Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Münir Göle'yi yıllar önce bir Borges çevirmeni olarak tanıdım. Sonrasında başka metinlerin çevirmeni olarak. Sonrasında öykücü olarak. Ve fotoğraf sanatçısı olarak.
Göle'nin öykülerine çizgisel anlatı hakim, zamanlar arası geçişler çizginin farklı noktalarına ulaşıyor ve bağlantı noktalarını oluşturuyor, bunun dışında klasik anlatının dışına pek çıkılmıyor. Borges'i anımsatan bazı öykülerde bu lineerliğin belirsizleştiğini söylemek mümkün, Arayış öyküsü yıllara yayılmış bir yolculuğun, tesadüflerin ve şehirlerin odağında döngüsel bir anlatı oluşturuyor. Yedi öyküden pek azı bu tür bir sarmal içeriyor. Meselelerin ağırlığı farklı tekniklerin kullanımını zorlaştıracak bir yoğunluk taşıyor; toplumsal kodların belirlediği yaşamlardan kurtulma çabası, değer yargılarının çoktan biçimlediği bir dünyada birey olarak var olmanın mücadelesi, cinselliğin ketlenmesi, özgürlük arayışı, bolca müzik, bir o kadar kitap. Öyküleri derinleştiren bağlar.
Zaman Kayması, Zeigarnik işi. Yaşanamamış anlar imgelerle doldurulur ama imgeler başka kaynaklardan gelir, boşluk hiçbir zaman tam olarak dolmaz, her an hissedilir. Eşi Sara'yla sevişirken yıllar öncesinin Aylin'ini aklından çıkaramayan esas oğlanın durumu bu. Üniversiteden arkadaşı olan Aylin'le hafta sonlarını birlikte geçirirler, yakınlaşmanın büyüsünden daha derin bir ilişkiyi bozmamak için uzak dururlar ve yaşam onların arasına denizler koyar. Sara'yla Meksika'da tanışıp evlenir adam, eşini çok sever ama eskinin imgeleriyle Sara'yı ayrıştıramadığı noktada gerçekle kurgunun derinliğine iner, İstanbul'a gelip Aylin'i görmeye karar verir. Yılda bir görüşmektedirler ama bu kez farklı bir şey için, aralarındaki şeyi çözmek için buluşurlar. Şehir değişmiştir, kendileri değişmiştir ama adamın tutkusu sürmektedir, düşündüğü her şeyi anlatır. Aylin sessizce dinler, adamın elinden tutar ve arkadaşının evine götürür. Sevişirler, imge ortadan kalkar.
Sara, eşindeki huzursuzluğu sezmiştir ve gitmesine izin vermiştir, Aylin Sara'nın sunduğu bu özgürlüğün değerinden bahsedip adamı yollar. Adam mutludur, Sara'yı özlemiştir, böyle bir son. İyi ama adam neden mutludur? Geçmişin boşluğunun şimdiyle doldurulacağını sanmam. Birlikte keşfettikleri şey eskinin ulaşılmazlığı dışında bir şey olabilir mi? Yoksunluk yine sızacaktır, çatlağın onarılmasının bir yolu var mı?
Yanılsama, bir insanı tanımanın yıkıcılığı üzerinde duran bir öykü. Anlatıcı, Serra'yı sevmektedir ve evlendiklerinde sevdiği insanın hep yanında olacağı için mutluluktan havaya uçar ama birlikte yaşamanın getirdiği problemleri öngörmedikleri için hayal kırıklığına uğrarlar. "Duygusal eğitim" diyor anlatıcı, Flaubert'in çizgisine yakın bir seyirle birbirlerinden yavaş yavaş tiksinmelerini görürüz: Ayak tırnaklarının kesilmesine şahit olmak, öç almaya kadar giden bir mahremiyet ihtiyacının yarattığı yıkımı simgeler, tuvalet ihtiyacı kirli bir şey gibi gelir, masada unutulan bir tabak katlanılmazlığı ortaya çıkarır. Anlatıcı, bu mesafeyi uzak ülkelerdeki rahat, özgürlükçü flört döneminin -cinsellik dahil- bizde evlendikten sonra yaşanabilmesine bağlar. Gündelik, yaşamsal aktiviteler -tırnak kesmek, banyoda kalan kılların temizliği vs.- sevginin ve alışmanın ritmiyle kabullenilir, bu tür bir süreç yaşanmamışsa ilişki yara alır, biter. Şehir küçüktür, anlatıcının kulağına Serra'nın bir başkasıyla ilişki yaşadığı gelir. Cebinde taşıdığı yedek tırnak makası aşırı ihtiyatlılığını, Serra'ya bir ağabey gibi yaklaştığını fark ettirir, perde kapanır.
İki Tür Yitim'de ölen abinin geride bıraktıklarıyla yüzleşemeyen bir anlatıcı var. Yirmi yıllık küskünlüğün ardından ölümün bile ortadan kaldıramadığı uzaklık, aile tarihinin karanlıklarına doğru çıkılan yolculukta birçok yüzleşme anını ortaya çıkarıyor. Anlatıcı örnek evlat, abi ailenin serseri. Abi dayak yer, hor görülür, hayırlı evlatlığı küçük kardeşine bırakır ve ölümünden sonra bile sıkıntı yaratmaya devam eder. Biyolojik duvar tamamen yıkılmıştır; ölme sırası anlatıcıya gelmiştir ve bu bile başlı başına bir öfke nöbetine yol açar. Bir diğer mesele de itilip kakılmasına rağmen abinin ebeveyn üzerindeki etkisidir. Baba, ölüm döşeğindeyken abinin adını anar ve küçük kardeşin birinciliğini ele geçirir. Anlatıcı yıllar içinde abisiyle kurduğu ilişkinin donuk, kirli suyunda yansımasını çarpık görür, alkole ve tütüne boğulmuş bir yaşama bakıp kendi mutsuzluğunu görür. Başarılı bir hayat sürdüğünü düşünmesine rağmen. Ailesi ne istediyse onu yapmıştır; evliliği, başka kadınlara bakmaması, çocukları, hepsi tamamdır. Adının ak, alnının açık olduğunu söyler. Saplantı halinde. Nefretle. Bernhard'ı anımsatan bir öykü.
Diğer öyküler de benzeri konuları incelikle işliyor. Göle iyi bir öykücü, olmayanların yarattığı mutsuzlukları başarıyla yansıtıyor.
Kodlar. Kevin Lynch'in kenti ayırdığı birkaç kodun karşılığı var, imgeler anılardan fırlıyor ve sokaklara, köşelere, binalara yansıyor.
Dybek'in öykülerinde özlenen, uzaklarda bulunan bir kentin imgelerini buldum. Akrabalar, sokaklar, arkadaşlar, yapılar, beliren insanlar, kaybolan insanlar, anıların ışığında parçalar. Chicago'yu bir karakter olarak görürüz; bir uzamdan fazlasıdır. Mekânın ruhlardaki izleri. Bunları yakalamış Dybek, röportajında kentin yaşanmasa bile hâlâ nasıl canlı kaldığını anlatıyor. Kentliler için geçerli bir şey; sokaklar ortadan kalktığında, insanlar ortadan kaybolduğunda kilit noktalardan biri bile şimdiye ulaşabilmişse yitenlerin hepsi geri geliyor. Küçükyalı'yı bu sayede yitirmiyorum, bir örneğini Dybek'in öykülerinde bulduğum için mutlu oldum. Kendisi düşsel mekânla güncel mekânı bir arada tutabilecek bir perspektif yaratıyor, değişimler karakterlerin imgelemleri yoluyla sabitlenirken bahsi geçen yapılar kenti olduğu yerde tutuyor. Karakterler üzerinden kent değişiyor, kentse karakterleri zamanın peteğinde değiştirerek tutuyor. İkili dönüşüm. Etnisite çeşitliliğin kattığı zenginliği de düşünürsek farklı renklerin lirik anlatısı diyebiliriz.
On dört öykü, bazıları öykü uçlarından biraz uzunca, kısa öykü. Bunlardan başlayayım. Farwell, zenofobi yüzünden semtten kaçırılmış eski bir dostu anma öyküsü. Yağmurlu gecede anı yağışı. Işıklar tam bir Calvino öyküsü. Farları yanmayan araçlara ışıklarını yakması için bağıranlara sokak boyunca eşlik edenler çıkıyor ve her yerden, "Işıklar!" bağırışı duyuluyor. Şişe Kapakları, topladığı kapakları kardeşi tarafından iç edilen abinin hesap sormasıyla bitiyor, böcekler için mezar taşı olarak kapakları kullanan kardeşin inceliğini bir öyküde yakalamak zor, yaşama yaslanması gerekiyor böyle duyarlılıkların. Nesnelerin de. Chicago'nun olduğu kadar bir dönemin de öyküsü bunlar; hatırlanan ne kadar nesne varsa hemen hepsinin bir dökümünü bulmak mümkün. Çekim Hataları'nda bir filmin parçası olan hataların yanında yer gösterici de var. "Yer gösterici jeneriği gözden geçirerek kendi adını arar. Mesleği derin bir sessizliktir." (s. 80) Diğer kısalar da benzeri sihirli anlara, düşüncelere odaklı.
Uzunlar. Kış Mevsiminde Chopin. Ev sahibi Bayan Kubiac'ın kızı Marcy, New York'taki üniversitesini yarım bırakıp geri döner, aynı kış Dzia-Dzia da -anlatıcı çocuğun dedesi- eve gelir. Anlatıcı, Marcy'nin piyano çalışını küçüklüğünden beri hatırlamaktadır, hikâye açıldıkça Dzia-Dzia'nın gerçek dışılığı Marcy'nin hikâyesiyle birleşir, geçmişe doğru çıkılan yolculuklarda bütün karakterlerin o noktaya ulaşma serüvenleri parça parça işlenir. Dzia-Dzia'nın Marcy'nin bastığı tuşlara aynı biçimde basması, air playing nanesi, Marcy'nin dev piyanosunun eve nasıl sokulduğunun bilinmemesi ve çocuğun babasızlığının ağırlığı büyülü bir hüznü içerir. Diğer uzunlar da benzer anımsamaları taşır; kurulan caz grubunun çaldığı şarkılardan tutulan bir tarihin kaydı, semtin çocuklarının neon lambalar altında yavaş yavaş kaybolması, kayıpların ardından çıkılan kurmacaya yakın yolculuklar, yıkılan binalar, değişen her şey Osman'ı hatırlattı, Ulan Osman, gitmeyecektin oğlum.
Dybek'i kayıpları anımsatması ve kendi kayıplarını gerçeğe yaklaştırma çabası dolayısıyla baş üstüne koydum.
Değişim iyi, kayıp iyi, bulmak iyi, her şey iyi. Dybek hepsini anlatıyor, pekiyi.
Dünyayı değiştiremeyiz. Dünyayla uyum sağlamak da istemeyiz. Gazetelerden, televizyondan uzak dururuz. Çoğu insandan uzak dururuz. Otomobillerden uzak dururuz, devletten -olabildiğince- uzak dururuz, bir parça olmaktan uzak dururuz. Bir şeylerin ters gittiği duygusu uyanınca kişisel dünyamızı kurarız, kişisel düşlerimizi kurarız, dışarıdan uzak dururuz. Dışarısı yorgunluktan başı kaldıramamaya yol açacak kadar fazla olasılıkla doludur, lüzumsuz olasılıklardan bir parça huzur için uzak dururuz. Mutluluğu değil, daha kapsayıcı olan huzuru isteriz. Ayakları yerden keseriz, karanlıktan arınmış parlak bir dünyada ağaçlarla birlikte havada dururuz, Zen bir yerden içeri sızmıştır. İyidir, yerimizi biliriz, olduğumuz yerdeyizdir, olmak istediğimiz yerde, zamanda değil. Olduğumuz kişiyizdir, bir başkası değil. An yeterlidir. Basitlik yetersiz olduğu noktada daha basiti ararız, basitleştiririz. Yaşam hiçbir şeyle sınırlanamayacak kadar büyüktür, büyük fikirleri bir kenara koyup daha küçüklerini, daha yalınlarını ararız.
Arar mıyız? Arıyorsak Naif. Süper müthiş bir metindir, aramıyorsak sadece ilginç bir metindir. Yirmi beş yaşında bir elemanın yüksek lisansı bırakması, abisinin evinde sevdiği ve sevmediği şeylerin listelerini yapıp neyin ters gittiğini anlamak için düşünmeye başlaması pek bir anlam taşımayabilir, bunu herkes yapabilir zaten, ne olmuştur ki, normaldir ama değildir, olasılıklara sahip olmak onların yaşandığı yanılsamasına yol açar, kitap istifçiliği sonucu bütün kitapların okunmuş yanılsaması yaratması gibi. Aslında orada olmayan, yaşanmayan bir tatmin yaşanır ve elde ne varsa bırakılır, yapılan iş bırakılır, seven insan bırakılır, akışa uyum sağlamak için. Uyumsuzluğunun farkında olanlar için bu metin sağaltıcı olacaktır.
Eleman anlatıcı, hikâyesini anlatıyor. Sade. İki arkadaşı var, biri iyi ve biri kötü. Abisi var, bir işten dünya para kazanıyor ama ne iş yaptığı bilinmiyor. İş seyahatine çıkınca fakslarını ve mektuplarını yönlendirmesi karşılığında evini elemana bırakıyor, geçici olarak. Bu ev, bütün bir dünya. Gözlerimiz elemanın gözleri. Birkaç hafta önce yirmi beş yaşını doldurmuş, abisi gitmeden önce oynadıkları bir oyunu kaybedince çok kötü hissedip çıngar çıkarmış, abi bir problem olup olmadığını sorunca her şeyin farkına varmış. Hiçbir şey yolunda değil. Her şey alt üst, içeride bir yerlerde. Abi anlamıyor, uyum sağlamış. Eleman okuluna gidiyor, bisikletiyle. Bisiklet önemli, epigraf da bisikletle alakalı. Bisiklet gerçekten önemli bir şey. Bisikletle gidersiniz. Biraz yavaş gidersiniz ama istediğiniz yere gidersiniz. İstediğiniz yer biraz uzaksa yola daha erken çıkarak gidersiniz, çok uzaksa gitmezsiniz, basit. Bisikletle giderken düşünürsünüz, yolla birlikte düşünceler de basitleşir, kodlara ulaşırsınız, anlamlar yenilenir, değişirsiniz. Yol değişir. Zihinsel üretimin yanında fiziksel üretim sürer, vücudunuz değişir. Bütüncül bir süreç. Bisiklet çok iyi bir şeydir, elemanı bu yüzden de pek sevdim.
Eleman bisikletle okuluna gidiyor, eğitimini tamamlamayacağını söylüyor. Ara sıra yazdığı gazeteyi arıyor, bir süre yazmayacağını söylüyor. Aboneliklerini iptal ediyor, stüdyo dairesini boşaltıyor, kitaplarını ve televizyonunu satıp kendisini iki karton kutuya ve bir çantaya sığacak hale getiriyor. "Gerçek bir iş" beceriyor, saadeti büyük. Planı yok, sevgilisi yok, kazanmaya odaklı bir kişiliği yok, kol saati yok. Olmayanlar listesi. Olanlar listesinde aile, birkaç eşya ve bir diploma var. Toplamda düşünecek bir dolu zamanı olduğu ortaya çıkıyor. Bu çok iyi. Kim'den, iyi arkadaştan faks geliyor. İstifa et, seyahate çık, yeni arkadaşlar edin, diyor Kim. Rutin. Daha basit bir işle başlıyor eleman, bir top alıyor ve duvara atıp tutuyor. İçi içine sığmıyor, muhteşem bir meditasyon eylemi. "Top oynamanın çok güzel bir yanı var. Tam olarak ne olduğunu bilmiyorum ama daha çok kişi yapmalı bunu. Hep birlikte top oynamalıyız. O zaman bir şeyler farklı görünebilirdi. Daha mutlu olabilirdik." (s. 22) Anlamlı eylemler, eleman büyükbabasını hatırlıyor. Kendi inşa ettiği evinde eşiyle yaşayan adam. Elli yıl önce evin civarındaki okulda okuyan çocuklar, bahçedeki ağacın dallarını kırıp meyveleri aşırmışlar. Büyükbaba okul müdürünü olaydan haberdar etmiş. Çocuklar gelip özür dilemişler ve eğitimleri bitene kadar her ay elli kron ödemişler, ceza olarak. Büyükbaba o paraları biriktirip mezun oldukları gün son bir ziyarette bulunan çocuklara geri vermiş. "Oğlanları düşünüyorum. Bugün koca adam olmuşlardır. Kesinlikle ellinin üzerindedir yaşları. Dünyanın güzel bir yer olduğunu hissediyor olmalılar. Her şeyin uyumlu olduğunu. Bir şeylerin anlamlı olduğunu." (s. 26) Etrafımdaki insanları düşünüyorum, kaybolanları ve tanıştıklarımı. O kadar kof arzularla karşılaştım ki anlamdan yoksun oluşları bir yana, bunu onlara söyleyemedim. İsteklerini kişilikleriyle bütünleştirmişlerdi, onları kırmadan söylemenin bir yolu yoktu. Yollarına gidiyorlar. Karşılarına bir büyükbaba çıkmayacak muhtemelen, dalları kıran çocuklar olarak kalacaklar. Bu bölüm acıydı, elemanın kendi kuşağında iyi birinin var olup olmadığını düşünmesi özellikle. O aralar başa çıkabileceği şeylerin sınırını bilmesi de acıydı ama iyiydi de, sınırların bilinmesi iyi.
Asıl meselede evrenin karşısında minicikten daha minik olmamız var. Eleman evrenle ilgili bir kitap okuyup sonsuzluk karşısındaki küçüklüğünü keşfedince bunu bir izlek olarak tutuyor, karşılaştığı ve karşılaşacağı olayları düşünürken hep bu noktalığını hatırlıyor. Fizik hocalarının bunlardan bahsetmemesiyle eğitim sistemine de çomağı sokuveriyor arada, aslında derslerin dünyanın mucizelerini anlatması gerekir, en azından başlarda. Evrenle ilgili dudak uçuklatan şeyler olmadan, gezegenler, yıldızlar olmadan, karadelikler olmadan formüllerin ne anlamı var? Zaman olmadan? Çocukken heyecanlandıran şeylerin listesini yapıyor eleman, her bir fikirden yeni bir liste. En tepede su. Söylemeliyim, böyle minik şeylerden inanılmaz etkilenip metne iyice gömülüyorum. Eleman, okuduğu kitabın yazarına mail atıyor, her şeyin neden öyle olduğuna ve her şeyin öyle olmasının iç sıkıntısına yol açıp açmadığına dair iki soru. Komşunun çocuğuyla oynamaya başlıyor, çocukluğunun sihirli dünyasını o çocukta bulmaya çalışıyor. Kaybolan hevesini bulmaya çalışıyor ama dünyanın kirinden, pasından arınmış olarak. "Zen gibi." (s. 41) Çabalarsa olanaksız, çabalamazsa başarabilir, böyle düşünüyor ve her şey olurunda.Yapacağı, inşa edeceği bir şey arıyor, perspektif arıyor, bunu yazarın Doppler metninde bulabiliriz ama o başka bir andacın konusu.
Perspektif bulma çabaları. İlişkiler boyutunda, kişisel boyutta. Birkaç ihtimal var,düşünüyor eleman.
"En kötü seçenek ise dünyayı daha da kötü bir yer haline getiren biri olmak. Bundan kaçınmayı deneyeceğim. Ne pahasına olursa olsun. Ama o kadar da kolay olduğunu sanmıyorum. Belki de dürüst olmayan fena insanlarla düşüp kalkarım. En iyilerimizin bile başına gelebilir. İşte o zaman takılıp kalırım. Dünya biraz daha kötü bir yer olur ve sokakta karşılaştığım insanların yüzüne bakamaz hale gelirim.
Böyle şeyler gelir başa, hem de birdenbire." (s. 59)
Karşılaşırız, inanırız ve gerçekle yüzleşince, kendimizi kandırma aşaması sona erince uzaklaşırız. Kaçmamız gerekir, yanılgılarla dolu bir başka dünya, naifliği zehirler. Aptallaşırız, saçmalarız ve gideriz. Süper. Baştan yanlış kurulan bağlar silinip gider. Hiç bu kadar huzurlu olmamışızdır. Hikâyeye dönüşür bu ve benzeri kurtuluşlar. Anlatılır. Eleman anlatır, geçmişinden ve kendisi daha doğmadan önce ailesinin yaşadığı olayları. Dünya daha iyi bir yer haline gelir. Eleman bu incelikleri yakalamak ister. Yakaladıkça huzuru da yakalar. "Ben iyi biriyim; uzay, zaman ve her şey ne olursa olsun, bana ne." (s. 84) Tahta bir çekiçle tahtaları çaktığı bir oyuncak satın alır, o esnada abisinin parasını yolladığı Volvo'yu da satın alır ve ABD'ye gider, abisi davet etmiştir ve tüketim toplumunun kaynağıyla karşılaşmak ister. Seyahat iyidir. Sokak şairlerinden birine şiir yazdırır, abisiyle birlikte kütüphaneye gidip Norveççe küfürleri aratır ve çıkan isimlere bakıp gülerler. Abisi de pek iyi değildir, tahta çekiçli oyuncakla oynamaya başlar. Kardeşini ne kadar eleştirse de bir noktada takdir eder, tahta bir çekiç yaşamı çok daha kolay bir hale getirebilir. İşin gücün ortasında yere oturup tahta çekiçle oyuncak tahtaları çakmalıyız, sonra çevirip tersinden çakmalıyız.Fiziksel bir eylem, zihinsel de.Eve gelip televizyonu açmamalıyız, bisiklete binmeliyiz.Yorulmalıyız.Yaşamalıyız.
Çocuk algısına dönmek.Basit bir dünya.Soruları azaltılmış dünya, evren karşısında küçük ve anlamlı.Bu metin gerçekten süper.
Naif. Süper'de bir görevi, işi olsa çok iyi hissedeceğini söyleyen eleman kendine vazife çıkararak ormanda yaşamaya başlasa Andreas Doppler'e dönüşebilirdi. Doppler, iki metnin de anlatıcısı gibi duruyor. Aynı basit anlatım, benzer düşüncelerin biçimlendirdiği yaşam, devam eden arayış. Yirmi beş yaşın Doppler'ini yaşamın rutin çizgisine kaptırarak evlendirelim, çocuk sahibi yapalım, güzel bir evi ve işi olsun, ardından ormanda bisikletiyle gezerken düşürelim ve ormanın ne kadar güzel olduğuna dair zihninde bir ışık yakalım. Modern zamanların Thoreau'su hazır. Kentten birkaç kilometre ötede, ulaşılabilir arzuya hep bir adım uzakta. Kendi değerler sistemiyle yaşamaya çalışan adamın kaçkınlığına selam.
"Babam öldü.
Dün bir geyik avladım.
Ne diyebilirim?" (s. 9)
Camus işi bir başlangıç. Kısa cümleler. Yalın.
Çadırın civarına gelen geyiği öldürüyor Doppler, beyne bir bıçak. Yavrusu kaçıp gitmek yerine oralarda dolanıyor. Verebileceğinden çok daha fazlasını aldığını, doğaya karşı suç işlediğini düşünüyor Doppler, yavruya bakarsa belki durum eşitlenir. Yağsız süte ihtiyaç duyduğunu söylüyor, bunun için geyiğin etini takas için kullanacak. Süpermarkette çalışan adam, bir anda karşısına çıkan hırpani görünüşlü adamın takas ekonomisini geri getirme çabası karşısında şaşkınlığa düşse de içinde her şeyin ters gittiğine dair bir sezgi olduğu için Doppler'in önerisini kabul ediyor ve eti alıp süt veriyor. Takas sistemi bir yere kadar idare eder, sonrasında "kamulaştırma" başlar.
"Artık böyle. İnsanlar çevrelerine duvar örüp birbirlerinden korkar hale geldi." (s. 15) Mülkiyetin ne pahasına olursa olsun korunması gerektiği bir uygarlık modelinde doğal bir davranış. Duvarlarımız, sahip olduğumuz her şeyimiz. Dışarının tehlikelerinden korur, içe hapseder. Kafa karıştıran sinyalleri önler, Doppler'e göre insanların yolladığı sinyallerden daha kafa karıştırıcı bir şey olmadığı için yapay bir sinyalkıran olan duvarlar biraz iyidir, çokça kötüdür.
Süt-et takasını gerçekleştirdikten sonra dünyanın hâlâ kurtarılabilir bir yer olduğunu düşünür Doppler, bisikletten düştüğü günü ve yaşamının o ana kadarki seyrini hatırlar. Tepetaklak indikten sonra pencereden görülenler: Gökyüzü, dallar, yapraklar ve görülebilir bir şey olarak huzur.
Tolkien hastası kızıyla yaşadığı tartışmadan da pay çıkarır; insanları sevmediğinin farkına bunu kızından duyduktan sonra varır. İnsanların söylediklerinden, temsil ettiklerinden, etiketlerinden hoşlanmaz, yıllar boyunca bunlara katlanmıştır ve patlama noktasında hepsini geride bırakır.
Herkese yeni bir hayat, en azından başka bir hayat ihtimalinin doğuşu.
Aylar geçer, Doppler dünyanın yaşadığı sıkıntıların nedenlerini kendi basit düşünceleriyle ortaya koyar ve bir savaşın sürdüğünü fark eder. Basit bir savaş, acıya karşı. Elinden geleni yapacaktır Doppler, zaten metin de mevzunun devam edeceği bilgisiyle sonra erer. Çevrilirse okuyacağız.
Erlend Loe, döngüden kurtulamayan yaşamlar için panzehir. İhtimal var, ihtimalin olması bile çok büyük bir şey. Bu döngünün dışında da yaşam var.
Babanın dört kez vurduğu elin yansısı göbekteki dört vuruşa dönüşür, anımsama çabası. Sanıyor anlatıcı, dört kez vurdu. Üç kez üçlüyor, üç kez dörtlüyor vuruşları. Bilse kesin söylerdi, göbeğine vurduğu kezi bilirdi ama o da suya düşmüş, su evrensel çözücüdür ve her şeyi birbirine karıştırır, denizler bu yüzden güzeldir, düşünceleri de çözer. Anlatıcının bir su kenarında anlattığını düşünerek mutlu oluyorum ve yiten babanın özlemini duyumsamak isteyip duyumsayamıyorum. Ben babamı tanımıyorum ve anlatıcıyı kıskanıyorum, benim de aklımın tarihinde bölük pörçük anılar olsun, bütün pencereler babamla dolsun ve her pencerede farklı bir babamı görsüm isterdim ama görseyemem, zihnimin o kısmı boş. Türkay'ı/anlatıcıyı kıskanmaya devam edeceğim.
Her sayfaya bir bölüm, son bölüm hariç. Ele dört kez vurulması tekrarlanır, her bölüm için bir vuruş. Parçalar bağlantısızdır, anı çavlanı. Tişörtteki Zagor'u söyleyen, Tarzan olduğunu söyleyen, 29 Kasım Perşembe gecesi dört kez vuran baba, o geceye kadarki hemen her şeyiyle, bir çocuğun, gencin, adamın anılarında farklı biçimlerde hatırlanır/yaratılır. Vuruşlarda zaman değişir, aynı olayı hem çocuktan hem de adamdan dinleriz, sonrasında tekrar tekrar dinleriz, farklı biçimlerde. Parçalar birbirine bağlıdır, bir anının imgesi başka bir anıyı sürükler, bazen kendisini sürükler ve biçim değiştirir. Tekrardan doğan farkları görebiliriz; sözcüklerin yerleri değiştiği için anılar da değişir, babanın oluşturulmasında yaşamı oluşturan her bir parçanın türevi mevcuttur. 29 Kasım Perşembe, yıllar öncesinin doğumgününden üç gün sonrasına denk gelir örneğin, babanın hediyeleri arasında çizgi romanlar ve filmler vardır. Babanın elleri hatırlanır, bir çizgi romana not düşüp imzasını atarken sol elini kullanmıştır, anlatıcının sağ eline dört kez vururken kullandığı sol eli. Elinin avuç içi hatta. Dizkapağı kemiğinin küçükken çıktığı bir babanın kemiği neden çıkardığını sonda öğreniriz, bir anının devamı gelebilir veya gelmeyebilir, anımsamanın ortaya çıkmadığı sürece bilinemeyecek eksikleri belirir ve belirmez. Anlatıcının birkaç anısı, dip ve zirve noktalarından ibarettir, gündelikler de vardır ama yoğunluklu değildir.
Leonardo da Vinci'nin babasıyla ilgili yazdıklarını inceleyen Freud, iki kez yazılan ölüm saatinden baba-oğul ilişkilerini irdelemiştir. Anlatıcı, bu konuyu tekrar tekrar düşünür ve upuzun tümceler diken sağ elini, kurşunkalem tutan sağ elini bilir, babasının dört kez vurduğu. Denizyollarında çalışan babanın emekliliği pek hoş geçmemiştir, işe gidenlere bakıp onlara imrenir. İşe başladığı zamanlarda uzun saçlıdır, "Şirkete hippi geldi," derler, etrafını çevirirler. Orijinal bir babadır, anlatıcı söylediği bütün garip şeyleri hatırlar, dinlediği şarkıları bilir. CRR -Creadence mı ne yazmışlar, yanlış olmuş ama olsun- ve Marianne Faithful, bir sürü old-gold işler babanın kalemidir, anlatıcının götürdüğü Marianne Faithful konseri babaya hoş bir sürprizdir ve hatırlamaya değer bir anıdır, defalarca. Futbol maçları, babayla yapılan kavgalar, karne düzenbazlıkları, sigara, ameliyatlar, evlilik, torun, ameliyatlar, Freud, sol el, dört kez. Son bölümde kronolojik sıraya yakın bir seyirde, yekun sağlandıktan sonra hepsinin dizimi. Baştan sona, babanın son anlarına kadar anı dökümü. Anlaşılması zor bölümler anlamlarına kavuşur, babanın eksiksiz bir portresi ortaya çıkar.
Babayı anımsıyor anlatıcı, anıların kaybolmaya meyilli olduklarını bildiğinden tekrar tekrar anımsıyor, pekleşsin diye diğerleriyle karıştırıyor. Birini unutmamanın en iyi yolu. Baba artık orada değil ama her zamanki gibi koltuğunda, orada.