Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Canım Knausgaard'ın son zamanlarda elinden düşürmediği kitapmış, oradan çarptım. Knausgaard'ın yazarlığının yanında okurluğu da iyidir ki bana gereken iyi okuyan bir yazardır, gözüm kapalı takip ediyorum böylelerini. Mesela bizde meşhur yazarların kitap önerilerine bakıyorum arada bir, o ne? Tehlikeli Oyunlar önerilmiş, Suç ve Ceza önerilmiş. Gerçekten mi ya, çok teşekkürler, müthiş öneriler.
Leskov'la Turgenyev'i yan yana getiriyorum; Leskov'un hikâye anlatıcılığında Turgenyev'den etkilendiğini düşünüyorum. Leskov yolculukları boyunca topladığı hikâyeleri gerçekle kurgu arasında bir yere oturtuyor ve bu aralığın belirsizleştirdiği sınıra özgü bir hayal dünyasının, halk hikâyeciliğinin doğasında bulunan eminsizliğin kapılarını açıyor. Benjamin'in Leskov hakkında söylediklerini Turgenyev'de de bulmak mümkün ama avcının tuttuğu notlar kurmacanın varlığını belli eden türden, bu yüzden Benjamin'in irdelediği sihri, destansı dünyayı, mitik sesi Turgenyev'de bulmak zor, bunların yerine başka bir şey buluyoruz onda: Kurguya dökülmüş yaşantılar söylenceden uzaklaştıkça gerçekliğin dünyasına yaklaşıyor. Turgenyev'in gözlemcisi/anlatıcısı hikâyelerini anlatırken araya girip okurlarına sesleniyor, sonlandırdığı hikâyelerin devamını ek olarak verebiliyor, detaylarını vermediği olaylara geri dönüp tam olarak nelerin yaşandığını aktardıktan sonra hikâyenin güncel zamanına dönüp anlatıyı sürdürüyor. Her şeyin tam ortasında, yönlendirmeyen bir gözlemci.
Turgenyev bu hikâyeler yüzünden hapsedilmiş, özgürlüğü uzunca bir süre elinden alınmış. Çara selam, biz Turgenyev okumaya devam ediyoruz. Benjamin vecizesi; başarılı bir kurguyu oluşturan temel şey karakterin psikolojisini tahlil etmeden yansıtabilmekse eğer, Turgenyev bu konuda on numara.
Evet, Rus diyarlarına uzanmayalı çok olmuştu, uzun isimli insanları görünce mutlu oldum. Ne demeli bilmem, Turgenyev okuyalım. Edebi keyiflere gark olalım.
İki şey: Çocukluğun ölümle karşılaşması için bir ailenin günden geceye, güzel bir sahilde yaptıkları sıralanırken onca detayın bu çocuk-ölüm kırılışını hazırladığı görülünce, öykü de o noktada bitince, eh, Seiffert'in anlatısına saygıyla yaklaşmamak mümkün değil. Bir de sınırların böylesi belirsiz ve acı verici olduğunu bilmezdim. Gerçi bir kere şahit oldum; Lefkoşa'daki sınır noktasını lunaparklardaki korkuluklu sıralara benzetmiştim ama işin çarpıklığı sonradan dank etmişti, bir adımla değişen dünyaların doğurduğu onca ayrılığı düşünmek çok ağır. Bu duygu nasıl anlatılabilir diye düşündükten çok sonra Seiffert'te duygumun karşılığını buldum. İyi bir öykücünün peşine takılmalıyız, Seiffert böyle bir öykücü.
1971'de Oxford'da doğan Seiffert'in ailesi Alman-Avusturyalı. Sınır mevzusunun, yıkılan duvarın ortadan kaldıramadığı psikolojik sınırın kaynağı burada bulunabilir. Romanları ve öyküleri var, ödüllü bir yazar.
Saha Çalışması: Martin nehirde çalışırken önce oğlanı, sonra oğlanın annesini görüyor. Anne çok genç, ıslak kıyafetlerinin ortaya çıkardığı vücudu Martin'i çekiyor ama araştırmasını tamamlaması şart, sınırın doğusundaki kimya fabrikasının atığı batıda ne ölçüde ortaya çıkıyor, çalışması bunun üzerine. Birkaç gün boyunca nehre gidip geliyor, topladığı örnekleri üniversite laboratuvarına gönderiyor, zaman böyle geçiyor. Çavdar tarlaları, nehir, doğa.
Barda o çocuk oturuyor, annesi garson. Çocuk, anneye çevirmenlik yaparak Martin'le iletişim kuruyor. Geçici bir noktada olabildiğince derin ilişki. Martin nehrin kirli olduğunu, suya girmemeleri gerektiğini söylüyor. Ewa ve oğlu Jacek adama teşekkür ediyor, yolculuğa çıkmasından bir gün önce yemeğe çağırıyorlar. Martin hamle yapıyor ama Ewa onu kibarca itiyor. Adamın başka bir ülkeden olmasından, yabancılıktan değil, daha derin bazı olaylar var ama son öyküye kadar bilemeyeceğiz, bu öyküden öğrendiğimiz tek şey Ewa'nın kocası Piotr'ın sınırın öbür tarafında yaşadığı ve geçişlerin pek kolay olmadığı. Ewa kırık, Piotr onu terk etmiş ve ses seda yokmuş.
Martin sınırı geçerken arkada kalan çorak toprağa bakıp suçluluk duyuyor, belki kadının kendisini reddetmesini de bu çoraklığa, yoksul ülkeye bağlamıştır, Seiffert anlatıcı olarak bir yansıtıcıdan başka bir şey sunmuyor.
Temas: İnsanlara -belki canlılara da- dair bazı temel öğelerin kimyasal reaksiyonlara bağlı olması korkutucu geliyor. Aşk, annelik, mutluluk, pek çok şey doğru salgıların doğru zamanda salgılanmasıyla ilgiliyse sadece, makineden bir adım uzaktayız demektir. Gerekli hormonların salgılanmasıyla herhangi bir nesnenin annesi gibi hissedebiliriz mesela, uç bir bilimkurgu olabilir bu. Gevezeliği bıraktım, burada anne olmayan bir anne ve annenin kızıyla olan ilişkisi var.
Alice bir kuaförde çalışıyor, ailesini geçindirecek kadar para kazanıyor. Bu iyi. Kim'e karşı anneliğe dair bir şey hissetmemesi iyi değil. Bir numara olan Joseph sevgiyle doğmuştu, Frank henüz gitmemişti. Gittikten sonra doğan Kim, annenin hayal kırıklığının sembolü haline geldiği için şanssız. Alice ona alışana kadar yıllar geçmiş ama alıştığını söylemek güç. Kız çok hasta olduğu bir zaman, koridorda sürünürken annesi okula gitmemesini söylüyor ve kızını banyoya taşıyor. "Kolları bacakları olan hantal, ölü gibi bir ağırlık." (s. 35) Bu ağırlığın öyküsüdür; Kim'in de pek bir sevgi duyduğu söylenemez. İki aynanın birbirine bakışı.
Dimitroff: Bizde de var, mekân isimlerinin değiştirilmesi bir ideolojiyi ortadan kaldırmak için iyi bir yol gibi gözükse de hınç doğurmaktan başka bir işe yaradığını sanmam.
Evli bir çift, adamın babası Doğu ve Batı Almanya'nın birleşmesine karşı çıkan yaşlı bir komünist. Zamanında, toplu cinnet zamanlarında mücadele etmiş ve çok zor yıllar geçirmiş. Kadın, adamın babasına duyduğu öfkeyi anlamaya çalışıyor ve babayla bir yolculuğa çıkıyor. Babanın insanları kışkırtıcı davranışları sonucunda yediği tokat, perdenin tangır tungur inişini de simgeliyor. Dönüş yolunda kadın, elini babanın elinin üstüne koyuyor ama bir tepki doğmadığını görünce çekiyor. Fikirler uğruna verilen mücadelede kaybedilen, geride bırakılan insanların acısı.
Geç Gelen İlkbahar: Yaşlı bir adam, gençliğinde babasıyla birlikte arıcılık yapan, daha da önemlisi doğayı öğrenen ve doğayla bir olan. Evi orada, yeşilin içinde bir yerde.
Arıcılığa devam etse de yaşlanınca enerjisinden çok şey gitmiş, üst üste yığılı kutularda yaşayan insanları anlamayışıysa hâlâ genç. Hiçlikten çıkan çocuğu görünce içinde doğan mutluluk da böyle bir duyguyu taşıyor; doğanın hediyesi bu çocuk. Adam ılık bir rüzgar beklemişti ama doğa ona bir çocuk verdi, yalnızlığı dinsin diye. Sonra kasabaların, köylerin fikrini verdi, sevdiği birini sevenlerine götürsün diye. Adam uzaklarda, tepelerin ardında bir köy olacağını düşünür, o köyü bulmak için yola çıkar. Nice yol gittikten sonra tepelerin ardında başka tepeler olduğunu görür ve dönüş yoluna koyulur ama içinden bir şeyler akıp gider, çocukluğunda babasının boğduğu arılar aklına gelir. Ölüm oralarda bir yerde adamı gözlemektedir, sona hazırlık için birkaç anıyı canlandırır.
"Kovanların önündeki kara toprakta küçük ölü bedenler toplanmıştı. Yaşlı adam yere, onların yanına uzandı." (s. 113)
Geçiş: Çocuklarıyla birlikte savaştan kaçan kadın, uzun süredir kendilerini takip eden adama güvenip güvenmemek konusunda kararsızdır. Yapacak bir şeyi de yoktur, güvenir. Tehlikeler atlatılır, nehirden karşıya geçilir ve yıkık köprünün ayaklarının dibinden, adamın geriye döndüğü görülür. Teşekkür edemezler bile, yardım ansızın belirmiş ve ortadan kaybolmuştur, olması gerektiği gibi.
Savaş öyküleri sınırın doğuşunun hikâyesini anlatmasa da insanların canlarını kurtarmak uğruna silah arkadaşlarını, tanıdıklarını, insanları yalnız bırakmalarını işler. İç savaşı da düşünüyorum; Mimar nam öyküde mesleğinin kendisini mahvettiği bir adam, mimarlığı bırakınca yavan bir mutluluğa kavuştuğunu hisseder mesela. Bir de son öykü... Ewa'nın hikâyesi kırmızı bir çizgiyle bölünmüş geçmişi bir araya getirme çabasını imler. Arayış öyküsü, insan aradığını bulamamayı ister. Bulduğunda. Ardından gelen yenilgiye sarılmak, yenilgiyi kabullenmek bir nevi hakikat duygusu doğurur. Yaşanan şeyin gerçek olduğunun, akışta herhangi bir şey gibi kaybolunmayacağının işareti. Gerçeklik büyük inceliklerde gizli, günlük tek bir rutinin bozulması bir ailenin dağılma yolunda ilerlediğini gösteriyor, ölü fokların varlığı ölüm karşısında güzelliğin silinmesini, pek çok şey pek çok şeyi içeriyor ve sadece durumlarla ortaya çıkan bir şey bu. Seiffert durum yaratıyor, çok da iyi yaratıyor.
On bir başarılı öykü. Tüye benzetiverdim, tüy öyküler.
Kuramsal olarak kızıl saçlı olduğu söylenen adamın kızıl saçları yoktur çünkü saçı yoktur. Ama kuramsal olarak saçlıdır. Adam konuşabilir, kuramsal olarak bu mümkündür ama ağzı da yoktur. Kuram iflas etmez, kuruludur ve bir boşluğu, bilinmeyeni, dolmaya ihtiyaç duyanı doldurmaktadır. Adam yürüyüşe çıkabilir, çıkamaz. Kolları ve bacakları yoktu. İç organları da. Bu adam hakkında konuşulmamalı, kuramsal olarak konuşulmalı. Ama yok adam. "En iyisi onun hakkında daha fazla konuşmamak." (s. 7)
Kharms Sovyet karşıtlığı yüzünden bir yıllığına sürgüne gönderiliyor, sürgünden dönüşünde kısacık öykülerini yazmaya devam ediyor, 1941'de vatana ihanetle suçlanıyor ve hapse atılıyor, 1942'de açlıktan ölüyor. Jdanov'un halt yemesi yüzünden sanıyorum; Zoşçenko'yu "Sovyet gençliğini heder etmekle" suçlayan, Bulgakov'un çok çılgın metinler üretmesini sağlayan, Strugatski Biraderler'in birbirini dürtüp az biraz sembolik yazıp yırtmaya çalışmalarına yol açan, Platonov'un metinlerinin on yıllar boyunca silik kalmasına sebep olan Jdanov'a "Stalin'in kültürel gölgesi" demek gerek, bu iki zırtapozun ölümünden sonra da zincirler kolay kolay kırılamadığı için nelerin kaybolduğunu, nelerin hâlâ açığa çıkmayı beklediğini bilemiyoruz. Nelerin açığa çıkamadığını düşünmek can acıtıyor, Kharms ölmese çok çılgın şeyler üretmeye devam ederdi ve nice beyinleri yakardı, daha çok tanınıyor olsaydı.
Neler mesela, çivi gibi yere çakılan kadınlar arasında meraksız bir kadın yok, hepsi bir diğerinin ölümünü merak ettiği için camdan sarkıp düşüyorlar ve düşen kadınları izlemekten bıkan anlatıcı, kör bir adam örme şal verdiği söylenen birinin dükkanına giriyor ve düşmelerden uzaklaşıyor. Aynı anlatıcının, belki de aynı anlatıcının durup dururken ölen, çok yemekten ölen, çok paraya konduğu için işinden atılan adamı anlatması sadece olayların sıralanmasından ibaret değil, iyi insanların yere sağlam basmamalarının dalgaya alınmasından. 7'nin mi, 8'in mi önce geldiğini unutan insanların öyküsü de bir dalga ama altta, çok derinlerde bir eleştiri arıyorum. Kralın çıplak olduğunu bağıramayan insanların, çıplaklığın kuramsal olarak mümkün olmadığını düşünen devletin sert copundan korktuğunu düşünüyorum. Neyin neyden önce geldiğinin unutulması, bilgi unutturulmuşsa mümkündür, ikincisi de çene kemiği kırılan çocuğun varlığı düşünce akışını kesiyorsa, uç bir olay mantığı ortadan kaldırıyorsa, söz gelişi birçok insan eylemler sırasında vuruluyorsa ve bu durum toplumsal bir unutkanlık yaratmışsa... Kharms'ın saçmalarını daha iyi oturtabiliyorum bir yere, oturmaya gelmişlerse.
Oturtmuyorum, hiçbir şeyin hiçbir şeye bağlanması gerekmiyor, saçmanın saçma olması yeterli. Puşkin ile Gogol'ün tiyatro metninde birbirlerine takılıp düşmeleri, biri düştüğünde diğerinin kalkıp düşene takılıp düşmesinde, kalktıkları her seferde şeytana çatmaları, rahat yüzü görmemeleri yüzünden yakınmaları gülünç. Yakın arkadaşlar, birbirlerini çok etkilemişler, Kharms da onları birbirine takmış, düşüyorlar ve kalkıyorlar, birbirlerine öykünüyorlar, öyküler ve romanlar için yüce ilhamı paylaşıyorlar. Hoş! Bu, ikinin birleştiği bir öykü, başka bir öyküde sürekli düşen marangozun yüzünü defalarca yarması, eczacıdan birer birer aldığı yara bantlarıyla kapadığı yüzü sebebiyle tanınmayıp eve alınmaması var ki bunu hep aynı şeyi yapıp farklı sonuç beklemenin umuduna bir güzelleme olarak görüyorum, yine aşırı yorum yapıyorum ama olsun, absürdün boşluğu orada bir yerde duruyor, farkındayım.
Sandık nam öyküde kendini bir sandığa kapatan adamın havasızlıktan yavaş yavaş ölmeyi beklediğini, beklerken de ölümünün aşamalarını düşündüğünü ve yaşamaya çalıştığını -ölümün aşamalarını- görüyoruz. Yaşamın ölümle mücadelesinde yaşam bir şekilde kazanır, adam yerde yatmaktadır, sandık ortada yoktur. Yaşamın hiçlikten doğuşu, kapanılan sandığı da ortadan kaldırabilmiştir.
Toplumsal eleştiriler ağır, kızıl karanlığa uyum sağlayan insanların linç ettiği insanlar, meslek gruplarının birbirine saldırısı, pek çok şey. Bunlar arasında olduğu gibi anlatılanlar vardır, gerçek o kadar saçmadır ki böylesini kurgu bile sağlayamayacağından bazen en doğru olan anlatım şekli, böyle bir gerçekliği olduğu gibi yansıtmaktan geçer. Bazı öykülerde de ortadan kaybolan kadınlar, aniden beliren insanlar, rüyalar, rüyalardan uyanışlar ve tekrarlı uykularda rüyaların minimal değişimlerinden doğan farklı evrenler vardır. Kharms rüyayla gerçeği sonsuza ıraksadıkları noktada birleştirmiştir.
Özgün bir delilik: Kharms.
Haritayla açılıyor, Carroll'dan ödünç. Boş sayfanın ortasında bir kare, okyanusun bir bölümünün haritası. Boş Sayfa öyküsü, yazarın doldurması beklenmeyen bir anlatısının sessizliği tek başına bir öykü olabileceği gibi -içinin nasıl doldurulacağı yazarın yaşamını oluşturan parçaların yansımasına bağlı- okyanusun bu bölümü de kartograf ve okur tarafından doldurulabilir, boşluğu boşluk halinde bırakmayacak mürekkep/imge/düşünce/şey olmadan. Şeyler, fenomenler zaten herhangi bir sınıra, haritanın kısıtladığı alana, çizgilere ihtiyaç duymadan okyanusu, suyu dolduracaktır, imajlar herhangi bir doluluğu kendiliğinden yaratacaktır. Mekânın oluşumu düşünseldir, Lefebvre usulü. Perec bu düşünselliği sorguluyor ve yaşamı boyunca karşılaştığı mekânları inceliyor.
Haritadan sonra mekân dizini. Boş, kapalı, düşsel, bulanık. Sayılı ama biri bile diğerlerini doğurabilecek çağrışımlara açık. Her biri kırılmalar, birleşmeler, olgular yoluyla bir diğerine dönüşebilir halde. İliştirilmesi istenen notta mekândan mekâna gerçekleşen geçişler arasındaki farkındalık anlarının izinin sürülmesi gerektiğini söylüyor Perec, alışkanlığın her şeyi bulanıklaştırdığı görüşten çıkabilmek, mekânı duyumsamak, fark etmek için anın bilinçli, bilinçsiz kurgulanması, kurgudan öte deneyimlenmesi.
Önsöz: Mekânlarda yaşıyoruz, varlığımızın bir parçasıyla donattığımız ve varlığının bir parçasıyla donandığımız mekânları değiştiriyor, doğuruyor ve yıkıyoruz. Doğururken zaten önceden yaratılmış olan dizgenin bir parçasını kendimizin kılıyoruz, geçici veya kalıcı olarak. Sayfiye yerleri, meydanlar diyor Perec, duraklar, sokaklar, caddeler, koridorlar, odalar diyor, gökyüzünün altı, denizlerin üstü, boşluk diyor. Mutlak hiçlik, mekânın negatif kutbu. Buraya ulaşılabiliyor; uzam, uzamsızlığı kendiliğinden getiriyor. Yan yana kurulan iki şehirden biri gelişirken diğeri güdük kalabiliyor. Ters orantı: Oluş tarafından biçimlenen yerin devinim kazanmasıyla civarını küçültmesi, küçültürken kendisinin de parçalara ayrılması. Éluard alıntısı, Perec'in Matruşka'sını anlatır. Paris>sokak>ev>merdiven>oda>masa>halı>kafes>yuva>yumurta>kuş. Kuş yumurtayı devirir ve silsile tersine döner, küçük bir hareket bütün mekânı yerle bir eder. Mekânın yaratımında imgelerin öneminden bahsediyordu Lynch; en ufak bir değişimde imgeler de değişir ve hiç bilmediğimiz bir yerde bulabiliriz kendimizi, bütün mekânın böylesi yabancılaşabilmesi olur şey midir? Güneş biraz sağa kayınca dünya şaşıyor; ışık değişiyor, hayvanlar, deniz, solunan hava, anımda tuttuğum elin sıcaklığı, her şey değişiyor, sağa kayıyor. Zihinde her şeyin biraz sağa kayması ne demektir, bir hayal edin. Her şeyin yeni bir yer doğurması sayısız deprem demektir, delirtici! Mekânın kaypaklığı yüzünden ayağımızın altından kayıp giden bir dünya var.
Sayfa: Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu için güzel bir başlangıç. Henri Michaux'nun "kendini kat etmek için yazması" güzel bir epigraf. Bernhard'ın kağıt üstünde yaşamını yok etmesi, yaşamını konduracak bütün petekleri, anıları, ortamı ortadan kaldırması demekti, bir yandan da kendinin değillemesiydi ki yeni bir ortam yaratmasıydı, düşüncesinin tam orta yerinde. Perec'e bakıyoruz ve "yazdığını" iki nokta üst üsteyle tekrarlaması, tırnak içine alarak tekrarlaması, yazıyor olduğunu yazdığını söylemesi kendisinin çeşitlemelerini doğuruyor ki bu sonuncusu için Cem İleri'nin güzel yorumları var, en sonda değineceğim. Perec yazılan yazının yazıldığı anı ve sonrasını bir metnin içine sığdırmıştı, o.
Kâğıt üstünde katmanı bol bir yaratım; bir başka kendiliğe çıkan veya onu yaratan. Harf harf, çaprazlamasına, boş sayfayı doldurmacasına. Yukarıdan aşağıya. Boşluklar, pasajlar, harflerin bir araya gelerek oluşturduğu anlam parçaları, anlam parçalarından doğan anlamlar ve hakkında pek bir şey söylemeye cüret edemediğim ustanın söylediği gibi, bazı anlamlara gelmeyen kelimeler, bazı anlamların temelini oluşturamayan harfler... Üstteki yıkımı hatırlayın; yumurtayla başlayan zincirin ucunda yıkılan koca bir şehir. Sayfada da aynısını görmek mümkün. Borges anılır, Alef'in tüm dünyayı göstermesi alfabedir, böyle buyurur Perec. Dipnota gönderir, o da bir mekân yaratır, sayfanın altında. Marjda yazar, aynı. Yazarlar sayısız mekân yaratırlar, herkes bir yerlerde bir şeylerle uğraşırken onların uğraşı mekândır. Ferahından.
Yatak: Sayfanın kullanımını yatağın kullanımına benzetir Perec; yukarıdan aşağıya, dikdörtgen.
Yatak bir insanın en kişisel eşyası, icra memurlarının el koyma hakkının olmadığı. Yatağını sever Perec, onda insanın bilinçaltından doğan pınarını görür. Perec sayıp dökerek bir boşluğu doldurduğunu bilir.
Oda: Tanrısal bir belleğe sahip olduğunu düşünür Perec, uyuduğu her yeri hatırlamaktadır, savaşın sonlarında kaldığı ortaokul yatakhanesinin detayları hariç. 1954'te kaldığı bir odanın ayrıntılarını verir, en incesine kadar. "Odanın mekânının dirilmesiyle, en silik, en ehemmiyetsiz hatıralar birdenbire en önemli hatıralar olup çıkar, hayat bulur, anımsanırlar." (s. 41) Zihnin köşelerini oluşturmayı başarabildiysek, bir odayı, birçok odayı köşeli boşluklara yerleştirip her şeyiyle hatırlayabiliriz. Bir daha hiç görmeyeceğim bir odayı hatırlıyorum, anılarımın biçimini aldı: Beyaz bir kapı. Eşiğin az önünde açık pembe bir halı. Solda üç çekmeceli bir komodin, tepesinde lamba. Yanında yatak, üzerinde beyaz ve süslü bir örtü, daha da üzerinde iki yastık, aynı örtünün kılıflarına geçirilmiş. Yanında ilk komodinin eşi, üzerinde Pascal'ın Düşünceler'i duruyor. Sağda bir komodin daha, üzerinde eşyalar. Yanında gardırop. Tam karşıda bir pencere, çatıların üzerinde çatılar. Martılar. Duvarlarda bir iki leke. Elimi uzatıp kitabı açıyorum, kaldığım yeri hatırlıyorum. Bunların şu an gerçekleştiğini biliyorum, elim harflerin üzerinde dolanmıyor. Aynı anda biliyorum ki okuduğum bu kitabı bu evde bitiremeyeceğim, otuz yıldır aynı odada bir şeyler yazıyorum. Hiçbir şey hissetmiyorum, sayısız parçamdan biri bu iki yerden birinde kaldı ama hangi parça, nerede, bilemiyorum. Başkaca, son olarak çok sevdiğim birinin evinde kaldı, büyükçesi. Sahile yakın bir evde, L kanepenin uzun çizgisinde. Sanırım bir yerlerde bıraktığım parçalarımı toplayamayacak kadar dağıldım.
Bunu başarmaya çalışan birini, Proust'u anımsıyor Perec ve uyuduğu yerlerin listesini bu derleyiciden etkilenerek çıkartıyor. Ve evet saygıdeğer Perec, odadaki herhangi bir nesnenin değişmesi odayı baştan aşağı değiştirir, başka bir odaya yol açar. Tıpkı kozmosu büyüttüğünüz ölçüde çağrışımlarınızın ve şeylerin başka birçok şeye yol açması gibi, en küçük parçanın en küçük bir değişimi mekânı bilinmeyene sürükleyecek kadar kudretli ve canlı.
Daire: Uluslararası havaalanında yaşanacağına dair bir teori geliştiren bir arkadaş, sosyal ve kişisel ihtiyaçların böyle bir mekânda karşılanabileceğini söylemiş. "Bir mahalle simulakrası" diyor Perec, Baudrillard'ı arada derede anarak simülasyon üzerine kafa yorduğunu da belirteyim. Neyse, bu konudan bir komedi senaryosu çıkabileceğini düşünüyor. The Terminal'ı yaratan insanlar Perec'ten yola çıkmış olabilirler mi? Bir daireyi, evi oluşturan dikdörtgen hücreler özel işlevlerle donanırlar ve kimliklerini değiştirmek zor olsa da imkânsız değildir; salonu tuvalete çevirebiliriz, mutfağın yerine oturma odası kondurabiliriz ama bu karar bizim yerimize çoktan verilmiştir, evin bölümleri belirlidir, Gündüz Vassaf bunu iktidarın evlerimizdeki uzantısı olarak görüyordu, insanın yaşaması için gereken alanlar çoktan belirlenmiş, bu alanlar belli bir daire tipi oluşturarak modülerliğin mümkün olmadığı bir yaşam bölgesi yaratmıştır. Perec bu yaşam bölgelerindeki günlük hareketlerin dökümünü yapar, üç kişilik bir ailenin saatlere göre odalara girip çıkması tamamen işlevlerle açıklanabilir, öngörülebilir davranışlarımızın izi odalar üzerinden kolaylıkla bulunabilir.
Daireler çeşitli biçimlerde düzenlenerek olasılıklar tartılıyor, duyulara göre daireler. "Tatalıryum, duyaryum, koklaryum" şeklinde biçimlenmiş daire. Haftanın günlerine göre düzenlenmiş yedi odalı daire, her güne bir oda. Tamamen yararlı, insanın kullanabileceği bir sistem. Bunun tersini, yararsızlığı düşünen Perec duvara çarpıyor, dilin kendisinde bile böylesi bir hiçliğin yaratılamayacağını söylüyor. Hiçliğe düşünceyle varmak mümkün değil. Bana göre hiçlik, herhangi bir şey düşünürken düşünmediklerimizdir. Karşılığı boşluk değildir, orada olmayan değildir, karanlık değildir, sözcüğe gelmeyecek bir şeydir. Bir mekâna yerleşmek konusunda Perec'in söyleyeceği çok şey vardır, var oluşun çok eylemli yapısı hep aynı oluşu doldurur, sürdürür ama bu hiçlik için mümkün değildir, hiçlik boşalacak bir şey değildir çünkü.
Duvarlar geçti, kapılar geçti, Apartman'la bitireceğim. Yaşam Kullanma Kılavuzu'nun ilk adımlarını burada görürüz, Perec bu muazzam eserine başlayacağının müjdesini verir ve amacını anlatır, esinlendiği kaynakları anlatır.
Yapılması gerekenler bölümünde komşuları ziyarete gidip duvarlara ve nesnelere bakılması gerektiği söyleniyor, amaçlarını bilmeliyiz. İkinci katta oturuyorsak dördüncü kata çıkmalıyız mesela. Bunu ben bir ara yaptım, sadece o katta koridorun yemyeşil bitkilerle dolu olduğunu görmüştüm. Apartman keşiflere açık, bence bodruma da bir inilmeli. Ben geçenlerde indim, her dairenin kömürlüğü varmış. Bizimkinde babamın daktilosunu buldum ama o kadar kötü durumdaydı ki olduğu gibi bıraktım. Bir şeyi parçası olduğu bir yerden ayıramadım, yanlışlık duygusu geliyor.
Sokaklar, mahalle, şehir, sayfiye, dünya, galaksi, evren... Cem İleri'nin incelemesine değinecektim ama o apayrı bir konu, cesaret edemedim. Şunu diyeyim, Perec'i etraflıca ele alan şahane bir yazı olmuş, yüz sayfaya yakın.
Perec hep bir başka olasılığın varlığını duyumsatıyor bana; kendi ürettiğimize bağlı başkalarının da üreyebileceğini, düşlemin mekânı nasıl değiştirebileceğini, duvarların varlığını ve yokluğunu, belli alanların sert çizgilerinin zihni de ketleyebileceğini, çok şeyi. Ayaklarım biraz yerden kesildi sanırım, Zen'de olduğu gibi.
Bilgi ön koşulunun toplumsal ilişkilerin kurulmasında temel olduğunu söylüyor Simmel, etiketler üzerinden sahip olunan bilgi ilk adımın atılmasını sağlayabilir ama bu ilişkilerin devam edebilmesi, ilişkinin doğasına göre derinleşebilmesi için belirli oranda bir şeffaflığın yavaş yavaş ortaya çıkabilmesi gerekiyor. Aslında ikili bir yapı; karşımızdakini kurgularız ve bunu yaparken onun bize verdiğiyle ona dair bizdeki veri birleşir ve ortaya çıkan ilişki bu ikisinin etrafında sürekli dönüp durur, verileri bazen yanlış değerlendiririz veya duygularımız bu verileri yanlış değerlendirmemize yol açar. Gerçek durumlar en dolaysız bilgi kaynakları olsa da kolaylıkla görmezden gelinebilir; karşımızdaki kişi ilişkiyi bozuma uğratacak davranışlarda bulunabilir veya söylediği şeyler umulanın -umulan burada şeffaflık, içtenlik, sevgi gibi pek çok anlama gelebilir- çok uzağında kalabilir. Acı verici bir deneyimdir bu, kurgulananın gerçekle çarpışması sonucu yıkım çok ağırdır. Neyse ki kurgulama yeteneği burada devreye giriyor; daha önceki yıkımlardan kurtulma başarısı yeni duruma uydurulabiliyor, kurgulanacak yeni biri ortaya çıkabiliyor veya her şeyden önce birey kendini baştan kurgulayıp düşünce paradigmasını değiştirebiliyor, öğreniyor ve yıkıntıları temizleyerek yeni bir şeylere başlayabiliyor. İnsan kendini yenileme gücüne sahip. Hallelujah!
"Kişi hiçbir zaman başka birini tam olarak tanıyamaz; çünkü bu her bir düşünce ve duygunun bilinmesi anlamına gelirdi; bunun yerine, gözlemlediğimiz parçaları kullanarak kişisel bir bütün oluştururuz, bu bütün de özel bakış açımızın görmemize izin verdiği orana bağlı olarak şekillenir." (s. 6) Gözlemleyemediğimiz parçalar gizlenmeleri veya gerçeğin çarpıtılması yoluyla değiştirilmeleri sonucu saklı kalırlar, yalanın negatif ucu. Simmel'e göre insanın aldığı en ciddi kararlar karmaşık bir karar mekanizmasının ürünüdür ve mekanizmanın çoğu parçası "kandırılmadığımızı varsayar". Bir insan diğerini hiçbir zaman tam olarak tanıyamayacağına göre ilişkinin sürüp sürmeyeceğini belirleyebilmek için bir orta noktada buluşulması gerektiğini düşünür ve şeffaflığı bu yüzden sağlar, karşıdaki de aynı ölçüde şeffaf olursa uyumun ortaya çıkıp çıkmayacağı görülür. Tabii karşı tarafın hakikati farklıdır ve bunu paylaşmak istemeyebilir, ilişkinin doğasını çeşitli sebeplerle tam olarak kavrayamadığından dışa kapalı bir sisteme dönüşüp sosyalliğin diyalektiğini paramparça edebilir. İyi halt eder, aptal mıdır nedir ya. Dürüstlük eksikliği, kişiliğimizden uzakta konumlanan kişilerden doğuyorsa üstesinden gelinebilir ama Simmel bir çember oluşturuyor, çemberin içindeki az sayıda insanın, belki tek bir insanın bu eksikliği taşıması "hayatı dayanılmaz hale getirir" ve insan o çemberden kendisi kurtulur. Eh, dolu silahı karşımızdakine verip namluyu bize doğrultmamasını umuyoruz ama daha en başta o silahı vermemeliydik.
Simmel buyurur ki bu güven-güvensizlik ilişkisinden doğan modern hayat, her zerresinde bu teraziyi taşır ve hiyerarşik yapıların her türünde bu ilişkinin izi vardır. Yalanı toplumsal yaşamdan silmek demokratik bir eylemdir ama gerçeğin oluşumunu da ortadan kaldıracaktır, zira gerçek olan saf gerçek olarak ortaya çıkmaz, gözlemlenebildiği ve yanılgıların arasında gerçek olduğu için ortaya çıkar. İşin çekici kısmı, içinde her an bir parça gizin bulunabileceği fikridir ki bu kasıtlı olarak yalan söylenmesinin, birine zarar verilmesinin dışında bir olgudur. Sosyal ilişkilerde karşılıklı bilginin bir ön koşul olmadığını söyler Simmel, onsuz da ilişki kurulabilecektir ama ölçek büyüdükçe eksiksiz bilgiyle bilginin noksanlığı aynı ölçüde yıkıcı hale gelir, ikisinde de güvenin oluşması mümkün olmaz. Paraya duyulan güven böyle bir dengenin ürünüdür mesela, yoksa bir kağıt parçasının satın alım gücü yaratması kadar mantıksız bir şey olabilir mi?
Gizlilik. Yıkıcılığının dışındaki rollerinden biri, hayatın mahrem içeriklerine saygı. Bunun yanında sosyal çıkarlara zarar gelmesi ihtimali doğduğunda kişiden gizliliğini sürdürmesi beklenemez, Simmel'e göre bu yıkıcı gizlilik sosyal tahribatının yanında kişisel tahribata da yol açar, toplum-birey bağı doğru orantılı olarak ilerler. Gizliliğin psikolojik ve sosyolojik özelliklerini açıklar Simmel; gizliliği yıkmaya çalışan baskıcı karakterin yapısını, her yere kamera yerleştirip özel hayatı kayıt altına alan organizasyonun nasıl çalıştığını inceler. Evliliği de inceler, evlilikte gizliliğin ve şeffaflığın tarih boyunca değiştirdiği biçimleri anlatır. Kısacası, kendinize yapılmasını istemediğiniz bir şeyi başkasının kafasına atmayın. Bu bir saf çıkarcılık değildir, empati gereğidir. İnsanlık gereği. "Gizlilik, diğer şeylerin yanı sıra, ahlaki kötülüğün sosyolojik ifadesidir." (s. 25) Sonrasını iyi biliyorum, anlatmayacağım. Merak eden göz atsın. Ha, bir de gizliliğin felaket üretme gücü taşıdığını söyler Simmel, bize de ellerinden öpmek düşer.
Daha büyük ilişkilere, demokrasiye ve devlete doğru yönlendiğimiz noktada bilginin gizliliği hususu incelenir. Laborit, İnsan ve Kent nam metninde bilgiye sahip olmanın sınıfsal yapıyı doğurduğunu ve dünyayı cehenneme çevirdiğini söyler. Bilgi güçtür ve paylaşılmadığı müddetçe güç kimin/neyin elindeyse o varlığını sürdürecektir. Mikro ölçekte birçok tarikatı, örgütü, gizli kapaklı işlerin peşinde koşan topluluğu değerlendiren Simmel, gizliliğin sosyolojik donelerinin bu küçük gruplarda tam anlamıyla var olabildiğini, grupların gizliliği korumak amacıyla oluşturduğu kuralların bireyselliği yok edip etmediğini, bunlarla ilgili pek çok şeyi ele alır. Gizli toplulukların ortaya çıkmasında despotluğun izi vardır ve merkezi güçlerden kaçmak için evin bir odası da sığınaktır, yer altındaki mahzenler de. Dolayısıyla gizliliğin pek çok sebebi olduğu gibi pek çok türü de vardır, her örgüt bir iç sosyallik yaratır ve bu minyatürde en dış katmanın var olmasını sağlayan öğeler değişime uğrayarak, şartlar tarafından biçimlendirilerek varlığını sürdürür. Toplumsal roller, ritüellerdeki görevlerle, hiyerarşik yapıdaki basamaklarla ve benzer yapılarla canlandırılır ve böylece minyatürün kısıtlılığı, olağanüstü anlamlar taşıyan şekilcilik yoluyla ortadan kaldırılır. Gizlilik yeni üyenin tam olarak kabul edilmesi gereken sınavlardan belli bir bilginin korunmasına kadar pek çok edime yayılmıştır, mesela Sandman'in bir macerasında, ilk kitapta olması lazım, Afrika'daki bir kabilenin erginlik ayininde genç bir yerli, kendisine verilen görevi yerine getirince dedesinin anlattığı büyük sırdan haberdar olur. Kahramanın yolculuğu da böyle bir kabuldür, ulaşılacak pek çok seviye/yer, gizliliğin sürdürülmesini sağlayan ritüellerin bir bir öğrenilip uygulanmasının ve başarılı olunmasının sonucudur.
Böyle bir gizli toplulukta yer alan bireylerin yaşamları, uymaları gereken kurallar ve pek çok bileşen de sonlara doğru inceleniyor, iyi oluyor.