Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Tez şu aralar canıma okuduğu için kısa şeyleri kısa kısa anlatacağım. Öyküler kısa şeylere girmiyor gerçi, başlı başına bir dünyaları var. Füsun Akatlı'nın Tomris Uyar hakkındaki yazısında birçok dünyayı görebilirsiniz, Öykülerde Dünyalar sıkı kaynak. Bunun dışında 70'li yılları öykünün zirvesi sayıyor Akatlı, Uyar'ı da biricik bir yere oturtuyor. Necip Tosun, Uyar'ı "diyaloglarla kurulan oyuncullukla" ilişkilendiriyor ama kırmızının tekrarı dışında pek bir oyun olduğunu sanmam. Kurmaca karanlığın diyaloglarla açılmasının "oyun" olgusuyla pek az ilgisi var, en azından Uyar'ın öykülerinde böyle. Calvino'nun diyaloglarla oyunları, onlar "oyun" işte. İki karakterden birinin konuştuğu, diğerinin dinlediği bir öyküde konuşan karakter, ikisinin arasında yaşananları biçimlendirir, hatta dinleyenin silah çekip konuşanı vurduğunu da konuşan tarafından öğreniriz. Uyar'daysa bilinçli bir çaba var, aydınlık yaratma çabası. Okurların kopmamaları için. Diyalogların yer yer tavsaması bu yüzden; iki insanın birbiriyle o şekilde konuşmayacaklarını biliriz, sanki tiyatro sahnesindeki oyuncularmış ve izleyici hiçbir zaman unutulmuyormuş gibi. Karakterlerin o an düşündüklerine ve yaptıklarına dair araya sıkıştırılan minik detaylar da çoğu diyaloğu kurtarmaya yetmiyor, kurmacanın sivri köşeleri bir şekilde iz bırakıyor.
Aramızdaki Şey öyküsü böyle değil mesela; Uyar'ın en sonda yer alan Öykülerin Başı-Sonu bölümünde anlattıklarından yola çıkarak söylenebilir ki bu öykünün kurulduğu nokta yaşanmış olayların tam ortasında yer alır, dolayısıyla kurmacayla gerçeğin kesiştiği en geniş alanı içeren bu öykü, kitabın en başarılı öyküsü olabilir.
Aramızdaki Şey, anlatıcı/Uyar açısından çözülmeye çalışılan bir yakınlığı, ilişkiyi anlatır. Girer girmez anlatıcıyla -kadın- adam -erkek- arasındaki Duras muhabbetiyle karşılaşırız. İki mesele; aşık olan kadın ve aşık olmayan adamın anlatıldığı Mavi Gözler Siyah Saçlar'ın bir benzeri, kadın tarafından yazılacaktır ama adam -kadının öğrencisi- aralarındaki ilişkinin o metindekine pek benzemediğini söyler. Buradan ikinci meseleye atlayabiliriz, birbirlerine dokunabilmişlerdir. Adamın öğrencilik zamanında ikisi arasındaki ayrıntılar, anlatıcının adamın ellerindeki inceliği ve ruhundaki acıyı görebilmesi, bazı kozaların ölümü çağırabilecek olsa da kırılmaması gerektiğini anlaması, bir sürü hassas nokta var. Çok derinlerde bir yerlere dokunan anların karşılığının bir başkasında hissedilmesi, aradaki şey bu. Anlamaya çalıştıklarınca uzaklaşan bir şey.
Turgut Uyar'ın sofrayı kurduğu bir öykü bu, adam eve geldikçe salatayı hazırlıyor ve üçü yemeklerini yerlerken mutlular, bu kadarı da yeterli. Son diyalogda adamın çocukluk acılarından birinin, rakı kokan bir kadının ağzının erkeklik modelince dışlandığının son bir kez anımsanmasının ardından gelen vedalaşma faslında bir daha araşmayacaklarını öğreniriz. Belki de birbirlerini anlamaya yaklaştıkları içindir. İnce bir çizgi; aşılmaması gerek. Aralarındaki şeyi sorgulamayan insanların yıllar sonra görüştüklerinde aynı heyecanı sürdürmeleri hoşuma gider. Korkutur da aslında. Kötü bir haber, uzaklık. Üzülecek bir şeyler var. "Genellikle gülmeyen, bu yüzden içe kapanık sayılabilecek maskenin benim uğruma sıyrılışı az bir ayrıcalık değildi." (s. 7) Sıyrılışlara, maskelerden kurtulmalara yok açan şeyi bir daha bulamamanın korkusu.
Sonlara doğru anlatıcı, yakın bir dostundan aldığı haberle adamın öldüğünü öğrenir. Çok incelikli, özgeci ve Tezer Özlü'yle Sevim Burak'ı sıkı okuyan biriydi. Anlatıcı son cümlesinde adamın o şeyi, aralarındaki şeyi çözüp çözemediğini merak eder. Her şeyi bir zemine oturtma çabası. Yarıda kalmışlıktan kurtulmak için. Çoğu şeyin yarıda kalmasına tepki.
Bahsettiğim son bölümde yakın dostun Bilge Karasu olduğunu öğreniriz, öyküde adı verilmez. Göçmüş Kediler Bahçesi'ndeki ithafta -Turgut ve Tomris Uyar için- "tahin-pekmez" günlerinin bahsi geçer, bu bahis bu kitapta bir öykü olarak karşımıza çıkar. Bir de kırmızı meselesi vardır, başka öykülere açılır kırmızı. Aramızdaki Şey'de kıpkırmızı tül.
Lal'de Kırmızı Biber nam dayının radyo programını dinleyenlerin mektupları. Farklı yazı karakterleri, harflerin farklı büyüklükleri, yazım hataları, bir sürü şey, duyguların biçimlenmesinde etkendir. Bir mektupta adamımız Biber'i tehdit eder, kadınları dolduruşa getirmek Türk delikanlısı için affedilmez bir olaydır ve karşılığı vatan için, millet için falan verilir. Bir başkası, kadın, yalnızlığını anlatır ve Biber'e yürür. Bir başkası, yazar, Biber'in ne yaptığını anladığını söyler. Herkesin bir fikri, söyleyeceği bir şey vardır, herkes kendini açık eder. Herkes kendini boşluğa bırakır, boşlukta anlatılanlar yankı bulmaz, yankı bulmayan anlatı var olmamış gibidir. Diğer öyküler de iyidir.
Ali Teoman'ı yıllar önce kaybettik, erliği veya geçliği hakkında bir şey diyemiyorum ama daha fazla yazmasını isterdim. Sayım dökümden nesnelerin rahatça yerleştiğini ve aynı rahatlıkla atılabildiğini gördüğümüz bir dünyanın olanca doğallığıyla kuruluşu çok etkileyici. Üç bölümden ilki, Gizemli Öyküler'den Bahar Temizliği. İkinci tekil şahıs kipiyle yazılan bu öyküde güzel bir bahar sabahı, evini temizlemeye karar veren bir "sen" var. Mutfak, odalar, eşyalar. Bir sandık. Sandığın içi kurcalanıyor ve kağıtlar, defterler beliriyor. Yazı okunamıyor, sandık hatırlanamıyor. Kimin bunlar? Sen mi bıraktın, bir başkası mı? "Nasıl oldu da şimdiye dek bütün bunların farkına varmadın? Çalışma odanda bir başkasının (kimin?) cesedini saklıyordun; iyice gizlenmiş, kilit altına alınmış, bütün meraklı gözlerden uzak... Nasıl oldu da şu âna dek bunu anlayamadın?" (s. 12) Yıllardır bir köşede duran sandık, alınan nefesten farksızlaşınca sandıklığını yitiriyor, bakışlara çarpılmıyor, varlığı her şey gibi bir şeye dönüşüyor, kısacası unutuluyor. Unutulan'ın sandık hali.
İnerken'de yine bir dünya kuran ilk cümle: "Sokak karanlık." (s. 13) Karanlık sokağın çeşitlemeleri arasından tekinsiz olanlarını seçmiş Teoman; dolunayın ışığı donuk, apartman karanlık, asansörün köhneliği sonsuz bir homurtu ve uğultu olarak derinlerden duyuluyor. Kabin karanlık, daha da önemlisi kabinin ineceği derinliklerin bir sınırı yok. Anlatıcı bütün düğmeleri deniyor ama kabin durmuyor, indikçe iniyor. Binaların bilinmeyen boşluklarından Perec de bahsediyordu, ikinci katta oturuyorsanız ve üçüncü kata hiç çıkmadıysanız üçüncü katın yerinde kara bir hiçlik olmadığını nereden biliyorsunuz? Dışarıdan görüldüğü gibi olmayabileceğini düşünüyor musunuz? Bilinmeyenin böylesi yayılmacı dünyasında hiç var oldunuz mu?
Gitme Biçimleri: Devinimlerin ve duyguların yaşama mikroskopik parçalar halinde dağıtımı.
Yine "sen". Hareketler, imler, salon penceresindeki perdenin aralanması, bir adamın yürüyüşü ve anlatılandan ayrılan yönleri, insanın kendi evinde, kendi imgesini köşelerine kadar sıkıştırdığı mekânda yabancılık çekmesine yol açar. Kişisel yabancılık kurulduktan sonra kapının altından atılan mektup ortaya çıkar, bu da dış bir yabancılık kaynağı. Kapının öbür tarafında biri, bu tarafında kişi, sessiz bir bekleyiş. Kim, ne? Mektup? "Tini gizlice kemiren işlek bir yenircedir kuşku. İkircim sanrının anasıdır." (s. 17) Gerisi anın, kuşkunun çözümlemeleridir, gergin atmosferin çöreklenmesidir. Sonunda yolculuk vardır, mekân değişimi, mektubu okuduktan sonra, telefon çalarken.
Banyo Penceresi, gizemli öykülerin şahı. Sadece belirli bir açıdan görülen manzara: Pencerenin belirli bir açıda duruşuyla karşı dairenin derinliklerinde bir karaltı görülür, fotoğrafta karaltının neliği hakkında pek az şey bellidir. Karaltı olması. Daha iyi odak, daha çok uğraş, orada kımıldayan bir şeyi ortaya çıkarıyor. Yine kımıldıyor, bakışın vücuttan ayrıldığı her an bir başkasına dönüşüyor ama o bir yansı, ama insanın kendini hiç bilinmeyen bir uzamda tanıyamayacağı doğru mudur, ama insan kendini zaten tanıyamayacağı için o karaltının oluşturduğu kendilik aslında bir karaltı, biçimlenmesine, insana dönüşmesine lüzum yok.
Romanesk Öyküler bölümünün Gecenin Atları ile aynı kurmaca dünyada geçtiği söyleniyor, bir fikrim yok. Olunca inceleyeceğim, şimdilik birkaç öyküyü ele alayım. Mesela Panayırda. Sadece bu öyküde değil, Ali Teoman'ın anlatılarında düşüncenin kara uçları, son derece şahsi ve biricik, belki önceden okurun da düşündüğü -kendi ölümümden başka bir şey olmadığımı çok düşünmüşümdür- imgeler vardır, beni Ali Teoman'a bağlayan şey bu imgelerin muhteşem dünyaların zemininde parıldamaları oldu. Bunu ikinci kez yazdım sanırım, birkaç kez daha yazabilirim. Neyse, bu öyküde üniversitenin kapısından çıkıp gözü kararan, sersemleyen bir anlatıcının peşindeyiz. Kimsenin umursamadığı, yollarda karşılaşılabilecek ölümleri düşünür, çünkü en amansız düşmanın içeriden, ölümün kendisinden geldiğini sezer. "Her şey apaçık ortada: Siz ölümünüzsünüz, ölümünüz de siz." (s. 53) Her insanın kendi ölümünü ölmesi gibi bir şey. Üzerine, anlatıcı "ölüm" ve "yaşam" kelimeleriyle oynadıktan sonra "ölü am" kalıbına ulaşır, yaşamı anlatmak için güzel bir metafor. Sonrası daha iyi; Beyazıt Meydanı'ndaki hengâmenin tasviri, çocukluğa açılan bir kapı haline gelir ve anlatıcının babası, anlatıcının/çocuğun elinden tutar, diğer elde de olmayan horozşeker ve pamukhelvanın özlemi vardır. Bu kadar kısa anlatılmamalı ama okunması lazım; o kaotik ortamda, satıcıların arasında, mahşeri bir gürültünün kalbinde uzamın nasıl yok olup tekrar belirdiğini, haliyle zamanın ve mekânın nasıl tekrardan yaratılabildiğini görmek heyecan verici, Ali Teoman gerçekten, gerçekten dünya kurgulamayı biliyor.
Kuş kadar öykü anlattım, katlarcası içeride bir yerde okurunu bekliyor. Lütfen okuyun.
John Berger, Galeano'nun "dünyanın vicdanı" olduğunu söylemiş. İnsanların sıklıkla ortadan kaybolduğu, faili meçhul cinayetlerin ata sporu haline geldiği bir kıtada doğup büyümenin etkisi olsa gerek, bir de pırıl pırıl bir vicdanın tabii. Sürgün edildiği ülkesine on iki yıl sonra döndüğünde yapılacak çok iş olduğunu görmüştür. Sadece ülkesi için de değil, bütün dünya için. Vicdan defterleri diyeceğim Galeano'nun kitapları için. Kürenin her yerinden ortak hikâyeleri taşır bu defterler, özgürlük ve adalet arayışını taşır, arayış sırasında yenen kurşunları taşır, bu yüzden bütün kurşunların toplamı kadar ağırdır, ruhta korkunç bir yüke dönüşür. Dünya bu kadar acıya rağmen yine iyi dönüyor.
Galeano'nun son kitabı bu. Yayıncının Notu bölümünde birkaç açıklama var. Kitap 2014 yazında tamamlanmış, sonrasında Galeano yeni metinler yazarken hayatını kaybetmiş. O metinlerden birkaçını buraya almışlar, ölümle alakalıymış onlar, buraya cuk oturmuşlar.
Zaman Değirmenleri'nden birkaç başlık alayım. İlkinde rüzgârın izini sildiği martı, yağmurun izini sildiği ayak izi ve güneşin izini sildiği zaman var. Entropik bir yok oluş, her şey birbirini belirsizleştirir. Belirsizliğin içinde: "Öykü anlatıcıları yitik hatıranın, aşkın ve acının görünmeyen ama hiç silinmeyen izini ararlar." (s. 11) Mite dönüşen hikâyeler insanların arketipik kodlarına işleniyor ve varlığını sürdürüyor, hikâye yayıldıkça insanlığın duygu mirası da korunmuş oluyor. Kolektif hafızamızı hikâye anlatıcılarına borçluyuz, yazıdan önce.
Yolculuğa Övgü nam başlık. Binbir Gece Masalları'ndan bir alıntı. Çekip gitmeye, her şeyi terk edip çekip gitmeye dair. Hemen üzerime vazife, Cendrars'ı anımsadım. O da benzer bir şey söylüyordu:
"Seviyorsan gitmek gerek / Karını terk et çocuğunu terk et / Kadın erkek dostunu terk et / Kadın erkek yârini terk et / Seviyorsan gitmek gerek"
Kuşluk. Kuşlar pasaportsuz, gümrüksüz göçmenler. Yola düşme konusunda Galeano'ya model olmuşlar. Kuşlardan diğer hayvanlara ve tanrılara, pek çok hikâye. Meksikalı gece tanrısı Tezcatlipoca'nın Güneş'e meydan okuması ve ikisinin buluşmasıyla doğan güzelliği her gün görüyoruz. Pek çok kozmogoniden biri bu, en güzellerinden. Mitoloji karışıyor işin içine tabii, Odisseas okyanusu gören ilk Yunan ve öteleri merak eden ilk insan olması da muhtemel. Rüzgârların ve denizin ötesinde çok büyük bir gizem vardı, iki bin yıldan çok daha uzun bir süre sonra Batı dünyası bu gizemin farkına varacak ve onu mahvedecekti. Bu noktadan sonra kaşiflerin rezilliklerine geliyor Galeano; yerlilerin cahil olduklarını söylemeleri ve Şeytan'ın onlara musallat olduğunu iddia etmeleri başlangıç. Eşitlikçi toplumlarında kadın ve erkek ayrımı yoktu, Batılılar kendi kadınlarına da aynı eşitlik bulaşır diye korktular. Yerli tanrılara karşı açtıkları savaşa "putperestliğin kökünü kazıma" dediler. Sanatçılarının eserlerinde yerliler kel ucubeler olarak gösterildi ama Amerika'da tek bir kel bile yoktu. Hayali canavarlar çizildi ve Amerika'nın bu canavarların istilası altında olduğu söylendi. Amerika'yı yaratırken Tanrı'nın elinin titrediği söylendi. Kıta yozlaştı, birkaç yüzyıl sonra özgürlük yanılsaması altında insanların ulu orta öldürüldüğü bir yer haline geldi.
Günümüzde acılar kimlik değiştirmiş dahi değil, asırlar boyunca süren katliam sürüyor. Jorge, mafyanın maşası olan yirmi yaşındaki adam onca insanı öldürdükten sonra günah çıkardı, birkaç yıl sonra ölüm listesine giren kendisiydi, çok şey biliyordu. Ölüm listeleri uzundu, grev yapan işçilere ateş açılabiliyordu ve oradan geçmekte olan bir adam kurşunlanarak öldürülebiliyor, gömülürken bir binbaşı adamın cesedine üç kurşun daha sıkabiliyordu, ölünün ölülüğünden emin olmak için.
Galeano'nun kurduğu mekân-tarih ilişkileri de hoş; Tarihle Dolu Kafeler'de Zola'nın, Troçki'nin, Lenin'in, Pessoa'nın, Picasso'nun ve pek çok ünlünün kafelerde başlayan hikâyeleri çok iyi. Bir de kahve olayını anayım, Waka'nın gözyaşlarından doğan kahve Etiyopya'dan Amerika'ya getirildi ve köle Afrikalıların acıları için üretildi, onların gözyaşları oldu. İncelikli bağlantılar konusunda Galeano çok başarılı. İnsanların hafızasından doğan bir şehri de anıp bahsi kapıyorum: Hitler tarafından yerle bir edilen Leningrad, fotoğraflardan, çizimlerden, sakinlerinin hatıralarından tekrar dünyaya gelir, hemen hemen aynı biçimde inşa edilir. Müthiş bir hikâye bu.
Yüzden fazla hikâye var, hepsi çok etkileyici. Notlar da almışım ama benden bu kadar, mutlaka edinin ve okuyun isterim.
Sonsuz saygı. Lovecraft benim için tepede bir yerdedir, ne kadar yüksekte olduğunu bilemiyorum ama kendisinin üzerinde kimse yok, onu biliyorum. Kozmik dehşetlerin mucidi olmasa da en büyük ustasıdır. Pulp dergilerden koca bir anlatı yaratmıştır ve etkisinin sürdüğünü görmek mümkündür; mesela Guillermo Del Toro birader nihayet At the Mountains of Madness'a girişeceğini söyledi. Yıllardır beklenen bir şeydi, Oscar'ı cukkaladıktan sonra opus magnum rüyasını gerçeğe dönüştürecek sanırım. Dönüştürsün, Lovecraft'ı sinemada daha çok görmek isterim. Hatta her yerde görmek isterim.
Lovecraft'in etrafındaki mitik perdenin aralanması lazımdı, Poole harş diye açıvermiş. Lovecraft hakkında doğru bilinen yanlışlar, öykülerinin hikâyeleri, ölümünden sonraki kültleşme süreci, hemen her şey tanıklıklardan ve belgelerden çıkarılmış, HPL hayranları için tatmin edici bir kaynak haline getirilmiş. Huşuyla okudum desem yeri. Altı aydır elim gitmiyordu, anlatmak için yeterince zaman geçtiğini hissediyorum. Karmakarışık bir biçimde anlatacağım, sadece altını çizdiklerimi.
1917'den başlıyor Poole, HPL'nin delirdiğini söylediği zamandan. Sağır olmanın ve kendi iç dünyasına kapanmanın özlemiyle yaşarken dünyayla baş etmeye çalışması oldukça zorlayıcı. Yabancı'da kulesinden çıkıp dış dünyayı tanımak isteyen adamı düşünüyorum, insanlarla ve kendisiyle yüzleştikten sonra kulesine dönüşünden başka bir şansı yoktu. Lovecraft de pek farklı düşünmüyordu sanırım, sadece yazıyordu ve yazdığı zamanlarda kulesindeymiş gibi hissediyordu. Okurlarına bu duyguyu aktardı, yalnızlığının ve hayal gücünün büyüklüğü birçok okurunca öykülerinin kopyalarının çıkarılmasına yol açtı, böylece unutulmayacaktı. Unutulmama çabasını orduya yazılmakla sürdürdü, 1917'de sözde son savaş sürüyordu ve bu hastalıklı genç, askere gitmekten başka bir şey düşünemez hale gelmişti ama annesi Sarah Susan Lovecraft, oğlunun askere gitmesini -çeşitli bağlantılarla- engelledi, böylece HPL'nin yenilgisi bir kat daha artmış oldu, kendisiyle dalga geçme kapasitesi de. İkisinin garip bir karışımında yaşıyordu, öyküleri bu ilginç psikolojinin ürünüdür. Dostu Robert E. Howard'ın intiharından çok etkilendi ama kendini öldürmeyecekti, yavaş yavaş öldüğünü düşünüyordu zaten. Küllerine varmadan önce bir şeyler yazıyordu ve yaşamını sürdürmesini sağlayan buydu sanırım. Kırk yedi yaşında bağırsak kanserinden öldüğünde kendisini hatırlayacak bir avuç insan vardı, sadece o an için. Sonrasında milyonlarca insanın hayatını değiştireceğini bilemezdi. Stephen King, Neil Gaiman, Clive Barker, Ramsey Campbell, Guillermo Del Toro, John Carpenter, D&D, çizgi romanlar, dövmeler, her şey bir şekilde ona bağlanıyor.
Lovecraft, ırkçılığı ve cinsiyetçiliği açısından pek çok eleştirinin odağında. Poole en başta bir Lovecraft hayranı olduğunu söylüyor ama bu büyük yazara yaklaşımında mesafesini koruduğunu ekliyor. Tarihçi kimliği her zaman önde, bu yüzden sadece gerçeklere değinmekle kalıyor, herhangi bir yargıda bulunmuyor. Bu açıdan da iyi bir araştırma bu, HPL'nin fanatik bir hayranının yazdığı metni okumuyoruz.
Poole, Dagon'un Lovecraft dünyasının sıkı bir özetini sunduğunu söylüyor bir yerde. Yaratılan atmosfer, korku ve çürüyen dünya, kabus gibi bir varlıkla bütünleşir, böylece HPL izleklerinin derli bir halini görmüş oluruz. Machen, Dunsany, Poe gibi ustalardan esinlenildiği malum ama kozmik tekinsizlik daha çok Maupassant'dan geliyor, Horla'dan. HPL'nin Edebiyatta Doğaüstü Korku metninde detaylar mevcut. Öncesinde folklor ve mitler var tabii; Lovecraft dedesinin kütüphanesini yalayıp yutarken eski zamanların anlatılarını ve efsanevi canavarlarını hayal dünyasının bir parçası haline getiriyor. Salem gezilerinde gözünün önünde canlanan görüntüler bir diğer kaynak. Margaret Murray'in cadılığın tarihiyle ilgili bir metninden çokça etkilenmesi, cadılık mezhebine inanırken buna ırkçılığı da eklemesi, korku duyulacak bir ötekinin yaratılmasına katkıda bulunmuş. Büyüdüğü ortamın ve edebi yönelimlerin etkisi de mühim; 18. yüzyıla takılıp kalmış bir İngiliz edebiyatı geleneğinin hüküm sürdüğü zamanlarda doğuyor HPL, etkilenimi sadece edebiyatla sınırlı değil, kıyafetlerinden tavırlarına kadar bu büyülü yüzyılın etkisinde. Züppeliği geçmiş zamanın parlak günlerine öykünmesinden kaynaklanıyor, Pope'un ve döneminin sanatçılarının Arap romantizmine eğilmeleri de başka bir kapıyı aralıyor. Kendi zamanının şairlerini takip ettiği söylenemez: "Kendi yüzyılından kaçmak için duyduğu güçlü isteğin T. S. Eliot, Ezra Pound ve Frank Lloyd Wright'ın eserlerinde görülen modernizme, yeni edebi, sanatsal ve mimari atmosfere neden ilgi duymadığını açıkladığını iddia ediyordu." (s. 35) Kendi çağında göçmen dalgalarının ardı arkası kesilmiyordu; dünyanın her yerinden bu yeni dünyaya gelen insanlar, HPL gibilerinin ödünü koparıyordu. Robert E. Howard da bu göçmen dalgasıyla gelen insanların yabancılığından, tekinsizliğinden oldukça çekinen ve yabancılığı öykülere dönüştürebilen bir diğer yazar, Çinli küçük adamlardan çok korkarmış.
Kronolojik bir anlatı değil Poole'unki, zamanlar arasında atlamalar yaparak argümanlarını sağlamlaştırıyor. Takip etmesi oldukça keyifli. Örneğin King'in Diriliş nam kitabını anıyor ki yerinde; romanın sonlarında insanların gittiği yer ve yaratıklar, HPL evreninden fırlamış gibidir, zaten King'in Lovecraft'i birçok yerde övdüğü malum. Pacific Rim'deki boyutsal işler ve yaratıklar keza. Bütün bunlar, varlıklarını biraz da August Derleth'e borçludur, Derleth, "Cthulhu Mitosu" nam bir oluşuma önayak olup HPL'nin bütün eserlerinin basılmasını sağlasa da işi biraz katakulliye getirmiş bir HPL hayranı olduğunu söylemek mümkün. HPL, yasal mirasçısı olarak R. H. Barlow'u belirlemiş ama Derleth, Barlow'u zorla devre dışı bırakıp Lovecraft'in mirasına zorla konmuş. Detayları var, ilginç bir hikâye. S. T. Joshi'yi de bu araştırma sayesinde öğrendim, bu Hindu genç -tabii artık yaşlı- sayesinde Derleth'in Lovecraft'ini okumaktan kurtulup yazarın bütün mektuplarına ulaşabilir hale gelmişiz. Türkçeye çevrilmiş değil bu mektuplar, henüz. Otuz bin mektuptan bahsediyoruz, basması kolay değil. Neyse, Joshi biraderin başardığı işler ve Lovecraft araştırmaları da ayrıntılarıyla anlatılmış. Adamımız edebi bir ikon haline getirilen HPL'nin bütün etiketlerinden kurtulmasını sağlamış, bu bile başlı başına bir olay. "Edebi bir ikondan fazlası olan Lovecraft modernizmin korkularına değinen bir dehşetin üslubunu biçimlendiren ve ileride postmodern diye adlandırılacak şeye gözünü diken bir kültürel antolojidir. (...) Lovecraft fiziksel dünyadan daha az gerçek saymadığı kendi hayal dünyalarında, morfin, afyon ve içkinin yardımına rağmen Poe'nun hiçbir zaman ortaya çıkaramadığı boyutta bir hayal gücü bulmuştur." (s. 50) Aralarında koca bir altmış yıl ve farklı tarihsel olgular var, Lovecraft'in çağı kesinlikle çok daha korkunçtu. Poe'yu sekiz yaşındayken okumuş HPL, korkunç bir havai fişek gösterisinin ortasında kalmış gibi hissetmiştir bence. İlk öykülerini Poe'nun etkisinde kalarak yazdığı söyleniyor, bir yorum yapamıyoruz çünkü bu öyküler bulunamamış. Çocukluğun belirsiz zamanlarından birinde kaybolup gitmiş, üzücü. Bir diğer kaynak da Bierce. HPL'nin dedesi, Bierce okuyup hikâyeleri sözlü bir şekilde HPL'ye aktarmış olabilirmiş, Poole'un varsayımı.
Aile. Whipple Phillips, HPL'nin anne tarafından dedesi. Üç yaşındaki çocuğa kaybolmuş kentlerle, harabelerde musallat olan zebanilerle dolu öyküler anlata anlata çocuğun daha fazla hikâye öğrenmek için deli gibi okumasına yol açmış. Okulla arası pek iyi değil, "Hıristiyan sürüye sempati duymadığı için Pazar Okulu'ndan şutlanması" ilk aykırılığı olarak ortaya çıkıyor. Okula Arap kostümü giyip gitmesi, dedesi gibi annesinin de oğlunun ilginç şeyleri okumasına önayak olması ilginç ayrıntılar olarak öne çıkıyor. Hepsini alamayacağım, değişik bir çocukluğu olmuş HPL'nin. Ailesindeki ölümlerden ve mezarlıklara yaptığı gezilerden, "belli belirsiz bir dehşet ve zebanilerin tuhaf havası" dediği sezgiler çıkarıyor, henüz altı yaşındayken ve Poe'yu okumamışken. Annenin Viktoryen dünyanın yorumu yüzünden çarpıtıldığını söylüyor Poole, yeni bir bakış açısı getiriyor. Belki oğluna sevgiyi öğretmemiştir de istediği her şeyin peşinden koşmasını sağlamıştır, bu da büyük bir şeydir.
Delilikten mustarip babalar ve özgürlüğüne düşkün bir anne, Lovecraft'in psikolojisini oldukça etkilemiş. Babalarından birinin cinsel bir hastalık yüzünden ölümünün üstü aile tarafından kapatılmış, ölüm şekli o devir için büyük bir skandal ve HPL'den de gizlenen bir şey bu, gerçi HPL'nin sonradan bu mevzudan haberdar olduğu söyleniyor ama bilinmezin içinden bir şeyler yaratmak böyle zamanlarda zirveyi görüyor. Koyu bir huzursuzluk bu; hayatımın en belirsiz zamanında en iyi öykülerimi yazdığımı söyleyebilirim. Lovecraft kralını yapıyor tabii bu işin. Neyse, bazı öykülerin izini HPL'nin yaşamındaki önemli dönüm noktalarında bulabiliriz, mesela sekiz yaşındaki HPL'ye hediye edilen kimya seti. Adam, evinin mahzenini "çılgın bir bilim adamının mahzeni"ne çevirecek aygıtlara sahip olmuş ve deneyler yapmaya başlamış. Herbert West sanırım bu zamanlarda kurgulanan bir karakter. Aslında eklektik bir durum var ortada; Hawthorne, Poe, kimya, astronomi ve benzeri pek çok şey, çok yakın zamanlarda HPL'nin hayatına girmiş. Poe'nun Arthur Gordon Pym'iyle deliliğin dağlarına giden araştırmacılarımız aynı zamanlarda ortaya çıkmıştır, sanırım.
Oldukça detaylı bir araştırma, yazacak sekiz milyon şey daha var ama HPL'nin iyi okurları için satır aralarından çıkacak detayları bırakıyorum. Duvarlardaki Fareler'in belirişi, sadece bir örnek. Tekrar tekrar okunur, huşuyla. Büyük yazarın önünde saygıyla eğiliyorum, hay yaşa be Lovecraft, can Lovecraft, dost Lovecraft! On dört yaşımın güzelliği, geri kalan ömrümün de.
Barker'ın ilk romanı olmasına rağmen sıkı. Öykülerindeki gore işler, pornografik cinsellik, ne varsa burada da var. Barker yarattığı dünyaya güzel sıkıştırıyor bunları, atmosferi derinleştiriyor, sanırım böylesi bir açıklık sağlıyor korkunun onca katmanını. Bir de imgesel anlatım giriyor araya, vahşet sahnelerini yazan bir şair olup çıkıveriyor Barker. Denk gelirse alıntılarım.
Bilinmeyen Bölge, ilk bölüm. II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru, Rusların Varşova'yı işgal ettiği zamanlar. Hırsız, üç aydan sonra kaosun hüküm sürdüğü şehre alışıyor ve yıkıntılar arasında ne bulursa satıyor, tam bir ölü soyucu, akbaba. Dehşetin resmini olduğu gibi çiziyor Barker; "bedenin ve ruhun en derin sırları" açığa çıkıyor. "Bul karayı al parayı" oyunu için üç kova ve bir bebek kafası kullananlar, oğlan kerhaneleri, hayvan ve insan dövüşleri, yıkıntının ortasında Faust oynayan bir deli/aktör, para karşılığı kesilip parçalanan kadınlar, işgalci ordunun tecavüz ettiği kadınlar, acı çeken kadınlar... Tam bir insan sirki, ölümün kol gezdiği topraklarda insana dair ne varsa ortadan kayboluyor ve ortaya çıkıyor. Hırsız böyle bir ortamda cebini doldururken Mamulyan'dan haberdar oluyor, büyük kumarcıdan. Oynadığı her oyunu kazanan bir adam, bulunmamak için esrar perdesiyle örtülü. Hırsız, Vasilyev adlı bir askerden adamın varlığını öğreniyor ve onu bulmak için günler boyunca çabalıyor. Buluyor da. Mamulyan'ın "Hacı" dediği Hırsız, bu efsanevi adamla masaya oturuyor.
Sığınak, ikinci bölüm. Nestroy'dan alınan epigrafta Şeytan'ın var olan en kötü şey olmadığı söyleniyor. Yalnızca bir iş adamı o, olması gerektiği gibi. Düşünüyorum, gerçekten de herifin kuralları belli. Dört yol ağzında yaptığı anlaşmalar adildir, en azından şartlara uymayan hep insanoğlu olmuştur. Yoksa çalışma prensibine sıkı sıkıya bağlı olan Şeytan'ın yamuk yaptığı pek görülmüş şey değildir. İstediğin şey onda varsa ve o şeyi gerçekten istiyorsan, şartlara uyacaksın. Bu mevzu Whitehead'in durumunu özetliyor.
İkinci bölümde Marty Strauss'la tanışırız, esas oğlanla. Altı yıldır hapiste, kumar bağımlılığının sonucu olarak başarısız bir soygun girişiminin sonucu. Hayvan gibi çalışıp vücudunu geliştirmiş ve Charmaine'le boşanmasının ardından işleri yoluna koyup koyamayacağını düşünüyor. Burada biraz durmam lazım, ayrılmaları biraz acı. Marty çok derinlikli bir insan değil ama Charmaine'i gerçekten
sevdiği, özlediği anlaşılıyor. Yıllar boyunca hapishanede kendisini ziyaret eden Charmaine'in boşanma teklifiyle geldiği gün: "Hayır, diye düşündü Marty. Seni tanımıyorum. Bir zamanlar belki, ki bundan da emin değilim ama tanıdığım farklı bir sendin ve Tanrım, onu özlüyorum." (s. 47) Elliott Smith'in annesiyle ilgili yazdığı şarkıyı anımsıyorum, Marty'nin acısını anımsıyorum, çok ince bir detay ve herkese bir şey ifade etmeyebilir ama... Vurucuydu.
Bunlar olurken Toy ortaya çıkıyor bir gün, Whitehead'in sağ kolu, yaşlı bir boksör. Marty'ye şartlı tahliye olabileceğini ama yapması gereken şeyler olduğunu söylüyor. Bay Whitehead'in, dünyanın en zengin adamlarından birinin korumalığını yapması karşılığında özgürlüğüne kavuşabilir Marty ama malikaneden hemen hiç ayrılmayacak ve Whitehead ne derse onu yapacak. Aslında biraz American Gods'ı andırıyor mevzu. Neyse, Marty kabul ediyor ve zengin herifin evine gidiyor, işine başlıyor. Ev ahalisiyle tanışmacalar, Whitehead'in adamlarının burun kalkıklığı anlatıyı biraz sulandırıyor, bağları gevşetiyor ama gerçeklik yanılgısına katkı sağlaması açısından iyi.
Avcı köpekler bahçede tehlikeyi bekliyor, bir şeylerin huzursuzluğu ağır. Whitehead bir şeylerden korkuyor ve otuz yıllık yardımcısı Toy'dan yardım istiyor. O sırada Whitehead'in şirketleri dünya çapında değer kaybediyor, sanki şans terse dönmüş gibi. Marty formunu korumak ve olası tehlikelere karşı hazır olmak için malikanenin bahçesinde durmadan koşuyor ve bir gün Carys'i görüyor, Whitehead'in kızı. Psişik bir arkadaş kendisi, diğer karakterlerin bazılarında göreceğimiz özelliklerden biri Carys'te. Babasının yanında, güven içinde yaşıyor ama annesi öldükten sonra babasıyla girdiği ensest durumlar var, bir de babasının sağladığı esrarla -kokain de olabilir- durmadan uçuyor. Garip durumlar var yani, Martys anlamaya başlıyor yavaştan ve bir gece saldırı gerçekleşiyor.
Son Avrupalı/Mamulyan, Anthony Breer'ın yanına geliyor, Breer kendini asmaya teşebbüs ettiği sırada. Aralarında tutulması gereken bir söz var, Breer, Mamulyan'ın emrine giriyor. Yağ tulumu bir herif Breer, sadist ve Jilet-Yiyici. Gerçek anlamda. Onun gücü bu. Whitehead'in malikanesini basıyorlar, köpekleri öldürüyorlar ve köpeklerin yaşama döndüğünü gören Marty, kafayı kıracak gibi oluyor. Toy'un da evini basıyorlar ve Barker, anlatısının eklektik yapısını ortaya koyuyor. Carys'le Marty'nin sevişmeleri ve Mamulyan'ın Carys'in zihnine girdiği anlar oldukça ilginç, konudan konuya atladım ama anlatmam lazım. Seks yaptıkları bölüm tam bir şölen, karakterlerin hiç görülmeyen yüzlerini yansıtmak aslında zor bir iş ama Barker muhteşem bir şekilde kotarmış bunu. Zihne girme bölümleri de oldukça iyi, tam bir cümbüş. Ben aslında Toy'un karısının öldürüldüğü bölümdeki korkuyu anlatacaktım, anlatayım. Toy, karısıyla gayet normal bir şekilde konuşurken yere damlayan bir şey duyar, yatağa uzanmış olduğundan dönüp bakmaz. Karısı yatağa girer, çarşafı üzerine çeker ve yapış yapış bir şeyin sesi gelir. Toy bir şeylerin yanlış olduğunu anlar ve aniden arkasına döner. Karşısındakinin karısıyla ilgisi yoktur, derisi yüzülmüş bir bedendir artık o, kasları ve kemikleri ortadadır. Evden kaçması ve Jilet-Yiyici'den ucu ucuna kurtulması, dehşet dolu atmosferin etkisini uzatır. Barker'ın anlatıcılığı muhteşem, gerçekten korkutucu.
Eh, anlaşıldığı üzere Mamulyan'ın nekromansi özelliği var, zihinlere girebildiğini de söyleyebiliriz. Yüz yetmiş yaşında olduğunu da söyleyeyim, 1811 civarında kurşuna dizilecekken son anda kurtulan bir asker o, keşişin tekiyle karşılaşınca keşişin Antik Yunan yazıtlarından bulduğu bir kadim öğretiyi ele geçirerek yaşamı kontrol etmeyi, yaşam vermeyi ve almayı öğreniyor. Hırsız/Whitehead kendisini bulunca -ya da tam tersi- onunla bir anlaşma yapıyor ve dünyayı birlikte yönetmek için yıllarca birlikte yaşıyorlar ama Whitehead kendi ailesini kurunca yan çiziyor, şutluyor Mamulyan'ı. Mamulyan kendisine ait olanı almak için geri dönüyor falan. Gerisi bir dünya kovalamaca, ölüm, dökülen bağırsakların şiirsel ritmi, nefis bir gerilim.
Barker'ı ilgiyle okuyorum, her seferinde ödümü koparmayı başarıyor.