Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Felsefe dünyayı -bütün alt kümeleriyle beraber- tanımlama/anlama çabası olarak sıkıştırılabiliyorsa -ki az önce bunu yaptım- ve açtığımızda sıkıştırılmış halinden farklı bir şeye dönüşmüyorsa, o zaman onu belli bir ölçüde işe yarar bir şey olarak kenara koymak, unutmak gerekiyor, sanırım. Bilgi biriktirmek dışında bazı şeylerin cevabını bulmak için kullanıyorsam felsefeyi ve aldığım hiçbir cevabı yaşamıma uyduramıyorsam unutmak gerekiyor. Ağan bir karanlığın içinde değilse felsefe, masasına oturup fikirler üfürerek dünyayı biçimlendiren adamların kalıplarının ürünüyse ve hatta tam olarak buysa, düşüncemi çarpıtan ve olmadığım biri haline dönüştüren bir şeyse -ki felsefenin de bir iktidarın mekanizması ve dahi iktidarın ta kendisi olduğunu düşünüyorum- ve bilmek böylesi mümkün değilken bildiğini iddia ediyorsa, bilmenin yollarını aydınlatma çabası içindeyse felsefe, filozoflar bunun için kafa patlatıyorlarsa, söz gelişi Kant'ın ahlakından çıkan yol bireye ulaşmıyorsa, teşekkürler ama daha fazla saçmalığa tahammülüm yok. Felsefe metinlerine kurmacaya yaklaşır gibi yaklaşıyorum, elimde değil.
Felsefe işe yarar, yaramaz değil ama yetmez. Aradığı cevabı bulanlar adına çok mutluyum, ustasını bulanlar adına, "Evet, bu!" diyenler adına. "Evet, varoluş, dünya, insanlar, bütün bunlar görüntüseldir. Temel şeyler bütün bunların dışında, duvarın ötesindedir." (s. 52) Duvarın ötesini merak etmeyenler adına çok mutluyum, ben o merak sağ olsun, ölmek üzereyim, beynimi sürtüp kıvılcım çıkartasım geliyor, yapamıyorum. Çağımızın hastalığı derler, buna da inanmıyorum. Savaşlar, kapitalizmin biçimlediği yaşam, bunlar olmadan da cevaplar yetersizdi bir zamanlar, her çağda düşünülebilir bu.
Ionesco'nun tek romanı. Adamımız üç kuruşa bir mağazada çalışırken deden miras kalıyor. Dededen kalan miras bolca boş zaman demektir, bir de yarıştan çekilmek tabii. Şöyle bir başlangıç: "Otuz beş yaş, yarıştan çekilme vaktidir. Eğer yarış varsa." (s. 5) İşinden ölesiye bıkan bir adam, patronları ve iş arkadaşlarıyla tam takım bir sömürü düzenine hizmet ederken patronunun baskıcı davranışlarıyla, yüzeysel sevgileriyle ve pek çok can sıkıntısıyla boğuşur. Tanıdık şeyler, kısa kesip özgürlüğün dayanılmaz ağırlığına geçeceğim. Adamımızın yaşamını değiştirmeye gücü yoktur, metnin politik arka planında görülen eylemlere inanmaz, kendine inanmaz çünkü, çocukluğundan beri kendisine biçilen rolleri bir bir yırtmış, tek başına bir adam olarak yaşayagelmiştir. İlişkileri derinliksizdir, eğlenceden ve can sıkıntısından öteye gitmez. "Sıradanlığımızdan ötürü ipin ucunu bırakıyor, vazgeçiyoruz. Büyük Sevgi vazgeçme diye bir şey tanımaz, yoktur böyle bir sorunu, vazgeçmek sıradan insanlara özgüdür, başarısızlık da öyle." (s. 8) Ah!
Kitaplar. Adam aynı kitapları döndürüp döndürüp okur. Dostoyevski, Hugo, Dumas, Kafka, yaşamı edebi yönden biçimleyenler. Paralanınca çıktığı yeni eve de aynı kitapları götürür. Yol arkadaşları. Doyumdan uzak bir geçmişin tesellileri.
Babası beş yaşında ölen adamımız, annesinin insanüstü çabalarıyla okumaya yönlendirilir ama beceremez, yüksek okula gidemez, kendisinden pek bir şey olmaz yani. Olmadığınca da toplumun gözünün önünde olduğunu düşünür, başarısızlığı toplumca benimsenmiştir ve kendisine her an hatırlatılır. Toplum da pek matah değil ama içinde başarabilmiş insanlar var, bir tane bile olsa adamımız yeterince suçluluk çekerdi sanırım, bütün bu çarpık düzenin tek sorumlusunun kendisi olduğunu düşünürdü. Ne isyancıydı ne de bir boyun eğiciydi ama ikisinin arası karanlık bölgeydi, ne olduğunu bilmiyordu. Bilinmezlik içinde bir ruh. Sonsuz, sonlu, sonlu olmayan, sonsuz olmayan muhabbeti, Ionesco'nun konuşmasındaki, metinde birebir mevcut. "Bütün usumuz karanlığa karışıp gider." (s. 15)
Paris civarında bir eve çıkar adamımız, yerleşir, kapıcı kadının gözlerini üzerinde hissetmekten son derece rahatsız olsa da birkaç defa dışarı çıkıp eve döner, ya kahve alır, ya bakkala uğrar, uyandırmak istemediği arzularını bu şekilde yok etmeye çalışır. Düşünmek istemez, düşünmek anlamsızlıktır ama düşünmeden de duramaz, yapabildiğini yapar, yapamadığını özler, izlemeye başlar. İzlediği ölçüde mutlu olur, düşündüğü ölçüde mutsuz. Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk'la paralel okunması gerektiğini söylemiştim bunun, bir metin tek bir alıntıda gizli: "İnsan şöyle kıyıda durur, yalnız izlerse, pekala neşelenebilir." (s. 26) Bu bağlamda kendisini izlediğini de düşünebiliriz; sadece devinimin mutluluk vereceğini söyleyen her kimse, ona küçük tedirginliklerden de bahsetmek gerek. Adamımız evinin kapısının önüne gelir, ceplerinden birini kurcalar ve anahtarını bulamaz, aklı başından gider, diğer cebine bakar ve anahtarı bulur, sevince kapılır. İkincisi de dolaptan alacağı bardak için dolabın kapağını açar, bardağı alır, kapağı kapar. İnce işler, bunların manası çok derin.
Barlar, kafeler... Adamımız gezer, oturur, evine döner, evinden çıkar. Felsefe öğrenmek ister, belki o zaman her şeyi yerli yerine oturtabilirdi ama bu mümkün değil. Her şey akışkandır, varlığın ve hiçliğin sorgulaması bu zemin üzerinde sürdürülür. Dünyanın bir tiyatrodan ibaret olması izleği her yerde kendini hissettirir, gözlemlenen her mekan, her insan oyunun bir parçasıdır. Gerçeklik duygusu sorgulanmaya açıktır, sorgulanır. Her şey gibi.
Ionesco korkunç bir şey yapıyor, bilinmezliği sokaktaki bir adamın düşünce yapısında doğuruyor. Korkuyla bakıyorum kitaba, gözümün görmeyeceği bir yere kaldıracağım sanırım. Son bir şey, Bernhard ve Pirandello'nun maruz bıraktığı dehşetleri derleyip sıkıştırmak nasıl olurdu, şöyle: "Çevremdekilerin hepsi, başkalarıydı." (s. 69) Vay başıma küller yağa...
1989 mahsulü, 1980 sonrasında öykülere yansımış bunalımın zirvesi. Baran'ın alkol tedavisi gördüğü ve ailesini bir arada tutmaya çalıştığı yılların yansımaları olabilir bu öyküler, gerçi böyle deyince yazarı metnin orta yerine düşürüyormuşum gibi hissedip pişman oluyorum, yazarın metinle ilgisi yoktur diyorum, sonra vardır diyorum, bu konuda söylenenleri düşünüyorum, karar veremiyorum. Neyse, Baran'ın gençlik fotoğraflarında gözlerindeki parıltıyı ve gülümsemesindeki sıcaklığı gördüm, bir de yaşlılık zamanlarındaki yorgunluğunu ve umutsuzluğunu. Üçüncü dönem öyküleri diyeceğim; çocuklu ailelerin dağılışları veya zorla bir arada tutuluşları sırasında çocukların aradıkları mutluluklar, yetişkinlerin kendi dünyalarına ait bunaltılardan kurtulma çabaları bu dönemin merkezi.
Yelkovan Yokuşu: Cuma günleri öğle yemeğini restoranda yiyen biri, insanların sohbetlerinden kendine vazife ve bambaşka bir dünya çıkarır. Amacı günleri atlatabilmektir, aynı naneyi akşamları da yer. Perşembeleri ve pazarları geçirebilirse böyle, bir sonraki perşembe ve pazara kadar iyi. Günlerden birinde iki kadının konuştuğu bir masaya oturuyor ve dinlemeye başlıyor. Biri otuz beş, diğeri elli yaşında iki kadın, adamın verdiği isimler ve hikâyelerle biçimlenir, bir yandan aralarında konuştukları meseleler vardır, iki uymaz gözüken kurgu bir araya gelir, kadınlardan birinin akıl hastanesine girişi ve oradan kurtuluşu üzerinden yürüyen hikâyeye adam da dahil olur, sorularla biçim verdiği anlatıda bozkıra çalan bir evliliğin, yaşamasızlığın acısını duyar. Küçük bir evden bahseder kadın, gidilebilecek tek yer, bir kurtuluş mekanı.
İki arkadaş kalkar, adam da kalkar, kadına yetişir ve o küçük eve birlikte gitmelerini teklif eder.
Değirmen: Yeşilkent'in yazlık evlerinden birinde parti veriliyor, Saffet Doğan'la karısı Handan oranın yerlilerini pek de umursamadan yaşıyorlar, burjuva dostlarıyla burjuvazinin ne kadar da güzel bir şey olduğunu konuşuyorlar. Seçkinler bir arada, Saffet Bey'in bağlamasını çıkarmasını bekliyorlar. Beyefendi birkaç türkü tıngırdatıyor, dinleyenler tabaklarındaki yemek artıklarına tiksintiyle bakıyorlar, sigaralarını söndürüyorlar, türkülerin doğallığı karşısında utanıyorlar belki. Sonra keman geliyor, konservatuvar mezunu Saffet Bey Ysay'ın sonatını çalıyor ve kendisini hep geri planda bırakan haksızlıklardan acısını çıkarıyor, Handan da neden bu adama aşık olduğunu hatırlıyor. Parti vermese bilmeyecek, yıkılmaya yüz tutmuş evlilik, yine.
Oğlan Erol ve Lâle de öykünün ikinci bölümünü oluşturuyor. Lâle, Handan'ın uzaktan akrabası. Erol'un davetiyle değirmene gidiyorlar, Erol Lâle'den değirmende yaşamalarını istiyor. Evden uzakta, onlardan uzakta bir yaşam. Handan uykusunda Erol'un suçlayıcı bakışlarını görürken. Bir mutsuzluğun orta yerinde.
Bozacıda: Fakir kız, bozacıda oturan yaşlı adam. Pastaneleri bilirsiniz, kadınlar otururlar. Ertesi gün yine otururlar, aynı yerde ve aynı saatlerde. Annem de onlardan biridir, oradan biliyorum pastane tayfasını. Burada yaşlı adam, tek başına. Kız, yaşamının maddi ve manevi yoksulluğundan kurtulabilmek için farklı bir şey yapmak istiyor ve pastane sahibine birazcık oturup oturamayacağını soruyor. Adamın masasına yönlendiriliyor sonuçta, oturuyor ve konuşuyorlar. İlk konuşmaları iyi, ikincisinde adamın mutsuzluğu filizlenen ilişkilerine de yansıyor ve adam kızı tersliyor, kalkmaya niyetleniyor. Yeni bir arkadaşlığa başlamak için enerjisi yok. "Arkadaşım kalmadı. Onları belki de ben kendim bıraktım. Kendime hesap sormaktan korktuğum için eski günleri hepten unuttum. Böylece tükendim." (s. 504)
Öğle Saatleri: Memuriyetin evrende sudan sonraki en iyi çözücü olduğu söylenir. Bir insanın yavaş yavaş eridiğini görürsünüz; kıyafetleri eskir, gözler pörsür, bir küçük insancık kalır geriye. Salim Bey insancık olmak üzereyken Nuriye'yle karşılaşır. Kırk beş yaşındaki Salim Bey için yirmilerindeki Nuriye yaşam kurtarıcı dostluğuyla geçen günleri katlanılır kılan insandır ama kız hayat pahalılığıyla baş edemediği ve ailesinin günden güne eridiğini gördüğü için evlenmeye karar verir. Yaşlı bir adam, zengin, Nuriye'yi Salim Bey'den çalacaktır. Son günleri çok acılı olur, Nuriye gittikten sonra Salim Bey kedilere seslenir, daha doğrusu kediler gelsin diye onlara yalvarır.
Rose Bonbon ve Bakırçalığı, Baran'ın kopuş izleğini taşısa da farklı mekanlar kullanması sebebiyle dikkat çeken öyküler. Birinde İstanbul'a gelen taşralı bir zenginin, mafyanın arkadaşının yardımıyla kenti tanıma çabası vardır, diğeri daha ilginç. Üniversitede aşık olduğu hocasıyla evlenen bir kadının yalnızlığı anlatılır. Aşk kısa sürede söner, kadın yirmi yaş büyük patronuyla/kocasıyla/hocasıyla yıllar geçirir. Mardin'e giderler, orada kadını birkaç haftadır takip eden bir ağa ortaya çıkar. Kibar bir adamdır, kadına sultan olduğunu söyler. Kadın hiçbir şey anlamaz ama karşısındaki adamın diri yapısından etkilenir, sevişirler. Adam ortadan kaybolur, kadın adamı bekler ama gelmez, bir yandan da o gece ne yaptığını öğrenmek isteyen kocasının bütün ısrarlarına rağmen susar. Her şey ortada ama söylenmeyenler işkenceye dönüşür. Başka tür bir işkence, yaşama yüklenen bir ağrı daha.
Eğrelti Yeşili adlı öykü de oldukça iyidir, farklı kırıkları anlatır.
Öncekilere göre daha yüklü öyküler bunlar, geçmişin izi daha ağır.
Kendilik bilinci belirmiş ama nesnelerle, dünyayla bir bağlantı kurulamamış, bir iç dünya ve dışarıdan beslenemiyor. Sonuçta Karrer delirdi, pantoloncuya girdi ve bastonuyla defalarca tezgaha vurdu, vurmadan önce Oehler'le yürüyordu, sadece pazartesileri, şimdi Oehler anlatıcıyla yürüyor pazartesileri çünkü Karrer delirdi ve Steinhof'a, akıl hastanesine gitti. Oehler anlatıcıyla yürüyor ve birbirlerini biçimlemek zorundalar, anlatıcı Oehler'in hızına alışmak zorunda, giyimini onunkiyle odaklamak zorunda, dar kenarlı şapkaya geniş kenarlı şapka, botlara karşı ayakkabılar, düşüncelere karşı düşünceler, görülenler ve duyulanlar karşılıklı sınanırsa, kıyafetler gibi, biri diğerini tutmayacaktır, öyleyse söylenenler yalandır, görülenler de öyle, yalandan kurtulmak diye bir şey yoktur, öylelik kişiden kişiye değişir, kişiler de kişiden kişiye değişir, kendindelik düşünüldüğü an kendindelik olmaktan çıkar, hiç kimse kendisi olamaz bu durumda, böyle bir şey mümkün değildir. Lyotard bunu açar, Husserl bunu Kant'tan süzdürüp berraklaştırır, fenomenlerin dünyası deist sayısı kadar olan tanrı sayısı kadar çoktur ve bu kadar çok olan bir dünyayı düşünmek onu yok eder, düşünce dünyayı kısıtlar, parçalar, kafese koyar. Yok eder, küçük parçalar kaybolmaya meyillidir, insan kendini kaybetmeye meyillidir ama bu yapış yapış denizde salınmakla kendini kurtarır, bu yapış yapış denizi sevdiği de olur, yüzmekten bıkmaz ve kendini mahveder, farkına varmadan. Mahvolur, düşünceleri dipsiz kuyuya akar sonunda, kaybolur. Ziyan olduğunu söylemek için bir ön değer vermek gerekir, buna bir ön değer vermek fazla değer vermektir, olağanlığı çok önemliymiş gibi, bayağılığı çok önemliymiş gibi algılamak demektir, saçmalıktır, çekilmez durumları çekilir durumlara tıkıştırmak hiçbir zaman iyi değildir, çekilirleri de çekilmezliğe iter bu, her şeye bulaşan bir çürümüşlük. "Bütün yaşam süreci bir kötüleşme sürecidir, sürekli, bu yasa en korkuncudur, her şey kötüleşir." (s. 12) Belirli bir dünyada belirsiz noktalar bırakmak, var olabilmek için. Belirsizliğin boşluğunda hayatta kalmaya çalışmak, bir deliliği sürdürebilmek için. Çekilmez olanı çekmek, olgulara karşı hayatta kalmak, varlığı sürdürebilmek, Kerrer bu yüzden delirdi. Kerrer varolmanın içindeydi ve onun karşısındaydı, çaresiz. Bir kere vardı, düşünebiliyordu ve düşüncesinden kurtulamıyordu. Tarihin var olup kendi yalanını sürdürmesi gibi, dışa çıkamaması gibi, kendi içinde kapalı bir sistem. Akıl, diyor Oehler, hiçbir şeyi kabullenmemekle akıl olmuştur ama bu bir sonsuz döngüdür, sonuçta kendini de yok etmesi gerekecektir. Bunu fark eden bir alt-akıl yaratır Kerrer, doğanın ve insanın sürmesini sağlayan bu alt akıldır, böyle söyledi Kerrer, der Oehler, sürekli aklı olsaydı öldürürmüş kendini ama aklı sürekli değilmiş, bir noktada kesilirmiş, iyi bir şeymiş bu, Kerrer'in yerinde olmamasını sağlamış, Kerrer şimdi bu yüzden akıl hastanesindeymiş. "Düşünülen bütün düşünme bir yedek düşünme, çünkü gerçek düşünme olanaksız, çünkü gerçek bir düşünme yok, çünkü doğa gerçek düşünmeyi dışlıyor, çünkü gerçek düşünmeyi dışlamak zorunda." (s. 15)
Deneyime dayanmayan her şeyin olanaklılığı, her şeyin yanlış olduğu bilgisiyle çarpıştığında insanın yok olma deneyimini doğurur, tek bir deneyim, yanlıştan tek bir çıkış yolu. Bu yolu kullanmaz insanlar, çocuk yaparlar bir de. Çocuk yapmak, diyor Oehler, insanın kendine hiçbir şey sormadığı anların sonucudur. İnsan gerçekten sormaz, sadece yapar, gerçekten sorsa yapmayacaktı ama sorma ediminin hiçbir önemi yok, kepazelik, Rust aslında Oehler olabilir mi diye düşünüyorum ben, Oehler çocuk yapanların en büyük cezaya çarptırılması gerektiğini söylüyor, kafasız insanlar çocuk yapıyor ve çocuklar devlet tarafından kafasızlaştırılıyor, hiçlikten hiçliğe, posası sıkılan insanlar devlete verebileceklerini verip birkaç anıyla ayrılıyorlar bu dünyadan, var oluş bir simülasyona dönüşüyor ve asıl varlık bu çarpıklık olmaktan öteye geçmiyor. Çarpıklık, doğanın ürettiği onca acı, insanın acı çekme kapasitesinin sınırsız olması, hepsi bir mekanizmanın parçaları olarak beliriyor, doğa kendinden olmayanı istemiyor, insanı istemiyor, bunu pek çok uçuk kaçık filmde, kitapta gördük, istenmediği yerde duran kişi kafasızdır, istenmediğinin farkına varmayan daha da ahmaktır, demiyor Oehler, ben diyorum bunu, Oehler'se Karrer'den alıntı yapıyor, anlatı içinde anlatı, kaç kat olduğunu sayamadım, bilmiyorum, birinin diğeri olması bana hiçbir sorun çıkarmaz, Oehler için sorun değil, o sadece anlatmak istiyor, anlatıcıya anlatmak, anlatıcı da anlatabilsin diye, söz gelimi hastanelerin çekilmezliğiyle dışarının çekilmezliğini farklı kılan bir şey olmadığını, hastanelerin ve Kerrer'inki gibi psikiyatrların saçmalık olduğunu söylüyor, bunlar sağaltımdan çok yıkım için oradadırlar, başka bir amaçları yoktur, derin düşünme sanatını yok eden yerlerdir, yok olmaya yol açacak düşüncelerin belirmesinden hemen önce düşünmeyi kesme sanatını yok ederler, birbiriyle ilgisiz pek çok şeyin bir araya gelip mutlak sonu -deliliği, ölümü vs.- getirmesini engellemezler, Kerrer'in başına gelen engellenemeyecek bir şeydi. Uzunca bir bölüm, Kerrer'in delirme anları için. Kerrer'in arkadaşı Hollensteiner'in dehası ve intiharı, Kerrer'in delirme anları için bu da. "Bu ülkenin güzelliği ile bu devletin hainliğini karıştırırsak, diyor Oehler, intihara varırız." (s. 30)
Spiraller, genişleyen spiraller, Bernhard'ın üslubu.
Evet. İsviçreli ve hayat arkadaşı Moritz'e geldiğinde anlatıcı düşünsel boşluğunu Moritz'e açmak için oradaydı, karanlığını kusuyordu, varlığının duyurduğu dehşeti haykırıyordu, yarıda kaldı. İsviçreli ve İranlı hayat arkadaşı geldiler, handalar, anlatıcı da handa, İsviçreli bazı işleri için oradan ayrıldı, kadınla adam ormanda yürüyüşe çıktılar, adam yaşamak için bir amacının olduğunu anladı, kadın onu yaşatacaktı, kadının varlığı yeterliydi çünkü kadın Schubert ve Schumann'ı biliyordu, Kierkegaard ve Schopenhauer'ı biliyordu, derinlikliydi, tüketilebilirdi, tüketildi ve adam, kadını tükettiği gibi bıraktı. Kendisi çoktan tükenmişti; yazılamayan metinler, yazılsa yazarını yok edecek metinler, araştırmalar, bilimsel işler, bilimsenmeyen işler, birçok iş insanı yok edebilirdi ve adam birini seçti, kadın ortaya çıkana kadar kendisini evine kapadı, kentten ve köyden ayrı ayrı nefret etti, aynı izlekler etrafında dehşet bir anlatı kuruldu kısaca. İsviçreliyle İranlı arasında bir yok etme biçimi belirdi, birbirini parçalayan iki insan, zamanında birbirlerinin paraziti olmuş iki insan ayrılamıyordu, biri diğerini yok edecekti, ancak öyle ayrılabileceklerdi, çok zengin olan adam, kadını yok edebilmek için soğuk ve nemli bir yerden arazi almaya karar verdi, emekliliğinde o araziye bir ev yaptıracaktı, İranlı kadın sıcak memleketlerden başkasını bilmediği için bu çürüyen doğanın içinde yaşamaya mahkum olacaktı ve karşı çıkamayacaktı, her şeyi kabullenmişti, her şeyin kendi hatası olduğunu biliyordu ve yok olmanın başka bir yolu olmadığını biliyordu. Doğru değil, en sonunda öğrendi ve kendini bir kamyonun altına attı. Kendini yok etti, onurlu bir davranış. Adamla konuşmaları sırasında, adamın intihar edip etmeyeceğine dair bir sorusuna, "Evet," demişti, etti. Evet, anlatı adını bu onaydan, anlatının sonlandığı satırdaki onaydan alıyor.
İkisi de ağır anlatılar. Birinde müzik-felsefe ilişkisi var, diğerinde Wittgenstein soslu yürümek-felsefe-anlam üçlemesi.
Baran'ın son öykü kitabı, 1996'da basılmış. Karakterlerin çocuk ağırlıklı olması anlatıyı basitleştiriyor, bir o kadar da derinlik kazandırıyor. Çocuklar imgelere daha açık, bu da yetişkinlerin dünyasından daha aydınlık bir dünya demek. Sonsuz bir uzam, çocuklar doldurmak istiyorlar ama büyükler kendi dünyalarını boca etmeye çalışıyorlar. Beceremezler, çocukların düş enginliğiyle baş edilemez.
Porselen Bebek: Çocuk, ablasından eski evlerini anlatmasını istiyor. Ablaya göre öyle bir ev yok, hele ormanda. Çocuk için o ev var, arkasından dere geçiyor, tahta köprülü. Ormanın içinde. Ormanın çağrıştırdıkları için Bachelard'ın mekanlarla ilgili müthiş kitabına bir göz attım, kendini kopyalayan sınırsız bir dünyaya ulaştım. Sonradan gördüm ki ben bunun bir benzerini bir şiirimde deniz için kullanmıştım, denizin ortası için.
"baykuşlar nasıl her yere bakarlarmış gibi
acından denizin her yere aynı uzağı"
Manası çok derin, denizin her yerde aynılığıyla ilgili, bir de baykuşun tek bir noktadan her yeri görebilmesiyle ilgili. Eğer deniz de bakarsa tıpkı bir baykuşa benzer, böyle bir imge. Baykuş benim, çoğalan acı her yer, tekrarlayan acı deniz, aynı şeylerden farklı sonuçlar beklemek baykuş, alçalıp yükselen ama hep orada olan deniz, baktığında acıdan başka bir şey göremeyen baykuş, baykuşun kanadına devrilmiş deniz, denizden tane düşmüş gözü buğulu baykuş.
Öyküde küçük çocuğun ormanı olarak beliriyor bunlar, sonsuza yakın bir imgelem. Abla kabulleniyor, öyle bir ev varmış ama kentteymiş, hep kentte oturmuşlar. Duvar süsüymüş zaten o ev, çocuğun hatırladığı. Düşüp kırılmış. Çocuğun annesi pratik bir çözüm sunmuş. "Kırılan bir şey, der, onarıldı mı eskisinin yerini hiçbir zaman tutmaz. En iyisi atmalı onu. Hiç değilse gözümüz görmez. Gözümüz görmeyince de unutur, gideriz." (s. 670) Neden incindim bilmiyorum ama ciddi ciddi canım yandı burada. Neyse, çocuk yabancı ülkelere gitmek istiyor ve çıkınını yapıp yola çıkıyor. Bozkırda bir yol. Fantastik bir alem, az ileride. Porselen abla ve diğerleri. Dönüşte aileden bir azar, kurtarıcı baba ve porselen bebek, sonsuz imgelemin hediyesi.
Arnavutlar: Bu da tatlı bir düşçülüğün öyküsüdür. Pek bir özelliği olmayan babanın Arnavut bir aile uydurması, savaş anıları, göç anıları derken çocukların da mahallede Arnavut olarak anılmaya başlamaları, annenin isyanı ve her şeyin eski sıkıcılığına dönmesi, babanın sessizliğine mahkumiyeti, acı bir renksizlik. Sonrasında Safranbolulu olduğunu söylüyor baba, komik hikâyeler anlatmaya başlıyor. Gülüyorlar, aile olmanın nasıl bir şey olduğunu anlıyorlar. Hikâyenin paylaşımı çok önemli bir şey, insan ilişkilerinin temelini bu hikâyeler oluşturuyor. Derinliği anlatılanlar sağlıyor, anlatılmayanlar -saklananlar, gizlenenler, karanlık alanlar vs.- başka bir biçimde ortaya çıktıkça yaralayıcı oluyor. Lüzumsuz bir acı.
Acı, İnci ve Mariya Çelesta diğer öyküler. Üçüncüsü Baran için şaşırtıcı bir öykü, fantastiğe en yakın öyküsü olsa gerek.
Öyküler bitti. Selçuk Baran ıskalanmaması gereken bir öykücü. Çok geç olsa da hakkı verilmeli, okunmalı. Okuruna ulaşamama küskünlüğü sona erer belki.
Dizi editörü Serdar Giritli'nin giriş yazısı iyi olmuş. Perec üslupçu değil, belli şemalarla -yeterince okuduğumuz yazarlarda alışkın olduğumuz en belirli şey, belki- kurduğu bir anlatı yok, o her şeyin her şey tarafından anlatıcısı. Mesela bir pencereyi ele alalım. Perec bir pencere gibi düşünebilir. Kendisinin kütüphaneciliği var, bir kütüphanedeki arşivleme sistemi gibi düşünebilir, arşivlenmeye gelmeyecek kitaplar gibi düşünebilir. Perec'in görüşünü düşünüyorum, sokakta. Keskin nesneler. Yanından geçip giden araçların plakalarını bir dakikalığına aklında tutabilir, o sırada uçan bir karganın gagasından düşen cevize doğru atılan bir diğer kargayı görüp köşesinden fırlayarak saldırıya geçen kara kediyi izleyebilir, aynı zamanda kirpiğine düşen yağmur damlasının tarihini çıkartarak on su dönüşümü öncesine giderek farklı coğrafyalarda gezinebilir, bir saniye içinde. Böyle bir deli berraklığı mı diyeyim, sonsuz farkındalık mı diyeyim, bilemedim, Perec'te ondan var. Dolayısıyla üslupçu olması doğasına aykırı bir şey. Giritli, Perec'ten alıntılamış: "Yazma arzusu, kendi ayak izlerinin üzerine hiçbir zaman geri dönmeme düşüncesiyle ilişkilenir." (s. v) Kendi ayak izlerinin üzerine hiçbir zaman dönmemek, her şeyin parlaklığını gören biri için kolay. Perec, anlaşılması zor dünyayı biraz olsun anlaşılabilir kılmak için gördüklerini metinleştiriyor. İddia edildiği gibi bir yazı üretme makinesi değil, son derece insancıl bir abimiz.
Perec kendi algısının mikro tarihçisi olarak görülebilir. Bu kitaptaki metinlerinde aslında görülmeyen, belki önemsenmeyen ayrıntıların yaşamın büyük bir bölümünü oluşturduğunu gösteriyor. Her gün yinelenenler, her gün yerinde bulduğumuz sokaklar, dükkanlar, eşyalar, insanlar rutinin içinde kaybolup gidiyor, oysa bir parçamız onlardan oluşuyor. "Trenler ancak raylarından çıktıklarında var oluyor; uçaklar yalnız kaçırıldıklarında değer kazanıyor; arabaların tek kaderi çınar ağaçlarına çarpmalarıdır: yılda elli iki hafta sonu, elli iki bilanço: bunca ölü ve eğer rakamlar artmaya devam ederse, ne âlâ haber!" (s. 1) Facialarla var olduklarını bildiklerimiz, medyanın varlıklarından haberdar ettikleri, hepsinin bir dökümü yapılmalı ve dünya sadece bunlardan ibaret olmamalı, bunların arkasındaki sebepleri de bilmeliyiz. Perec, grizu patlamasından çok madenlerdeki insan emeğine dikkat çekiyor, asıl rezalet/hayat bu noktada. "Arka plandaki uğultu" diyor Perec, bileşenlerini belirleyip sorgulamamız, çözümlememiz ve sonuçta kendimizi konumlandırmamız, hatta bulmamız gerekiyor. Mekânımız, bedenimiz, hayatımız hayatın kendisiyle ölçülüp biçilir, kimliğimizi böyle oluştururuz. Yoksa sürekli bir uğultuyla, bilmeden, bilmeyi akla bile getiremeden yaşarız.
Perec'in metinleri için bir formül de var, formül değil de bakışını anlatan bir bölüm. Yaşam Kullanma Kılavuzu'ndan Kayboluş'una pek çok yerde karşımıza çıkan şeyler.
"Sokağınızı tarif edin. Bir başka sokağı tarif edin. Karşılaştırın.
Cebinizdekilerin, çantanızdakilerin dökümünü yapın. İçinden çıkardığınız her bir nesnenin kökeni, kullanılışı ve geleceği hakkında kendinize sorular sorun.
Kahve kaşıklarınızı soruşturun.
Duvar kâğıdınızın altında ne var?
Bir telefon numarasını çevirmek için kaç el hareketi gerekir? Neden?" (s. 3)
Neden gerçekten; hiç merak edip hayalini kurmadığımız, bir olguya dönüşmedikçe varlığından haberdar olmadığımız için mi?
Vilin Sokağı: Paris semti tüketildi, sokağı tüketeceğiz bu kez. Sokak boyunca sıralanmış dükkanlar, saat öğleden sonra dört. Saatin dükkanlar üzerinde biçimleyici bir etkisinin olmasını boşa bekledim, her şey olduğu gibi. Perec sayıp döker; binalar, kaldırımlar, isimler, numaralar, kasaplar, manavlar, bakkallar, kırtasiyeciler, kasaplar... Duvarların yerine binalar. Hepsinin dökümü. Tabelalarda uyarılar, isimler, duvar yazıları. Az insan. Boş arazide çubuktan kılıçlarla düello yapan iki çocuk. Araplar ve Yahudiler arasındaki olaylar, metruk evler, kan damlaları. Yıllar geçtikçe değişen meskenler, anlatıcının şaşkınlık sözcükleri. Burukluk: "36'dan bir kadın çıkıyor: orada 36 senedir yaşıyor, sadece üç ay için gelmişti." (s. 12)
Samimi Yanlarıyla İki Yüz Kırk Üç Kartpostal: Calvino'ya ithaf edilmiş. İki yüz kırk üç kısa yazıdan ibarettir, işbu öykü. Çeşitli tatil beldelerinden gönderilen kartlar, yenen onca yemek, edinilen dostlar, bronzlaşma, bir sürü iş. Özlenen, aranan, düşünülen kişiler. Belki bir tanedir.
Sonraki iki öykü kurmacaya ilişen mekânlarla ilgili.
Çepeçevre Beaubourg: Sokağın köşesinden çıkıp gelen akrobatlar renklerini akıttılar. Sirk topluluğu mekânı daha farklı görmemize yol açtı, iyi oldu. Çevre, Paris'in en eski mahallelerinden biri ve geçmişten de bir tortu taşıyor, sokakların hikâyelerini sıralamak uygun olurdu ama yetmezdi, geleneksel tarzda bir yapılaşmanın kuşattığı semtin az ilerisinde modern bir dünya var, oradan geçen bir gezgin hızla değişen dünyada kaybolduğunu kolaylıkla hisseder.
Londra'da Gezintiler: Mekânları taşıyan sözcüklerin, dillerin bir karşılaştırılması denebilir. Anlatıcı, defalarca Londra'ya gitmiştir ve uçağın kalktıktan kısa bir süre sonra inişe geçmesiyle görülen bloklar halindeki yerleşim yerlerini görünce sözcüklerin taşıdığı anlamları düşünür, sokak, cadde, mahalle gibi anlamlar taşıyan sözcükleri karşılaştırır. Fransızca, mekân isimleri olarak daha fakirdir, İngilizce daha zengin.
Stendhal, Londra'nın sokaklarda gezinmek için en uygun şehir olduğunu söyler, şehirlerin şehridir Londra. Anlatıcı, şehrin tamamının gezilmesi için birkaç günün yetmeyeceğini söyler, metro bile başlı başına bir keşif alanıdır. Şehrin kendini doğuran gizemleri gezginleri bağlar. Londra bir örümcek ağıdır.
Kalan üç öyküden ikisini kısaca anlatayım. Birinde anlatıcının bir sene boyunca yiyip içtiği her şey var. Diğeri, anlatıcının masasının üzerindeki nesnelerden ibaret. Her şey sayılıp döküldükten sonra bahsedilmemiş tek bir nesne kalır, yazılı bir kağıt. Kağıtta okunan metin yer almaktadır ve metin kendini tekrarlar, ikinci defa. Küçük farklarla; yanan sigaranın külü biraz daha birikmiştir, sözcük sayısı artmıştır, yazım esnasında gerçekleşen her şey yazma eyleminden sonra bütün farklarıyla oradadır.