Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Havva'nın hikâyesinde Galeano iyi özetlemiş, konuyu Havva'dan dinleseydik bambaşka bir dünyada yaşıyor olabilirdik. Adem'in dezenformasyonu yüzünden böylesi bir dünyada yaşıyor olabiliriz. Kutsal metinlerin kutunu bir kenara koyduğumuzda -koymasak yine aynı gerçi- son derece eril bir dille karşılaşıyoruz, bu dilin yarattığı insanların arasında yaşamaya çalışmak kadar yorucu bir şey yok. Erkeklerin dünyası korkunç ölçüde boğucu, baskıcı ve dehşet verici. Daha da dehşet verici bir şey; bu dünyaya uyum sağlamış ve imgelerini, ruhlarını ataerkilliğin geleneğinden aldıkları eril kodlarla biçimlendirmiş kadınlar. Tüketimlerinden söylemlerine kadar her şey öylesi batıktır ki kurtlarla koşamaz hale gelirler, kendilerini zincire vururlar. Ben bu bozgundan etkilenmeyen iki tanesini tanıdım; biri kurtlarla koştuğunun farkında değildi, başka bir ülkeye gitti. Diğeri son derece farkındaydı, burada ve gerçekten yaşıyor. Ailesi de farkında, çok mutlular. Kimlikler birbirine karışmamış. Denizler altından el ele tutuşmuş adalar gibiler.
Adalar, Galeano'nun anlattığı kadınların her biri bir ada, bazen yan yana gelip devrimlerin kıvılcımını çakıyorlar, bazen kurşunların hedefi olup sönüyorlar ama ateşleri durmuyor, sürekli yanıyorlar. Kendi çıkmazlarından kurtulmak için özgürlük bağımlılığına -kaçış bu bağımlılık; kesinlikle özgürlükle ilgili değil, özgürlüğün fantezisiyle ilgili ve dolayısıyla ulaşılmaz bir şey- kendilerini bıraktıklarından değil, gerçekten özgürlük uğruna, bir şeyleri değiştirmek için durmadan çabalıyorlar, ölüyorlar ve yaşıyorlar. Biçimsel olarak da müstakiller, her birinin ayrı bir bölümü var. Galeano, kadınları anlatı zenginliklerinden birey olma mücadelelerine kadar pek çok yönden ele alıyor. İyi bir seçki, haksızlığın cinsiyetinin olmayacağını gözler önüne seriyor. Le Guin'in bir röportajı vardı, erdemleri savunmanın feminizmi de içerdiğini düşündüğünü ve sonradan problemin çok daha derin olmasından ötürü feminizme ayrı bir önem verdiğini söylüyordu. Kadınların mücadeleleri başlı başına bir inceleme konusudur, çok derinlere dayanır, kutsal metinlerin de öncesine ulaşır. Adem ve Havva örneğinin de öncesi, bakılması gereken yer burası. Kaynak.
Birkaç hikâyeyi alacağım, beni en çok etkileyenleri.
Şehrazat'la ilgili olan. Şehrazat öldürülmemek için daha iyi anlatmaya çalıştı ve anlatı üstatlığını doğurdu. Sultan boynunu incelemeye başlamasa eminim yine aynı ustalığı sergileyebilirdi, ruhani bir güç bu.
Modern romanın ortaya çıkışında Borges ve Yourcenar'nın söyledikleri. Başka kaynaklarda da rastladım ve ölesiye merak ediyorum: Murasaki Shikibu'dan Genji'nin Hikâyeleri ve Sei Shônagon'dan Yastıkname. Bin yıl öncesinden iki kadın ve iki eser, asırların ötesine uzanmayı başarabildiler ve modern anlatının zamansız öncülleri oldular.
Magda Lemonnier'nin sözcük falı. Hüzünlü, sevinçli, öfkeli, sihirli olanları aynı kutuya koyuyor ve kutuyu bazen masanın üzerine boşaltıyor. Olan biten her şey masanın üzerinde, masa da masa olduğu için bana mısın demiyor, kime olduğunu da söylemiyor. Belki de masadaki kelimelerden bu seçkideki hikâyeler doğmuştur, kim bilir? Hepimizin yaşamları, geleceğimiz doğmuştur. Ah, bir kurtulabilsek zincirler misali kırılacak travmalarımız doğmuştur. Doğmuşuzdur, sözcüklerden başka bir şey değiliz.
Calpurnia'nın hikâyesi. İsa'dan önce 44 yılında ağlayarak uyandı ve düşünü kocası Pontifex Maximus'a anlattı. Dışarı çıkarsa kocası ölecekti ama bir kadındı, sözü dinlenmedi. Jül Sezar karısını eliyle kenara iterek Roma Senatosu'na doğru yürüdü.
Violeta Parra, müziği doğuran bir anne. Şili'den dünyaya yayıldı, gitarının tınıları günümüzde, doğumundan yüz yıl sonra bile duyulabilir. Aşık oldu, aşkından oldu, Şili'ye döndü ve baskıcı rejimle uğraştı. Gitarına benzemek istedi, kendine bir kurşun sıktı. Saçlarından uzanan teller vücudundaki deliğin üzerinden geçti, melodileri şimdi bile duyulabilir.
Fahişeler, saygıdeğerler. Bu hikâyeye pek çok ortamda rastlamıştım. 1922'de, Arjantin'de muhalifleri öldürmekten yorulan askerler geneleve giderler ve beş kadın onları çığlık çığlığa kovar, katil olduklarını haykırırlar. Gözlerim doldu bu hikâyede.
Plaza de Mayo Anneleri, burada onları anlatmaya çalışarak kutsallıklarını rezil rüsva edemem. Araştırın, öğrenin.
Onlarca hikâye, erkeklerin koyduğu kanunlarla örselenen arzular, yaşama sevinçleri. Kaçışlar, ölümler, icatlar, Curie, Monroe, Gilman, Evita, sayısız. Bir yerlerden bulup okumalısınız bu seçkiyi.
McCullers sözcükler arasından bir mekanı yaratıp tekrar sözcüklere döndürmeyi iyi bilmiş, karakterlerini afişe etmeden kurmuş, konuşturmuş ve dertlerini incelikli bir biçimde ortaya çıkarmış.
1917 doğumlu McCullers, 1940'lardan itibaren adını duyuruyor. Güneyli, adı Faulkner'la anılıyor ki anlaşılabilir; güneyin kasabalarının sıkıntısı ikisinde de benzerdir. Alkolden öldüğü söyleniyor, bir öyküsünde alkolik bir anneyi anlatırken yolu kendine düşürdüğünü sanıyorum ama bunun öyküyle ne kadar ilgili olduğunu bilemiyorum. New York civarında çatılan bir öykü bu, kendisi de oralarda yaşamış. Eh, belki diyelim. Arka kapakta "grotesk olanı öne çıkarma uğruna gerçek hüzün ve duyarlığı ihmal etmekle" eleştirildiği söyleniyor. Gerçek hüzün ve duyarlılık, öykülerinde hayli hayli mevcuttur ve groteskin şaşırtıcılığı içinde kaybolup gitmez, yarattığı basit dünyalarda ne kadar garabet varsa o kadar da incelik mevcuttur, hatta bu yabancılaştırıcılığın kalbindedir incelik. Bir yabancının yanında yabancılayan da var, onun hüznü bir yana, yabancı da kapalı bir kutu değildir, McCullers bu yabancıyı da bilinmeyen haliyle bırakmaz, basit anlatımıyla birden fazla boyut kazanmasını sağlar. Yöntemleri çeşitlidir; bir jestin veya bakışın bile anlamı vardır. Elenmiş sözcükler bir maksatla oradadır, McCullers titizdir.
Küskün Kahvenin Türküsü, mekan yaratma konusunda ders olarak okutulabilir. Kasabanın iç sıkıcı olduğu söylenir, pamuklu dokuma fabrikası, iki odalı evler ve Forks Falls Yolu'ndan bahsedilir. Okur olarak oradan geçen ve kasaba hakkında bilgi sahibi olmak isteyen birine dönüşürüz, kasabanın anlatılacak bir hikâyesi vardır. Anlatıcı en iyisi Forks Falls Yolu'ndan uzamamızı, kasabanın çok sıkıcı bir yer olduğunu söyler. Bunu öykünün sonunda da söyleyecektir ama ikisinin aralığında müthiş bir hikâye var.



Sevmekle ilgili bir bölüm var, sevenin sevilenden hep daha fazlasını istemesi ve bunun yaratacağı acıya dair. On günlük evliliği buraya bağlıyor anlatıcı, Marvin Macy bahsi açılıyor böylece. Küçük yerler hikâyelerle ayakta durur, bu hikâyeler yeni gelenlere ve kasabalı çocuklara bir çocuğu yaşatırmış gibi anlatılır ki bilsinler, anlatsınlar, bayrak devredilsin ve kasaba canlı kalsın. Mekanın ruhunun aktarımı.
Harika Çocuk, müzik hocalarının ve yetenekli öğrencilerin muhteşem bir deha karşısında küçülmelerini, psikolojik olarak güçsüzleşmelerini konu alan bir öykü. Bernhard'ın Glenn Gould'lu kitabındaki iki arkadaş geldi aklıma, Gould'un yeteneği karşısında dumura uğrayıp kariyerlerini sonlandıran iki yetenekli insan. Öz saygı öylesine yıkılır ki başka bir uğraş da yeterli gelmez, insan içi boş bir kabuğa dönüşür. Böyle bir öykü.
Madame Zilensky ile Finlandiya Kralı,Nefis bir öykü.
Bir Ağaç, Bir Taş, Bir Bulut, bunu ilk 10'a alıyorum, en son Keret'in Tamamen Yalnız Değil nam öyküsü etkilemişti beni. Okuyun lütfen. Diğer öyküler de nefis, tembellikten anlatamayacağım ama McCullers'ı mutlaka okumak gerek.
Edith Grossman akademisyen, bütün zamanını çeviriye ayırmak isteyince verdiği dersleri en aza indiriyor ve 1972'den itibaren Márquez ve Llosa başta olmak üzere pek çok yazarı İngilizceye kazandırıyor. 2003'te Don Quijote çevirisiyle zirveye ulaşıyor ki bu çevirinin sürecini son bölümde etraflıca anlatmış, çevirmenin dünyasına göz atma şansımız oluyor böylece. Diğer bölümlerde çevirinin neden önemli olduğunu ve yazar-çevirmen-okur üçgeninin birbirini var etme sebeplerini irdeliyor.
Çevirmen Ayşe Ece'yi arkadaşlarımdan da dinledim, işin öznel boyutunu bir yana bırakarak iyi bir hoca ve derya deniz olduğunu söyleyebilirim. Çevirilerine denk geldim, orijinal metinle kıyaslamadan konuşunca çok havada kalacak -ki o zaman bile ukalalık olabilir, belki de olmaz- ama Grossman'ın da bahsettiği şey; dillerde karşılığı olan imgelerin ve duyarlılıkların aktarımı konusunda çok iyi, sezgisel olarak fark edebildiğimce anlıyorum bunu, yeniden biçimlendirilen metin bir tutarlılık olayı ve Ece, çevirdiği yazarın kurduğu dünyayı dağılmadan, incelikleriyle aktarıyor. Anladığım kadarıyla ki anladığım da pek söylenemez, dediğim gibi. Neyse, Ayşe Ece kendisinin ABD versiyonunu yine kaliteli bir biçimde çevirmiş -yine havada, yetkinliği olan kıyaslasın- ki çevirinin öneminden bahsedilen bir metnin çevirisinde daha da önemli bir şey. Önsözde Grossman'dan kısaca bahsediyor Ece, Yale'da yapılan üç konuşmanın metinlerinde yer alan konuları kısaca özetliyor ve edebiyatla biraz olsun haşır neşir olanlar için bu metinlerin önemini belirtiyor, sonra dans, renk.
Grossman kendi önsözünde, giderek küçülse de iletişim araçlarının yan etkisiyle ayrışan, yalnızlaşan dünyayı bir arada tutmanın temel etkeni olarak çeviriden bahsediyor. "Çeviri daha önce varlığından haberdar olmadığımız bir şeyi tanımamıza yardımcı olur, tanıdığımız bir şeyi ise farklı bir açıdan görmemizi ve ona farklı bir değer yüklememizi sağlar." (s. 10) Tanımak, bunu merkeze almalıyız. Çeviri, bilinmeyen dünyaları masallar aleminden çıkarıp önümüze seren en önemli etken. Ahvlediani'nin Sivrisinek Şehirde'si olmasaydı veya Kosztolányi'nin Gecekuşu Cornelius'u, Hrabal olmasaydı dünya biraz daha yalnız olacaktı ki tanışmamızı sağlayan şey çeviri, çevirinin getirdiği zenginlikten faydalanma çabası. Grossman değiniyor, benim de çok uzun bir zamandır aklımı kurcalıyor ve huzursuz ediyor; bütün iyi eserleri okumak için zamanımız yok. İş güç derken çeviri eserleri geçtim, anadilde yazılan eserlerin bile önemli bir kısmını kaçırıyoruz, kim bilir nelerden mahrum kalıyoruz. Yüz Kitap'ın çevirdiklerini gördükçe mesela, dehşete düşüyorum, onlar olmasaydı Yates'i bilemeyebilirdik. Başka, Wolfe'un bir tanecik çevirisi yapılmış, ellili yıllarda. Korkunç, söz gelişi modern Japon edebiyatı hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyoruz. Beş çevirmen ya var ya yok, onlar da klasikleri ve temel metinleri çevirmişler, o kadar. Kendilerinin de takip edebildiklerinden şüpheliyim, ciddi bir mesai harcanması lazım ama gündeliğin akışında zor, çok zor. Bu açıdan sosyal medyada çevirmenleri takip ediyorum daha çok, çevrilmemiş olsa da önerdikleri metinleri bir kenara yazıyorum. Çevirmenliğin her türlü zorluğuna rağmen ite kaka da olsa sürdürülmesini anlayabiliyorum sanırım; herkesin bilmesini istediğimiz güzellikler var ve paylaşılmalılar. Kendi adıma Jackson C. Frank'in biyografisini sırf keyfimden çevirebilmek için birkaç akademik kaynak alıp çalıştığımı söyleyebilirim, muhtemelen bu yaz cahil cesaretimle girişeceğim bu işe çünkü Jackson C. Frank çok, çok saygıdeğer ve sevilesi bir abimiz.
Giriş: Çeviri Neden Önemlidir? adlı bölümde Grossman kendi çeviri serüvenini anlatmadan önce kendisinden bahsediyor; eğitim hayatı, çeviriye bulaşması ve 1990'dan itibaren sadece çeviri yapmak için ders vermeyi bırakması, misafir öğretim üyesi olarak öğrencilerle iletişimini kesmemesi, böyle şeyler. Yaptıklarını söylemleriyle denkleyebiliriz; ABD'de basılan kitapların sadece %3'ünün çeviri olduğunu söylüyor mesela, bunun sonucu olarak dünya hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmeyen insanlar türüyor ki okuyan kesim bu, okumayanın hali daha beter. Çeviri, başkayı bilmek, empati kurabilmek için şart diyor Grossman. Bunu Vassaf da başka bir bağlamda söylüyordu, insanların tepesine bomba atmadan önce onları tanırsak davranışlarımız değişir. Bunun için iletişim şart, yani çeviri şart. Çeviri dolaylı da olsa bir diyalog başlatır ve diyaloji iyidir, ötekini öteki olmaktan çıkarır. Söylem bu, davranışı da ders vermeye, etkileşimde bulunmaya devam etmesi. Yazarın sesi/çevirmenin sesi konusunda parlak bir öğrencisinin söyledikleriyle birlikte konuyu üzerinde düşünmeye değer bulması bir kazanç, çeviri ders verme boyutunda gayet iyi bir şekilde çalışabiliyor, sayfa üzerinde olduğu gibi.
Neyse, edebiyat çevirisinin mümkün olup olmadığı konusunda Grossman umutlu, bunun mümkün bir şey olduğunu söylüyor. Şiir için de. İki dilin olanakları ve çevirmenin yeteneği ölçüsünde başarılabilir bir şey. Şeyleri şiirden görmek, çevirmende olması gereken bu. Dünya zenginliği ne kadarsa işin çeviriden çıkıp akışa dönmesi de öyle. Don Quijote serüveninde Grossman benzer bir şey yaşamış, bir türlü başlayamadığı çeviriye Cervantes'in sözleriyle kendi sözlerini eş zamanlı olarak dinlemeyi başardığı an başlamış. İki kaynak tek bir doğrultuya dökülüyor. Mümkün, olması gereken. Sözcüğü sözcüğüne çevirmek bir katliam olduğu için en iyisi bu. Dolayısıyla metnin tekrar yazımı gibi bir durum var, tözü farklı sözcüklerle biçimlendirmek aslında. "Çevirmenler bu yazma eylemi sırasında ikinci dilin okurlarının -kuşkusuz çeviri metnin okurlarından söz ediyorum- çeviri metni okurken duygusal ve sanatsal açıdan bu metnin ilk okurlarının estetik deneyimlerine benzer olan ya da onunla örtüşen bir deneyim yaşamalarını umut ederler." (s. 16) Bu açıdan özgün metinle çeviri metin arasında pek bir fark olmadığını söyleyen William Carlos Williams'a katılırız. Amaç, bir dildeki -varsa- sapkın kullanımları, tuhaflıkları ve yürüyüşü başka bir dilde canlandırabilmek. Başarılı çeviriler bunu sağlar ve dünyanın kaostan düzene oturmasına yardımcı olur, sözcüklerin de. Çok güzel bir örnek veriyor Grossman; Faulkner'ın Cervantes'in biçemini taşıması, Márquez gibi pek çok yazarın o sıralarda İspanyolcaya çevrilen Faulkner'dan -"İngilizce yazan en ünlü Latin Amerikalı yazarın Faulkner olduğu" söylenmiş zamanında, güzel espri- etkilenip sanata yeni basamaklar eklemeleri çevirinin önemini gösteriyor. Sonra ne oluyor, Latin Amerikalı yazarlardan etkilenen Salman Rushdie, Toni Morrison, Don DeLillo çıkıyor ortaya. Diller arasında kısa paslaşmalar.
Yayıncılık dünyasını gömüyor biraz Grossman, karşılaştığı zorluklar kültürel paylaşımların azaltılmasıyla ilgili. Yayınevleri çeviri metin basmakta isteksiz, İngiltere ve ABD arasındaki ilişkide bile dil zorbalığı üst düzeyde. Bu da dünyanın geri kalanından kopmuş, yalnız bir ABD'ye yol açıyor ve zorbalık bütün dünyaya uygulanıyor bu kez. İkinci mevzu, eleştirmenlerin çevirmenleri görmezden gelmesi veya pek umursamaması. Başarılı bir çeviri denen çeviriye neden başarılı dendiğini bilmiyor Grossman, bu söylemin arkasında orijinal metinle çevirisinin karşılaştırması var mı yoksa üfürülmüş bir söz mü bu? James Wood -Kurmaca Nasıl İşler?'in yazarı- ve birkaç kişi dışında bu karşılaştırmayı yapacak yetkin eleştirmen olmadığı söyleniyor, oysa mühim bir konu.
Çevirinin ruhu derinlikli okur için burada.
Tarih yazıcılarını yargılıyor aslında Vassaf, tarih yazıcılarının arkasındaki gücü, resmi tarihi, tarihin resmiliğini ve iktidarın gerçeği kurmasını. Herkesçe bilinir ki tarih yazılan bir şeydir, insan ürünüdür. Kurmacadan hallicedir hatta yazılı olmayan hali halk hikâyesi kıvamına gelebilir, öznelliğimiz tarihi pek güzel biçimler, seçtiğimiz sözcükler gerçeğin sadece bir yüzünü oluşturacağından tarih imkansızdır diyorum ve artırıyorum; tarihin yanında kişi de imkansızdır. Müstakil kişi mümkün değildir. Ki tarih de öyle olsun. Bu görüşü kıranlar yok değildir, onlar bir başlarına dururlar, yığının ötesinde. Gandhi mesela. Dahil olduğu topluluğun mitlerinden çekip çıkardığı direnişiyle kişi olma onuruna erişmiştir, fikirleri çok yaşasın. Biz yok olması gereken fikirlerin izini süreceğiz, Vassaf kozmik zamanda minicik bir yer kaplayan bir canlı formunun nasıl yıktığını ve çarpık bir şekilde yeniden oluşturduğunu o akar üslubuyla anlatıyor.
Tarih ve Totalitarizm ilk bölüm. Totaliter birimlerin tarihi şekillendirmesinin farklı yüzleri ve şekillendirme süreci ana konu. Geleceğin tarihçilerinin bugünü nasıl yazacağını merak ederek başlıyor Vassaf, sonra tarihe geçme arzusuna geliyor. Tarihe geçmenin pek çok yolu vardır, bilirsiniz. Üşengeçlikten adını bulmayacağım bir arkadaş, Antik Yunan zamanlarında sanırım, Roma İmparatorluğu zamanı da olabilir, dünya mirası eserleri yakarak tarihe geçiyordu. Eylem, iyi veya kötü. Çocuk yapabilirsiniz, cennete gidersiniz, eser verirsiniz ya da sadece yaşarsınız, yaşamaya dair saf bilincin ölmeyeceği düşünülür ve rahatlanır. Rahatlayın, öyle veya böyle ölmeyeceksiniz. Öldükten sonra ne/bir önemi varsa. İyi hatırlanmak, temayül bu yönde. Güç eldeyse tarih de eldedir, iyileştirilebilir. Amerikan Devrimi'ni düşünelim, ağır vergiler ve parlamentoda temsil edilmeme gibi hadiselerden bahsedilir ama Vassaf'ın da değindiği gibi, olay o kadar da ağır olmayan vergileri ödemek istemeyen kaçakçı tüccarların halkı fişteklemesiyle patlak vermiştir. Bu mevzu Linklater'ın Dazed and Confused'unda birkaç saniyeliğine geçiyordu, oradan merak edip araştırmıştım. Dünyanın farklı yerlerinden gelen insanları bir arada tutmak ve Amerikalılaştırmak için resmi tarih kendi söylemini uydurmuştur ve onurlu bir bağımsızlık mücadelesine bağlamıştır olayı. Bu bir örnek, en bilineni sanırım Goebbels'in muhteşem stratejileriyle bir ulusu kana susatması olsa gerek. Her ülkenin böyle işlere ihtiyacı var, heykelleştirme diyebiliriz, her ülkeye heykel lazım, bu heykel iki yönlü çalışır; kahramanlara duyulan ihtiyacı yeniler ve iktidarın yönetim araçlarından biri haline gelir, diğeri de güdülecek olan toplulukları bir arada, bir fikir etrafında toplar. Bizden Şevket Süreyya Aydemir ve Falih Rıfkı Atay'ı methiye düzücüsü olarak görür Vassaf, kanımca haklıdır ama bu insanlara çağının tanıkları olarak bakmak lazım, bilim adamları olarak değil. Zaten Vassaf da söyler, resmi tarihin örttüğü perde çok kalındır ve gizlediği insanlar öldükten sonra, toplum gerçeklerden olumsuz bir şekilde etkilenmeyecek hale geldiği zaman perde kaldırılır. Yeni yeni gerçekleşen bir şey ki bazı devlet sırlarının yüz yıllık falan bir süreleri oluyor, yüz yıl sonra her şey açığa çıkıyor mesela. Gücü yitirmemek için makul, insanlık için rezil bir olay.
Roma'nın Etrüskleri tarihten silmesi, Latin Amerika'nın keşfi(?) sonucu öldürülen yerliler, ABD'nin yediği naneler, Ermeni tehciri ve sonuçları, dünyanın her yerinden yok etmenin örnekleri var. Yakılan resmi belgeler, öldürülen tanıklar, bir de uydurulmaya çalışılan tarihler. Bu da bir yok ediş biçimi, bizdeki Güneş Dil Teorisi mesela. Halil İnalcık'tan alıntı yapıyor Vassaf, İnalcık bu teorinin geliştirilme sürecine şahit olunca o coşkulu havadan etkilendiğini ama kendisini hemen kurtardığını söylemiş. "Hangi ülkenin geçmişine baksanız kocaman yalanlar yaratmışlar, işlerine gelmeyen şeylerden söz etmemeyi, onları sessizliğe gömmeyi tercih etmişler." (s. 27) Nürnberg Mahkemeleri, İsrail'in üfürükten tarihi, Mao'nun milyonları ölümle sınaması, Sovyet bozgunu, yüzyıllar boyunca aynı şey.
Tarihin ne işe yaradığını sorgular Vassaf, sildiğimiz tarihin ne işe yarayacağını E. H. Carr sormuş. Bayağı bir işe yarar aslında. Gündeliğin tarihi tutulmazsa teknolojinin ortadan kaldırmaya yaklaştığı geleneksel tarımcılığa bir gün tekrar ihtiyaç duyulması halinde ayvayı yiyeceğimiz söyleniyor, mantıklı. Geçmişi unutacağız, kurak bir şimdiye kalacağız ve geleceği inşa edecek araçlarımız eksilmiş olacağından eksik kalacağız. Üç boyutta eksilmek, Vassaf insandan umudunu kesmemiş olsa da şimdiye kadar umut verici gelişmeleri çok az görebildi dünya.
Bir iki katakulli var, mesela zeplin filosuna sahip olduğu düşünülen SSCB'nin ABD'ye ter döktürmesi. Tırt çıkıyor SSCB, üç beş zeplin yapmış ama dünyanın geri kalanını iyi bir terletmiş. İkinci katakulli ister istemez ekonomiye bağlanıyor. Şirketlerin topladığı bilgilerin derlenmesinden ibaretmişiz gibi değerlendiriliyoruz, izleniyoruz ve yönlendiriliyoruz. Tüketici olarak müthiş bir sömürünün parçalarıyız, çarpıtılmışız ve istiyoruz, alıyoruz. Bu da tarihi biçimlendirmek demek, en korkunç biçimde. Bir örneği Marie Antoniette olayında görülebilir. İngiliz dolandırıcılar kraldan para tırtıklamak için kraliçenin ekmek-pasta sözünü uydurmuşlar ve basıp halka dağıttıkları kağıtlara yazmışlar bunu. Sonrasını biliyoruz. Yönlendirilmek çok kolay, bizde utanç duyulası 6-7 Eylül Olayları var, Kristalnacht var, var da var.
İkinci bölüm, Tarihi Yargılıyorum. Her yerde savaş olduğundan, savaşın her yerde konuşulduğundan ve savaşmak için her zaman birilerinin olduğundan bahsediyor Vassaf. Savaş Sanatı, Savaş Sanatı Tarihi, savaşla ilgili bir sürü metin yazılmış ve savaş yüceltile yüceltile bir hâl olmuş. İnsanlar bir şeyler uğruna savaşmak, yeri gelince ölmek istiyor. Patolojik bir vaka aslında, küresel. Erkekliği kanıtlamanın bir yolu savaşmak, vicdani retçiler vatan haini, savaş olmasın diyenler de öyle, erkek bile değiller. Bilimkurgularda geleceğin savaşları, üstünlük kurma çabaları büyük bir yer kaplıyor, iyi ki Le Guin gibi yazarlar var da az da olsa denge sağlanıyor. Barışın üzerinde durul(a)maması anlaşılabilir; medeniyetimiz savaşlar, soykırımlar ve aşağılamalar üzerine kurulmuş durumda ama insanlar bunu istemiyor aslında, yani maymunların davranışlarına kadar iniyor Vassaf ve bir iki tür dışında savaşın ne olduğunu bilen hayvan pek yok. Neden savaşıyoruz o zaman? Ölmeye değer bir şeyler bulma güdüsünün kaynağını incelemek gerekiyor. Dinler geçici, binlerce yıl boyunca inanılan tanrılar artık yok. Ülkeler değişiyor, parçalanıyor, hiçbir şey aynı kalmıyor, savaş da biçim değiştirip yoluna devam ediyor. Vassaf, savaşın çok kötü bir şey olduğunun tamamen anlaşılacağından umutlu, zamanın birinde. Umarım.
Cehenneme Övgü hâlâ en iyi Vassaf metni benim için ama bu da oldukça iyi, sıkı bir serbest düşünürden sıkı bir metin.
Bu çok ilginç bir kitap işte. Korku ve fantezi edebiyatında yeri Poe'nun öykülerinin bir kulaç ardındadır -birkaç öyküde Poe'nun adı geçer, büyük yazara selam edilir- ve taşıdığı korkunun niteliği bir sonraki yüzyılın bütün bir kuşağını etkilemiş gibi geliyor bana, özellikle Lovecraft'ı. Öyküler içinde göstereceğim, öncesinde Maupassant'ın deliliğini anlatmam gerek.
Yaşamının son yıllarında delirmişçesine yazar Maupassant, sanki ruh sağlığının kötüye gidişini durdurmak ister ama başaramaz, intihar girişiminden sonra akıl hastanesine kapatılır ve kırk üç yaşında ölür. Yaşamının son on üç yılında üç yüz öykü yazmış, kronolojik sıralamaya bakmadım ama bu kitaptaki öyküler son zamanlarına ait, sanırım. Aklı kaçırmaya beş kala, hiçbir şeyin hiçbir anlamının olmadığını bas bas bağırmanın açtığı yol Ionesco'ya çıkmış olabilir. Neyse, öyküleri çeşitli izlekler halinde gruplandırmak mümkün; bir kere "öteki korkusu" başa yazılmalı, sonrasında bilinmeyenin korkusu geliyor ama öykülere bırakıyorum yine. Ha, sonraki kuşağı etkileyen bir diğer olay da fantastik mevzuları aktaran bir karakter olması, gerçekliği kurmak için. Chesterton'dan Bloch'a ve dahi King'e uzanan bir gelenek, iyi taktik. Hemen her paranormallik ya anlatıcının başından geçer ya da anlatıcı tarafından dinlenir. Birincisi olursa anlatıcının yeminleri, verdiği detaylar fantastiğin aslında son derece doğal bir şey olduğu fikrini doğurur. Hikâyeleştirilen öcü, zararsız öcüdür. Kendisinden değil, zarar vereceği insanın korkusundan ötürü korkmaya başlarız, bütünleşme tamamlanır. İkincisi bu tür anlatının bir alt katmanını oluşturur; anlatının içindeki anlatıya gireriz ve korku tekrarlanır. Bir dost, bir arkadaş, başından garip şeyler geçmiş insanlar anlatılan hikâyeyle tanıdıklarımıza dönüşür, bildiğimiz bir insanın korkusuyla yüzleşiriz. İki tür de iyidir, gerçi Korkunç Adam, Kesik El gibi mevzular klasikleşmiştir, bilinmeyen öğeleri ortadan kaldırır ve yaşanan duygunun etkisini azaltır ama gizem öğesi belirir bu kez, sonu merak ederiz.
Kesik El: Demiştim. Bir büyücünün elidir bu, Cadı Avı sırasında edinilmiştir ve kapı tokmağı olarak kullanılır. Kullananın boynunu kırar. Elin sahibinin mezarı açılır, görülür ki el yerinde yoktur. Falan.
Suyun Üstünde: Seine üzerinde geçer, zaten çoğu öyküde Seine belirir, mekanı oluşturur. Neyse, Maupassant, Victor Hugo'dan alıntılarla suyu şiir alemine taşır ve her türlü imgeye açık hale gelir, buna korku dahil. Anlatıcımız korkuya son derece açıktır, kayığı bir şeye takıldığı zaman delirircesine korkar. Etrafta kimse yoktur, sesi kıyıda kaybolur. "Aptalca ve nedensiz korku", kapıldığı şey bu, paranoyaklığından iç sesinin cesaret verici sözlerini duyamaz, etrafı saran sisin yarattığı ışık oyunlarıyla başka bir aleme gittiğini sanıp yorgunluktan uyuyakalır. Uyandığında yine bağırır, balıkçılar kayığını kıyıya çeker ve kayığa takılan şeyin boynuna kocaman bir taş bağlanmış olan yaşlı bir kadın cesedi olduğu anlaşılır. Korkunun doğum anı ve süreğenliği müthiş, sıkı bir öykü.
Manyetizma: Doğaüstünün doğası üzerine bir öykü. Bir zamanların meşhur spiritüel meclislerinin tipik bir örneği vardır burada, bir de şüpheci bir adam. Poe'nun masalcılığının pek çok insanı etkilediğini söyler bu arkadaş, her şeyin makul bir açıklaması olduğunu düşünür. "Diğer insanlar işe inanmakla başlıyor, bense şüphe etmekle." (s. 26) Başından geçen bir olayı anlatır ve tesadüfün, bilinçaltının doğaüstüyle komşu olduğunu söyler. Takip ediliyorsanız paranoyak olup olmamanın bir anlamı yoktur ama paranoyaksanız her zaman takip edileceksiniz demektir. Bu biraz alakasız oldu gerçi. Durduk yere paranormal olmayalım. Bu tamam sanırım.
Deli Mi?: Aşık ve kıskanç diyelim. Sevdiğini ölümüne kıskanan bir adam, kadının çok sevdiği atın kafasına sıkar en sonunda. Bunda da kafayı çizme süreci iyiydi, yavaş yavaş delirdi adam ve attan başka kimse fark etmedi.
Bir Ölünün Başucunda: Schopenhauer var bu kez, adamın felsefesinin yarattığı korku yüzünden kafayı yemek üzere olan iki arkadaşın hikâyesi. Filozof ölür, yüz hatlarının yavaş yavaş değiştiğini düşünür iki arkadaş. Cesetten çürümenin kokusu yayılmaktadır ama bir yandan canlı gibidir adam, ağzından bir şey fırlar ve bizimkiler korkudan kafayı yerler ama sonradan anlaşılır ki çürümenin etkisiyle serbest kalan takma dişlerdir düşen. Yine mantıklı bir sonuç, korkunun her şeyle kolayca ilişki kurabilmesi.
Bir dünya öykü var ama ben daha özel olanları alıp bırakacağım.
O Mu?: Bir evlilik hikâyesi olarak başlıyor. Evlenmenin saçmalık olduğunu düşünen bir adam, arkadaşına evlenmemek için milyon tane sebep olduğunu anlatır. Her zaman diğer kadınları sevecektir, evleneceği kadın çirkindir. Falan filan. Evlenecektir çünkü yalnız kalmak istememektedir. Hikâye bir anda yön değiştirir ve adamımızın bir varlıkla karşılaşmasını ve adam yalnız kaldığı zaman o varlığın nefesini duyduğunu öğreniriz. Bazen görünür de, anlık. Sadece akılda, düşüncelerde yaşar. Adam bilir ki arkasına döndüğü zaman hiçbir şey yoktur, dönmediğinde vardır. Algılarımızın yetmezliğinden kaynaklanan bir korku bu; kapıya bakmadığımız zaman eşikte biri dikilir, baktığımızda kimse yoktur. İnsanın en eski korkusudur belki, çocuklukta oluşur ve yaşam boyunca sürer.
Yalnızlık: Cthulhu Mitosu burada ortaya çıkıyor, daha doğrusu Lovecraft'i etkileyen sonsuz karanlık. Bu öyküde kozmik boşluğun doğurduğu varlıklar ve onları algılayamayan insan yan yana getiriliyor. Mitosun öykülerinde bu varlıklar bolca bulunur, tanrılardan peltelere pek çoğu dehşet öğesi olarak belirir. Anlatıcı bu dehşeti yalnızlığa bağlar, kadınların yokluğu ve aklın da yokluğu -delirme endişesi, izlek- büyük bir sıkıntıya yol açar. Kadınsızlığın sıkıntıları Yüce Eskiler'e esin kaynağı olmuş olabilir mi? Belki.
Turgenyev kısmı ayrı güzel ve Lovecraft mevzusunun açıklayıcısı durumunda. "İnsanlığın en eski ve en güçlü duygusu korkudur. En eski ve en güçlü olan korku ise bilinmeyenin korkusudur." Lovecraft'in sözü bu. Baudelaire'le Poe'yu, Maupassant'la Turgenyev'i ve daha pek çok sanatçıyı doğuran bir uygarlık hali var o zamanlar, bilinmezin yayıldığı bir uzam. Yabancılaşmadan savaşlara kadar pek çok mengeneye sıkışan insanın kurtuluş yolu sanattan, yeni bir sanattan geçmiş ve benzer noktalara ulaşmışlar. "Dünya bana terk edilmiş, boş ve çıplak görünüyor artık. Ona şiir katan inançlar yok oldu." (s. 145) Devamında doğaüstü bir dehşet ve onu dehşet olarak algılatan yanılgı incelenir ve bütün bunlar bir yolculuk sırasında anlatılan hikâyeler olduğu için yol sürüp gider, delirmek üzere olan insanlara gelir sıra. Salgın vardır, Doğu'dan gelen Kolera olduğu söylenir. Kolera meydanlarda, sokaklarda ve odalarda kol gezer, Kızıl Ölümün Maskesi'nde olduğu gibi.
Horla'yı da anlatıp bitireyim, Maupassant'ın deliliğinin ve dahiliğinin zirvesi. Aynı isme sahip iki farklı öykü var, Maupassant aynı kurguyla iki farklı versiyon yazmış.
Life'taki yaşam formunu düşünün, dünyaya iniyor ve dehşet saçmaya başlıyor. Anlatıcı, adının Horla olduğunu öğrendiği varlıkla yaşadığı gerilimi anlatıyor ve onun uzayın derinliklerinden geldiğini iddia ediyor. Horla dünyayı ele geçirecek ve insanları koyun gibi güdecek, yaşamlarını çalacak, lime lime edecek, iki seksen uzatacak. Lovecraft'in yarattıklarına benzeyen ilk tanrı bu, uğurlu olsun. İnsanoğlunun kozmik zamanda minicik bir tane olması ve uğrayacağı yıkım da King'in Diriliş'ine kadar yol yapmıştır, aynı konu Cthulhu Mitosu Öyküleri'nde görülebilir, dedim ve elimdeki kaynaklardan araştırdım, Lovecraft zaten Maupassant'a saygı duruşunda bulunmuş.
Bahsettiği diğer öykülerden çoğu kitapta var, ilgililer konuya hemen el atmalı. Oğlak'tan okudum ben.
Korkunun kilometre taşlarından biri, türe ilgi duyanlar mutlaka okumalı.