gelmek içindir. Bir başkasının acısını görüp yüklenmek. Mark Vonnegut bunu için var olduğumuzu söylemişti, Kurt Vonnegut da böyle düşünüyor. Suyla ilgili de düşünceleri var, buraya bırakayım: 'Nerede olursam olayım, nerede olduğuma dair hiçbir fikrim bile olmasa ve başım ne kadar belada olursa olsun, suyun doğal çizgisinin en son ucuna ulaşabildiğim zaman, bomboş ve parlak bir huzura erebilirim. Bir göletten bir okyanusa kadar her türlü suyun son sınırı bana şöyle der: "Şimdi nerede olduğunu biliyorsun. Şimdi nereye gideceğini biliyorsun. Biraz sonra evde olacaksın.’ (s. 48) Biraz sonra evde olmak. Dünyanın en rahatlatıcı düşüncesi, bilinmeyenin ortasında bile.
Vonnegut, konuşmalarından makalelerine pek çok şeyi bir araya getirmiş ve bu derlemeyi ortaya çıkarmış. Son eserlerinden biri, 1990 tarihli. Kurmacalarının izlerini takip edebileceğiniz, atom bombalarından ırkçılığa, politikacılardan kodaman tayfaya kadar pek çok gömmeceye şahit olabileceğiniz şahane bir kaynak. Mizahi tabii; yeterince mutsuzluk çektiği zaman insanın kendi mizahını oluşturacağını Pirandello söylemişti zamanın birinde, Vonnegut için mutsuzluk defalarca aşılmış bir çizgi demektir, kalbin oralarda bir yerde yer almaktadır ve onunla ilgili yapılacak hiçbir şey yoktur, sadece var olur ve savaşta bir bomba tarafından parçalanmadığı sürece orada kalmaya devam etmiştir. Dresden'den sağ çıktığı için Almanlara teşekkür eden bir arkadaşı var Vonnegut'un, hava savunma sistemi ve sığınağı olmayan bir şehrin güvenli bir iki yerinden birine kapatıldıkları için sağ kurtulmuşlardır ki bu bombardıman olmasaydı sağ çıkamayacaklardı oradan, büyük ihtimal. Vonnegut, Alman atalarının kuzenlerine teşekkür eder, kendi yaşamı için. Onun dışında ince diliyle şöyle bir silkeler hepsini. Sadece onları değil, karşı cepheyi de.
Önsöz'de Böll ve Vonnegut'un fotoğrafı cephenin iki yakasını tek kareye sıkıştırıyor. Gülüyorlar, Vonnegut Rus cephesinden kaçabilmek için kendisini vuran ama hastane yolunda yarası iyileşen bir askerden bahsediyormuş, Böll de askerlerin kendilerini vurdukları anlaşılmasın, barut yanıkları oluşmasın diye bir somun ekmeğin üzerinden ateş ettiklerini anlatıyormuş, güldükleri buymuş. Korkunç mu? Daha fazlasına şahit olanlar için komik gelir. Böll'ün söylediği diğer şeyler de çok önemli; Vonnegut Almanların doğasındaki en önemli unsuru sorduğunda, "İtaat," diyor Böll. Koşulsuz itaat, düşünmemenin temel adımı. Bir başka şey de savaşın üzerinden onca zaman geçtikten sonra bile savaşı hâlâ unutmaması ve savaş üzerine romanlar yazması sonucunda komşuları tarafından hor görülmesi. Alman utancının son temsilcisi olduğunu söylüyor Vonnegut Böll için. Bu görüşmelerinden kısa bir süre sonra Böll yaşamını yitiriyor, o da çok sigara içermiş ve son zamanlarında iki koltuk değneğine ihtiyaç duyar hale gelmiş. Unutulmayacak bir yazarın unutamayacağı şeyleri yazması normal değil mi? Toplumsal bir utancın üstesinden gelmek için şart ama yarayı deşmenin bir lüzumu olmadığı düşünülüyor. Vonnegut: "Şimdi unutma zamanı." (s. 16)
Yirmi bir bölümden oluşuyor, aralardan seçerek gideceğim. Birincisi, Vonnegut'un ailesi, Büyük Buhran ve savaş yılları, bir de Cornell Üniversitesi tabii. Vonnegut buraya 1940'ta giriyor ve dünya kafayı yiyip birbirine girince cepheye gidiyor. Daimi bir kıdemli er olarak üç yılın sonunda geri dönebilen şanslı azınlığın içinde. Norman Mailer da kendisi gibi kıdemli er olarak askere giden Ivy Leauge öğrencilerinden ama onun başka bir hikâyesi varmış, ne olduğunu öğrenmek istedim ama sonrasında Vonnegut bundan bahsetmedi.
Aile MIT mezunu mimarlar ve mühendislerle dolu, Kurt'ün abisi MIT mezunu bir kimya mühendisi, amcası da öyle bir şey, ailenin geri kalanından da birkaç tane var işte. Baba mimarlık yaparken savaşlar ve buhranlar sonucu mesleğini bırakıyor ama umut etmeyi değil, eşinin -Kurt'ün annesi- akıl hastalığından mustarip olması da onu yıldırmıyor. Bu arada aile akıl hastalıklarından da çok sayıda mezun vermiş, intiharlar diploma olarak duvarlara asılmış. Hastaneye kapatılanlar arasında Kurt ve oğlu da var ama bunların sırası gelecek. Baba ölünce Kurt, soyadındaki "Jr."ı atıyor ve baba-oğul olarak iki kişiliğe sahip oluyor o andan sonra, kitaplarını iki kişi yazmış gibi. Babasına ilk hikâyesini 750 papele sattığını söylediği mektup sonrasını da müjdeliyor. Tekboynuz orada, bulunmayı bekliyor.
İki. Bakire ormanda tek başına dolaşırsa tekboynuz görebilir, efsane bu. Kurt ve abisi Bernhard evdeki umursanmazlar çetesini oluşturuyorlar, ablaları Alice bakire, babalarıysa tekboynuz. Tekboynuzun problemi, aklını kaçıran eşinin kendisine nefret dolu gözlerle bakıp krizlerinde ağza alınmaz küfürler etmesi. Kurt, annesini daha da delirtenin yanlış tedavi olabileceğini söyleyip Amerikan Psikiyatri Birliği'nin bir toplantısında yaptığı konuşmada kendinden yola çıkarak annesinin ölümünde payı olan uygulamalar hakkında bir iki söz söylüyor. Tabii yine Dresden'e dokundurarak ama öncelikle şunu almam lazım: "Dr. Nancy Andreassen'in çalışmalarından haberdar olanlarınız vardır. Ben de dahil olmak üzere pek çoğumuzun depresif ailelerden gelen depresifler olduğumuz kanıtlandı. Yaptığı çalışmadan aşağı yukarı şu kuralı çıkarıyorum: Depresif değilsen iyi romancı olamazsın." (s. 29) Aileden gelen depresif mirasın yanında Dresden bir şey değil diyeceğim, olmayacak, çok önemli olsa da Vonnegut'a göre Dresden, romancılığı ve kişiliği hakkında hemen hiçbir şey açıklamaz. Açıklayan şeyler kültür, toplum ve tarihtir, bunlar da lityum, Prozac ve benzerleriyle iyileştirilemiyor, iyileştirilebilenler bu öğütme makinesinin içine düşmek istemeyen son insanlar ve çabalarına saygı duymak, onları desteklemek gerekiyor. Aile hem bir çukur, hem bir zirve olarak ortaya çıkıyor, 1944'te ölen annesinin hiçbir kötülüğü hak etmeyen babasına nasıl davrandığını görmesi kendi başına gelen yıkımlara katlanması açısından bir örnek oluşturmuştur diye düşünüyorum. Baba, eşi öldükten sonra kızı Alice'i sevgisinin kaynağı yapıyor ve diğer çocukları anlıyor bunu. Alice yetenekli bir ressam ve heykeltıraş ama hemen hiçbir şey üretmiyor, yeteneğini kullanması gibi bir zorunluluğu yok, özgür. Kanserden ölene kadar üç çocuğuyla mutlu bir yaşam sürüyor, ölümünden sonra çocuklarını evlatlık olarak alıyor Kurt, altı çocuğu oluyor böylece. Bazen yeteneği kullanmak zorunlu hale geliyor, bu kadar zor bir yaşamı olmasaydı yazar mıydı Vonnegut, bunu düşünüyor insan. Pollock veya, Pollock'a bağlanıyoruz ve savaşların hiçleştirdiği dünyada Freud'un sırrını verdiği harikalar/kabuslar diyarının izlerini süren ressamların acılarından doğanı anlıyoruz. Mavi Sakal'da gördük. Orada tabloydu da gördük, şu en sonda ortaya çıkan, kocamanından. Dresden bombalandıktan sonra Vonnegut ve arkadaşlarının bırakıldıkları açıklıkta görülen insan curcunasıymış o. Zihnin acıyı nasıl bastırdığını anlayamıyorum bazen. Vonnegut da anlamıyor bence, onca felaketi anlattıktan sonra hayatında iki kez uluya uluya ağladığını söylüyor ama öyle bir yabancılaşmış oluyoruz ki, nasıl yani, bu da mizahın bir parçası mı diye düşünüyoruz. Evet, öyle.
Evet, öyle, Vonnegut iki eşinden, Truman Capote ve sanatçı tayfasının komşuluğundan, Hristiyanlıktan, intihar teşebbüsünden -"Buradan çıkmak istemiştim."- yıkımlardan, Celine ve Celine'in kepazeliğinden, Yaşar Kemal ve Yaşar Kemal'in New York günlerinden ve diğer onca şeyden bahsederken acının nasıl üstesinden gelinebileceğini, yaşamla nasıl baş edileceğini de söylüyor. Kurt Vonnegut, eli birazcık kitap tutmuş herkes için muazzam bir edebi gelişim metni sunuyor, ben bir kez okuduğum şeyi -şiir hariç- ikinciye nadiren okurum ama bu öyle değil, Vonnegut iyi bir yazar olmanın ötesinde iyi bir insan, istikametin yitirilmemesi için arada rehberliğinden faydalanmak gerekiyor. Sanırım iki üç fenerimden biri kendisi, ışığı daim.
Başka dillerin şarkısı kendi dilimizi de taşır, insani bir dil. Vokal melodisi, şarkının kendi ezgisi derken yürür gideriz. Şarkılar bir yerlere çeker, gitmeye zorlar. Karakaşlı bizi nereye götürüyor, vapur yolculuklarına. Vapurların konuştuğu, direklere isimlerin kazındığı ve yıllar sonra isimlerin okunduğu ama kayıp zamanın izinin doğrudan bulunamadığı, karakterlere bölünerek anlatıldığı, farklı acılardan geçilerek anlatıldığı.
İki bölümden biri, Büyüyünce Ne Olacaksın 1991-1995 aralığında yazılmış öykülerden oluşuyor, okul yolculuğunda Ses ve Söz arasındaki arkadaşlık ve daha fazlası. Sis de ortaya çıkıyor ama sonra. Biliyorum; çocukların neler yaptıkları, düşündükleri, konuştukları gözümün önünde. Haftanın iki günü, sabahın köründe ve öğleden sonra vapurlarında izlerim. Onlardan biri değilim, öğretmenleriyim ama bir öğretmen gibi değil, insan gibi izliyorum. Yaşıyorlar. Acı çekiyorlar, mutlu oluyorlar, ailelerinden konuşuyorlar, kendilerinden konuşuyorlar. Kitabımı kapıyorum bazen, kulak misafirliğini geçip kendimi evlerinin salonlarına zorla sokuyorum. O kadar tanıdığım şeylerdi ki yabancılaşmak istedim ve Karakaşlı'nın sözcükleri ve imledikleri sağ olsun, bambaşka bir hikâyeye dahil olabildim. Öykülerin epigrafları da başka odaları aydınlattı, koridora düşen ışıklardan yol bulundu, bu dalgakırandan sonra karşı yakanın ışıkları göründü, Üsküdar tarafında sıkıntıdan başka bir şey yoktu, dar sokakların döküldüğü yokuşlarda yeni bir şey kurulamazdı, öyküler bunları da taşıyordu.
Hangi öyküyü kimin anlattığını ayırt edemiyorum, hepsini birbirine bulayacağım. Ses'in tokasıyla üç ad yazdığı direk, Haydarpaşa açıklarındaki lodos ve birbirini tanımaya çalışan, ayrıldıktan yıllar sonra bile tanımaya çalışan üç insan. Eylülde çalıntı yaz günleri -diyor Karakaş, çalıntı yaz günleri, bunu aklıma kazıdım- ve kışın sisli belirsizliği, Sis'in ortaya çıkması, yaşamın çoğu ansız belirişi ve kayıtlarının tutulması. Daha fazla yitmemeleri için bazı şeylerin kaydını tutmak, geçmişin imgesel suyunda bir araya gelmiş üçlü. Vapur da izliyor bir yandan, üçünü yakalıyor ve benzerleri arasından ayırıyor. Direğine yazılan isimleri hemen eşleştiremiyordur yüzlerle, duymuyorsa eğer. Ertesi yıl kızla oğlan biniyor vapura, birbirlerini görmüyorlar, oğlan üç isimden birini, diğeri okşuyor. "Her yerime ayrı ayrı baktılar, gördükleri bugünüm değildi." (s. 21) Adı da iyi vapurun, KALMAZ. Hatta tam olarak şu: KALMAZ - İSTANBUL. Eh, liseden sonra pek bir şey kalmaz, kalsa da aynı olmuyor, bilinen şeyleri söylemek istemediğim için devam. Fotoğraflara bakıyorlar, birbirlerini üzdüklerini kabulleniyorlar. İncindikleri yerden çiçek veriyorlar, yorularak. Birbirlerinin olmuşlar, öylesi. Biri çok tahammülsüz, aynı ölçüde yorucu. Sis sanırım, erkek. Başkalarının uyduklarına uymayacağını söylüyor, yalnız adam olarak varlığını sürdürecek. Ionesco'yu da yazmalıyım bir ara, Sis'i ondaki yalnıza çok benzettim. Aynayı kırıyor Sis, kendini bir başka yerde görmek zayıflığını ortaya serdiği için, kendini hiçbir zaman pırıl pırıl yapamayacağı için, insanların kirlerinden arınamayacağı için. Niye hep aynı dizelere dönüyorum? "beni şarkılarla türkülerle aşkla donatın / pırıl pırıl yara almaz olsun bedenimin her yeri" Eller de karışıyor hikâyeye, zamanı biçimlemeyi öğrenememiş, biri, ellerin yelkovanlığında, belki akrepliğinde, yıllığında tabii, hatırlıyor. Söz'müş, öyle söylüyor. Rüyada ellerin sıcaklığını hatırlıyor. Ellerin sıcaklığı unutulur, unuttuğum sıcaklar var. Unutmadıklarım da. Yeldeğirmeni'nin sokaklarında. Rıhtım'a inen yokuşlardan vapurları görüyorduk ve sanırım öykülerdeki Z'yi de gördüm, nokta yerine Z'yi kullandığını düşünüyorum Karakaşlı'nın. Yine vapurlar görebiliyor ama pek kimse de görmüyor sanırım. Z, kendisini görenleri denize atıyor. Anı inşasında Z'nin attıkları, üçünün arasındaki boşlukları dolduruyor, üçü de farklı anıları inşa ediyorlar ve birbirlerini çoğaltıyorlar.
Vardığım: Yaşamın yol metaforu. Yabancı memleketler, farklı diller ve birbirini teğet geçen, dokundukları yerde birbirlerini besleyemeyen insanlar. Yabancı dilde olduğu gibi kendi dilinde de anlaşamamak, insanın anlaşım problemi. Sözcüklerle değil de gülüşlerle anlaşabilmek, ancak. Eski arkadaşlarla araya giren zaman da bir başka iletişememe sıkıntısına yol açtığından. "Paylaşılamayan bugünler yüzünden hiç olmadığı kadar sıcak olarak anımsanmaya muhtaç olunan bir yalan-geçmiş yaratma oyunuydu bu, şu bildik eski çaresizlik." (s. 58)
Çöpkadın: Naif ve görkemli bir çöküşün öyküsüdür. Kumru Hanım, aşık olduğu adam ve ablasının münasebeti, kaldırılamaz yükler ve çöplükte biten bir travma. İyileşme bir sonuç olarak ortaya çıkmasaydı öykünün yarım kaldığını düşünebilirdim. Bir de başka bir öyküde çöpteki kadın ortaya çıkmasaydı. Öyküler arasında böyle geçişler var, üç tanesi zaten belli bir olayın üç karakter üzerinden çeşitlenmesinden doğuyor.
Öğleden Önce Öğleden Sonra: Linklater filmleri gibi bir öykü. Masaya oturan bir yabancının kendisini anlatmaya başlamasıyla doğan bir aşinalık duygusu. Onu hiç öylesi tanımamışsınızdır, yıllardır tanıyor olsanız bile. Kimliğini gösterir, fotoğraftaki kendisi olsa bile bir başkasıdır, geçmiş zamanların yüksüzlüğünü taşır. Kendisi tarafından ihanete uğramamıştır, uğrasa kendini dökemeyebilirdi. Öğle zamanı insanlarını anlatır, masasına oturduğu da onlar gibidir, kendi gibi. Geldiği gibi kaybolur ama bir şey, bir sözü...
Karakaşlı'nın inceliğini, duygulara karşılık olarak düşürdüğü imgelerini pek sevdim, pek çok sevdim, özellikle takip edeceğim yerli öykücülerden biri Karakaşlı. Tanıştığıma pek memnun oldum.