Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Şişenin seğireceğini gösteren alametler belirdikten sonra yeni Direktör'ün kim olacağını minimax adlı sistem belirliyor. Belirsizlik, eş zamanlılık, benzer işler. Heisenberg ve o zamana kadar bu kuantum mekaniği dalgasıyla kim uğraşmışsa hepsine teşekkür borçlu PKD, bilinmezciliği ortaya koyarak etrafına paranoid bir dünya kurmasına yardım ettikleri için.
Aslında basit; dokuz gezegeni yönetecek bir adam seçiliyor, şişe sağ olsun. Random bir şekilde ensesinden tutulan sınıflı -snfszlar oyunun ışında, kast sistemi işlevsel- arkadaş törenlerle koltuğuna oturuyor ve sistemin seçtiği suikastçı kendisini öldürene kadar yönetiyor. Son derece rastgele bir sistem, sebebini üç paragrafta özetlemiş PKD. Metin 1955'te yazılmış, öngörülerin tutup tutmadığını okur söylesin. Neyse, 1980'lere gelindiğinde tüketim toplumu daha fazla tüketemeyecek bir hale geldiği için arz fazlası mallar yığılırken piyango sistemi doğuyor. İnsanlar satın alamadıkları ürünler için piyangoya katılıyorlar, ödüller güce ve prestije evriliyor, sonuçta Oyunun Efendisi unvanı büyük ödül haline geliyor. İstikrarlı bir dünyayı çoktan geride bırakan insanlar için en mantıklı yaşam biçimi, piyangodan ödül çıkmasını beklemek. Sebep-sonuç ilişkilerinin ortadan kalktığı, tamamen tesadüflere dayalı bir dünya bu.
Aykırı sesler, alternatif dünyaları arayanlar da var tabii, çok iyi bir örnek olmasa da dünyanın eski hali özleniyor ve Preston gibi adamlar ortaya çıkıp özgürlüğün peşine düşüyorlar. Dokuz gezegen sisteminin dışında, yeni başlangıçlar için uygun olan gezegenleri aramaya giden yarı çatlak Preston'ın müritleri, 150 yıldan beri haber alınamayan üstatlarının peşinden uzaya gidiyorlar. Şişenin seğirdiği sırada. Seğirme, Efendi'nin değiştiğini gösteriyor. Bazı efendiler birkaç dakika yaşayabiliyor, bazıları yıllar boyunca sağ kalıyorlar, kendilerini nasıl koruduklarına bağlı. Verrick kendini iyi korudu, şişe seğirene kadar. Yerine geçen Cartwright, Prestoncı arkadaşlarını onuncu, efsanevi gezegen Alev Diski'ni bulmak üzere uzaya yolladıktan sonra Efendi olmak üzere ofise geliyor. Telepatlar ve askerler tarafından korunacak ama kime güvenebilir? Yaşlı bir adam Cartwright, öldürülmemek için elinden geleni yapacak ama paranoyalarla da mücadele etmek zorunda kalacak.
Belirsizliğin içinden inanç yükseliyor, radikal bir grubun eylemleri ütopyanın kapılarını aralayabilir. John Preston, bir deli peygamber, uzaklardan verdiği umudun kaynağı olarak çoktan toza dönüşmüş olabilir ama yarattığı devinim hâlâ sürüyor. Bir şeyler uğruna mücadele etmek, ütopyanın ta kendisi. Belki bir hiç uğruna mücadele.
Tam PKD işi, tekinsizlik. Emin olamamak. Kendinden bile şüphe duymak, bir önceki anın kişiliğiyle şimdininki farklı olduğuna göre korkunun bir mesafesi yok, kişinin sıfır noktası da kendine bir o kadar uzak. O kadar uzak ki tepeden inen bir sistem koşulsuz kabul ediliyor, herkes piyonluğunu biliyor ama herkes kendi zihnine hapsedilmiş durumda, tekinsizlikten ötürü. Bu üst yapı hakkında pek bir fikrimiz yok, PKD bu noktayı es geçmiş gibi geliyor bana. Psikolojik bir hikâyeyi takip ediyoruz, işin ekonomi politik boyutu anlatıyı çok daha derinleştirirmiş. "Toplumsal ve siyasi sistemi destekleyen endüstriyel yapı" olarak "beş Tepe" bahsi geçiyor ama yayılmacılığın durduğu bir noktada sistemin sürmesini sağlayan nedir, bu mekanizmanın doğrudan sömürücü eylemleri nedir, bilemiyoruz.
Verrick ve Cartwright arasında bir kovalamaca başlayacak, Verrick kaybettiği unvanın acısını çıkarmak için Cartwright'ın kellesine ödül koyacak, yanında çalışan hırs delisi bir adamın yarattığı android sayesinde Efendi'nin canını almaya çalışacak. Sanırım olay budur, biraz da detaylardan bahsedip bitireyim. Tabii daha Ted Benteley var ama o daha çok anlatıyı görmemizi sağlayan gözlerden ibaret, özgürlükçü ve sistem karşıtı olduğunu da ekleyebiliriz. Ayrıntılar, mesela her konuda en yetenekli insanların reklam sektöründe çalışması. Güzel, daha çok ve daha pahalıya satmak iyi ama ekonomik anlamda çökmüş bir toplumda nasıl bir reklam stratejisi gelişebilir, bilemedim. Android, tek bir bedenden geçen çok zihin, ruhun maddeye üstünlüğü. "Düşünüyoruz, o halde varım!" Bir android vecizesi.
PKD'nin ilk romanı bu, genişçe bir dünyayı sınırlı bir forma sokmaya çalıştığı için bağlantılar iyi kurulmamış gibi geliyor ama bu dağınıklık onun biçem denemelerinden kaynaklanmış olabilir veya romanın devamını getirecekti belki, belki de getirmiştir, bilemiyorum. Her koşulda türün müptelaları tarafından mutlaka okunmalı.
Kevin Lynch konuya imge üretiminden giriyor, fenomenolojik verilerin uygulamalı olarak bir dökümünü çıkarıyor. İmgeler de çoktan satın alındığı için sermayenin form kazandırdığı, belki de amorf hale getirdiği kentin insanlar için ifadeleri, zorla oluşturulan imgeleri söz konusu. Lynch'in incelediği kentler Boston, Jersey City ve Los Angeles. İkisi batıda, biri doğuda. Kentlerin oluşumu sürekli bir çizgide ilerlediği için genişleme, biçimleme aşamaları yavaş yavaş ve düzenli olarak ilerliyor, bu oluşum sırasında "ilksel prensipleri oluşturacak bir yöntem" öneriyor Lynch: İmgelerin deneysel bir biçimde ortaya çıkarılıp kentin bu imgelere göre kurulması. İnsan deneyimler, deneyimleri imgelerini oluşturur ve imgeler deneyimleri etkiler, değiştirir. Bütün bu değişimlerin kenti yaşayan insandan anket vs. yoluyla sistematize edilmesi, farklı sonuçların karşılaştırılması ve ortaya çıkan tablo yardımıyla mekânın yaratılması yöntemi işe yarar gibi gözüküyor ama kapitalizmin gücü karşısında böyle bir şey mümkün değil tabii. İyi niyetli bir yöntem gözüyle bakabiliyorum. Mesela geçenlerde olay oldu, bir haber sitesinin, "İstanbul'da ev almanın tam zamanı!" konulu haberinde paylaşılan İstanbul fotoğrafını gördünüz mü? Başkaları kaos diyor, biz ev diyoruz, öyle mi? Mordor'dan bir fotoğraf olduğunu söyledi insanlar, haklı olarak. Övünülecek bir durum yok, bu hale getirilen bir şehirde yaşamak, bile bile yaşamak iftihar meselesi değil, patolojik bir vakayı yüceltme meselesi. Akıl sağlığımızı kaybetmiş durumdayız, başka bir şey değil.
Anlamayan adam olarak ahkâm kesiyorum şimdi. İnsanlar ve faaliyetlerinin sabit fiziksel kısımlar kadar önemli olduğunu söylüyor Lynch. Kadar? İnsanlar kentlerde oturmak için doğmuyorlar sanırım. Bir ön kabul var burada ve çok tehlikeli bu; kentin insanı sınırlaması kabulü. Betonun içinden geçememek gibi bir durum değil, sabit kısımların önceliği durumu. Pek kabul edilebilir gelmiyor bana, insanın şehirde yaşamasının bedeli ağır. Resim mi ne vardı öyle; bir sokak var, araçlara ayrılan alanlar haliyle insanlara kapatıldığı için boştu, kapalı alandı. Kuş kadar bir alan kalıyordu insanlara. Perspektif hapishanesi diye bir şey uyduracağım şimdi; uzamda boşluk bulamamaktan ötürü yorgunluk çekilen yer. Bir daha bir şey uydurmamam için devlet buna bir şey yapsın. Neyse, edebiyattan, müzikten ve benzeri tırı vırı işlerden dahi etkilenebilir kent, belki imgelem oluşumu aşamasında. Bunlara da dikkat edilmeli. Kent anlamla, zevkle dolup taşmalı. Aslında dolup taşmasına gerek yok, bunların ortaya çıkabileceği biçimde tasarlanması yeterli.
Okunaklılık, Lynch'in incelemesi için temel olgu. Kent okunabilmeli, doneleri de. Yol bulma süreci bu okumalardan en temelini oluşturuyor. Yürümeyle alakalı birkaç kitap var, onlarda kaybolmak ve yolu bulmakla ilgili güzel bölümler mevcut. Kahramanın sonsuz yolculuğunun kente indirgenmiş hali aslında; imgeler havada uçuşuyor, küçük kahramanlar her gün yollara dökülüyor ve kentten bir şeyler alıyorlar, kente bir şeyler veriyorlar, belirsiz bir hedef için yolları yaratıyorlar ki sayısız yoldan bahsediyorum, bir o kadar da sabit yollardan. Farkında oluş, yolun bilincinde olma hali bir yana, kaç farklı yol kullanılır bir hedefe varmak için? Basit bir örnek: işe giderken metro istasyonuna varmak için geçtiğim sokakları hep değiştiriyorum. Bir duvar yazısı, bir kuşun ötüşü, bir pencerenin sıcağı, hep değişik. Aynı yolu bir daha hiç bulamıyorum. Kendimi de bulamıyorum, bir başkasıyla karşılaşıyorum. Bir şeyler değişmiş oluyor. Gün değişiyor, ben değişiyorum, imgeler değişiyor, hiçbir şey aynı kalmıyor. "Seçme şansı" diyor buna Lynch, yolu seçmenin doğurduğu özgürlük. Özgürlük değişebilme olanağıdır.
Kolektif hafıza, semboller, bu imgeleri toparlayıp derler, sembolik bir harita ortaya çıkarır. Zihnimizde mevcut. Bilinçli kayboluşu yaşamayanların, haritanın karanlık noktalarını açmak için keşfe çıkamayanların, doğal kaybolucuların özgür olmadıklarını düşünüyorum. Kaybolmaktan korkarlar, bulamayacakları için. Aramaktan da korkarlar, bulamayabilecekleri için. Kapalı bir yaşam, imgeler kendilerine dönük. Açık toplumlarda yön bulmanın yöntemleri Ek-A bölümünde mevcut. Bir iki ilginç hadiseyi anlatayım. Bazı toplumlar bir denizin kıyı bölgesi için yirmi farklı isim kullanıyorlar ama yükseltiler için hiçbir isimleri yok, yükseltiler toprağın doğal bir parçası onlar için. Eskimoların kar yağışı için kullandığı kelimeleri hatırlayın. Yağmur onlar için isimsizdir. Bunun gibi şeyler.
Başka... Kent İmgesi ve Bileşenleri nam başlığın altında imgelerin toplumsalı ortaya çıkarmadaki rolü irdeleniyor. Çalışma, somut imgeler üzerine odaklanıyor. Yollar, sınırlar/kenarlar, bölgeler, düğüm/odak noktaları ve işaret öğeleri, üç farklı şehirde yapılan araştırmalardan sağlanan veriler üzerinden değerlendiriliyor. Şehirlerin sokakları, caddeleri, yapıları, her şeyi bu beş madde etrafında inceleniyor ve imge oluşumundaki rolü belirlenmeye çalışılıyor. Yer şekillerinin etkisi de kent imgeleminde önemli, dağların biçimlediği dar bir alanda kurulan kentlerle düzlüklerin kentleri aynı imgeleri üretmeyecektir. Lynch bu yer şekilleri olayına pek girmiyor, kentin sabit noktalarını göz önüne alıyor.
Kevin Lynch, kentte yaşayanın düşlemini daha yaşanabilir kentler kurmak için değerlendirmek istiyor ve bir öneri getiriyor. Getirmiş daha doğrusu; altmış yıl öncesinin önerisi bu ve neoliberalizm cehenneminde uygulanabilir gözükmüyor, hatta tahakküm kurmada bir silah haline dönüşmüş imgelerin varlığı her yerdeyken, özgürlüğünden soyutlanan insan neyi ne için yaptığını, hangi imgenin kendi imgesi olduğunu bilemezken... Eh, iyidir yine de.
Oe 1994'te Nobel'i kazandı, Japonya'da kendi adıyla bir ödül veriliyor, iyi bir yazarsanız ve Japonsanız -kriterleri bilmiyorum ama Japonluk şartı vardır belki, çünkü kim bir Japon olmak istemez ki- bu ödülü kazanabilirsiniz. Oe kendi ödülünü kendine vermiştir, Nobel'den bahsetmiyorum, özürlü bir oğlanla yaşamayı bilmiştir. Bu metnini ister istemez kendi yaşamıyla bağdaştırıyorum. Esas oğlanın adı Bird, bildiğiniz gibi kuşlar uçar. Uçmak, cazibesine karşı konulamayan yeryüzüne isyan etmek demektir, çokça özgürlüktür. Bird de özgür olmak ister, haliyle. Evliliğini bir hapishane olarak görür, gitmek istediği Afrika onun için uçsuz bucaksız bir mutluluk alanıdır ama gidemez. Haritalar alır, gidemez. Aklında sürekli planlar kurar ama gidebilecek gibi değildir, hapishanesinden çıkamadığı gibi özürlü bir çocuğa sahip olduğunu öğrenir öğrenmez görünmez bağlarla sabitlendiğini, bir daha hiç hareket edemeyeceğini dehşetle görür. Nevrozlarla çevrilmiş bir huzursuzdur o, mutlu olmaktan çok uzaktır, mutluluk düşüncesi onun için pek bir şey ifade etmez, mutluluğun çerçevesi anlık çarpıklıklarla, kendisini ayna olarak gördüğü için insanların düşünce yapılarına bürünüp ürettiği tek yönlü düşüncelerle doludur. Yorucu bir yaşam, sağlıksız.

Bozkurt Güvenç, Japon kültürüyle ilgili yazdığı şahane bir incelemede oyun salonlarının Japonya'da her köşe başında bulunduğunu ve kayıp insanların bu salonlarda saatlerini, günlerini geçirdiğini söyler. Bird tam buranın adamıdır, oyun salonları onun Afrika'sıdır ama ulaşılabildiği için arzuyu tatmin eder ve dolayısıyla geçicidir. Bundan sonrasını okuyunca çözümleyeceksiniz.

Hüseyin Can Erkin çevirisi. Oe çok iyi bir yazar.
Çok şahsi bir deneyimim var, burada metin üzerinden gideyim.
Altı yaşındayken aynanın içindeki dünya, duvarın ötesindeki alem, algılananın ötesindeki bir başka boyut, artık her neyse, kendini gösterdiği zaman yıllar sonrasını parçalamaya başlıyor. Çocukluğun animizm, nesne devamlılığı gibi sihirli edinimleri yetişkinliğe bir ölçüde yansıyor ve bu durum bir nevi lanet; beynin gelişimi arkada izler bıraktığında çok sonrasının "makul" denen düşünce biçimini sakatlıyor. Da diyemem, yetişkinlerin dünyasından ayırıyor kişiyi. Evet, sanırım bu. Çok canlı bir hatıram var: Sokakta top oynuyoruz, gökyüzü bir anda bakıra kesiyor, korku ve merakla yukarı baktığımızda yağmur başlıyor. Oyunu unutuyoruz, o zamanlar denizi görebildiğimiz Şehit Anneler Parkı'na koşuyoruz ve gökkuşağını görüyoruz, sırılsıklamız, üstümüze kırmızı ışıklar düşüyor, su birikintilerinde zıplarken kahkahalar atıyoruz ve yukarı bakıyoruz, yukarıda bir şey var. Bir daha aynı renk olmadı ama dünya turuncuya boyandığında yukarı bakıyorum, göremiyorum ve gözlerim doluyor. Zürn bu öteyi görmeyi başarmış, başarmasaydı belki de şizofren olmayacaktı. Kelt inanışına göre çocuklar her şeyi bilirmiş, büyüdükçe unuturlarmış. Animizmi vs. bu bilgiye bağlıyorum ve sonrasında beş duyuya tıkılı kalmaya lanet okuyorum.
Öteden gelen adam, beyazlı ve yaseminli, kız çocuğu bu adamla evlenir. Kimsenin bilmemesi iyidir, "ilk ve en büyük sır" budur. Beyazlı adam ataleti ve mesafeyi öğretir, böylece kimse kıza/kadına yaklaşamaz. İçinde döndürülen pek çok anahtara rağmen kız kendini açmaz, erkekler yorulup vazgeçer, kız çocukluktaki evliliğine sadık kalır. Rüyasında her şeyi içine alan bir girdap gibi görür kendini, kaçanlar haricinde herkes yakalanır, parçalanır ve sindirilir. Boşluk dolmak ister, bir türlü dolmaz. Dolmadıkça kadının düşünceleri de emilir, işe yaramayan acılar kalır.
Yasemin Adam en olmadık yerlerde karşısına çıkar, Paris'te bir otel odasında mesela. 9'lar sayılır, çarpım tablosu kutsal bir kitapmış gibi okunur, 9 üzerine yapılan güzellemelerin sonu gelmez. Dünyanın en hızlı yüzyılında bazı insanlık dışı olayların engellenmesi için toplantılara katılır kadın, sonunda sarılık olur ve doktoru onu uyarır: "'Dilek dilemek sağlığa zararlıdır. Size yasaklıyorum. Son dileğin gerçekleşmesi masalı, sadece bir masal. Çok hastasınız çünkü biri bir çift kalbi gözlerinizden dışarı attı.'" (s. 15) Sanrılar sürer, tavandaki kırmızı akrep aşağı atlar ve iğnesini kendi kalbine saplar. Pek çok sanrıdan biri, kadın bunlardan kurtulamaz.
Aşık olacağı ressamın yüzünü Yasemin Adam'ınkine benzetince doğru Paris'e. Anagram işi ve resimler ressamın işi, kadına o öğretiyor ve kadının dışavurumcu psikozunu biçimliyor. Kadın bunlarla uğraşmasaydı sonu çok daha önceden gelebilirdi. "Yani eğer gece karanlık gökyüzünde resimler beliriyorsa, o resimler kesinlikle oradadırlar." (s. 20) Tabii ki, orada olmadığını söyleyenler gerçekten göremeyenler ama işin kötüsü, göremeyenler kendilerini "sağlıklı" olarak niteleyip sağlıksız olanları hastanelere, odalara kapatıyorlar, sağlıklı olmaları için.
Deli olunca kendi kendini eğlendirmenin kolay olduğunu söylüyor kadın, nispeten sağlıklı okurlar olarak yaşamını ve intiharını kadının gözlerinden görerek de okuyabilmeliyiz. Bir zaman yapacağım bunu. Sağlıklıların çektirdiği acılar dışında başka bir acı çekiyor mu kadın, bunu sormak gerek.
Mavinin imge kapılarını ele geçirmesidir. Kültür buna müsait, blues zaten hüzün olarak yansıdıktan sonra, yani rengin üzerine müziği geçirip bir de mutsuzlukla iliklenince maviyle filtrelenmiş bir görüş renklendiriyor dünyayı, öyle bir seçicilik ki her yerde acının bir parçasını bulabilmek mümkün. Anlatıcının bir meselesi var, kendi tabiriyle s……ten bıkmayacağı bir adamdan geride kalan parçalar maviyle bütünleştiği için kurtulamayacak durumda. Korkunç bir yıkım; her bir görünün, her bir imgenin tekrar tekrar merkezine çektiği, muazzam bir hapishane olarak dünyanın kendi özü haline getirdiği bitimsiz girdap. Tanınır, bilirsiniz, soluduğunuz hava içinizde dünyanın yükü haline gelir, etrafınızdaki her bir nesnenin var oluşu size açılmış bir isyan bayrağı gibidir. Her şeyin bir anda yok olmasını ister insan, sevilen biri yitirildiğinde her şey kendi içine çöker, her şey kendi adıyla birlikte formunu yutar, oradadır ama varlığı lüzumsuzdur hatta sanırım en iyisi şu; böyle bir acı çekilirken her nesnenin kendi ve acıyı çeken kişideki tarihi, tini ve imleri kaybolur. Ölü nesnedir o artık, dünya ölür, sanki her şey acının yaşaması için çürür, enerjisini acıya ve içteki dünya ağrısına aktarır. Her seferinde aynı duygunun aynı biçimde belirmesine şaşırırım. Yitirmek, bir şeyi. Çocukluktan alışığım, devam etmekten başka bir şansımın olmadığını bildiğim için hemen bir başka dünyayı, renkli olanını bulurum. Girdaptan kurtulmanın yolu hiç beklemeden daha sakin bir suyun kenarına varmaktır. İnsanın kendiyle kalması acıyı yarına sürükler, acı çıkacak ve özgür kalacak bir şey, bir yer arar ve bunu ona vermek gerekir. Kısmen bilinçli bir tercihtir bu, acıyı özgür bırakmak. Paylaşarak.
Nelson kendi dünyasını bir kova maviyle boyamış durumda, acının yayılması aşaması diyebilirim. Kevin Moore'un şairliğinden: "There's nowhere to set my aim / So I'm everywhere" Boyamış dedim ama tamamen kendi tercihi de değil, yaşadığı toplumun biçimlemesiyle bu halde. Edebiyat profesörü, profesörce bir işe girişerek William Carlos Williams'tan Goethe'ye kadar pek çok sanatçının söylediklerinden, yaptıklarından kendi dünyasına bir pay çıkarıyor. Dizginsiz cinsellik bir diğer yanda; ilk fantezisi üç siyahinin kendisini evire çevire sevmesi ve üç deliğinin de özenle doldurulması. Bu detayların adamı unutamamasında önemi büyük, altı saat boyunca aralıksız seviştikleri zaman olanca berraklığıyla beliriyor bir ara ki geçmişin şimdiye dolmasının güzel bir örneği. Neden insan daha iyisinin olamayacağını düşünür? Bir zamanlar iyinin bir parçası olduğu için mi? İyi olan yitip gittiği için? İyiyi kendisinden başka bir yerde, başka bir zamanda bulduğu için? Kendisini o zamanlarda bir nesne olarak görmeye başladığı için, kendisini bir başkası haline getirip bütün mutluluğu onunla birlikte yok ettiği için? Değişiriz, çok az şey aynı kalır ama bu kısmen bilinçli bir tercihtir, insan neyi kendisiyle birlikte taşıyıp neyi bırakması gerektiğini bilmeli. 207. bölüm: "Bir zamanlar Henry James'in, 'Hiçbir şeyin kayıp gitmesine izin vermeyen insanlardan olmaya çalışın,' düsturuna canıgönülden bağlı olduğumu hatırlıyorum. Sanırım böyle bir insan olmanın getireceği net katkının her koşulda birikim yaratacağı inancı taşıyordum. Oysa gerçekten hiçbir şeyin kayıp gitmesine izin vermeyen bir insan olursanız kayıp da kayıp gitmez." (s. 89) Gerçekten gitmesi gereken şeyler, ruhu çöplüğe -bu çöp bir zamanlar insanın var oluşunun biricik ışığı olarak gördüğü şey olsa bile- çeviren şeyler, artık lüzumsuz olan acılar. Lüzumsuz; şimdinin akarını bir sele çeviren hız, sürüklenme duygusu. Oysa su, kanımca sakin olmak ister, çoğu zaman.
Bu bir proje, maviler topladığını söylüyor Nelson, yıllar boyunca. Çiçekler, renkler, resimler, ressamlar, şiirler, William Carlos Williams'ın hiçbir şeyin beyazın hatırası kadar beyaz olmayacağını -bu durumda mavi olmayacağını- söylemesi, Wittgenstein'ın aslında çok ciddi olan meseleleri, felsefeyi bir dil arızasına indirgemesi, yalınlaştırması bunlardan bazıları. Mavinin indirgendiği noktaya bir bakış. İçi boş, yani kalan tek şey biçim. Mavinin kendisi. Özlenen adamın yüzü, anıları yavaş yavaş silinir, romantik jestlerin aslında o kadar da romantik olmadığı anlaşılır. Aşkın kaybolması bir yana, sevginin de kaybolmasıdır bu, başka bir şeye duyulan özlemdir, kişiye değil. Sevginin aslında taşınamayacak kadar çok çarpıklığın üzerini örtmesi çok ilginç; insan öylesine değişir ki sürüklememesi gereken şeyleri ceplerine tıkıştırır. Bir benzetme çok hoşuma gitmişti; sevene filler karınca gelir, sevmeyen için karınca yüktür. Böyle bir şeydi. Fillerle yaşıyoruz ama o ağırlığı hissetmek, üstesinden birlikte gelmek, birinin acısına omuz verebilmek -izin verirse- ve hayatın yıpratıcı yanlarına birlikte dayanabilmek -eğer isterse- sanırım yaşadığımı hissetmemin tek yolu. Paylaşmak, çekinmeden. Eğer isterse, izin verirse, saklamazsa, umursarsa.
Adam umursamıyor ve muhtemelen devam ediyor, ayrılacakları çok önceden belli olmasına rağmen kadın da devam ediyor. Biteceği belliyken, neden? Çok basit; insan umut eder. Her şeyin gerçek olduğunu düşünüyorsa mücadele eder veya bekler, inanır. "Bunları okuyacak olursan bilmeni isterim ki bir zamanlar, tüm bu kelimeler yerine senin yanımda olmanı, tüm mavileri yerine yanı başımda senin durmanı tercih ederdim." (s. 98) Aşkın bir teselli değil, ışık olduğunu Simone Weil söylemiş zamanında, anlatıcı öyle diyor ve henüz hayattayken hasretin değil ışığın öğrencisi olmayı hedeflediğini söylüyor. Mavi, işgal ettiği her yerde ışığı kendi özüne boyuyor. Bir renkten kurtulmanın en iyi yolu, sanırım, ona boğularak bir yeniliğe bakabilmekte. Kendiliğinde bir ağacın, bir denizin, bir insanın kendi renklerini görebilmek, mavinin huysuzluğundan kurtulmak.
Pascal'ın söylediği, epigraf: "Ve öyle olsaydı derdik ki tekmil felsefe bir saat acı çekmeye bile değmez." (s. 7) Pascal'la Thoreau'yu tanıştırmak isterdim, belki Thoreau hiçbir şeyin bir saniye bile acı çekmeye değmeyeceğini anlatabilirdi. Geçen hafta otuz yaşına girdim, yaşamın çok kısa olduğunu sezmeye başladım. Yaşam kendine ve başkalarına acı çektirmek için çok, çok kısa. İstikametsiz olmak için de. Yenilik açlığı için, eskiye hapsolmak için, yorulmak için. Mutluluk için sonsuz bir tek. Mutluluğu arayış için de değil, hayır, Aristoteles'e bağlamak istemem ama bağladım bile, sürüklendiği yeri kabul eden, edebilen insanın, bir anlamda erdemli insanın mutluluğu yakalayabileceğini düşünüyorum, sonrasında sayısız filozof bunun karşısına sayısız engel çıkartmış olsa bile.
Nelson maviye aşık olduğunu söylüyor, varsayıyor bunu, Tanrı'nın izi, yaşamın özü, aşkının anlamı. Mavi. Mallarmé için gökyüzü mavinin bir tonu, gökyüzü değil. Artık büsbütün ölene kadar öyle. Nelson da en sonda ölür gibi, onun mavisi de bu parçalı anlatı mıydı, adı değiştirilen? Bluets adıyla? Anılar üşüşüyor tabii, Joni Mitchell'ın şarkıları, Chelsea Hotel ve otelden yola çıkarak, haliyle Leonard Cohen, Famous Blue Raincoat. Maviler arasında bir yolculuk, Nelson'ın -şimdilik- sonsuz yolculuğu.
Yitirmeyi bir renge denklerseniz, yitirmenin parçalı yapısını bilmek isterseniz, budur.