Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Öksüzlüğümüz olarak biliniyor ama bendeki versiyonunun adıyla anayım, Çocukluğumu Ararken'de Japon işgali altındaki Çin'e dönen Christopher'ın ebeveynini arayışında arka planı oluşturan Şangay'ı bütün kaotikliğiyle görürüz, mekânın karmaşası anlatıyı da biçimler ve kopuk bölümler parçalı bir geçmişin bir araya getirilmesi çabasını yeterince zorlaştırır. İşiguro sağlam bir anlatı kimliği oturtmuştur, metni sıkıdır. Ortamı düşünüyorum, savaşın palazlandığı yıl dünyanın düzenli akışından kopuşun izine pek rastlanmaz, asıl hasar kırklı yıllara girildikten sonra ortaya çıkar. Şangay savaştan çok önce yıpratılmış bir şehirdir, sokaklarında her gün onlarca insanın ölüsüne rastlanır ve yoksulluk her yerdedir, insanların içi dahil. Buradan Ballard'a bağlayacağım, otobiyografik metni Hayatın Mucizeleri'nde otuzlu yıllardan Japonların kenti basmasına kadar geçen süredeki Şangay'ı anlatır, gördüğü kadarıyla. Yirmili yıllarda İngiltere'den Çin'e göçen ebeveyninin sunduğu yalıtılmış dünyada büyüyen bir çocuk için ölüm ve yoksulluk sıradanlaşır, ailenin sunduğu konforlu yaşamla duvarların ötesindeki şehrin yarattığı zıtlık, Ballard'ın dünyayı anlamlandırmasında ilk basamak görevindedir. Güneş İmparatorluğu'nu okuduktan sonra Hayatın Mucizeleri'ni okumak lazım; Ballard'ın kendi yaşamını ne ölçüde kurduğu ve yaşandığı gibi anlattığı böylece anlaşılabilir. Şangay açısından değişen bir şey yok, kaos aynı.
Hayatın Mucizeleri'yle bakışımlı anlatmayacağım, metne direkt bakacağım. Filme de değinmeyeceğim, Bale'ın iyi bir oyuncu olacağı belliymiş, bunu söyleyip geçeyim.
Ballard çocukluk anılarından yola çıktığını söylüyor, Şangay ve Longhua Kampı'ndaki anılarını çocukluğunun büyülü dünyasıyla örüldüğü gibi anlatıyor. Yetişkin bir adamın sesini duyuyoruz, Jim'in toplama kampındaki mücadelesi ve sihirli insanlar olarak gördüğü Japon askerleriyle kurduğu ilişkiler bu ses tarafından kurulsa da onlu yaşlarındaki çocuğun gözlerinden görülen dünyayı bozmuyor.
Savaş, görsel enstrümanlarıyla geliyor önce. Sinemalarda gösterilen savaş/propaganda filmleri insanların neyle karşılaşacakları hakkında bir fikir veriyor ama Batılıların yaşadığı bölgede her şey kontrol altında gibi gözüküyor. Dünyanın geri kalanı alev alev yanabilir, duvarlar arkasında her şey gerçekleşir ama konfor alanından çıkmadığı sürece Jim için her şey filmlerdeki gibi; ölüler ve bombalar pek korkutucu değil, perdenin yarattığı simülasyondan parçalar sadece. Anne ve babanın şefkati her şeyi görmezden getirmeye yetiyor, bir süreliğine. Fahişeler, takım elbiseli adamların mafya serüvenleri, ışıl ışıl şehrin maviye ve kırmızıya boyadığı sokaklar çocuğun imgelerini şekillendiriyor, her şeye uçucu bir hava veriyor. İşgal edilmeyeceği düşünülen Singapur'a başlayan göç, yavaş yavaş ortadan kaybolan Batılılar savaşın adım adım yaklaştığını söylüyor ama geçici olarak her şey yolunda. Jim bisikletiyle dolaşıyor, memleketi Almanlar tarafından ele geçirilmiş dadısıyla ders çalışıyor ve yoksulluğu keşfediyor. Komünist olabilir, ateist de olabilir, aklında döndürüp durduğu meseleler üzerinde çokça düşünüyor ve insanları bu düşüncelerle şok edebileceğini biliyor. İlgi çekici fikirlere açık Jim, kısıtlı dünyasında çatlaklar oluşturmak için elinde malzemeler var. Savaşla birlikte hepsi bir yere oturacak, kaybolup belirecek, insanlar gibi. Komşuların bazıları göç ediyor ama Bay Maxted gibileri toplama kamplarında karşısına çıkacak, yıllar sonra.
Saldırı sırasında oteldeler, Jim pencereden denize bakıyor ve kruvazörlerin ele geçirilişini, Japon askerlerin sokaklarda koşuştuklarını görüyor ve aklında dinbilgisi sınavı var ama babası okulun tatil olacağını, hatta bir daha açılmayacağını biliyor, Jim'i alıp hengâmenin ortasında koşturuyor, arabaya ulaşmaya çalışıyor. Bu sırada Jim'in gördüğü manzara: Cesetler cenaze çiçekleriyle birlikte suda yüzüyor. Gelenek olarak suya bırakılan çiçekler, tanıştıkları cesetlerle birlikte adandıkları ölülerden uzaklaşıyor. Baba, koşuşturma esnasında Çinli ve Avrupalı askerleri kurtarmaya çalışıyor ve eldiveni, yanan bir askerin elinin derisiyle kaplanıyor. Durmadan kaçıyorlar ama kalabalıkta ayrı düşüyorlar, yaralanan Jim hastaneye kaldırılıyor ve ailesinden kopuyor, yıllar boyunca onları arayacağı bir serüvene atılıyor. Bir sonraki görüşmeleri savaşın sonlanmasıyla gerçekleşecek ama değişmiş olacaklar, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Jim'in hastaneden çıkmasıyla toplama kampına gelmesi arasında gergin bir sürükleniş var. Eski evine giden Jim, Japonlarla karşılaşır ve onlara duyduğu derin saygıdan ötürü herhangi bir korku belirtisi göstermez. Japon askerler de genelde Jim'i severler, bu korkusuz çocuğa kötülük yapmazlar. Adamların ne kadar sarsılmaz ve geleneklerine bağlı olduğunun farkındadır Jim, bu yüzden savaşın sonuna kadar şahit olacağı katliamlara rağmen Japonlara olan sempatisi bitmeyecektir. İşgalcilerin insanlara herhangi bir kötülükte bulunduklarını görmeyiz pek, onlar imparatorlarına bağlı insanlardır ve sadece verilen emirleri yerine getirirler, onun dışında yıkıcılıktan uzaktırlar. Çinliler daha fenadır; Jim'i kovalayan eli bıçaklı adam ve Batılıların evlerinde Jim'le arkadaşlarına bakıp işgalle birlikte acımasızlaşan dadılar çok daha kötüdür. "Jim, Çinlilerin hayatta olduklarını kendilerine hatırlatmak için bu ölüm manzarasından zevk aldıklarına karar vermişti. Yine aynı nedenle dünyayı bir şey sanmanın saçmalığını kendilerine hatırlatmak için acımasız olmaktan hoşlanıyorlardı." (s. 49) Bu dadılardan tokat yiyen Jim, bisikletine atlayıp yaşadığı evden ayrılır ve ailesini aramaya devam eder. Yüzleri yavaş yavaş kaybolur, Jim unutuşun acısını duymaz. Hayatta kalmaya çalışır, böylece Basie'yle tanışır. Kaostan beslenen bir Avrupalıdır Basie, ticari gemilerde denizcilik yaparken patlayan savaştan kurtulmak için Şangay'da ne bulursa alıp satmaya başlar. Jim'i de satmaya çalışır ama alıcısı çıkmayınca çocuğu yanında götürür. Jim, Basie'ye ve hayatta kalmak için çabalayan herkese saygı duyduğundan adamla birlikte yolculuk etmeye başlar.
Toplama kampı kısmı, metnin yarıdan fazlasını oluşturur. Küçücük bir alanda iki yıldan fazla yaşar Jim, Amerikan uçaklarının bombalarından yırtmak için Japonlara işe yarayacak bir taktiği vermenin kıyısından döner, protein ihtiyacını karşılamak için buğday bitlerini yer, değiş tokuşlarla birçok mal edinir ve Amerikan dergilerini yutarcasına okur. Kamptaki güç dengelerini gözlemlemesi, insanlarla olan ilişkileri ve Japonların kaya gibi sert disiplini gibi pek çok etken, yaşamın minyatürünü sunar ona. Nagazaki'ye atılan atom bombasının aydınlattığı havaya şahit olur ve savaşın biteceğini öğrenir, üzücü bir gelişme olarak savaşın bitmesini bekler. Kamptan ayrılmayı pek istemez, evi saydığı bu yerin onun hayatında büyük bir yeri vardır ama zamanı gelince Japonların boşalttıkları alandan çıkar, kararsız hale gelen Japon askerlerinden kaçarak ailesine kavuşur. Özgürlüğüne kavuşur denemez, kampta daha özgür olduğunu düşünmek için pek çok sebep var.
Spielberg, atom bombasının beyaz ışığını gören çocuğun masumiyetini yitirdiğini söylüyor ama Jim'in bir şey yitirdiğini sanmam, o zaten havada uçuşan fikirlerin peşinde koşarak özgürlüğünü sürdürüyordu, fillerin tepişmesini görünce gözlerini devirip yaşamaya devam etmekten başka bir şey yapmıyor. Dünyanın acımasızlığı diye bir şey yok, Jim'in bu acımasızlıkta herhangi bir söz sahibi olamaması böyle bir masumiyetin varlığını çok önceden yok ediyor, Jim bunun farkında olarak ateizmi, komünizmi, kutsal metinleri ve benzeri pek çok şeyi belli çerçevelere oturtmuş olarak beliren bir karakter. Gerçekliğe yakınlığı ölçüsünde iyi kurulmuş bir karakter aynı zamanda.
Ballard'ın curcuna ortasında yaşama pratiği. Çok iyi.
Ballard'ın otobiyografisi. 1930'da Şangay'da doğuyor. Zor bir doğum, dar kalçalı anne için dünyanın düşünceden yoksun bir yer olduğunun kanıtı. Ballard'ın kafasının şekli bu doğum yüzünden bozuk, değişken kişiliği bu kafa bozukluğunun ürünüymüş anneye göre ama doktor arkadaşları bunun mümkün olmadığını söylemiş. Ballard neye inanmak istiyorsa ona inanıyor.
Güneş İmparatorluğu'ndaki -bundan böyle Gİ olarak kısaltacağım- pek çok detay olduğu gibi otobiyografik, Ballard metni tasarlarken yetişkinlerin dünyasını ele almak istediğini düşünmüş. Çocukluğunun büyülü dünyası kurmacanın değişmesini sağlamış, anlatıcı olarak Jim'i koymuş Ballard, yetişkinler belirip kaybolan büyük adalar olarak kalmış. Dönemin Çin'i rengârenk; Fransızlar, Amerikalılar, İsviçreliler, İtalyanlar ve diğerleri minyatür bir ABD yaratmışlar. Gİ'deki dadı Vera'nın gözetiminde şehri -sirki de denebilir- gezen Ballard, İngilizce yazılmış dev reklam panolarını hatırlıyor, Çince panolarla birlikte. Batıyla Doğunun pitoresk bir karışımı. Gerçekliğin Şangay'da eksik olan unsurladan biri olduğunu düşünüyor Ballard, kodlar öylesi karmaşık ki birbirlerini biçimlemek yerine üst üste binip garip bir yaşam pratiği ortaya çıkarıyorlar. Zehirli kızartma yağlarının kirlettiği hava açık lağımların kokusuna karışıyor, kalabalığın gürültüsü Fransız Bölgesi'ndeki tramvayların zillerini bastırmaya çalışıyor, yol kenarlarında insanlar ölüyor ve her şey korkunç bir akış içinde gerçekleşiyor. Ballard'ın aklındaki birkaç fotoğrafa metinlerinde de rastlayabiliriz; örneğin yol kenarında kar yığınlarını üzerine battaniye gibi çeken bir adam, boş havuzların yarattığı garip imgeler, Batılı kıyafetler içindeki Çinli gangsterler, her şey karmaşanın içinde var oluyor. "Birçok açıdan bir sahneyi andırıyordu; ama aynı zamanda gerçekti ve sanırım, yazarlığımın büyük kısmı onu bellek dışı yollar aracılığıyla hayata geçirme girişiminden ibaret." (s. 15) Sağlık hizmetlerinin yetersiz oluşu ve sağlıksız doğanın etkisiyle ailenin üyeleri sırayla hasta oluyor ve sağ kalmayı başarıyorlar, Ballard için ilginç bir düşünce. Çocukluğun sayısız tehlikeyle geçmesi ve sağ kalmanın şaşkınlığı içinde bilinçaltına atılan onca şey bir çöplük de olabilirdi, o çocuk Ballard olmasaydı.
Sun Yat-Sen'le tanışıyor Ballard, çocukken. Annesi Country Club'ın, üst sınıfların takıldığı ortamların aranan siması diyelim. Baba şefkatli, iyi bir adam. Zamanında her şeyi arkada bırakıp Çin'e göçmüşler, savaş sona erene kadar orada yaşamışlar. Savaş sırasında hizmetçilerini bırakmıyorlar, bıraksalar dışarıda öleceklerini biliyorlar ve kamplara götürüldükleri zamanlara kadar onlara yardımcı olmaya alışıyorlar. İyi insanlar kısaca. Arada ayak bağlama geleneğinin devam ettiğini öğreniyoruz; Çinli kadınların ayakları küçükken bağlanıyor ve doğal gelişimleri bozuluyor, kadınların daha kibar görünmeleri ve daha iyi hizmet etmeleri için gerekli bir adet. Umarım bırakılmıştır artık. Neyse, hizmetçilerin isimlerle değil de numaralarla çağrılmalarını iyiliğin neresine koyacağımı bilemiyorum, İki Numaralı Hizmetçi gerektiği zaman bu şekilde çağırıyorlar. Toplama kampı gibi. Çinlilere karşı duyarsızlıkları evlerinde başlıyor ve Jim/Ballard bu çarpıklığı çocukluğunda fark ediyor. Evin önünde açlıktan ölmek üzere olan Çinliye yemek vermeyen anne, kendini daha fazlasını evin önüne toplamaması gerektiği yönünde savunuyor. "O yaşlı adamı, pahalı Alman oyuncaklarıyla dolu sıcak odamdan birkaç yüz metre ileride bu kadar ümitsiz bir sona zorlanmış insanı, hâlâ zaman zaman düşünüyorum." (s. 21) Hizmetçiler sınır; diğer Çinliler pek önemli değil.
Kitaplar. H. G. Wells hayranı babanın etkisiyle okunan ilk kitaplardan sonra Grimm Kardeşler geliyor, Binbir Gece Masalları var, Gulliver'in Gezileri var, dönemin "iyimser" kitapları da oralarda bir yerde. Amerikalı pilotlardan gelen kitaplar, dergiler, bir sürü kaynaktan besleniyor Ballard ve bu kaynaklardaki "Britanyalı özgüveni" Japonların galebe çalmasından sonra sarsılıyor ve diğer bir önemli kırılma gerçekleşiyor. İyimser dünya, gücü elinde tutan Batı medeniyeti yıkımla yüzleştikçe Ballard'ın medeniyetle ve dahi yetişkinlerle olan ilişkisi değişiyor. Yetişkinlerin çocuklaştıklarını söyleyebiliriz, böylesi büyük masallara inandıkları için Ballard'ın objektifliği onları küçültüyor. Savaştan sonra ailesinden uzaklaşması ve bir başına yaşamaya yönelmesi böyle bir etkinin ürünü. Ebeveynlerle çocuklarının arasındaki ilişkiden de bahsetmek gerek; çocukluğun tarihiyle alakalı kitaplarda yeterince anlatılıyor ama 1940'lı yıllarda bir örneğini görmek şaşırttı. Aileler, çocuklara karşı oldukça mesafeli. Çocuklar umursanmıyor ve bu umursamazlıkla büyüyor Ballard, özgür bir ruhu taşıyarak. İşgalin başlamasıyla bu umursamazlık had safhaya çıkıyor: "Şiddet o kadar yaygındı ki, ailem ve dadılarım beni çevremdeki vahşetten korumaya bile çalışmıyordu." (s. 29) "Hizmetkârlarla sadık bir labrador köpeği arası" diyor Ballard, çocukların konumlandırıldığı nokta için.

Gİ ile benzerlikler. Jim'in kamptan kaçarak gittiği çeltik tarlalarında gördüğü cesetler. Çin avcı uçağı iskeletinin kokpitinde geçirilen heyecan dolu zamanlar. Ballard, saygı duyduğu Japonlardaki melankoliye sahip olmadığını, İngiltere'ye gidene kadar koruyacağı bir iyimserlikle hiperaktiviteyi birleştirerek "her şeyi" keşfetmeye açık bir çocuk olduğunu anlatıyor. İngiltere yıllarıyla Çin'deki kamp yıllarını kıyaslıyor, insanların yaşadığı yalanlara karşın gerçeği aradığını, yazarlığında da bunu sürdürdüğünü söylüyor. İşgal yıllarının öncesinde de aşırı bir alkol tüketimi varmış mesela, hatta şu cümleyi kestim: "Briç, alkol ve zina, toplumları bir arada tutan asil bağlardır." (s. 39) Bu fikir Ballard'ın pek çok metninde tekrarlanır, kurgulanır ve gizli gerçeği ortaya çıkarır. Garip bir kurgudan kurtulma çabaları. Batı medeniyetinin garip kurgusu karşısında çocuk ruhunu kaybetmeyen bir yazarın mesleğinde zorluk çekeceği açık. Buna sonra değineceğim, Ballard ara sıra geçmişle günceli birbirine bağlayarak çıkarımlarda bulunuyor ve kişiliğiyle yazarlığı hakkında önemli ayrıntılar veriyor.

Benzerliklerden devam. Ballard'ın yazdığı ilk metin, Gİ'deki gibi bir briç kitabı. Maxtedler gerçek. İşgalin başlangıcı olduğu gibi gerçek, farklı olan Gİ'de yitirilen ebeveynin Ballard'la birlikte Lunghua Kampı'na alınması. Kurmaca için açılan yol gerçekten daha ilginç, doğruya doğru. İki buçuk yıl yaşıyorlar orada, yüzlerce insanla birlikte. Aralarında doktorlar, mühendisler, mimarlar vs. var ve derslerden geri kalmıyorlar böylece. Örgün öğretimden daha iyi bir öğretim hayatları olduğunu düşünüyor Ballard, o şartlar altında doğru olsa gerek. Asıl önemli olan arkadaşlar, özellikle Bobby Henderson. Bu kardeşin içinde bir yer ölmüş, Gİ'deki Jim'in bir parçası bu arkadaşta gizli sanırım. Jim'in kendisine kötü davranan aileden kurtulmak için köşesini bölmelemesini gerçekte bu çocuk yapıyor. Korkusuz bir velet, Jim gibi. Ballard bu çocuğu unutmamış, Jim'i kurarken ondan yararlanmış.
Dr. Ransome'dı sanırım, Gİ'de buğday bitlerini de yemesini söylüyordu Jim'e. Gerçekte Ballard'ın babasıymış bu. Savaşın sonlarına doğru Amerikan uçaklarından atılan erzak ve benzeri şeyler gerçek. Jim'in, Ballard'ın kampı özleyeceği de başka bir gerçek. Savaş bittikten sonra Şangay'daki evlerine dönüyorlar, her yerde Amerikan askerleri var ve hiçbir şey aynı değil, Şangay'ın kaosu yıkımın etkisiyle dağılmış, uyuşuk bir düzen altındaki şehir bütün heyecanını yitirmiş. Okuma serüvenine devam eden Ballard'ın can sıkıntısını giderecek yazar Hemingway. Çin'deki son günlerde Hemingway bir kurtarıcı olarak beliriyor.
İngiltere'ye dönüşten sonrası Ballard için sıkıntılı. İngiliz güveninin yerle bir olduğunu gördükten sonra bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşündüğü için toplumu oluşturan kodların sorgulanması gerektiğini düşünüyor Ballard, bunun için şehrin Almanlar tarafından bombalanması gerekmiyordu ama yıkımın şoku sıcakken kararını veriyor. Romanı besleyenin durağan toplumlar olduğunu söylerken insanların simülasyonda yaşar gibi olduklarını da akıldan çıkarmamak gerek; yıkılmış binaların, delik deşik sokakların ortasında İngilizler her zamankinden daha soluk ve hiçbir şey olmamış gibi yaşıyorlar. Yeterince duyarlı biri için korkunç bir ortam. Orwell, Greene ve Huxley için "fazla İngiliz" diyor Ballard, daha farklı metinler yazmak istiyor ve bunu nasıl yapacağını ararken Freud ve sürrealistlerle tanışıyor. Katalizör bulunuyor; akılcılığı reddeden akıllı adamlar, bombaların parçaladığı bir dünya, nükleer savaş tehdidi. Çarpışma'nın giriş yazısında bunları derleyip toplamıştı Ballard, büyük anlatıların günümüz dünyası açısından eskidiklerini, parçalılığı anlatıyordu. İyi bir yazıydı o, eğitimini de psikiyatri alanında tamamlayan Ballard'ın dünyayı anlamlandırma çabalarını ve yazının seyrini belirttiği bir manifesto adeta.
Evliliklerini, çocuklarını, ailesini ve pek çok şeyi geçiyorum, hepsini ilgili okura bırakıyorum. Birkaç ilgi çekici detayla bitireceğim. Çekimler sırasında küçük Christian Bale'ın, "Selam Bay Ballard, ben sizim," dediği bölümden etkilenmemek mümkün değil. Elli yıl sonra Şangay'ı ziyaret ettiği bölümde Ballard'ın hissettikleri de müthiş, anlatılacak gibi değil. BK dünyasıyla çekişmesi de benim için karanlık bir noktaydı, aydınlandı. Ballard başlı başına bir reformist; uzay gemili, bol maceralı bilimkurgu metinlerinin ve türevlerinin kabak tadı verdiği zamanlarda kendi metinlerini kabul ettirmeye çalışıyor. Kolay olmasa da başarıyor bunu. Ayrı bir hikâye, Ballard geri adım atmıyor ve Şangay'dan kurtulan çocuğun ruhunu taşıdığı için mücadeleyi bırakmayarak adını duyurmayı başarıyor.
Yazdığı metinler, yazın ve sinema insanları, pek çok ilgi çekici detay var bu otobiyografide. Otobiyografinin yazılma sebebi çok üzücü; vücuduna yayılan kanserin tedavisi sırasında doktorunun tavsiyesiyle kalemi eline alan Ballard, 2007'de metni bitiriyor, 2009'da bu dünyadan göçüyor. Son bir iz bu, Ballard'ı seven herkesin okuması gerek.
Weller o gün Türkenschanz Parkı'na gittiği için, Koller de aynı parka gittiği için, normalde ikisi de o parka gitmediği halde o gün ikisi de o parka gittikleri için, aslında Koller Wertheimstein Parkı'na gideceği halde diğer parka gittiği için, Weller de aslında oradan buraya gittiği için, Weller'in elinden kurtulan köpek Koller'in bacağını kapınca bacak onmaz hale gelmiş ve doktorlar bacağı kesmiş, doktorlar bacağı kurtarabilirlermiş ama beceriksiz olduklarından, doktorların çoğu beceriksiz olduğundan bunu yapamamışlar, doktorların beceriksiz olmaları Bernhard'ın temel izleklerinden biri, aslında oraya gidecekken buraya gitmenin değiştirdiği olasılık çizgisi de bir diğer izlek; çocukluğunda okul yolu yerine diğer yola sapan bir Bernhard biliyorum, tamamlanması gereken araştırmaların insanların ölümlerine yol açtığını veya ölümle tamamlandıklarını anlatmayı sever, burada da yaptığı başka bir şey değil; Weller'den sağlam bir tazminat koparmayı başaran Koller o gün o parkta olmasaydı başka şeyler araştırabilirdi ama on altı yıldır Fizyonomi üzerinde çalışıyor, eğer bunu bitirirse bağlantılı bir başka çalışmaya, bir başkasına, bir başkasına daha başlayacak, dört parçalık bir araştırma, bilim dünyası için bir aydınlanma, ilim rüyası için bir aygırlanma, at gibi ucuza yiyecek Koller, Ucuzayiyenler onu kabul etmiş, on altı yıl olmuş kabul edileli Koller, on altı yıldır dört adamla yemek yiyip metni yazmaya çalışıyor ama öncelikle nasıl biri olduğu giriyor işin içine, birinin nasıllığı anlaşılmadan ne üzerinde çalıştığı da anlaşılamaz, anlaşılırsa da motivasyon kaynağı anlaşılamaz, her zaman anlaşılamayan bir nokta kalır, o neden öyle yazılmış, bu başlığın yerine daha iyisi olabilir miymiş, bunların hepsi düşünce kaynaklıdır ve Koller düşünen bir adamdır, VAM'da karşılaştığı Ucuzayiyenler tayfası felsefi fikirlerini derleyip toplamış, bir o kadar da dağıtmış, entropiye kurban gitmiş felsefe, yayıla yayıla uzamda bir yıldız yolu kalmış, Koller yolda yürürmüş ve VAM'daki ucuz yemekleri kovalayan adamların yanına gidermiş hep, adamlar yere düşen yürüteçleri kaldırmışlar ve Koller'e yer açmışlar, kabul etmişler ama aşamalı bir kabulmüş bu, hemen gerçekleşmediği için arada bir yerlerde uzun süre kalmış Koller ama garsonların göz hapsinden kurtulduğu için de memnunmuş, bacağını kaybetmeden önce hızlı bir şekilde girdiği mekâna tekrar girdiğinde zaman yavaşlamış, garsonun tepkileri yavaşmış çünkü, ağır çarkın tek bir insanın davranışlarıyla yavaşlaması ancak matematiksel formülasyona indirgenmiş dünyayı zihninde taşıyan Koller'le mümkünmüş, felsefi kurguyla matematiğin kesinliği arasında bir koşulluk ilişkisi arayan adamın tesadüfleri belli bir sisteme oturtmaya çalışması anlaşılabilir, hele de anlatıcının eski arkadaşı olan Koller'in geçmişini öğrendiğimiz zaman, özellikle belirli bir noktadan çıkan ve sonsuza ıraksayan mesafede birbirine dokunan onca sicimin, yaşantıları simgeleyen onca sicimin bir kerteriz noktasından bir başka kerteriz noktasına ulaşmaları, kerteriz noktalarının aslında aynı noktalar olması sarmal bir anlatıyı mı simgeler, Bernhard bunu mu düşündü, hiç bilmiyorum ama iki karakterin birbirini var ve yok etmelerini yine düşündü, bunu biliyorum, biri diğerinden daha iyiydi ve daha iyi olan Koller, anlatıcıyı sürekli itti, tahammülsüz bir adamdı zaten, dünyayı düşüncesinin duvarlarından ibaret kılmıştı ve düşüncenin dışında hiçbir şeyle ilgilenmezdi; kadınlarla ilgilenmezdi, başka herhangi bir şeyle ilgili değildi, liseden arkadaşı olan anlatıcıyla bir eczanede şans eseri tanışmasıyla ilgilendiği söylenebilir, olasılıklar üzerinde düşündüğü söylenebilir, kendisini var eden olasılıklar, zihin dünyasını var eden düşüncelerin rastgeleliği, bunlar olabildiğince kontrol altındaydı, Koller zihinsel duyarlılığını ömür boyu sakat kalmasının yücelticiliğiyle birleştirmişti, insanlar onu anlayamazdı, kim ömür boyu sakat kalmadan ömür boyu sakatı anlayabilirdi ki, bu bir üstünlüktü ömür boyu sakat için, anlatıcı sakat değildir ve düşünemez ve düşünmeye meyilli değildir, bu yüzden her zaman aşağılanır, karşılaştıkları zaman Koller anlatıcının lafını dinlemez, sadece kendi konuşur ve konuştuğu şey bitmeden dönüp gider, değersizleştirilmiş varoluş anlatıcı için problem olur ve görüşmelerinin sıklığı azalır ama anlatıcı yok edilmek istememesine rağmen görüşmeye devam ederler, Koller yaşamı boyunca yalnız yürür ve yıkımı kendi üzerinedir, başkalarını yok edecek kadar özgeci değildir, bu yüzden anlatıcının gittiği mekâna gitmeyi kabul etmesi şaşırtıcıdır, kendi fikirlerinden sapar, kendi çizgisinden çıkar, kendisini parçalamış sayılır, sadece bir parçası o restorana gider, anlatıcının gittiği, anlatacağı şeyler vardır Koller'in, Ucuzayiyenlerden bahseder, dört orijinal tip, her biri diğerini dengeler, beşinci olarak ortaya çıkan Koller yıldızın ucunu oluşturur ve yıldız yolunda yürümeye devam eder, araştırması bitecek gibidir ama anlaşılacağını düşünmez, dehaları öldüren üniversiteler her zaman olduğu gibi yine ceset zihin üretir, böylesi üstün bir araştırma daha bitmeden hiçliğe karışmıştır, o iğrenç restoranda, girmek için kendisiyle savaştığı ve yirmi çeşit sebeple nefretini temellendirdiği o leş restoranda anlatıcıya Ucuzayiyenleri, araştırmasını, hedefini anlatır Koller, çalışması bittikten sonra bir başkasını sömürmeye meyillidir, anlatıcının posası çıkınca bir başka çürümenin peşine takılacaktır ama anlatıcıyı çürütmesi gerek önce, lise yıllarından beri yaptığı şeyi sürdürse yeterli, anlatıcı için sicimler eczaneden yayılıp yine orada toplanıyor, sanki Koller'in ağıyla örülü bir tuzağın içinde debeleniyor anlatıcı, kurtulamıyor, dinlemek zorunda, dinlemezse varlığı anlamsızlaşacak, Koller köpek ısırığını kendi varlığına borçlu olduğunu düşündüğü gibi anlatıcının varlığını da kendisine borçlu olduğunu düşünüyor, eğer Koller olmasaydı anlatı var olmayacaktı, incelemesi bitmemeyi sürdürmeyecek ve var olmamasıyla birlikte bitmiş olacaktı, ölmesi ölünmeyecekti, Koller vardı.
Röportajlarında anıların değişkenliğinden ve tekrar tekrar, farklı biçimde kurulumundan yola çıkarak bir anlatı oluşturduğunu söylüyor Ishiguro. Kurmacanın gerçeğe yaklaşması üzerinden düşünüyorum, zihnin hatıraları oluşturma aşamasında güvenilmez anlatıcıdan bilinç akışına kadar pek çok tekniğin aslında sembollerle, kağıt üzerinde oluşturulan bir yaşamdan başka bir şey olmadığını düşünüyorum, bu noktada kurmacayla gerçek arasındaki sınırlar ortadan kalkıyor. Kendi adıma söylemeliyim ki ikisi arasındaki ayrımı Ishiguro kadar belirsizleştiren pek az yazar biliyorum. Lineer anlatı kalınca bir çizgi çekiyor araya, okuduğum şeyin kurmaca olduğu kendini ele veriyor ama düşünmenin sezilen doğasına yaklaşıyorsa bir metin, bütün teknikler ortadan kalkıyor - ki başlı başına teknikler olarak düşünmeyesim var, aradaki çizgi böylesi belirsizken - ve kategorilere ayrılmamış yaşamın doğallığı beliriyor, dolaylı bir yolla da olsa bu doğallık yakalanabiliyor. Ishiguro'nun muhteşem yazarlığının birkaç temelinden biri.
Lineer anlatıda metni oluşturan parçalar adım adım belirir ve sonuca doğru bir bütün oluştururlar. Karakterlerin gelişimlerini, olguları anlamlandırışlarını vs. görürüz, bu çerçevenin arka planı betimlemelerle doldurulur, farklı akışlar bir noktada birleşir, pek çok şey olur kısaca. Oysa Kathy H.'nin anlatıcı olduğu bu anlatıda tamamlanmış bir çember görürüz, şimdiye dek uzanan farklı çizgilerin yeni yeni birleşmeye başladığı bir noktada bulunan Kathy, hatırlamaya başladığı noktada bile şimdiden sonrasını gözardı etmez. Geçmişe doğru çıktığı yolculuklarda hatırladığı, yaşanan sayısız olay onca yıldan sonra yeni anlamlar kazanmaya devam eder, akış tek yönlü değildir, geçmişten şimdiye ve şimdiden geçmişe gidildiğinde olaylar yeni anlamlar kazanır ve eskileri ortadan kaybolur. Tek bir bilince dayandığımız için tutarsızlık, çarpık gerçeklik gibi zihinsel yan etkiler aranması doğaldır, kendimce tarihlere özellikle dikkat ettim. Bir zaman akışı çizelgesi çıkartmaya çalıştım ama geç kaldığım için başaramadım, sonrasında asıl yapmam gereken şeyi yapıp sadece metni okudum, üzerinde çalışmaya kalksam çok güzel bir şeyi kıracakmışım gibi hissettim.
Anlatıcının bildiği, bildiğini düşündüğü ve okur için oluşturduğu geçmiş tek bir okumayla çözümlenecek gibi değil, anlatıcının bildiklerine yaklaştıkça kendi "tam" anlatısında gedikler ve sonradan tamamlanacak parçalar olduğunu, en azından üzerinde düşünülecek ve ilk okuyuşta görülemeyecek şeyleri fark ediyoruz.
Başta Kathy'nin bakıcı olmasından, Tommy ve Ruth'la yıllar sonra karşılaşmasından ve yetimler yurdu gibi varsayımsal yaklaşımlara açık olan Hailsham'dan başka bir şey yok elimizde. Daha da önemlisi, yıllar sonra makine olmadığını düşünen bir klonun kendini aradığı noktada -anılarını derlemesini bu yoldaki son adım olduğunu düşünüyorum- her şeyi öğrendikten sonra bulduğu şeyin gerçeklik-kurmaca çizgisinin pek de önemli olmadığını göstermesi.
Beni Asla Bırakma, Kathy'nin en sevdiği şarkı. "Bebeğim" sözcüğünü gerçekten bebek olarak anlar ve şarkıyı söylerken bebek tutuyormuş gibi yapar, o sırada kendisini izleyen Madam'ın ağladığını görür.
Müthiş bir son.
Ishiguro'da arayış izleği, belleğin olduğu gibi yansıtılmasının en makul sebebidir. Kişi tek başına kendi çerçevesinin dışına çıkamaz, dünyayı ve kimliğini oluştururken yansımalarına ihtiyacı vardır. Bu yansımalar arayışın itici gücünü oluşturur ve gerisi belleğe kalır, kopuşların tarihi -doğru veya yanlış- kişisel tarihtir, dünya tarihiyle birlikte. Büyük bir fark varmış gibi gözükür, eklektik bir yapı oysa.
The Island var ki filmle bu kitap aynı yıl çıkmış, ilginç. Bazı sitelerde ikisi karşılaştırılmış, dikkat çekici bilgilere ulaşılabilir. Dune'daki Tleilaxu meselesi var, organ çiftlikleri konusunda sağlam bir fikirdir. Bunlar bir yana, Ishiguro'nun bu metninin klasik anlamda bir distopya içerdiğini düşünmüyorum, distopik bir dünyada -belki günümüzün modern köle üreten dünyasının bir metaforunda- geçen bir hikâye denebilir. Ama ne hikaye!
Styron'ın sadece bir metni çevrilmiş Türkçeye, diğer metinlerinin çevrilmemesi büyük eksiklik. Söylenenlere göre Faulkner ayarında bir yazar, Pulitzer ödüllü.
Styron, altmışından sonra bipolar bozukluğun karanlık dünyasını keşfediyor ve rahatsızlığının acı uçlarını, sonsuz derinliği anlatıyor. Çıkışsız bir sokakta dolaşıp duran insanın binaların arkasını görebilme çabası. Psikiyatrinin ve farmakolojinin bu rahatsızlığın giderilmesinde ne ölçüde etkili olduğu da bir diğer konu. Onca yılın ağırlığı ve ayaklardaki tozların kayalara dönüşmesi bir diğeri.
1985'te Paris'in sokaklarından birinde, neon ışıkların altında yakalandığı krizle başlıyor Styron. Otuz beş yıldan sonra geldiği Paris'te alacağı prestijli ödülün töreninden önce kafa dağınıklığıyla mücadelesinin aslında çok daha derin bir savaşın parçası olduğunu anlıyor ve kara güneşle ilk kez yüz yüze geliyor. Birkaç gün öncesinde çöküntünün pençesinde kıvrandığının ayrımına varmış olsa da her zamanki bunaltılardan birinin geldiğini düşünüyor, her şey siyaha gitmeden önce. "Ödül tarihi yaklaştıkça ne çalkantılar yaşayacağımı öngörebilsem, baştan reddederdim ödülü." (s. 18) Prix Mondial Cino del Duca, kültür çeşitliliğinden yola çıkarak verilen saygın bir ödül. Jorge Luis Borges ve Yaşar Kemal, bu ödülü alanlardan sadece ikisi. Styron için büyük onur ama o kadar tükenmiş bir hale geliyor ki odasında olmaktan başka istediği bir şey yok. Halcion nam ilacın yardımıyla birkaç saat uyuyabilmiş olsa da tedirgin, yakın zamanda bıraktığı alkolün ve uyuşturucunun yoksunluğunda ayakta kalmaya çalışsa da başarabilecek gibi değil. Bu noktada hastalığı hakkında okuduğu kitapları hatırlıyor, "kuluçka evresindeki depresif kimlik", belirtileri görmezden gelmesine yol açıyor. Psikolojik olarak tedaviye hazır olmanın kabullenilmesi gereken bir yanı var gerçekten; görünmeyen yaraların bir başına iyileşebileceği inancından temellenen bir durum. Kabuk bağlayan yaralar, zihnin de beden gibi iyileşebileceğini düşündürüyor ama bu bir yanılsama, bazı kısa devreleri onarmak için yardım almak şart. Bu noktada psikoterapi ve farmakoloji arasındaki savaşı irdeliyor Styron, ortaçağın mezhep ayrılıklarına benzettiği bu mücadeleyi sağaltım için gereken iki farklı kutbun birbirini itmesi gibi bir mantıksızlığa bağlıyor.
Ruh-hali-yarılması. Ödül töreninden sonra yenilecek yemeğe katılamayacağını söyleyen Styron, komitenin tepkisiyle karşılaşınca rahatsızlığını söylemek zorunda kalıyor. Sabahın duru anları, öğlene doğru ortadan kayboluyor ve akşama doğru mutlak bir umutsuzluğun yorgunluğundan başka bir şey kalmıyor geriye. Yine de yemeğe katılıyor Styron ve anlayış kıtlığı yüzünden çekilen acının çoğaldığını söylüyor. Sağlıklı insanların çarpık bir zihnin ne gibi acılara yol açacağını bilmediklerini, zaten karanlıkta bir başına kalmış insanın bu yalnızlıkta daha fazla acı çektiğini belirtiyor. "Bu durumu açıklayacak daha uygun bir sözcük bulamıyorum: Bilincin yerini 'somut, aralıksız işkence'nin aldığı kaskatı bir çaresizlik." (s. 27) Akşam yemeğinde ödül çeki kaybolunca, etrafındaki insanlar masaların altında çeki ararken aslında bilinçaltının bilince eziyet ettiğini düşünüyor Styron, çeki bilmeden ama bilerek kaybetmiş olabilir, orada olmaması gerekirken orada olduğu için.
Otele dönüş yolunda Albert Camus ve Romain Gary'yi düşünüyor, bu noktada yazarın ilginç anılarını öğreniyoruz. Yakın arkadaşı olan Gary, 1960'ta Paris'e gelecek olan Styron'a Camus'yle bir akşam yemeği ayarlayabileceğini söylüyor. Camus hayranı olan Styron çok seviniyor ama daha yola çıkmadan Camus'nün araba kazasında öldüğü haberi geliyor. Arabayı kullanan kişi Camus'nün yayıncısının oğlu, deli gibi sürermiş ve aşırı hız yaparmış. İntiharımsı, ölümle flört halinde bir durum. Camus'nün metinlerini düşünüyor Styron, intiharla ilgili çıkarımlarda bulunuyor ve Gary'den aktarmaya devam ediyor. Gary'nin söylediğine göre Camus bazı zamanlar bezginliğinden bahsedermiş, intihar konusunu açarmış. Hiçbir ciddi girişimde bulunmamasını rağmen ölümü aradığı söylenebilir. Ruhsal tedirginliklerden yakasını kurtaramayan Camus'nün de uzun süreli bir çöküntüye girmiş olabileceğini söyleyen Styron, Gary'nin sık sık bozulan ruhsal sağlığına geçiyor. Bilinen bir hikâye aslında; Romain Gary'yi Emile Ajar olarak da biliyoruz, eşi Jean Seberg'in iyi bir oyuncu olduğunu biliyoruz ve ikisinin intiharının aynı kaynaktan türediğini biliyoruz. Gary, Seberg'e bir baba ve sevgili sevecenliğiyle yaklaşırmış, çok sevdiği bu kadının intiharı onu yıkıp geçtikten sonra kendisi için başka bir yol olamayacağını düşünmüş. Çöküntüden kıvrandığı zamanları, hastane günlerini anlattığı metni okuduğum en çekiç metinlerden biri olabilir.
Paris'te yaşadıklarını sanatçıların yaşantıları üzerinden örneklemeyi sürdüren Styron, Abbie Hoffman'ın ve Randall Jarrell'ın intiharlarını anlatıyor, şöyle özetlenebilir: "Korkak olduğu ya da moral bir zayıflık taşıdığı için asla değil de içini kasıp kavuran çöküntü sancısına daha fazla katlanamadığından." (s. 39) Primo Levi son vuruş. Toplama kamplarından kurtulduktan yıllar sonra intihar etmesi, yaşayanlara bir ihanet olarak görülüyor. İntiharın bu kadar büyütülmesi, yaşamın kutsallığı safsatasından kaynaklanıyor sanırım. Yaşamak güzel ve iyidir, iyi olmadığı noktada sona erdirilebilir. Her şey gibi bu da çok basit ve anlaşılır bir şey olmalıydı, olamadı. İntihara zayıflık gözüyle bakıldığı sürece ölümden korkulacağını düşünüyorum. Neyse, kendi yaşantısına dönüyor Styron ve rahatsızlığın adından yola çıkarak kendi çöküntüsünü inceliyor. "Depresyon" sözcüğü sıradanlaştıkça asıl kimliğinin yıkıcılığı da örtülüyor, oysa dipsiz bir kuyu bu, insanın yaşayacağı en kötü anların sebebi. Hastalığın kuluçkadan çıkma evreleri, Paris'ten dönülen otuz yıllık sevgili yuvanın katlanılmazlığı, hastane günleri, yanlış tedavi uygulayan doktorlar, ilaçların yıkıcılığı ve sağaltıcılığı, pek çok mevzu bu tek kutuplu çöküşün etrafında değerlendiriliyor.
Sıkı bir yazarın anıları, diğer sıkı yazarlar ve tekme tokat hacamat edilecek hastalıkla birlikte.