Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Felsefeyi bir toplam olarak görüyorum, logos bahsinin ortaya çıkmasıyla her şeyi bir araya getiren söz(ler) olarak. Olan her şey içinde bir yerde, ne kadar bölümlense de her şeyin bir parçasını taşıdığı için üreteceği soruların/cevapların sınırsız olduğu, beş duyunun türettiği ve duyular sayesinde türetilen -gerçi bunlarsız da türetilen- metafiziğin evi. Değişim türetir, değişim değişmez, o zaman her şey değiştiği için aynı suyu iki kez içemezsiniz, iğrenç bir şey olur bu. Saçmalamayın. Benim diyeceğim, yalnızlığın felsefesi yapılacaksa eğer, felsefenin yapısı gereği her şeyden bir parça söz taşıması gerekir, sürekli devinenlerinden... derken bir gülme alıyor beni, boşluğun üzerine inşa etmeye çalıştığımız onca şeyi görünce en azından gidiş yolundan puan alabileceğimizi düşünüyorum. Neyse, bir parça söz taşıyor; Svendsen ortaya karışık bir şeyler yapmış ve yalnızlığa pek çok gözle bakmış. Örneklemin biraz daha geniş tutulması mümkünmüş gerçi, daha kapsamlı bir araştırma ortaya çıkabilirmiş ama şu hali de iyi. Yalnızlığa Giriş 101 için uygun.
Giriş bölümünde yalnızlığa dair düşündüğü her şeyin yanlış çıktığını söylüyor Svendsen. Sosyal medya, modern toplum, liberal insan, hepsi bir tür yalnızlığı doğuruyor ama insanların yalnızlıklarını artıran, şikayet haline getiren etkenler değil bunlar. Nicel açıdan artan bir yalnızlık yok, araştırmalar bunu söylüyor ve Svendsen ilerleyen bölümlerde bu araştırmaları göz önüne alarak işin toplumsal ve bireysel yönünü ele alıyor. Yalnızlığın çeşitleri de giriyor işin içine, etimolojik olarak bir başına olmak, terk edilmek, yalnız bırakılmak, yalnızlığı tercih etmek gibi tekilliğe dair pek çok konu ayrışmaya doğru meyilleniyor. Gerçi düşündüğümüz zaman insan sayısı kadar yalnızlık türü var, bu durumda yalnızlık ne tür bir ölçeğe vurulabilir, o ayrı bir tartışma konusu. Fromm'un Sevme Sanatı nam metninde sevginin öğrenilebileceği söylenir, Svendson da yalnızlığı evirip çevirip bir parçamız olarak nasıl sevebileceğimize dair fikirlerini söylüyor son bölümde. Öncesinde yalnızlık nedir, nerede bulunur, nasıl belirip kaybolur ve kaybolmaz, toplumsallığı nasıl parçalar ve nasıl bir utanç kaynağına dönüşür, tekmili birden burada.
Simmel'in metropol yalnızlığını tepeye koymak gerekir sanırım, onca olasılığı ıska geçip iletişimsizliğe boğulmamız bunca olanaktan kaynaklanıyor. Tocqueville'in "çöl yalnızlığından daha kötü" dediği şey. Svendsen istatistiklere göre yalnızlığın önceki yıllardaki sonuçlara göre aynı seviyelerde hissedildiğini söylüyor ve Facebook, Twitter, WhatsApp gibi zamazingoların yalnızlığı artırdığına dair veri olmadığını ekliyor ama yine niceliksel açıdan yaklaşıyor; oysa Bauman'ın Akışkan Aşk'ında gayet tokatlayıcı bir bölüm vardır ki bunların ne tür bir yalnızlık yarattığı anlatılır, her an etkileşim halinde olmanın ilişkileri yüzeyselliğe mahkum ettiği falan, bir dünya olumsuz durum incelenir. Ki yalnızlık dediğimiz şey şimdi buradadır, bir an sonra burada değildir, insanın kendisine mahkum olmasıyla kavuşması arasında dolanıp durur, kimi zaman hacamat eder, kimi zaman büyük ödüldür. İyidir yalnızlık, acısını geçici ve arızalı çözümlerle azaltmak yerine Rilke'nin söylediği gibi "hoş tınlayan yakınmalarla" değerlendirmek gerekir. Acının kendisiyle ilgili bir şey aslında, Call Me by Your Name'in sonunda babanın evladına anlattığı şeylerde de vardır, Catullus'un şiirlerinde de vardır: Acıyı bal eylemek de olur, başka bir şey eylemek de. Svendsen pek çok sanatçıdan pek çok alıntı yaparak bu eylemeleri, yalnızlığı ve benzeri sıkıntıları şöyle bir sergiler ve yalnızlığı bağlantı kurma gereksiniminin tatminsizliği olarak çevreleyip asıl konuya girer.
Yalnızlığın Özü bölümünde sözcüklerin kökenine inilir, yalnızlık (loneliness) ve tek başınalık (aloneness) birbirinden ayrılır. Mutluluk Paradoksu'nda Marar'ın mutluluk terazisinde toplumsal kabul ve kişisel kabul birbirini aşağı çekmeye çalışıyordu, denge noktası kusursuz bir mutluluğu simgeliyordu, burada da yalnızlık ve bir başınalık ayrı kefelerde incelenmeli. "Büyük acı başkalarıyla paylaşılmaz, çünkü acı birinin tüm dünyasına dönüştüğünde başka bir şey için yer kalmaz." (s. 27) Buradan yola çıkacağım. Bu durum mutlak bir yalnızlığa yol açar ve kişi ister istemez bağlarını koparır, hiç kimse bu acıyı paylaşacak kadar yakınlaşamaz. Dış etkenlerden kaynaklanan bir yalnızlığın üstesinden bir başınalıkla, yalnızlığın sağaltıcı türüyle gelinebilir ancak, o da belli bir süre/acı sonra. Ayarlanabilir bir yalnızlıktır bu; ilişkilerin derinliği ve niceliği konusunda karar bireyindir. Fazla sayıda bağlantının yalnızlığı fiilen artırdığını söylüyor Svendsen, dört insan yalnız hissetmemek için yeterliymiş ve sayı arttıkça olumsuz bir sonuç çıkıyormuş ortaya. Bunda kendimizle ilgili bilebileceğimiz, toparlayabileceğimiz şeylerin nitelik olarak hasar görmesinin etkisi olabilir, insan kendisini bir başkasında tanıyabiliyorsa işleyecek çok fazla veri olduğunu farz edelim, bunların derin olmayan ilişkilerden geldiğini de farz edelim, yeterli ilginin toplanmadığını düşündürecek kadar yüzeysel dönütler yalnızlık duygusunu artırıyor. Korkuya yol açan da bu; onca veriyi kullanarak kendini kuramayan insan elinde bir yıkıntıyla kalakalmak istemiyor ve başka ilişkiler arıyor, güven problemi yüzünden başkalarını arıyor, ne istediğini bilmediğinden başkalarını arıyor ve bulabilmeyi umuyor ama bulduğu tek şey yalnızlığı oluyor. Bir aynanın önüne oturmak, aynadakinin gözlerine odaklanmak bu durumdan bir çıkış yolu olabilir.
Bu bölümde yalnızlığın çeşitleri, gençlerin ve yaşlıların yalnızlığı, depresyonla yalnızlığın ilişkisi, kendine düzen vermenin başkalarıyla kurulan ilişkileri de düzenlemesi gibi pek çok konu var, geçtim.
Duygu Olarak Yalnızlık bölümünde duygusal ve bilişsel yalnızlık olarak iki türle karşılaşıyoruz ama iç içe geçmiş durumdalar. Bir duygu olarak yalnızlığın çizgileri belirtildikten sonra evrimsel, toplumsal ve kişisel yanı ele alınıyor, bu üç yön üzerinden yapılan araştırmalar birbirleriyle karşılaştırılıyor. Örneğin yalnızlığın toplumsal olarak utanç verici bir özelliği olduğu söyleniyor ki bu gerçekten de pek fazla dile getirilen bir şey değildir. Belki anlaşılmama korkusu yüzünden veya kendinden açık vermenin güçsüzlük olduğunun düşünülmesinden. "Yalnızlık sakladığımız bir şeydir. Onu kendimizden de sakladığımız olur." (s. 53) Kişinin kendisiyle kalmasının katlanılmazlığı, kendisine karşı dürüst olamamasından kaynaklanıyor olabilir. Acıyla mücadele etmenin ilk basamağı bir noktada acıyı kabullenmektir, yeterince reddettikten sonra. Reddin aşırı uzunluğunda yabancılaşma, haset gibi yan etkiler belirir ve derinlere gömülen şey her neyse asla yeterince derinde değildir, çatlaklardan kendini gösterir ve yaşamı biçimler. Acının tarihiyle kişinin tarihi senkronize bir şekilde ilerlemez, kişi o acının çağında yaşamaya devam eder. "Yalnızlıkta dikkatiniz genelde kalbinizde duyduğunuz eksikliğe yönelmiştir." (s. 56) Eğer başka bir zamanın duygusu sürüyorsa yeni diye bir şey yoktur, yalnızlık hep aynı biçimiyle kalır, daha da kötüsü; yeni bir şeye başlamanın enerjisini taşıyan insanın enerjisi çalınır, mahvedilir. Bu noktada Heidegger'den pek çok alıntı yapar Svendsen, özellikle aşk konusunda. Her duygu farklı bir dünyayı gösterecektir ve göstermediği dünyaları ortadan kaldıracaktır. Aşk veya acı sürüyorsa, yalnızlık hâlâ derinlerde bir yerdeyse pek çok içgörü belirir ve pek çoğu da kaybolur. Duygusal ilişkilerde asgari açıklık tam da bu yüzden önemlidir; ilişki derinleştikçe duyguların aşağı yukarı aynı noktalarda bulunmaları tarafların çekilmesi muhtemel acılarını azaltacaktır. Bir tarafın karanlık bölgelerini aydınlatmaması bireysel olarak bir zorunluluk olsa da diğer tarafın acısına yol açağından ahlaki olarak sorgulanabilir. Yine aynı yere dönüyoruz; kendimizi ne kadar iyi/doğru görürsek o kadar iyi görünürüz. Kısacası bulanık bir suyun içinden gelen sesler anlaşılmaz.
"Yalnız hissetme eğiliminden sorumlu değilsinizdir ama bu eğilimle nasıl baş edeceğinizden sorumlusunuzdur. Bu yüzden beli ölçüde kendi yalnızlığınızın da müsebbibisinizdir." (s. 63)
Kimler Yalnızdır?, üçüncü bölüm. İstatistikler, istatistikler... Her gün arkadaşlarıyla görüşenlerin dostlarıyla ara sıra görüşenlerden daha yalnız olduklarını hissetmeleri anlaşılabilir bir şey, zaten Bauman bu cep telefonlarını falan bu her an iletişme meselesine bağlıyor, oraya bir göz atılabilir.
Yalnızlığın güvenle ilişkisine başlı başına bir bölüm ayrılmış. Ben tek bir noktayı ele alacağım. La Rochefoucauld'dan alıntı: "Güvensizlik gerçek bir dost olmadığınızı gösterir ve gerçek bir dost değilseniz, yüz üstü bırakılmayı hak ediyorsunuzdur. Başkalarına duyduğumuz güvensizlik onların bizi aldatmasına haklılık kazandırır." (s. 95) "Hak kazandırma" boyutu kesinlikle tartışmaya açık ama bir savunma mekanizması olarak devreye giren aldatma, yalan söyleme gibi olaylar, Kant'ı düşünerek söylersem ahlaki ikilemlere yol açtığı noktada kişinin acıyla mücadelesinde bir hak olarak görüldüğü an doğabiliyor. Mesela kendisine yalan söylendiğini düşünen insan -ki gerçeği çarpıtma açısından eksik bilgilendirme de buna dahil- güveninin yıkılmasındaki travmayı atlatabilmek için işi skora bağlayabilir. Tournier'nin babası hakkında söyledikleri anlaşılır: İyi insanlar acıyla başa çıkabilmek için kötü şeyler yapabilir. Güven duymak ve daha da önemlisi bunu olabildiğince dolaysız bir şekilde göstermek zordur, insanın kendinden verebileceği en önemli parçasıdır belki bu. "(...) Yine de güven duyduğumuzu gösterdiğimizde tam da bu tehlikeye açıklığın ya da kırılganlığın istismar edilmeyeceğini farz ederiz." (s. 97) İlişkinin sallandığı noktada güvenin pek bir önemi kalmıyor, hiçbir şeyin pek bir önemi kalmıyor gerçi. Atış serbest. Geçmiş olsun.
Arkadaşlık, sevgi, bireycilik, tek başınalık, Rousseau, Morrissey, sorumluluk, anlam, aidiyet, devamında bunlar ve daha fazlası var. Murat Erşen'e çevirisi için teşekkürler, Redingot'a da başarılar.
"Leopold'un Sabunu, sonra çıkar oyunu" bildiğiniz gibi Dublin yöresinden bard makamı bir atasözüdür, Leopold Bloom nam şahsın kare haline getirdiği sayfaların ortasına konan sabunla ilgilidir, Şimşek zat epigraf olarak aldığı bu bölümle çeşitli oyunların müjdesini verir. Kurmaca oynanacaktır, fiyakalısından. Kurmaca oynamak için çeşitli araçlar vardır; pastiş olsun, zaman sıçramaları olsun, sözcükleri eğip bükmek olsun, çok sayıda teknikle postmodern postmodern işler yapılabilir. Eh, kurmacayla gerçeği ayıran sınırın silikleşmesi bir dert, oyunlar ayrı bir dert, Leopold'un Sabunu dikkat çekici bir metin. Bu bir metin, en azından orada ayaklarımız yere basıyor. Metnin kime ait olduğu, aitlik, mülkiyet, işte bu noktada arıza çıkıyor.
Bölüm başı epigrafları başka oyuncul yazarlardan, mesela Borges, mesela Ali Teoman. Dikkat çeken bir şey -kitabı yayına hazırlayan Cem Akaş'ın birkaç öyküsünde de görülebileceği gibi- Gürpınar alıntısından sonra başlayan bölümde anayla kızın diyaloglarının Gürpınar üslubuna yakın bir goy goy içermesi. Pastiş böyle bir şey, Şimşek kendi oyunlarını oynuyor ve okuruna güveniyor, bu önemli bir dalga. Başka nerelere ne tür bilmeceler saklamış, donanımlı okur bunların peşinde koşabilir. Konuyla alakalı bir diğer mesele de, var olduğunu bildiğimiz ve her şeyin etrafında döndüğü metnin dışında yaratılan bu kurgusal şamatanın çemberin dışına çıkmaması, sadece var olması için yaratılmış olmaması. Bir noktada ana akışa ilişiyorlar, ortalığı dağıtmıyorlar. Çok iyi.
Mevzu nedir? İntihal, aşırma, Hayri K. Yetik'in (ç)alıntı dediği mesele nerede başlayıp nerede biter, esinlenme masum bir hırsızlık mıdır, miri malı çalınırsa ve boynuz miri geçerse durum nedir, tamamen özgün bir şey -yaşam, metin, domates vs.- var mıdır, aşk daha kaç farklı biçimde ele alınabilir, her şey neden böyledir, mevzular bunlar. Okuyacağımız metin orijinal değildir ve orijinaldir, çelişkiyi kabullenmeye bu noktadan başlayabiliriz. Orijinal değildir, çünkü anlatıcı bu metni kendisinden çalıp yayımlatan arkadaşı Cafer'in değiştirdiği kısımları da içeren bir edisyon hazırlamıştır ve okuduğumuz, metnin bu halidir. Orijinaldir, çünkü eklenen bölümlerle birlikte -tek bir sözcük, hatta virgül eklenmiş olsa bile- metin bambaşka bir kimle bürünmüştür. Tek bir noktalama işaretinin koca bir metni bambaşka bir metne dönüştürmesi olasılığını düşününce değişimin büyüsüne kapılmamak elde değil. Bu büyü sanırım, Şimşek'in yakaladığı şey. Okumaya başlar başlamaz Cafer Âlim'in sinir krizi geçirttiği anlatıcıyla olan münasebetini öğreniyoruz ve geri kalan kısmın açıla açıla okuru bambaşka yerlere sürükleyeceğini seziyoruz. Cafer'le anlatıcının ilişkisi Ersan Üldes'in Zafiyet Kuramı'ndaki iki esaslı oğlanın ilişkisi gibi başlamıştır diye düşünüyordum, benzer bir durum var gerçekten de. Şimşek'in ayakları biraz daha yere basıyor, fark bu ama Üldes'i deli işi üreten yerli yazarlar listemde bir numaraya koyan da sanırım ayaklarını yerden kesmesi.
Cafer'in çaldığı metin esas metin, bu metni okuyoruz ve anlatıcı değişiyor, Fikret'le Mümtaz'ı tanıyoruz. Fikret'in aşık olduğu gömlek kırılma noktası; o kadar güzel bir gömlek ki aşık olduğu kızı bir başkasıyla öpüşürken görünce, öpüştüğü adamın üzerinde de aynı gömlek olunca kızın akademik kariyerini bitirme kararı alıyor Fikret, Neva'nın bölücü örgüt üyesi olduğunu fiştekliyor ve kızın hapse girmesine yol açıyor. Yüzleşme bölümünde Neva'nın kendisini hiç sevmediğini öğreniyoruz, çocuğa yazık. Fikret sadece şutlanmaya yol açacağını sanıyordu ama kızın hapse girmesine neden olunca kötülük ihtiyacını gidermiştir sanıyorum. İntikam son derece insani bir duygudur ve affetmenin erdeminden dem vurulur ama unutulan nokta, ihanetin yol açtığı yarayla yaşanılıp yaşanmayacağıdır. İntikam, varlığın sürmesini sağlayacaksa alınmalıdır. Yumruk atana muştayla girilmelidir yani, tekme atanın evine at sokulmalı, tepilmesi sağlanmalıdır. Yanlış biliniyor bu mesele, yanlış anlatılıyor. Acının yüzeyi temizdir ama derinlerinde etki-tepkinin doğal bir yansıması kıvranıp durur. Neyse, bir üst kurguya dönüp Cafer'in bu bölümü düzelttiğini okuruz, noktalama işaretsiz bu bölüm Cafer tarafından düzenlenmiştir. Metin boyunca bu tür dipnotlar düşülmüştür, dipnotlar ayrı bir metin oluşturur, ilk katmanın orijinalliğini bu dipnotlar sağlar demiştim. Cafer'le anlatıcının diyalogları sağlam, komik. Şimşek iyi bir diyalog kurgulayıcısı. Kurgunun, postmodernizmin ne olduğu hakkında konuşurlar ara ara, bunlar da iyidir. Kaypaklıktır kısaca, anlatıyı hiç olmayacak yerlere çıkarma meselesidir bunlar. Fikret, Neva'dan önceki kız arkadaşıyla devam etseydi nelerin olacağını, nasıl bir boşluğa düşeceğini kurgular mesela, en sonunda iyi ki o kızla evlenmediğini tek bir cümleyle söyler ve alternatif gerçekliği bir anda yıkar. Böyle şeyler. Çeşitli gerçekliklerin, gerçekliklerin anlatım biçimlerinin sürekli değişmesidir olay, metnin kime ait olduğu konusu da böyledir. Cafer, arkadaşının metninde yazanlardan farklı bir şey yapmamıştır aslında, paylaşılan bir gerçekliğin el değiştirmesini gerçek -gerçek?- yaşamda hayata geçirmiştir, bu yüzden suçlu olmadığını söyler.
Çalıntı meselesi şu, Fikret muhasebeci, Mümtaz sosyoloji mezunu. Bir içki masasında tanışırlar, Mümtaz bir gün Fikret'i çalıştığı yayınevine götürür. Yayınevine muhteşem bir kitap yazdığını söyleyen bir adam gelir, metnini teslim edip sözleşme imzalayacakken ölür. Mümtaz, metni Fikret'in adıyla bastırmak ister, basbayağı çalar yani. Böyle olur, sonra metnin asıl sahibi olduğunu söyleyen bir başkası ortaya çıkar, aslında o da bir başkasının hikâyelerini dinleyerek yazmıştır metni, bilmem ne. Mendil kimin arkasında, mesele bu.
Bu çember civarında biçimlenen yan değinilere odaklanacağım, asıl tat onlarda sanırım. Mesela Rüstem Bal nam bir adamın şiirleri. Şiir demek için sağlam bir dayak yemesi gerekir insanın ama Mümtaz'ın çalıştığı yayınevi olan Araf, yazarlarına diğer yazarlarının metinlerini hunharca övecekleri konuşmalar yapma şartı getirmektedir, aynı tayfa birbirini sürekli över, işleri ne kadar kötü olursa olsun. Şimşek, günümüzün yayın dünyasını, edebiyat tayfalarını da bir temiz gömüyor, bu çok hoşuma gitti. Roman yazmaya çalışan bir adamın romanını yazmaya çalışan bir adamın romanı da güzel bir parodi unsuru. Aslında böyle kurak oyunlar açısından Şimşek'in metni de tiye alınma potansiyeline sahip olurmuş, konularını genişletmeseymiş. Örneğin bir Ahmet Hamdi Tanpınar uydurmacası var ki -uydurmaca olmama ihtimalini doğurabildiği için Şimşek'i hararetle tebrik etmek lazım- akıl alıcı. AHT, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü yazar, İngilizceye çevirir ve Nabokov'a gönderir. Metin Nabokov'a ulaşmaz, o sıralarda öğrencisi -asistanı?- olan Pynchon'ın eline geçer. Sonrasında Pynchon yardırmaya başlar zaten. Gerçekleşmeyen gerçeklikler de bir nevi intihal, Şimşek gerçeklikten çalarak bunu ve benzerlerini kurguluyor, o halde yeni bir şey gerçekten yok demektir, sözcüklerin farklı dizilimleri hiçbir şekilde yepyeni bir metni doğurmaz. Bunu alıp diğer olasılıkların yanına koyalım, orada tozlansın. Borges'in harflerden oluşan şehrinde, bir evin rafı.
Sonda okur yorumu var, dipnotlu ve dipnotsuz metnin iki farklı metin olup olmayacağına dair. Kesin bir sınır belirlemek isteyen okurun talebi. Böyle bir şeyin pek de mümkün olmadığını kabul edince arkasına yaslanıyor insan, gösterinin tadını çıkarıyor.
Kesinlikle okunması gereken bir metin, kurmaca üzerine kafa patlatanlar kaçırmamalı. Berkan M. Şimşek çok iyi bir yazar.
Sürrealistlerin söküp aldıkları standart imgeleri dönüştürdükleri şeylerin rahatsız ediciliği. Ney?
Dört gözlü bir kadın, bir gözüne bıçak saplanmış. Diğer gözü bıçağa bakıyor. Kalan gözler yeterince uzun süre bakılmış karanlık gibi bakanına bakıyor. Veya amorf vücutlar. Veya masanın üzerindeki akışkan saatlere konmuş sinekler, arkada Brueghel uzamı. Bu derinliğin neden rahatsız edici olduğunu uzun süredir merak ediyorum, bizim algımızın biçimlediğinden uzak bir görüşe yol açtığı için sanırım. Giderek küçülen figürler ucubelerin toplanışını andırıyor. Marilyn Monroe, görüldüğü üzere yüzünün sol kısmı deforme. Gus Fring'in şu durumda bile kravatını düzeltmeye çalışmasını gücüne, personasına herhangi bir zarar gelmediğine inanmak istemesine bağlıyorum ve günümüz toplumundan bir farkının olmadığını düşünüyorum Fring'in. Havaya uçsak bile yere düşmeden önce kalan parçalarımızla fotoğrafını çekeriz gibi geliyor bana, simülasyonumuz son derece başarılı bir şekilde yaratıldığı için yaşamın hiç kaybolmayacağını sanıyoruz ve her şeyin korkunç berraklığında pornografi her şeyi birbirine bağlıyor. Patlayan uzay mekikleri, depremler, trafik kazaları, metal aksamların kestiği, parçaladığı insanlar. Brueghel'de tuhaf uzama yayılmış insanlar tekinsizlik doğuruyor. Ballard, Batı toplumunu, özellikle ABD'nin durumunu böyle bir zemine yerleştiriyor, Will Self'in yorumuna göre "İngilizcedeki deneysel romanın zirve noktası" bu metin.

Fragmanlar halinde yazılmış bölümler belirli bir bütünlük oluştursa da bağlantılar düz bir anlatı oluşturamayacak kadar muğlak. Yaşamın imgeler tarafından parçalanıp uç noktalarının birbirine tutturulması için müthiş bir teknik, kesik metinlerin ustası Burroughs'un önsözü yine bu tekniği anımsatır nitelikte. Ballard, sıralı bir okuma yerine herhangi bir sayfadan herhangi bir bölümün okunabileceğini, sonra aynı rastgelelikle başka bir bölüme geçilebileceğini söylüyor. İzlekler hemen hiç değişmediği için bu mümkün. Paramparça olup içindeki insanları da kendine benzeten araçların aşığı Vaughan'ın ortaya çıkışı da yine bu metindedir, zaten Çarpışma'nın tohumlarının bu metinle atıldığını söylüyor Ballard. Kokain Geceleri için de aynı şey söylenebilir; Akdeniz'i "Avrupa'nın Florida'sı" olarak niteleyen Ballard, oraya taşınanların beyinlerinin ölmüş gibi gözüktüğünü belirtiyor. Lefebvre de benzer şeyleri söyler; Akdeniz'e kıyısı olan bölgelerde insanların bütün bir yıl biriktirdiklerini şipşak sekse, tüketime ve benzeri eylemlere ayırıp aynı yorgunlukla işlerine döndüklerini anlatır. İçi boş veya çarpıtılmış imgeler, sanırım bütün dünyaya sıkı bir logoterapi şart.
Vahşet Sergisi için malzemeler toplanır, deforme edilecekler deforme edilir ve gerçekleştirilen eylemlerle travma yaşayan toplumun -bu durumda toplumu oluşturan karakterlerin- rahatlaması sağlanır. Rahatlamak; kan ve cinselliğin biçimleri yoluyla. Birkaç farklı senaryo birkaç bölüme yayılmıştır ama dendiği gibi, bir bölümden başka bir bölüme geçilebilir, okur için herhangi bir zorluk doğmaz. Bölümlerin sonlarında Ballard'ın açıklamaları bulunur, otobiyografik bilgileri ve düşünceleri yoluyla nelerin döndüğünü daha da anlaşılır kılar. Kennedy ölümleri, James Dean, Elizabeth Taylor, Marilyn Monroe, Vietnam Savaşı gibi meseleler, metnin yazıldığı altmışlı yılların sonunda güncelliklerini korumaktadır, söz gelişi James Dean'in trafik kazasında ölmesi sonucu popülaritesinin artmasında insanların cinsel güdülerinin tatmin edilmesinin büyük rolü vardır. Ballard istatistikler sunar ama kaynak göstermez, kurmacadan tamamen çıkmak istemediği için olabilir sanırım. Henri Laborit'in Kent ve İnsan nam incelemesi aslında tam da bu konuya odaklanır, vücudumuzu oluşturan sistemlerin makro ölçüde genişletilerek kabul ettirilmesini ve insan güdümünde kullanılmasını anlatır Laborit. Bu metinle paralel olarak okunabilir.
Ballard'ın en deneysel, günümüz açısından en apokaliptik metni. Düşündüm de, vahşet (atrocity) bile değil anlatılan, vahşetlik özelliği kayıp.
Konu kitaplar ama daha çok muhafaza edilmeleri, yerleştirilmeleri ve ekonomik değerleri üzerinde durulmuş. Duygusal yansımalar pek yer bulamamış, bir tek Cicero'nun kitap takıntısına yer verilmiş. Tsundokunun o zamanlarda da var olduğunu ve istifçilere pek kızıldığını öğreniyoruz, özellikle Seneca giydirmiş iyice. Zaten üzerine yazacak bir şey üretmek o çağların en zor işlerinden biri, bir de kilit altında tutmak gerçekten sövgüye değer. Neyse ki bazı hayırsever kodamanlar kütüphanelerini halkın kullanımına açmışlar, Roma da halka açık kütüphaneler kurmuş ama hangi sınıflar kütüphanelerden faydalanabiliyor, bir ücret ödenmesi gerekiyor mu, pek bir şey bilmiyormuşuz Blanck'e göre, kitaplar ve kütüphaneler hakkında yazılmış metinler bulunamadığı için. Lavların ve toprağın altında kalan parşömenler, kodeksler vs. dokunulduğu an dağılıyormuş ve bunu engellemenin yolu bugün biliniyorsa da 1700'lerde, arkeolojik çalışmaların bu dağılgan nesneleri yeni yeni ortaya çıkardığı zamanlarda bilinmediği için nice metin yok olmuş. Yok oluşu geciktirmek için Oinoandalı Diogenes gibilerse bir binanın duvarlarına metinlerini kazıtmışlar, kitapların bilgiyi taşıyabileceğine inanmıyorlarmış. İşin muhafaza kısmı çok daha sonra, kitap sevgisi meselesindeki nadir bilgilerden birine dönüyorum: Büyük İskender yastığının altında bir hançer ve Aristoteles tarafından gözden geçirilen İlyada bulundururmuş. "Kitaba kafa atanlar içindir" derken bunu kastediyorum; Büyük İskender biraz deli yatıyorsa o yastık kayar, kitaba kafa atar. Hançerin devreye girdiği kısmı düşünmek istemiyorum.
Konuları en küçük parçadan en büyüğüne doğru sıralamış Blanck, önce harfler ve alfabeler. En sonda kütüphanelerin mimarisi ve çalışanları.
Yunanların kültürleri mitolojiyle iç içe geçmiş durumda. Hermes, Prometheus ve daha pek çok tanrı veya mitik kişilik üzerinden edinilen bilgiler koca bir uygarlığı doğuruyor ve tarihi gerçeklerin efsanelere dönüştüğü -tam tersi de geçerli- noktada cevapları almaya başlıyoruz. Yunan alfabesi Fenikelilerden geliyor, buna dair anlatılar mevcut. Blanck, sesler ve harfler üzerine kapsamlı bilgiler veriyor ve kültürler arasındaki bilgi aktarımını dilin en küçük parçalarından başlayarak anlatıyor. En başta Linear A, Linear B ve Kıbrıs hece sistemini dışarıda bırakıyor, bunlar günümüzde de çözülememiş dil sistemleri.
İşin teknik kısmına girmeden ilginç bilgilere geçiyorum; kökeni Mezopotamya çivi yazısına uzanan Ugarit harflerini kullanan Fenikeliler, alfabelerinde ünlü harfleri yazıya dökmüyorlarmış ama Yunanlar ünlü harfler için yeni işaretler bulmuşlar. Omega bunlardan biri, İncil'deki, "Ben alpha ve omega'yım, başlangıç ve sonum" kısmı daha farklı olabilirmiş. Alfabe yavaş yavaş oluşuyor ama "alfabe" ismi çok sonra, İS 200'de Papa Zephyrinus tarafından konuyor. Yunan yazısının ilk örneklerine İÖ 8. yüzyılda rastlanıyor, sözlü kültür ürünü olan İlyada'da -Özdemir İnce'nindi sanırım, yazıya geçirilme sürecini anlattığı kapsamlı bir incelemesi vardı- geçen "mektup" olayı da yazıdan söz edilen ilk örneklerden. Tek alfabe zamanla Yunan polis ve bölgeleri tarafından benimseniyor, yazıda birlik sağlanıyor. Etrüsk ve Latin alfabeleri de birbirini etkiliyor, seslerin transferi sonucunda diller, görselliğe daha uyumlu bir hale geliyor. Latin alfabesi, Yunan alfabesinden Y ve Z'yi alıyor, bu yabancı harfler alfabenin sonuna konuyor. J ve W antikçağdan sonra eklenmiş, W da sona.
Rakam imleri. Yunanların ve Romalıların kullandıkları sistemler farklı. Çok sonra bir standart tutturulacak, Etrüskler sayesinde. Roma, Etruria'dan aldığı sistemi kendine uyarlayacak ve bildiğimiz imler biçimlenecek.
Okuma ve Yazma Bilgisi bölümünde Yunanlardan başlıyoruz. Yazının mülkiyeti aristokrat ve zengin tabakayla sınırlı. Kamuya yönelik ilk yazıtlar 7. yüzyıla ait. Vazoların üzerindeki figürlerin yanında açıklamalar da yer alıyor, bir de sanatçının adı tabii. Görsellerle desteklenen bir anlatım var, vazoların fotoğraflarının veya resimlerinin de verilmesi iyi. Mülkiyet bu yüzyıldan itibaren gücünü kaybediyor ve yazının alanı genişliyor, her sınıf yazıya ulaşabiliyor. Vazoların üzerindeki figürlerde her kesimden okuyan insanlara rastlamak mümkün. İlginç bir bilgi: O zamanlar insanlar yüksek sesle okurlarmış, ses çıkarmadan okuyan Dionysos figürü okuma ediminin bile mitik ve dinsel inanışlara göre biçimlendiğini ortaya koyuyor.
Romalılar. Romulus ve Remus'un okuma ve yazma öğrenmeleri için Gabii'ye gönderilmeleri şehir efsanesiymiş, zira İÖ 8. yüzyılda Orta İtalya'da yazı yokmuş henüz. Etrüsk edebiyatı eğitimi alırmış zengin çocukları, İÖ 3. yüzyılda. Odysseia'yı Yunancadan Latinceye çeviren Livius Andronicus, tarihteki ilk çevirmen olarak kabul ediliyormuş. Eğitim yazı tahtalarıyla, tığ ve benzeri sivri nesnelerle veriliyormuş, gymnasion öğrencileri metin açıklama, sözcüklerin anlamını ezberleme, kompozisyon yazma gibi dersler alırlarmış. Homeros'un sözcüklerinin ders olarak okutulması çağlar öncesindeki çok tanıdık bir köprü gibi, şimdiye. Kompozisyon dersleri için uydurmasyon olayların yazımı şart koşulduğu için bu tür belgelerin gerçek olaylar olduğu düşünülmüş bir zaman, tarihin ilk trolllüğü bu olabilir.
Antik Yazı Malzemeleri. Papirüs, parşömen, hayvan derisi, taş, ne olursa. Binaların dış yüzeyleri. Şu yazılmış mesela, iki bin yıl önce: "Aşına aşına bunca yazıyla, sen tut viran olup yıkılma, ey duvar, şaşıyorum sana." (s. 48) Perec'in Mekân Feşmekân'ında duvarların imgesel yitiminden, fiziksel yokluğunun yanılsamasından bahsediliyordu, acaba duvarlara yazılmış bir metni düşünseydi neler türetebilirdi? O, kayboluşu ve hiçi incelemişti, yazılı bir duvar karşısındaki sonsuzluk duygusunu -eğer doğarsa- merak ediyorum. Neyse, madenler var tabii, Hesiodos'un kurşun tabletlerin üzerine yazdıkları, altın kitaplar, zaman meydan okumak için insanın sürekli arayışı.
Ahşap, keten. iplerle bağlanmış yazı tahtaları. Yunancada papirüs rulosu için kullanılan byblos sözcüğü zamanla kitap anlamında kullanılır hale gelmiş, Mısırlıların dünyaya hediye ettiği papirüs, 11. yüzyıla kadar üretilmiş ve bilimin ilerlemesiyle ortadan kalkmış. Üretim aşamaları devletin kontrolünde, devlet üretim tesisleri kuruyor ve en kaliteli papirüsleri ayırıp geri kalanları üreticilerin satması için bırakıyor.
Nasıl Okunur, Nasıl Yazılırdı? Iulius Caesar kendini katillerinden savunurken elindeki stilus'la birinin kolunu delmiş, eh, sivri aletler olduğunu söylemiştim. Özel oturma şekilleri var, özel gereçleri var, detaylı bilgiler merak dindirici. Okuma kısmında köleler devreye giriyor, iyi okuyanlar efendilerinin yanında saatlerce okuyorlar, özel belgeleri okumuyorlar tabii.
Rulo ve kodeks de kitap formunun sonraki aşamaları. Kodeks için günümüzün kitabına en yakın form diyebiliriz. Değerli taşlarla süslendiği oluyormuş, hatta kilise babası Hieronymus, İncil'in süslenip püslendiğini görünce şöyle demiş: "Parşömen erguvan rengine boyanıyor, harfler altın yaldızla yazılıyor, cilt kapakları değerli taşlarla süsleniyor, oysa İsa kapınızın önünde çırılçıplak can veriyor." (s. 107) Parşömenler kodekslere geçiriliyor, eski metinlerin geleceğe kalmaları isteniyor ama o zamanların edebi zevkine göre hareket edildiği için Aristophanes'in 44 komedyasının sadece 11'i günümüze kadar gelebiliyor.
Kitap Dağıtımı ve Kitapçılık bölümü özellikle ilgi çekici; matbaanın öncesinde kitapların çoğaltılması, satılması ve yayınevlerinin politikaları günümüzden pek farklı değil, zamanın şartlarına göre oldukça gelişmiş hatta. Reklam faaliyetleri bile var.
Kütüphaneler kısmı oldukça geniş, en meraklı okuru bile zorlayabilecek detaylar var ama eski zaman kütüphaneleri oldukça büyülü. Game of Thrones'un kütüphane sahnelerini canlandı gözümde, Sam oradan oraya deli dana gibi koşturup bizim cüzzamlı arkadaşı iyileştirmek için doğru formülü bulmaya çalışırken papirüsler, raflar ve onca kat aklımı almıştı.
Gayet hoş bir araştırma bu, saatler boyunca dalıp gittiğimiz dostlarımızın geçmişini öğrenmek mutluluk verici.
Bunda şöyle bir problem var, Metnin Hazzı için bölüm başlıkları belirtilmiş ama metinde isimlendirme yoluyla değil, yıldız imiyle geçiş sağlanmış. Adın yönlendiriciliği ortadan kaybolmuş. Kurmaca bir metinde buna pek ihtiyaç yok ama Barthes gibi aklı zıplamalarla çalışan adamları takip edebilmek için faydalı olurmuş. Şimdi farkına vardım, okurken eksikliğini hissetmedim ama İçindekiler bölümünde başlıklar olmasaymış o zaman, ne bileyim ben.
Carlo Ossola, Barthes'ın metni oluşturan her bir parçayı incelediği ve tekrar bir araya getirdiği araştırmaları hakkında genel bir bilgi veriyor; Barthes'ın yazıyı satori'ye benzetmesi -Zen'de ayakların yerden kesilmesidir, Suzuki'ye göre Zen'i bilen insanla bilmeyen insan arasındaki farktır- öznenin geçirdiği sarsıntıyı, manayı görmeyi anlatır. Yazı bir biçimlemedir, toprağın ve binaların biçimlenmesi gibi orada olanı değiştirir ve olmayanı çağrıştırır. Olabildiğince yenidir, yeni olmadığı kadarınca geçmişe, olana bağlıdır ve bu da tekrardır, fark doğurmayan tekrara düşmek tehlikesini taşır. Barthes'a göre bu tekrarlama çıkmazının yerine "ortaçağın yenilikçi barbarlığı" daha makuldür. Metnin faydacı işlevleriyle ilgisi yoktur bunun, sırf sağlıklı iletişim için değildir, haz içindir. Metne şefkatle yaklaşabilmenin bir yoludur, eleştiri de bu şefkatin sonucunda doğar ve yorumlamalarla metni/kabuğu/dünyayı kırar, başka bir yeniye dönüştürür. Hazza.
Yazı Üzerine Çeşitlemeler bölümünde sorular üretiliyor ve yazının neliği deşifre edilmeye çalışılıyor. Kişisel bir döküm; Barthes yazının tarihsel biçimlenişini kendini kerteriz noktası yaparak irdeliyor. "Yazının organik ve psişik derinlikleri" insanda yankısını buluyor, herkeste farklı bir biçimde. Barthes öncelikle kilometre taşlarını inceliyor, yazının kaynağı birincisi. Grafizm, çizgisel yazı, ideogram, alfabenin küresel yolculuğu, yazı araçları ve nihayetinde daktilo. Hepsi yazının çeşitli işlevlerini yüklenecek gereçler olarak beliriyor, insanoğlunun farklı zamanlarda ihtiyaç duyduğu epistemolojik olguları sağlıyor. Saklamak bunlardan biri; okumayı bilmeyenler için her yazı bir sır, çözülemeyen bir şifre olarak kalıyor. Okunaksız yazının toplumsal ihtiyaçları karşılaması bir yana, sanatta kişisellik olarak ortaya çıkması anlaşılabilir. Ressamların grafik imgelerine değiniyor Barthes, "sanatsal aykırılık" yerine "yazının öteki yüzü" olarak görülen bu imgeler, gizlenmiş bir gerçekliği saklıyor.
İletişim işlevi. Çin yazılarında önce estetik, haz duygusu belirir, iletişim sonrasında gelir. Bu yüzden yazının iletişim işlevini ikinci plana alır Barthes, yazının öncelikle bir var oluş biçimi olarak incelenmesi gerekiyor. Sonrasında yazının muhasebeyi kolaylaştırıcı işlevi doğuyor, yazılı ilk kayıt mahsulün tutulan kaydı olduğuna göre estetik boyut daha sonra gelmiştir ama uzun bir zamandan sonra değil, insanın var oluş mücadelesinin farkına vardığı yakın bir zamanda. Yazının sınıfsal özelliği bir "karşı zaman" doğuruyor ve muktedir sınıfın yönettiği yazı uygulamaları dışında incelenecek koca bir tarih var, filolojinin ortaya çıkışı bu karşı zamanın ötelenmesi için etkili bir araç haline geliyor. Yazı biçimlerinin doğuşuna pozitivist yaklaşım, bilim dallarının yazıya tebelleş olması, sistemleştirme arayışı ve ideoloji, yazıyı ihtiyaçların karşılanması boyutuna indirmiştir ama arka planda metafizik öğeler var, Barthes bunları eşeliyor biraz. Yazıdan karakter tahlili yapılabilmesi, farklı yazı türlerinin ortaya çıkması, düşüncenin yazıya yetişebilmesi için -enerjiyi daha iyi koruyabilmek için de diyebiliriz- yazı gerecinin olabildiğince az hareketle kullanılması gibi etkenler yazının maddesel özelliklerini incelerken mitolojik öğeler, tanrılara sesleniş gibi metafizik olgular gözardı edilmiştir, daha kavramsal ve anlaşılabilir bir dünya yaratmanın budadığı değerler gizlenmiştir. Daha anlaşılabilir bir dünya, daha rahat güdülebilecek bir dünya demektir ve böyle bir dünyada harflerin imlediği doğaüstü inanışların izlerine yer yoktur. Sözlü kültürün sürmesi böyle bir iktidarın kurulmasını geciktirmiştir ama buna engel olamamıştır. İmgeyle söz arasındaki bağlantı zamanla imgeyle yazı arasındaki bağlantıya yer açmak zorunda kalmıştır. Yine de varlığını sürdürür; Barthes'a göre ideogramlar bu kodların yaşadığı formlardır. İki farklı yönelimden bahsediyor Barthes, yazının figürden türediğine ve soyut göstergenin figürleri türettiğine dair. Yazıyı bu inanışlar biçimlemiştir; birinde ideogramlar, işaretler yardımıyla anlam belirir, diğerinde "tekrarlanan çizginin salt ritmi" mevcuttur.
Yazı, kişiyi anlatabilir mi? Bu diğer bir soru(n). Barthes, "yazının dar bir bilimsellikle cılız bir metafizik arasında salınıp durduğunu, yazıya dair bilgi alanının yazı çevresinde kurduğu epistemolojik mitolojinin genel özelliklerini belirtmekle yetindiğini" söylüyor. Yazıyla söz arasındaki mesafe, bu bakış açısının yardımıyla gelişen toplumsal kopukluğun ürünü.
Dizge alt bölümünde yazının en küçük parçaları olan harflerin biçimlenişi ve görevleri inceleniyor. Büyük harflerin hep büyük kalmaması, Latincede bilinmeyen küçük harflerin ortaya çıkması, Barthes'a göre bir "benzerlik-karşıtlığı" sonucu. Boyutları değişen harflerin imledikleri de değişir ve böylece daha etkin bir yansıma yaratılmış olur. Bunun dışında diğer alfabelerden alınan harflerin yanında alınmayanlar da vardır, mağara resimlerindeki formların söze ve yazıya yer bırakmamaları vardır, her biçim bir diğerini ortadan kaldırır. Kayboluşun kademesi arttıkça alfabeler ve diller ortadan kaybolur, belleğin ortadan kaybolmasıdır bu.
İmza, yazıyla ekonominin ilişkisi, güç edinimi, daktilonun yazının niteliklerini değiştirmesi gibi pek çok konuyla devam ediyor Barthes, toplumsaldan kişisele indikçe beden-yazı bağlantısına ulaşıyor. Yazının beden hakkında söyleyebilecekleri -tersi de- sınırlı, çünkü yazının ortaya çıkmasını sağlayan koşullar belirli bir sosyo-ekonomik bağlamda sürer, yazının belirli bir yöne doğru yazılması bile böyle bir bağlamın ürünüdür. Soldan sağa doğru düşünür, yazarız. Seçemediğimiz yazının bizi yansıtma özelliği azalır. Arrival'ı hatırlarsak aynı durum uzaylı biraderlerde de olabilir; zaman algıları yazılarını biçimlendirmiş olabilir ama bunun tam tersi geçerlidir belki, evreni istediğimiz gibi anlamlandıramadıktan sonra özgürlük diye bir şeyden bahsetmek gülünç.
Metnin Hazzı. Bir şiirin şiirliğini, estetik olurluğunu belirleyen mekanizmaları defetmek için: "'Kafamı başka tarafa çeviririm, reddetmek için yapacağım tek şey bu olur.'" (s. 97)
Sınıfsal yapıyı yıkmak için bütün dilleri bir araya getiren anarşisti düşlüyor Barthes, Babil'in mutluluğundan haz veren metni doğuruyor.
Haz ve doyum arasındaki fark. Barthes söylemin asla tamamlanmayacağını, ikisinin arasında hep bir kararsızlık payı kalacağını söylüyor. Metnin hazzı, yazarın hazzıyla ilişkili ve nevrotik bir yapıya sahip; okumak gerçekliği anlaşılamayan bir tür serap yaratıyor. Delilikle bağlantı. Karşılıklı kodların birbiriyle bağlantı kurması, okur ve metnin bir noktada buluşmaları ama hiçbir zaman bütünleşmemeleri. Yıkım ve yaratım, metnin hazzını doğuran şeyler. Cinsel organın örtülmesi veya sona doğru gizemin artması, Barthes için hazzın kaynaklarından bazıları. Görülmesi yasaklananın veya ötelenenin ne olduğuna dair bir yolculuk, keşif. Kısa olmasının makbul olduğunu söyler Barthes, ancak kısa metinler, okuru perdenin ötesinde tutmayan metinler hazzı yükseltebilir. Öznellik taşırlar, Nietzsche'nin öznellik anlayışı ele alınarak değerlendirildiklerinde esenlik içerirler. Eleştiri, kaynağını burada bulur; Barthes'a göre okur yer değiştirir ve yazarın hazzını kendisinin kılar. Keşiftir, yine. Okumak, hazzı keşfetme yolculuğudur ve bu haz, yazının taşıdığı her şeye sahiptir.
Barthes, metni doğuran imgeleri metinden doğuruyor ve yazıyla haz arasında muhtelif bağlantılar kuruyor. Kendine ait bir okur. Sonsuz saygı.