Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Patolojik olanı değil, nefes almak gibi bir kırılganlık. Borgna yaşamın pek çok bileşenini başlıklara ayırarak periyodik olarak inceliyor kırılganlığı; yaşlılık ve ergenlik, dostluk ve aşk, melankoli ve sevinç, ne varsa. Girişi de güzel: "Dünyada hâkim olan sloganlar kırılganlığı, gereksiz ve köhne, ham ve hastalıklı, sağlamlıktan ve anlamdan yoksun bir şey olarak görüyor; oysa kırılganlıkta duyarlılık, incelik, haysiyet ve bitkin bir nezaket, dile getirilemeyen ve görülemeyen şeylere dair bir sezgi bulunuyor ve bunlar, başkalarının ruh halleriyle, duygulanımlarıyla, varoluşsal tarzlarıyla daha kolaylıkla ve şevkle özdeşleşmemizi sağlıyor." (s. 7)Kırılganlığın güçsüzlük olarak bilinmesi kırar, bu bir. Kırılganlıkta sezgiler var ve bu sezgiler önemli ölçüde yönlendirici. Birini biçimleriz, kurarız ve o artık bizim imgelemimize aittir, sezgiler olmasa bu ölçüde bir kurmaca ve yakınlık da olmayacaktı. Simmel diyordu, kırılmak diye bir şey olmasa sevgi ölü doğar. Sevginin bir boyutu bizdekidir, kendi oluşturduğumuzdur ama karşı tarafta tahmin edilebilir -ama sezgilerle görmezden gelinen- bir yıkım ortaya çıktığında... Kırılmak tam budur; kurmacaların uyuşmazlığı. Başkalarının kendilerini kurmasıyla bizim onları kurmamız arasındaki korkunç boşluk, sanki orada hiç olmamış gibi silinen kara nokta, ilişkinin bütün geriliminin yüklendiği bilinmeyen alan, kırılmanın doğduğu yer.
Borgna, kırılganlığı hayatın bir parçası olarak görür, ontolojik bir köken. Fenomenolojik olarak kırılganlık pek çok açıdan ortaya çıkabilir; duygulanım, durum ve kırılgan olmaktan başka şansı olmayan şey. Her şey; neşenin çekinceli doğası, gözyaşının gizlenmeye meyli, sessizliğin suçu, sesin gürültüsü. Kırılganlığı bütün açıklığa rağmen anlaşılamamanın orta yerine oturtuyorum. Öyleliğin bir arıza olarak hissettirilmesi, nedeninin sorgulanması, en yakındaki tarafından. Kırılmak budur. "Yardım görme gereksinimimizin tanınmaması" der Borgna, kişiliğimizin aradaki o kara boşluğa çekilmesi, hiç istememize rağmen. Tamamen ortadan kaybolsun istemeyiz, varlığı ilişkinin sürmesi için gereklidir ama bazen oraya sürükleniriz, bazen sürüklenmemek için yalvarırız, bazen ansızın orada buluruz kendimizi. Öbür ucun kendi acıları vardır, sürükler. Yapacak bir şey yoktur, güzel bir manzaraya yürür gibi sürükleniriz ve geriye dönmek için bilinen dünyanın/kendimizin sıcak topraklarına dökülürüz. Boşluk kaybolur, her şeyle birlikte. Gürültülü bir çöküş; sözcüklerin imlediği bir anlaşılırlığı arayış. Sözcükler iyi gelir, bazen. Yarattığı pırıltılar her yerden görülürse. Görülmezse sessizlik. Borgna, dinlemek için susmak gerektiğini söyler. Sanırım beni en çok öfkelendiren şey bu; susulmaması. Sürekli bir saldırı. Birkaç sözcükle bağlanabilecek uçların tek bir yöne doğru, durmadan uzaklaşması yine anlaşılmamanın kırıklığını taşır ama bu kez biraz öfkeyle; bilinçli bir uzaklaşmadır bu, susturmak için. Bu durumda sessizlik de kırılgandır, sözcüklerin oluşmasına izin verilmiyorsa sessizliğin oluşmasına da izin verilmez.
Sanırım tek bir kişiden susmasını istedim şimdiye kadar. Konuştukça boşluğu doğuruyordu ve bunu anlamıyordu. Daha yalnız hissettiğim bir zaman bilmiyorum. Borgna'nın alıntılarını taşımak isterim: "'İçimde gitgide derinleşen bir sessizlik var. Hiçbir şey ifade edemedikleri için yorgunluk veren sözcükler sessizliğime çarpıyor.'" (s. 15) Kendimizi ve başkasını tanımak için gereksiz sözlerden kaçınmamız gerektiğini söylüyor Borgna, çok az sözcükle bir yakınlığı çoğaltabiliriz. Başka bir sessizlik de korunma sessizliği, belki de karşıdakine verilen ikinci kez düşünme şansı. "Sessizliğin nedenlerini sezmeye çalışmalı, sessizlik karşısında asla sabırsızlığa kapılmamalı ve ona acelecilikle saldırmamalıyız." (s. 15) Bazıları bu sessizliğin çok yorucu olduğunu söyler. Kendi yorgunluklarını her şeye sindiren insanlar. Üzülüyorum; o sessizlikteki kırılganlığı ve sessizliği gerektiren tedirginliği görmüyorlar. Çekingenlikte de aynı durum var ve muhteşem bir şekilde anlatılmış: "Yara ve zarar almış çekingenlikten geriye ne kalır? Zaman zaman hiç onarılmayan ve yarası kapanmayan yıldız kalıntıları, kanayan kıymıklar kalır." (s. 17) Borgna, psikanalizci kimliğine başvuruyor yer yer, çekingenlik bölümünde özellikle. Ergen psikolojisi açısından çekingenliği anlatıyor, yaşlılığın kırılganlığını da yalnızlık ve depresyon üzerinden inceliyor.
Sevinç. Rilke'den alıntılar. Mutluluğun tersinin olup sevincin tersinin olmaması. Bilirsiniz; maniye yakın bir duygudur sevinç. Parlar, her şey daha bir renklenir. Müthiş bir duygudur, toplama kamplarında bile duyumsanmıştır, Borgna'nın alıntıladığı mahkumların günlüklerinde görülebilir. Logoterapiyi buna yakın görüyorum, sanırım anlamın olduğu yere yakın bir yerde ikamet ediyor sevinç. Çiçeklere bakınca güzelliğin, doğanın, pek çok şeyin anlamı ortalık yerde geziniyor, anlar içinde bundan daha an olanı yoktur sanırım. Anın yitip gitmesinden doğan hüzün gelebilir ardından, üzülmeye gerek yoktur ama bir o kadar da vardır, ikisi birbirinin etrafında dönerek yaşamı oluşturur. Hüzün, sevinç gibi, insanın çok derinlerinde bir yere aittir ve ruha neyin yittiğini anlatırken fısıldar, sessizdir, çoğu kez anlaşılamaz ama geride bıraktığı dünya en az sevincinki kadar parlaktır, belki biraz daha farklı tonlara kaymıştır ama mavinin de kendi güzelliği vardır. Yaratıcı güzellik, acının güzelliği. Uçları umudunkilere dokunur, her şeyin olabileceği umudu. Acı değişebilir, ortadan kaybolabilir ve tekrar belirebilir. Mutluluk bir an, umut koca bir sonsuzluk. "Yıldızsı arkadaşlıklar" sürmeye dayanıksız olsa da bellekte sonsuza kadar var olacağının umut edilmesi, onların kırılganlığını azaltır. Bu tür arkadaşlıklara inanmak istiyoruz Borgna'ya göre, belki belleğin sürüp gitmesi için temel noktalar oldukları için, belki de sadece bir güzelliği sürdürebilmek için.
Kırılganlıkları çeşitliyor Borgna; hastalıklar, hasta beden, delilik, istemli ölüm, ruh, ergenlik, yaşlılık, mistisizm, kadın kırılganlığı, erkek kırılganlığı... Tek bir şey aklımda: "Ayırt edilmesi kolay olmayan elle tutulmaz, karaltılı ve uçup kaçıcı ışıltılı izleriyle günlük hayatımızda her gün yanımızdan geçen insani kırılganlıklar da vardır." (s. 50) İnsan merak ediyor bu kırıkları, anlamak istiyor ve soruveriyor, öylece. Omuzluyor, başkasının kırığını taşımak istiyor. Sınırını aşıyor, anlayıp bırakıyor veya başka bir biçimde dokunuyor ama mutlaka dokunuyor. Seviyor, aşık oluyor, "o şeyi" bir parçası haline getirmek istiyor. Bütün kırılganlığa rağmen. Bu, ruhumuzun -kara güneşin altında olsa bile- biricik sevinci.
Saroyan'ın bu her şeyin bir parçası olan mahvını çok da eğik olmayan bir baş ve dudağının kenarında bir kıvrık gülümsemeyle karşıladığını düşünüyorum, en azından zaman içinde. Hemen bir imge: Dalga kayalarda parçalanıyor ve geri çekiliyor, tekrar parçalanmak için. Bir kezi de mahveder ama iki kadar değil, ömür uzun olsa üçü, dördü de bulurdu, denizi severdi bence Saroyan. Bir yerde biri demişti, denizde bir nevi hakikat var. Saroyan gerçeği olduğu gibi arıyor, basitlikle. Yaşamın çok derinlerinde bir yerde dalgaların basitliği var gibi geliyor bana; eğer her şey gerçekten yaşanıyorsa, insan biliyorsa. Bilmiyorsa yurtsanan, kuyut bir kara su. Ne karanlıktır o, hiçbir şey görülmez. Yüzeyi parıldar, yanıltır. Bir aralanma: Saroyan parmaklarıyla aydırıyor. Kendi adıma, ben benim için olması gerekeni buldum Saroyan'da. Bu berraklığı özlediğimi fark ettim. Kısmen Vonnegut ve Brautigan'da, çokça Fante'de bulduğum bir şey var; Vonnegut her şeye rağmen insana güvenen bir serbest düşünür. Brautigan, hüznün bakır çiçeği. Fante, olduğu gibilik. Saroyan'ı nereye oturtacağımı bilemiyorum ama bu üçlünün yanına dördüncü olarak yerleşecek, kesin. Birbirine karışan akışlar.
Saroyan'ın ailesi Bitlis'ten ABD'ye göçüyor, California'ya. 1908'de Saroyan doğuyor, babasının ölümüyle birlikte yetimhaneye veriliyor ve beş yıldan sonra kardeşleriyle birlikte annesine kavuşuyor. Eğitim sistemine uyum sağlayamıyor ve pek çok işte çalışıyor. Bu hikâyeyi biliyoruz aslında, Carver'a kadar pek çok örneği var. Sabrının sınırındayken bir öyküsü yayımlanıyor, sonra diğerleri. İlginç noktalardan biri, Saroyan'ın 1939'da kazandığı Pulitzer'ı reddetmesi. Eserinin diğerlerinden ne daha iyi, ne daha kötü olduğunu düşünüyormuş. Aziz Gökdemir'in açıklamaları da iyi; MGM, Saroyan'dan bir senaryo istemiş ve Saroyan bu metnin senaryosunu yazıp göndermiş. 1944'ün "En iyi orijinal öykü" Oscar'ını almış Saroyan ama filmin savaş hizmetinde kullanıldığını görünce -senaryo da asıl metnin pek uzağına düşmüş- şirketten aldığı parayı tazminatıyla birlikte geri verip metninin haklarını geri almak istemiş, MGM buna yanaşmamış. Saroyan kendini eleştirmiş sonradan. Filmi izlemek lazım oldu şimdi.
Odağın sürekli değiştiği bir anlatı bu, birkaç karakter üzerine birkaç bölüm. Toplamı savaşın tüm hızıyla sürdüğü ve aklın sürekli uzaklarda olduğu, yine de küçük bir kasabanın tam ortasına yerleşmiş devinimin yalınlığını taşıyan bir dünya ediyor. İsimler sembolik, bu döngünün çağlar öncesinin anlatılarının sürdüğünü anlatmak için belki. California'nın Ithaca kasabasında yaşayan Ulysses Macauley adlı çocuğun gözlerinden bakarız ilk. Dört yaşında bir çocuk Ulysses, bahçesindeki sincaplara bakınca küçük bir mucizeye şahit olduğunu düşünecek kadar sihirli bir dünyası var, hele geçip giden trene el sallarken kendisine küçülüp yok olana kadar el sallayan zenciyi görmesi tam bir büyü. Ait olduğu yere döndüğünü haykırır adam, evine gittiğini söyler, Ulysses için o zamana kadarki yaşamının en büyük hadisesidir bu. Pırıl pırıl bir aklın sadeliğinde gündelik olayların mucizelere dönüşmelerini incelikle anlatabilecek bir yeteneğe sahiptir Saroyan, sırf bu yüzden büyük bir yazardır.
Abi Homer, onlu yaşlarını ortalamaya yakındır ve o da güneşin, toprağın, ağacın ve bulutun etkisi altındadır. Bisikletiyle oradan oraya dolanır, savaştaki abisi Marcus'u özler ve kız kardeşi Bess'in piyano çalmasını sever. O da el sallar, asker dolu kamyonlar önünden geçerken askerler de ona el sallar. Belki çoğu geri dönmeyecek ama bir çocuğa dokunmak, onun tarafından hatırlanmak da bir nevi ölümsüzlüktür. El sallamak, zamanın coşkun ırmağında bir yere tutunmaktır.
Homer gündüzleri okula gider, geceleri telgrafhanede çalışmaya başlar. Saroyan'ın Amerikan toplumunu inceleme biçimidir bu; o günün dünyasını, insanlarını telgraflardan ve sosyal ilişkilerin rahatlıkla kurulduğu yapılarda görürüz. Okuldaki hadiseler, gençlerin vicdanlarını ve sosyal zekalarını gösterir. Telgrafhane daha ilginçtir; hayatını kaybeden askerlerin haberlerini Homer vermek zorundadır ve insanların acı dolu tepkileri sonucunda büyüdüğünü hisseder, kazandığı parayı ailesine vermesi de büyümenin bir başka yoludur. Savaş, çocukları erkenden, olması gerekenden çok önce olgunlaştırır. Kasabanın güzel insanlarının da bunda payı var, "insanlar her yerde bir" diyen telgrafhane müdürü Bay Grogan, ırkçılığı Homer için anlamsızlaştırır, okuldaki bir olayda da ortaya benzer fikirler çıkar. Saroyan, o dönemler için önemli konuları ustalıkla, cesaretle ele alır.
Anne Macauley, çocuklar için yaşamın anlam katmanlarını açan bir kadındır. Eşini kaybetmiştir ve çocukları onun her şeyidir. Homer'a olgunlaşmanın yalnızlığını, Ulysses'e küçük mucizeleri öğreten odur. Eşinin hayalini gördüğü olur, yaşamına devam eder. Marcus'un dönüşünü bekler, yaşamın sunduklarına tamamen açık olduğu için ihtimaller onu yıkmaz, her şeyi ağırbaşlılıkla kabullenir. Ölüm ailenin başına çöktüğü zaman da vakurdur, yaşamaya değer bir şeylerin varlığı her zaman yanı başındadır.

Yaşamın acılığına karşı sadece yaşayarak mücadele edileceğinin anlatısıdır bu. Kırılgan bir incelik, her an sorgulanabilir bir dünya. Kurduğu dünyada yenilgiye yer vermiyor Saroyan, yaşamın belirsiz çizgilerini görünür hale getiriyor, yaşamanın başlı başına bir zafer olduğunu duyumsatarak.
Amor omnia corrumpit
Tersten başlıyorum. Aşk her şeyi mahveder. Bunu bir izlek olarak elde tutalım ve aşkın basitliği nasıl darmaduman ettiğini, dünyaya fırtınalı bir sudan baktırıp her şeyi kırdığını görelim ama öncesinde Ali Teoman'ın bünyemde yarattığı karmaşadan konuşmak isterim. Öyküleri berraktır, sözcükleri parçaladığını pek görmeyiz ama yazına dair hiçbir koda acımaz. Yazar, okur, zaman, mekân, bunları eğip büker, katmanlı metinler ve karakterler oluşturur, okuru sürüklemez de elinden tutup istediği yere götürür. Zorbalık hiç yoktur, usul usul yürünür. Zaman parçalıdır, oradan oraya atlanır. Zaman düzdür, bu kez karakterlerin dünyası parçalıdır. Farklı teknikleri müthiş kullanır Teoman, anlatısını zenginleştirir. Kurmacada ne yapılabiliyorsa yapar. Son öykü, Yitik Bir Yazar İçin Pentimento mesela, Şimşek'in Leopold'un Sabunu adlı uzun metninin kaynağı gibidir ve hoşuma gitmeyen bir biçimde kıyaslama yapmam gerekirse çok daha iyidir. Oyunlar tezgaha konmaz, Cem Akaş'ın sergileyiciliği Teoman'da yoktur. Teoman'da çok özel bir şey vardır; gerçeğe yaklaştığı ölçüde bilincin her şeyi parçalayıcı yapısına bürünen yazın.
Öyküler de sıkı. Teoman'ın duyarlılıkla ele aldığı konular günümüzün dünyasında -akarlığında diyeyim- aslında derinleşmeden içinden çıkılamayacak şeyler ama derinleşmek zahmetli iş. Yüzeydeki karakterlerin meseleleri, bu.

Kişi ölmeden önceki anlarını biliyor, oradan başladığına göre. Belki de ölmüştür, öldüğünü bilmiyordur. Sabaha varmayacak bir gece, yorgunluk, kaygı, babayla ilgili görülen kabuslar, ölünce biteceği düşünülen rüyalar, geçmiş zamanın hayaletleri yakayı bırakmıyor ve kişi kurtulmak istiyor, New York'tan, Sarah'dan, O'na dönmek için. Yakınlık'takine benzer bir kurgu ama orada ölen yoktu, burada da henüz yok. Kişi ölecek, ölmeseydi uyandığı gün Brüksel'e dönüp yeni bir hayata başlayacaktı ama öldü. Ölmeden önce Sarah'nın nerede olduğunu merak ediyordu, yatağın diğer tarafı boştu ve o günden sonra boş kalacaktı.
O kim, kişi kim, neler oluyor, kişinin anlattığı kadarını bilerek ilerliyoruz. Karanlıkları dağıtmak istediği ölçüde görüyoruz, yavaş yavaş.
Kişinin kendisini nasıl kurduğunu görebilmek için düşüncelerinde gerilere gideriz; babasının ölümünü kurgulaması, Sarah'yla yaşadıklarını, pek çok zamana ve yere. New York'un göz boyamaktan ibaret olduğu ve Avrupa'nın ağır köklerinin özlendiği ölüm anına dek. O, kişinin gelmesini bekleyecek, döneceğinden haberi var. Kişi, yazdığı eseri bitirmeye çalışacak, kendine sözü. "Her son, yeni bir başlangıçtır." (s. 11) Kişi elli yaşında ve gücü var, her şeyi değiştirebilir, kesin kararını verdikten sonra önünde hiçbir şey duramaz. Uçağa atlayacak ve yeniden başlayacak.
Sarah'yla uçakta tanışıyorlar, BM'de çalışan kişinin New York yolculuklarından birinde. Babasıyla ilgili yalan söylüyor kişi, II. Dünya Savaşı'nda ölen bir babadan duyulacak gurura ihtiyacı var, bir de her gün ölümü bekleyen kurmacasız babayı yalnız bıraktığını unutmaya. Sarah babasıyla hâlâ görüşüyor, bu da kişi için kendi yalanını yüzüne vuran bir ayrıntı ama vazgeçmiyor, ayrıntıları uyduruyor, belki bir başkasının hikâyesini çalıp kendisinin, babasının yapıyor. Çarpıtılmış gerçeklik dünyayı ve kişiyi biraz daha kirletiyor, yanında olmayı istediği insanlardan uzaklarda bir soluk alıyor. Yetersiz bir tane. Aradaki mesafeyi hatırlatıyor, zamanla ölçülemeyecek bir aralık. Görmek istediğimiz insanları görmeyi engelleyen şeyler ne kadar kuvvetsizdir aslında, eğer gerçekten isteniyorsa bunun önünde durabilecek ne var? Yine her şeyin kolay olması ümidine kaçıyorum ama bu da yaşama çok uçuk. Kişinin yarattığı mesafeler örneğin; sessizliğiyle O ve Sarah arasında boşluk yaratıyor. Böyle bir boşluk bilinçli bir şekilde yaratılmışsa ilişkiyi çürütür. Simmel'i hatırlayalım, ilişkide karanlık noktalar varsa girdaba dönüşürler. Girdabın içinde dönüp duruyor kişi, nihai kararını verene kadar böyleydi. "Kaçtığım kişi aslında Sarah değil. Ben, kendimden kaçıyorum. Her zaman yaptığım gibi. Beni sevenlerden sonunda hep kaçıyorsam, bu onların kendi gerçeğime sızmalarından korkmamdandır." (s. 22)
Öldü.
Kendini yıllar boyunca kurduktan sonra yaşamı onun elinden çıktı, bir metin gibi. Yayılmasını ve okurda bıraktığı etkiyi görecek artık, kendisini ölü bulan Sarah ve Max, ilk okurları. Panikliyorlar ama kişi kadar değil. Ölümü bir başka yaşamın muğlak başlangıcı olarak görmeye meyilli, yatakta yatan ölünün kendisi olduğunu kabullendikten sonra. Kapıların içinden geçebiliyor ama bedeninden çok da uzaklaşamıyor, başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü anlayabileceği bir durum. Kendisinin de düşünmek için bolca zamanı var. Uyku haplarından iki tane almaması gerektiğini düşünüyor önce. Gece kalkıp iki ilacı da ağzına tıkarak uyumuştu, biri yeterliydi ama uykuya çok ihtiyacı vardı. Kalp krizinden sonra dikkatli olmalıydı ama olmadı. Ölünün kendisi olduğuna inanırsa ölüden bir farkı kalmayacağını düşünüyor, ölü bir başkası olduğuna göre bilinç biricik bir şey, bedenden bağımsız, düalist felsefeye gerek yok. Düşünce kendisini kurabilir, bedenden kurtularak. "Yabancı bir şehrin tam ortasında, gönül eğlencesi bir genç kızın yatağında yatan kim olduğu bilinmeyen bu cesetle hiçbir ortak yönüm olamazdı." (s. 37) O'nu bir daha kollarına hiç alamayacağını düşününce ölülüğüne geri döner, bedenine uzaklaşıp yakınlaşmalarla düşünür, geçmişindeki eylemlerini hangisine konduracağını bilemez ve sorgula(n)maya başlar. Zamanın diplerinden gelen pek çok anı, bunlara girmiyorum. Sarah'nın bu ölümdeki rolüne de pek girmeyeceğim ama tek bir şey söyleyeyim, onsuz yaşanamayacağı düşünülen kişinin gitmemesi için her şey yapılabilir.
Hayal kırıklıkları, gerçekleşmemiş hayaller, öz kurmaca olarak yaşam... Ölen bir kişinin ardından çevrilen son sayfa, iyi bir metin.
Üç yaşına doğru delireyazmış adam otuz beşinde, beşinde neyse o, hastanede aklı ve kanseri için yatıyor ama kanseri tartışmalı, aklından çok. Delirdiği söylenebilir, delirmişse pek bir şeyine güvenilmez ama o anlatacak, başka bir şeyi dinleyecek hal yok, yazıcısı gizemi çözmeye çalışır gibi gözükse de o da anlatıcısına uyacak ve anlatılan neyse onu kaydedecek. İki akış belirecek; anlatının kendi ve anlatının anlatıldığı zaman, hastane odası, hasta ve yazıcı. Parantezler bu ayrımda işi iyi yapıyor.
Kronolojik bir çizgide kurulan tarihi herkes aynı şekilde yaşamıyor, bunlara teknik olarak "güvenilmez anlatıcı" diyoruz ama bence "barbar" demek daha doğru; medeniyetimiz bu kronolojinin üzerine inşa edilmiştir ve barbarlar bu düzene uymazlar. Zamanları birbirine karıştırırlar, gerçekler üzerinde oynayarak kendilerinin kılarlar. Kurmacanın gerçeğe sızdığı noktadır bu, hikâyesini anlatan karakter anlatısını kurarken gerçeği kendisinin kılar, yavaş yavaş. "Kendinde-şey" geçer metinde, dünyayı anlaşılır kılmak için yığılmış onca bilgiden, algılanmış veya bir şekilde insanlaşmış bilgiden ayrı bir şey, tam bir kendilik hali. Kişi diyeceğim, kişimiz bu şeyi kendi bakış açısı haline getiriyor ve değiştirilemez, mutlak bir kendilik durumu yaratıyor. Okur dışarı taşacak gibi değil, takip etmek ve barbarlığın ulusalcılıkla birleşmesine şahit olmak zorunda. Anlatının tarihi bir arka planı var, savaş sonrasının çökük idealizminde var olmaya çalışan ÖBÜRÜ -baba- ve çocuğu, çocuğun aklının daha da parçalanmasına yol açacak ama zaten üç yaşında parçalı beyinli bir hava çalıyor, rüzgâr esiyor ve kırıntılar oradan oraya savruluyor. Bir odada, kaydedicinin önünde. Happy days, bir şarkıdan izlek, kurtarılmaya çalışılan bir memleket ve bir arada tutulmaya çalışılan bir zihin, bu güzel günlerin izinde kalmanın başat sebebi. Bir ezginin etrafına kurulan dünya, fırtınada kırılmamaya çalışan bir dal.
Vasiyetname yazıcısı da ansızın beliren bir izdüşüm. Bu Zaman Tarihi'ni yazmak için orada, yaratılıyor belki, anlatıcısının akli dengesinin yerinde olmadığını hemen anlıyor ve oturup yazıyor, çok normalmiş gibi. Kendisi normal değil anlamında. Şarkının nakaratının notaları verilmiştir, dileyen enstrümanla çalıp öğrenebilir ve melodiyi sayfalar boyunca kulaklarında taşıyabilir. Lazım da; barbar bir metinle karşı karşıya olduğumuz için, Oe yine otobiyografik cehennemini araladığı için, toplumun ve bireyin aynı çukurda boğulmasını izleyebilmek için, topyekun kırılmanın sesini bastırmak için lazım. Kanser içeride büyüyor, dışarısı çoktan çürümüş ve ölüme yaklaşmaktan başka bir şey kalmamış geriye. Öznellik de çürümenin kitabını yazdıramayacağı için keyfiliğin çok ötesine geçmek istediğini söylüyor Kişi, tarihini kendi kuruyor ve ÖBÜRÜ'nün sokak savaşında öldürülmemesi halinde BM'nin kendisiyle yakından ilgileneceğini söylüyor, yazıcı da BM'nin sekreterlerinden biri olabilir bu halde. O halde bir mahkeme kuruluyor, tek kişilik, kişiselin ötesinde bir tarihin sorgulanması çocukluktan itibaren başlıyor. Cinsellikten sonraki en büyük keşif, Kişi için. Morfin iğnelerinin meşruiyetinden şüphe duyurduğu ifadede kendini oluşturmanın gönendiriciliği var. "İnsan gelip çürümenin yüceliğini ve görkemini zedelemesindi!" (s. 20) Kişi, anlattıklarının gerçekliğinden emin değil, bunu kendisi de söylüyor ama anlatılanın gerçek olup olmadığını belirgin kılacak akli melekenin bu anlatıda yeri yok. Kişi doğruyu anlatsa bile yazıcının doğruyu yazdığından emin değil, bu belirsizlik en başta ortaya çıkıyor.
Babanın ÖBÜRÜ namını kazanması, Kişi'nin abisinin ölümündeki payıyla beliriyor. Japonlar geri çekiliyor -ki Güneş İmparatorluğu deyip çizgiyi çekmek lazım- ve babanın bir parçası olmaktan çıkıp doğduğu vadiye çekilmesi, annenin de babayı takip etmesi, abinin birliğinden firar edip öldürülmesi babanın adını siliyor. ÖBÜRÜ'nün yavaş yavaş delirmesini Kişi'nin lisedeki deliliği takip ediyor. Savaş sonrasında lisede okuyan Kişi, dayak yerken kesici aletiyle elini yarıyor ve kendi üzerindeki gücüyle herkesi korkutuyor, ucube diye bakıyorlar ona artık. Ucubelikten duyulan mutluluk, rahat bırakılmayı da beraberinde getiriyor. Paspal bisikletiyle intihar etmeye çalışması da aynı. ÖBÜRÜ gittikten sonra annesiyle evlenip birçok çocuk yapma fikrinin ardında ÖBÜRÜ'nün öldürülmesinin bedeli var, yeni bir başlangıca duyulan açlık. Kanserin belirsiz gerçekliği de böyle bir yaratının ürünü; yaratılacak başka bir şey kalmadığında ölümün getireceği yeniliğe sığınma.
Vadide gizli bir yaşam, Tokyo Üniversitesi'nde okumak için elden geçirilen İngilizce polisiyeler odaya çıkacak yolun taşlarını diziyor. Anneden aldığı kanı vücudundan atmak için kendini yaralamaları bitecek gibi değil, ÖBÜRÜ'nün izinden kurtulmak için annesinden de kurtulmak zorunda ama kan sürekli üretilir, bir kez oluştuktan sonra duracak gibi değil. Annenin defterindeki bir şiiri hoşlandığı kadınlarla sevişirken okuması, okumadan orgazm olmaması da bir diğer kurtulamayış. Hiç kendisinin olmamış bir Kişi, kanserini yaratıp kendisinin biricik nesnesi kılabilir. Anneye duyulan nefretin temelinde ÖBÜRÜ'nün kendilerini düşürdüğü durum, yol kenarında bulunup yenen patates artıkları var, abinin ölümü en başta tabii.
ÖBÜRÜ'nün ölümü ayrı kabus. Kendisini kapadığı ambarda durmadan yiyen, kilo alan adamın geçmişinde Çin'deki mücadeleden kaçış ve utancın getirdiği deliliğin sayısız yüzü var. Bu yüzlerden biri Kişi'nin taktığı gözlüklerin altında. ÖBÜRÜ, Mançurya'da savaştığı sırada bir güneş tutulmasını izlemek için biçimsiz gözlüğünü takar takmaz yıllar sonrasının Kişi'sinde, gözlerin anlamlandırdığı aynı dünyaya bakarız. ÖBÜRÜ'nün gözlerini Kişi'nin gözlerinden ayıran bir şey kalmaz, babanın öldürülmesine şahit olan çocuğun dehşetinin sahiciliğinde bu bakışın izi vardır. Babanın kan ve irinle dolu şeyinden akan sıvıyı durmadan silen çocuk ve en az kendileri kadar delirmiş güruhla birlikte, bir devrimin yakıcılığıyla kente gelen tayfadan bir tek çocuk/Kişi sağ kalır. Belki de yaşayan son bir parçadan başka her şeyi ölür demek gerek.
Çıldırmışlığın ağırlığını çeken, büyük bir metin.