Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Yüzey. Ağaçlar, binalar, insanlar, toprakta gömülü altınlar. Katman. Şehrin kuşatıldığı zamanlarda altınlarını gömen köylüler, sığınaklarda felaketin geçmesini bekleyenler, dehlizlerde saklanmaya çalışanlar. Alt katman. Zırhlı askerler kapıları kırmak için koç başıyla saldırıyor, içeridekiler şehirlerini kimin ele geçirmeye çalıştığını bilmiyor. Atılan oklardan biri surların üzerinden geçiyor, kıyamet anında etrafına topladığı çocukları eğlendirmeye çalışan ihtiyarın böğrüne saplanıyor. Daha da alt katman. Sessizlik. Çayırlarda bir adam, bulutları izliyor. Bir altı. Toprak. Sessizlik.

Paris'in altı kat kat mezarlıkla, üstü de mezarlarını sırtlarında taşıyanlarla dolu. Radyo dalgalarının izini ilk salınımdan itibaren izleyebiliriz, birkaç ışık yılı uzağa kadar. Yaşayanların izini de toprağın derinliklerine kadar, belirli bir noktaya ulaşıncaya dek izleriz. Sonrasında boşluğun uğultusu. Jach, bu uğultuya kadarki süreci inceliyor. Dünyanın uğultusunu. Modern şehirlerden barbarlara yolculuk. Aslında barbarlardan barbarlara; kentleşme sürecinde mezarlıkların ve kutsal sayılan bölgelerin etrafında oluşan meskenler su kaynaklarıyla birleşti, böylece felsefenin ve sair uğraşın doğduğu alanlar ortaya çıktı, barbarlıktan medeniyete ölülerin ve evrensen çözücünün omuzlarında ulaşıldı. Birileri bu düzeye daha önce geldikleri için gelemeyenleri kendilerinden ayırdılar. Medeniyet, ikiliklere çok şey borçlu. Rémi Brague'ın Avrupa: Roma Yolu nam incelemesini öneririm, bu metinle paralel okunursa Romalılığın ve Avrupalılığın aynı şey olduğu görülebilir. Neyse, Jach anlatısını ikinci tekil şahıs üzerine kuruyor. "Siz" gidiyorsunuz, görüyorsunuz, anlatıcı gözlemliyor ve öznenin yaptıklarını sıralıyor. Yine bir ikilik; devini ve sabitlik.

Bölümlenmiş bir anlatı: Kütüphane, Metro, Kafe, Cadde, Mahzen-Mezar, Barbarlar, Romalılar, Varış, Ayrılış, Uyanış. Mahzen-Mezar'da muhtemelen uyuyakalan öznenin Roma döneminden kalan kemiklerle dolu mahzenlerde bir savaşın arifesine uyandığını görene kadar günümüzün sokaklarında geziniyoruz, uyanışlar birlikte Romalıların ve barbarların ağzından iki farklı cephenin birbirlerine dönüşme aşamalarına şahit oluyoruz.

Jach, şehri ele alırken mitolojiden felsefeye, teknolojiden medeniyete pek çok konuda fikir yürütüyor, kurduğu bağlantılarla mekânı birçok açıdan üretiyor. Mutlaka okunması gereken bir metin, uğultuyu merak edenler için.
Okuduğum üç biyografi arasında en kapsamlı olanı. Carpenter aylar boyunca Christopher Tolkien'ın evindeki belgeleri karıştırmış, J. R. R. Tolkien'ın kardeşi Hilary ile mektuplaşmış, C. S. Lewis'in mirasçılarının yardımıyla iki dostun birbirlerine yolladıkları mektuplara ulaşmış, J. R. R. Tolkien'ın birçok romanının elyazmasını barındıran Marquette Üniversitesi'ni ziyaret etmiş. İkinci ve üçüncü kaynaklara kadar indiği için Carpenter'ın kapsamlı bir biyografi kaleme aldığını söyleyebiliriz. 1976'da tamamlanan biyografi aynı zamanda Tolkien'ın ilk biyografisi.
Tolkien, biyografilerin edebi eleştirinin bir formu olarak kullanılmasını sevmezmiş, metinle yazarı birbirinden ayırırmış. Carpenter, Tolkien'ın ömrünün son zamanlarında çocukluk hatıralarına dair birkaç sayfa yazdığından ve eski mektuplarla evraklara açıklayıcı notlar düştüğünden yola çıkarak biyografisinin yazılacağını öngördüğünü söylüyor. Tolkien, biyografisini yazacak olan kişinin işini olabildiğince kolaylaştırmış. Edebi eleştiride bir değerinin olup olmaması, yazarın hayatının merak edilmesine bir engel değil, Tolkien ömrünün sonuna doğru hayran mektuplarının altında ezildiği zaman yaşamının merak edileceğini düşünmüştür. Metinlerine yansıyan benliği incelenirse kendisine dair pek çok şey bulunabilirdi ama dolaylı bir yol olurdu bu, sonlara doğru fikirlerini değiştirmiş olması kuvvetle muhtemel. Kırlarda geçen çocukluğu, annesinin ölümünden sonra kentin göbeğinde bir başına -bu bir başınalık yaşamı boyunca sürmüş- öğrenimini sürdürürken parasızlıkla mücadelesi, betonun, benzinin ve teknolojinin ortasında çektiği yalnızlık, yarattığı dünyaların parlaklığını ve uzak zamanların anıları olarak düşlediği her şeyin tarihçesini çıkarmadaki inatçılığının sebebi olarak gözüküyor. Bir şeyleri başarma isteği. Muhteşem üçlemesinin yazılmaya başlandıktan on yıl sonra yayımlanması, Tolkien'ın mükemmeliyetçiliği hakkında fikir veriyor. Metni tekrar tekrar kontrol etmek, hayran mektuplarının gösterdiği eksikleri veya çelişkileri gidermek derken Tolkien kendini 60 yaşında buluveriyor. Beklemediği bir şöhrete sahip olduktan sonra Silmarillion üzerinde çalışacağı zamanı bulabiliyor nihayet, seksen yaşında. Ömrünün yetmediğini biliyoruz, bu büyük eseri oğlu tamamladı ama uzunca bir süre birlikte çalışmışlar, haritaları Cristopher çizmiş ve ölümünden bir süre önce baba Tolkien, oğluna metnin nasıl tamamlanması gerektiğine dair talimatlar bırakmış. Bitmeyen hikâyeler de farklı bir kitap olarak basıldı. Babasının metinlerine bağlı olduğu kadar yaşamına da bağlı Christopher, katı korumacılığının sebebi var. Hatta kendisinin biyografisi de yazılmalı, aralarındaki ilişkiyi daha iyi görebilirdik.
Tolkien'ı ziyaretiyle başlıyor Carpenter, birkaç dakikalığına "saygın ve sıkıcı" bir banliyö olan Headington'a geliyor. W. H. Auden, Tolkien'ın evi için "berbat" demiş ama Carpenter katılmıyor buna, normal bir ev. Garaja geçiyorlar. Yüzüklerin Efendisi'nin çeşitli çevirileri, Orta Dünya haritası, sayısız mektup, not, kalem uçları, daktilolar. Kitap ve tütün kokan bir oda. Tolkien, hayranlarından birinin dikkat çektiği bir çelişkiyi düzeltmek için çalışıyor. "Kitabından kurgu bir eser gibi değil de gerçek olayların bir kronolojisiymiş gibi bahsederek her şeyi büyük bir ayrıntıyla izah ediyor; sanki kendisini düzeltilmesi veya açıklanması gereken önemsiz bir hata yapmış olan bir yazar gibi değil de tarihi bir belgedeki belirsizliğe ışık tutması gereken bir tarihçi gibi görüyor." (s. 4) Burayı biraz açmak lazım. Tolkien, yazmakta olduğu metinler hakkında konuşurken hiçbir zaman kontrolün kendisinde olduğunu söylemiyor, tek ve kusursuz bir yaratıcıymış gibi davranmıyor zaten. Konuşmalarında, "Bunun ne anlama geldiğini araştırmam lazım, keşfetmem lazım," gibi cümleler kurarak karakterlerin, olayların nereye gideceğini bilim adamı titizliğiyle ortaya çıkarmaya çalışıyor. Tolkien'dan bağımsız bir mitoloji bu, yazarı tarafından yaratılmadan çok daha önce orada. Tolkien'ı yazardan çok arkeoloğa benzetiyorum; yüzlerce yıl önceki dilleri ve her şeyin gömüldüğü bilinçaltını kazıyor, bulduklarını tasnifleyip sıraya koyuyor. Bazen koyamıyor. Kolektif bilinçaltının ve sözün zamanların ötesine taşıdığı mitleri tek bir zihin taşıyor. Korkunç bir yük. Zaten ipin ucunu bırakmış Tolkien, hayranlarından birine cevap mektubu yazarken bir kaynaktan yararlanması gerekince gelecek hafta vereceği konferansın notları gözüne çarparmış, oturup konferans metnini yazdıktan sonra uzun süredir aradığı bir kitabı masanın altında bulurmuş, kitabı okurken aklına takılan bir şeye bakmak için kütüphaneye gidermiş ve aradığı kaynağı bulup mektubunu yazmaya devam edermiş. Her şeyden biraz. Carpenter, Tolkien için, "disiplinli ve dağınık" diyor. "Sanki garip bir ruh yaşlı bir profesör kılığına girmiş. Beden bu dökük banliyö odasında volta atıyor olabilir ama aklı çok uzaklarda, Orta Dünya'nın ovaları ve dağlarında dolaşıyor." (s. 6)
Diğer biyografilerde hayatının genel hatları çizilmişti, ben o meselelere girmeden ilginç bulduğum noktaları ele alacağım. Güney Afrika'da doğan Tolkien'ın dedesinin ismi John, babasının ikinci ismi Reuel. Ronald'ın aileyle bir ilgisi yok, tamamen özgür bir isim. Tolkien'a arkadaşları "John Ronald" diye seslenecek. C. S. Lewis, "Tollers" diyecek. Neyse, tatlı bir bebek Ronald, annesi bir mektubunda onu elfe benzetiyor. Beyaz insanın gaddarlığının hüküm sürdüğü bir ülkede yerlilerin nefretiyle karşılaşabilirdi ama baba Arthur, Hollandalıların yerlilere davranış biçimini hiç sevmezmiş ve onlara çok iyi davranırmış. Aile seviliyor aslında, rahat bir yaşamları var ama anne Mabel orayı hiç sevmiyor, gitmek istiyor. Arthur orada kalmak zorunda. Anne ve iki oğlan İngiltere'ye dönüyorlar. "Ronald'ın aklında birkaç Afrikanca kelimeden, kuru, tozlu, çıplak manzaranın uçuk bir hatırasından başka bir şey kalmayacaktı; Hilary ise bunları bile hatırlayamayacak kadar küçüktü." (s. 15)
İngiltere'ye dönüş. Arthur bir süre sonra hastalıktan ölüyor ve zorlu bir yaşam başlıyor Mabel'le çocukları için. Tolkien'ın baba tarafıyla anne tarafının tarihçesi kısaca verilmiş. İlginç bir bilgiyi alayım; 1529'daki Viyana kuşatmasında Arşidük Ferdinand'ın yanında Türklere karşı savaşan George von Hohenzollern, padişah sancağını ele geçirince "gözüpek" anlamındaki "Tollkühn" ismine layık görülmüş. Hilary ve Ronald için uygun bir isim; ikisi yeni evlerinin yakınlarındaki çayırlarda oynuyorlar ve hayali yaratıklar uydurmaya başlıyorlar. Kral Arthur efsaneleri hoşuna gidiyor ama daha çok periler, elfler ve ejderlerle dolu olan hikâyeler çekiyor onu. Tolkien, dört yıl boyunca bu dünyada yaşadığını ve hayatına en çok bu dönemin etki ettiğini söylüyor.
Tolkien ve tiyatro. Tolkien, tiyatroyu "gerçeğin zorlama bir yansıması" olarak görüyor ve sevmiyor. Shakespeare'in ağaçların yürümesi fikrini içeren oyununu farklı bir biçimde kullanıyor bildiğimiz gibi, esin kaynaklarını ön yargılarıyla baltalamıyor. Efsane piposu da ergenlikten kalma; Peder Francis nam aile dostlarının piposundan etkileniyor ve tütünün keyifli dünyasına ortak oluyor. Inklings toplantılarında viskinin ve tütünün bahsi var bir tek.
Annenin ölümü. Mabel öldükten sonra Tolkien her şeyin geçici olduğu fikrine kapılıyor ve kaybetme korkusu yaşamının sonuna kadar peşini bırakmıyor. Hiçbir savaşın sonsuza kadar kazanılmış olmadığı düşüncesi bu sıralarda doğuyor. Bu açıdan eşi Edith'le ilişkisine baktığımız zaman, bilemiyorum ama aşktan çok bu kaybetme korkusunun etkisi büyük diye düşünüyorum. Anne ölmeden önce ailenin taşındığı evde yaşayan bir kız Edith, Tolkien'dan üç yaş büyük. Sohbet ediyorlar, birbirlerine mesajlar bırakıyorlar, güzel bir arkadaşlıkları var. Uzaklarda kalan yeşil kırların özlemini Edith'le dindirmeye çalışıyor Tolkien, kıza aşık oluyor ama Peder Francis bu konuda kaygılı; Tolkien'ın eğitim hayatının aksamasından korktuğu için ikisinin görüşmesini istemiyor. Üç yıl boyunca görüşmüyorlar, sonrasında Edith'e mektup yazan Tolkien, kızın nişanlandığını ve evlenmek üzere olduğunu öğreniyor. Basıp gidiyor, nişanı bozduruyor ve evleniyorlar. Sonrasında erkek egemen bir dünyanın içine düşüyor Edith, "gölge kadın" rolüne bürünüyor. Yetenekli bir piyanist olmasına rağmen eşine ve çocuklarına bakmak için kendini feda ediyor, tipik bir aile kadınına dönüşüyor. Tolkien, Edith'i akademik ortamlara, arkadaş ortamlarına pek sokmuyor. Bir süre sonra dışlanıyor Edith, hiç çağrılmıyor. Ne korkunç bir şey. Açıkçası Tolkien'ın Edith'in acısı üzerinde yükseldiğini düşünüyorum.
Beowulf, Sir Gawain, filoloji, akademideki dil-edebiyat çatışmaları, arkadaş grupları, bunlar adım adım masallara ve hikâyelere çekiyor Tolkien'ı. Her şeyin geçiciliği karşısında kendi mitini kurmaya girişiyor. Yunan ve Latin yazarlardan bıktığında -Oxford günlerinin başlangıcına denk geliyor- Germen edebiyatına da sarmış, diller konusunda zaten müthiş. Uydurduğu diller -Eski Nors, Keltçe vs. kaynaklı- Sindarin ve Quenya olarak metinlerde yer alıyor. Bir yolculuk dönüşü alınan kartpostallardan birine Tolkien özellikle not düşmüş. William Morris'in eserleriyle de bu dönemde tanışıyor. Morris, Tolkien'ı en çok etkileyen üç yazardan biri olabilir. Otonom çevirdi, henüz okumadım ama iki kitabı var elimde. Her neyse, Morris'in detayları, tasvirleri ve hikâye anlatıcılığı, biçim olarak Tolkien'a esin kaynağı oluyor. Earendel'in Yolculuğu da bu zamanlarda ortaya çıkıyor. İlk kıvılcım. Bu kıvılcımdan koca bir evren doğuyor.
Savaş zamanları, yayın hakları çekişmeleri, eleştiriler, hayaller derken noktayı koyuyor Carpenter. Ekleriyle birlikte 325 sayfalık nefis bir çalışma. Ekler dedim de, çevirmenin düştüğü nota göre Tolkien'ın çevrildiği dillerin listesi Ekler bölümünde yer alıyor ama aslında yer almıyor. Unutuldu sanırım. Neyse, Tolkien işte. Canım Tolkien'ım, rüzgâr her şeyi alıp götürmedi.Tolkien'ın mektupları titizlikle incelenmiş, Carpenter müthiş bir kronoloji çıkarmış ortaya. Fanatikler için ilginç ayrıntılar içeriyor. Tolkien'ı ve yarattığı evreni seven herkesin okuması lazım bu biyografiyi.
Felsefe nasıl yapılır, yapılması lüzumlu mudur, lüzum nedir, nerede bulunur, felsefe yapmamak yine de felsefe yapmak mıdır, insanın kendini konumlandırmasında felsefenin rolü nedir, bu ve buna benzer soruların cevaplarını arıyor Jaspers ve her cevap -felsefenin doğası gereği- yeni bir soruya ulaşıyor. Bu sorulardan birinin cevabında Platon'un ve çömezi Aristoteles'in kurduğu sistemin dışına çıkılmasının pek mümkün olmaması. Bu iki filozofun dünyayı maddeleştirme/parçalarına ayırma biçimi insanın dünyayı algılayışını tam olarak kapsayıcı nitelikte olduğundan kendi zamanlarından günümüze kadar söylenenler ikisinin kurduğu temelin üzerinde yükseliyor, tarih bilincimizden şeylerin doğasını anlamlandırmaya kadar pek çok arayış/buluş için başka bir kaynak yok gibi gözüküyor. Bu noktada yapımızı düşünmeye başlıyorum; beş duyu organımızdan fazlası olsaydı, beynimizin çalışma biçimi hayal gücümüzün ötesinde bir noktaya ulaşacak denli farklı olsaydı, farklı bir canlı formu olsaydık o zaman düşünce tarihi bambaşka bir yol alabilirdi. Bundan sonrasında, ne zaman gerçekleşir veya gerçekleşir mi, bilemiyorum ama insan-ötesi bir noktaya geçtiğimizde sözcüklerle kurulan bütün düşünce yapıları ortadan kalkacak veya radikal bir biçimde değişecek. Sanırım. Sözcüklerle kurulan dedim, sözcüklerden uzak durmanın felsefeye eklemlendiği noktada Wittgenstein'ı da anıyor Jaspers. Biraz sonra anlatayım.
1950'li yılların başından on iki radyo konuşması. Bölümler bu konuşmalara göre biçimlenmiş, her bölümde felsefenin ayrı bir yönü ele alınıyor. İlk bölümde felsefenin neliği inceleniyor, ben buradan potpuri yapıp her şeyi her şeye bağlayayım. Bilimle felsefenin birbirine teğet geçtiği noktalar, bilimin kesin bilinirlik niteliğine kavuşup felsefeyle yollarının ayrılması gibi meseleler, bütünün bir parçası olarak felsefenin ilk ayrılık noktasını belirliyor. Jaspers'a göre felsefenin kesinliği, öznenin ikna olma durumunda beliriyor. Edimlerimiz yoluyla felsefenin sunduğu görüşleri kabul etmiş oluruz, tersi de geçerli. "Felsefenin insan-olmaya dökülmesi" diyor buna Jaspers, aynı noktadan "ben-olmak" kavramına geçiyor. Çocukların ve delilerin bakış açısını yitirmemenin erdemi çıkıyor ortaya. Nedir, sakıncasız sorular ve sözler. Her şeyden önce ne vardı, başka biri olmaya çalışıp olamamanın anlamı nedir, güneşe paralel duygu, gelmesi mavinin bitik bunguya. Mesela. Kodlara bağlı kalmamak, her şeye şüpheyle yaklaşabilmek, sonsuz merakı yitirmemek, bunlar felsefenin kökeni. "Felsefe yolda olmaktır." (s. 11) Zen benzeri bir durum var ki zaten sistemli bir düşünmenin karşı kutbunun çok da uzakta olduğunu düşünmemek gerekir, aradaki mesafe teolojik çıkarımlarla başlayan düşünme eyleminden doğar ama çok derinlerde iki noktanın da birleştiği bir kaynak var. Bu kaynağı bulmaya çalışmak diyor Jaspers, düşünceler üzerine düşünmek, yaşayan düşünceyi gerçekleştirebilmek, felsefenin güzergâhı budur. Kuşatan'ı sezebilmek, belki de son noktası da bu.
Her şeyin yüzdüğü zemindir Kuşatan, orada olduğu hissedilir ve bundan ötesine geçmez. Dünya varlığının güvenilmezliği düşünüldüğünde ortaya çıkar, yöntemsel düşünmenin ulaşamayacağı noktada belirir, her şeyin yadsındığı veya kabul edildiği andan çok uzaktır, sorulursa bilinmez, sorulmazsa bilinir. "Sınır durumlar" Kuşatan'ın ortaya çıktığı durumlardır, yaşanabilecek uç duygularda belirir. Burada "iletişim" öğesine geliyoruz. Jaspers'a göre insan etkileşimsiz bir hiçtir. Çatışmalardan doğan bir düşünme hali vardır, duygular ve düşünceler bu çatışmalardan doğar ve insanın sınırlarını bir tık öteye taşır. Eşikler aşıldıkça önde daha büyük bilinmezler belirir, sorular bu kez onlara yönelir. Kesinlik, şüphe ve merak. Üçünün sırasız belirimi felsefenin temelidir.
Felsefe Kuşatan'a ulaşma çabasıdır. Oraya ulaşmak için bir şey yapmanın gerekliliği üzerinde durmak pek doğru değil, Zen oradan sopa gösteriyor açıkçası ama ekollerden ve kaynağın biçimlerinden bahsetmek gerek. Thales diyor Jaspers, her şeyin su olduğunu söyledikten sonra ateş, hava, tin, atom fikirleri ortaya çıktı. Materyalizmin altın çağlarından birinde çok uzaklarda her şey bambaşka bir akıştaydı ama yöntemsel düşünce inceleniyor, zirvede o var. Varlık karşımızda duruyor, nesne olarak var ve biz özne olarak onu algılayabiliriz. Üzerinde düşünürsek bir de, Kuşatan'dan dökülenleri toplamaya başladığımız söylenebilir. Ne ki Kuşatan nesne değildir, anlamı sayısızdır ve özne-nesne ayrımına indirgenemez. Aşkın olanla ilişkimiz bunun çok daha ötesine uzanır, Tanrı'yla veya yaratıcının herhangi bir formuyla olan bağlantımızı zihin, canlı-var olma ve kendi tarihselliğimiz-kendi oluşumuz ekseninde kurarız. Tarihselliğimizde zamanların birbiriyle olan iletişimini ve kronolojik seyri kodlandığı biçiminden çıkarmaya çalışarak aşkına ulaşırız, canlı var-olmamızı bedeni yüklendiği sorumluluktan kurtararak, düşünceyi kısıtlayan bir olgu olmaktan çıkararak bilir ve aşkına ulaşırız, zihnimizi taşıdığı her şeyle birlikte sürüklenirken sabitlemeye çalışarak aşkına ulaşırız. Ulaşırız ama kim ulaşabilmiş, metafizik öğretileri kavrayabilmek için fiziğin doğasını kavramak gerekir, bunu tamamıyla başarmak gerek. Ondan sonra boşluğa bakmaya başlayabiliriz. "Aldatıcı sağlamlıklardan düşmek, havada kalmaktır, uçurum görünen özgürlük alanıdır, görünürdeki hiçlik, gerçek varlığın bize konuştuğu bir şeye dönüşür." (s. 31)
Gidiyor daha, Kierkegaard'ın ve Nietzsche'nin yığınlaşarak ilerleyen felsefi deneyimi -kısmen- bozuma uğratmasından Tanrı'nın felsefeyle ilişkisine, Kant'ın ahlakî talebinden ödevlerinin özneyi biçimlendirmesine kadar pek çok farklı meseleyi açıyor Jaspers, düşüncenin birbirini çoğaltan yollarının doğasını anlatıyor. Son noktada yapmamız gereken şeyler şunlar: Özgürlüğün tutsaklığa son derece açık doğasını doğru anlayacağız ve özgürlüğümüz derecesinde bir noktaya, belki kendimize tutunacağız. Düşüneceğiz ve kendi kerteriz noktalarımızı belirleyeceğiz. Her anın bir başkasına yol açtığı gibi her kendimiz bir başka kendimize yol açıyor, bu doğru ama sürüklenmemek için anlayacağız, anlamaya kendimizden başlayacağız.
Metnin alt başlığı Felsefeye Giriş. Dünyanın kimi filozoflarca belirlenmiş çizgilerine göz atmadan önce felsefenin, insanın, Tanrı'nın ve düşüncenin kimliğine dair temelde bir şeyler edinmek faydalı olabilir. Felsefeyle ilgilenenler için de hoş, derli toplu bir çalışma.
İthaki'nin "Karanlık Kitaplık" adlı yeni serisinin ilk kitabı. Bu metinle başlamaları çok iyi olmuş, baskısı uzun süredir yoktu. Bilimkurgu Serisi'nde de aynı şeyi yapıyorlar, hiç çevrilmemiş metinlerin yanında uzun süredir baskısı bulunmayan, eskiden bastıkları metinleri de gün yüzüne çıkartıyorlar. Ne iyi.
Gene Kelly'ye ithaf. Sözlükte okudum sanırım, Gene Kelly ilk hali senaryo olan bu anlatıyı filmleştirmek istemiş ama ömrü yetmeyince -yanlış hatırlıyor olabilirim- Bradbury senaryoyu romanlaştırmış. İyi etmiş.
Stephen King, bu eserin Bradbury'nin muhtemelen en iyi eseri olduğunu düşünüyor. Düşünmelidir, kendi dünyalarını yaratırken bundan o kadar çok esinlenmiş ki fark etmemek mümkün değil. It, Needful Things gibi romanlardaki bazı mevzulardan yola çıkayım; arkadaşlığı bir numaraya koyuyorum. King bir röportajında dostluğun derin bağlarının engelleri yıkmak için en büyük silah olduğunu söylüyordu bir röportajında. Sevgiyle, dolayısıyla mutlulukla doğrudan alakalı. Bradbury'nin iki çocuk karakteri Jim'le Will'in dostlukları böyle bir has dostluk. Çekecekleri onca sıkıntıya rağmen birbirlerinden güç bulacaklar, Will'in babası Charles da çocukların dünyasına adım atınca kadro üçlenecek, dostluk katlanacak ve zafer kazanılacak. İkinci aşamada kasaba yaşamı var. Bilinen çevre. Ne kadar değişirse değişsin, tanıdık insanlar kötülüğe ne kadar uğrayıp farklılaşırsa farklılaşsın, bu kasabalar sıkıcı olmalarına sıkıcı ama kasabanın ruhu çok kuvvetli, değişime son derece kapalı. Bunun üzerinden Bradbury'nin kapitalizm analojisi kurduğuna dair yorumlar var. Kasabaya gelen karnavalı bütün ucube yenilikleriyle birlikte tüketime yöneltici bir enstrüman olarak görebiliriz, ahali ikiye ayrılır ve bir kısmı kasabayı muhafaza etmeye çalışırken diğer kısım yeniliğe uyum sağlar, ruhun parıltısının büyük bir parçasından ödün vererek. Makul bir yorum ama ben her şeyi farklı bir şekilde yorumladım. Az sonra. Üçüncü aşama, kötünün belli aralıklarla tekrarlanan ziyaretleri. It'teki araştırma faslını hatırlarsak fotoğraflardan gazetelere birçok kaynakta sevimli palyaçomuzu görmek mümkündü. Aynısı burada mevcut; Charles bir kütüphane çalışanı olarak bu kaynaklara kolayca erişebiliyor ve karnavalın izini yüz elli yıl öncesine kadar takip edebiliyor. Dört, umutsuzluktan/mutsuzluktan güç bulan kötülük. Beş, kötülüğün kozmik doğuşu. Muhtemelen başka gezegenlerdeki yaşam formlarına da tebelleş oluyordur. Daha da gider bunlar, Bradbury öyle bir dünya kurgulamış ki kasabanın tekinde geçen korkunç olaylardan çok, çok uzakta bir mesele var burada; insanoğlunun sonsuz boşlukta bir anlam ışığı aramasının hikâyesidir anlatılan.
Bradbury'nin lirik, imgelerle dolu anlatımına ne demeli, hiç bilemiyorum. Kimilerine çok yorucu, çok anlamsız gelmiş ama öyle bir ustalık var ki renkleri birbirine dönüşebilen epik bir şiirle karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Kısa cümleler ve paragraflar da bu duyguyu veriyor ama üzerinde durulması gereken asıl nokta, dikkat çekici eğretilemeler, itmeler, çekmeler. Masala benzer yönler de var; çocuklardan birinin gece yarısından bir dakika önce, diğerinin bir dakika sonra doğması gibi. Nerede çıkacakları hiç belli olmaz; klasik anlatımın zihinde oluşturduğu aynı renk kareler yerine parlayan, sönen, farklı açılara kavuşan anlar mevcut. Bazen kurmacanın büyüsünü bozabilecek kadar ayrıklaşsa da bu anlatım biçiminin insanoğlunun en eski korkularını yüzeye çıkaran temel marazları ele almak için gereken epikliği sağladığını düşünüyorum. Birkaç örnek vereyim:
"Bazen o kadar yüksekte, o kadar akıllı bir uçurtma görürsünüz ki neredeyse rüzgârı tanıyordur." (s. 51)
"Ay bataklıkları ve eski Mısır sargıları kokuyordu." (s. 103)
"Gece, antik Mısır'ın ince kumları kasabanın ardındaki kum tepelerine sürükleniyormuş gibi kokan sonbahar yapraklarının tozuyla tatlıydı." (s. 129)
Karahindiba Şarabı'ndaki büyünün tıpkısı, hatta zamanın ağır akışı ve durgunluğu da olduğu gibi burada. Zamanın uğultusu olarak özetlenebilir hikâye; sonsuzmuş gibi gelen ama nihayetinde biten bir yolculuğun sesi neye benzer? Tozlar süzülürken çıkan sese mi? Dünyanın dönerken çıkardığı sese mi? Akışa karşı çaresiz olduğunu hisseden insanın iç geçirmesine mi? Her şeye benzer, her şeyden bir parça taşır. Korkudan, acıdan, doğadan ve üstünden, sayısız parçalı bir var oluş. İki oğlanın maceralarına bu açıdan yaklaşacağız, kahramanlıkları boyunca yolculuklarının gürültülerini duyacağız.
Jim Nightshade ve William Halloway. 24 Ekim'de kasabaya gelen yıldırımsavar satıcısından bir savıcı alırlar, üzerinde kadim diller dahil pek çok dilde yıldırımı uzaklaştıran sözler vardır. Adam pek karanlık bir şeyin yaklaştığını söyler, çocukları uyarır ve ortadan kaybolur. Ele geçirilmiş olarak karnavalda görürüz sonra, kurtulamamıştır. Çocuklar kurtulmuştur ama adım adım gidelim, ikisi kütüphaneye giderler ve Charles'ı görürler. Binlerce dilin, binlerce sayfanın konuştuğu bir ortamda birbirlerini anlarlar, kitaplar onların ortak dilidir. Babanın onlara yakınlığını böylece anlarız. Jim daha derinlikli, ince bir hayta olsa da Will'in çocuk ruhu ve enerjisi bu iki farklı gücü birbirinin içine geçirir, tamamlanırlar. "Arkadaşlık bu, her birinin diğerinden ne şekiller ortaya çıkarabileceğini görmek için çömlekçiyi oynaması." (s. 25) Belki de çocuk oldukları için esip geçen rüzgarın, yapraklarını döken ağaçların, her şeyin farkındalar, bir şeylerin aynı kalmadığı ve aynı kaldığı duygusuyla yaşarlar. Baba Charles bunu daha iyi anlar ve kendi çocuğu için çok yaşlı olduğunu düşünür, kendi çocukluğundan da çok uzakta olduğu için yalnızlığı ve kaygıları artmıştır. Umacılar onu bu kaygılarından vurmaya çalışacaktır ama o bilge bir münzevi olarak ne yapacağını geç de olsa bilir. Neyse, oraya var.
Kasabalıları tanırız, insanlar yaşlandıklarını fark ederler. Karnavalın el ilanları ortalıkta uçuşurken havada asılı kalan meyan şekeri ve pamuk helva kokusu, geçen zamanın yığınını fark ettirerek herkesi korkutur. Kaygının ilk tohumları atılır, böylece insanlar mutluluktan adım adım uzaklaşmaya başlayıp savunmasız hale gelirler. Her bir kaygı için bir ucube vardır adeta; dünyanın en kıllı kadını, cüce, iskelet ve diğerleri. Son olarak Bay Dark, Resimli Adam. Onu tanıyoruz, Bradbury onun vücudundaki resimlerden devşirdiği öykülerle başka bir eser oluşturmuştu. Bu adamın sevimli palyaço ile benzerliği dikkat çekici, bahsettiğim gibi kozmik bir kötülüğün ta kendisi. Yaşamın zıddı. Elindeki silahlar oldukça kuvvetli; karnavaldaki atlı karınca sayesinde insanları gençleştirip yaşlandırabiliyor, hatta gençleştirme vasıtasıyla pek çok kasabalının canını yakıyor. Bizimkilerin aklını da bu aletle çalmak istiyor ama yemiyor çocuklar, helal. Bir tek bu yok, def edildiği zaman başka karavanların da kasabaya gelebileceğini söyleyen Charles, aslında zamanla gelip giden yaşlılık ve ölüm korkusunu anlatıyor. Dark'ın gücü bu korkuları canlandırmaya muktedir, fiziksel gücü de öyle. Kalp atışlarını yavaşlatabilmesinin yanında çocukların peşine düştüğünde Charles'ın elini çatır çutur kırması da pek dehşetengiz.
Karnaval kasabaya ulaştıktan sonra ucubeler yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Cadı'dan bahsetmek lazım, az çektirmiyor çocuklara ve Charles'a. Çocukların evden kaçıp saklanmalarına yol açıyor, Charles'ı öldürmesine ramak kalıyor. Diğer elemanlar da en az bu arkadaş kadar kıymetli kötüler ama sonları geliyor nihayetinde, tam da Jim ölmek üzereyken. Bu noktada Charles'ı anlatmak gerek, dünyanın uğultusunu duyan nadir insanlardan. Münzevi olarak sürdürdüğü yaşamı, otuz dokuz yaşındayken eşiyle tanışmasıyla birlikte değişiyor. Aşık oluyor, yerleşik yaşama geçiyor ve tek bir kütüphanede çalışmaya devam ediyor, onlarca kitabı okumaya devam ederek. Korkunun ve sevincin doğasını anlamış biri olarak çocukların ufkunu açıyor, birkaç bölüm çocuklarla Charles'ın konuşmalarına ayrılmış. Aslında Charles'ın tiradına ayrılmış demek daha doğru olur. Tek bir benzetme yapıp geçeyim, Cibran'ın Ermiş'i gibi bir adam Charles, yaşamı olabildiğince çözdüğü gibi karnavalın doğasını da çözüyor. Ölümden dönmesi bu çözümle birlikte gerçekleşiyor, umudunu geri kazanıyor ve gülüyor, gülümsüyor, kahkahalar atıyor, mutluluğunu canlı tutmayı öğrendikten sonra amacına ulaşmasına bir adım kalan Dark'ı durduruyor. Destansı bir mücadele; dişe diş.
Shakespeare'in dizelerinden doğan bu şahane anlatı için epigraftaki bir alıntı cuk oturmuş, Moby Dick'ten: "Gelebileceklerin hepsini bilmiyorum, ama ne olursa olsun, ona gülerek gideceğim." (s. 7) Yaptığımız bir şey aslında; her an ölüme doğru yürüyoruz ve bunu akla getirmeyip gülebiliyoruz, sonsuza kadar yaşayacakmışız gibi. Bradbury, sonsuza kadar yaşama düşüncesinin anahtarını veriyor bir anlamda.
Cemal Süreya'nın portreleri çok keyif vericidir ve haliyle imgelerle örülüdür, güzeldir. Yusuf Ziya Ortaç'ın portreleri iğnesi bol bir dille kuruludur, o da güzeldir ama Onat Kutlar'ın portrelerindeki doğallık diyeyim, bambaşka bir şey. Yakın çevresindeki insanları ele alıyor Kutlar, anlattığı kişiler tanışlığın ötesinde samimiyet kurduğu insanlar. Çoğu sanatçı, dünya çapında sanatçı hem de. Bu noktada sanatı ölesiye seven bir insanın izlenimlerini okuduğumuzu anlıyoruz; nerede sanatı yücelten bir ruh varsa onu buluyor Kutlar, onunla arkadaş oluyor ve anı biriktirmeye başlıyor. Her bir portrede bu anılardan faydalandığı gibi birebir görüşmelerin kayıtlarını ve ele aldığı insanın geçmişini -ailesinin geçmişinden itibaren- hikâye anlatırmış gibi kurguluyor, anlatılanları bir araya getirip dört başı mamur bir portre çıkarıyor ortaya.
Kutlar'ı 1995'te kaybettik, The Marmara'nın bombalanması sırasında oradaydı ne yazık ki. Ölümünden bir ay önce yazdığı not kitaba alınmış. Portrelerin sayısının elliyi aştığını, kitabın üç yüz sayfa kadar tutacağını, bir önsöz yazacağını -Filiz Kutlar'a düştü bu önsözü yazmak, eşinin ölümünden sonra ne zorlukla kaleme alınmıştır, kim bilir- ve kitabın adının tekrar gözden geçirilebileceğini söylüyor, Samih Rıfat'a ve Enis Batur'a. Sonuçta portreleri teslim ediyor ve bu kitap, Kutlar'ın son kitabı oluyor. Çok üzücü. İshak'a baktığımızda müthiş bir öykücü görüyoruz, denemelerinde tam bir aydın olarak ortaya çıkıyor. İKSV adına yaptığı çalışmalar, sinemaya verdiği emek ve daha pek çok uğraş, kültür dünyasının Kutlar'a ne kadar çok şeyi borçlu olduğunu gösteriyor. Vefalı da; eski arkadaşlarına portrelerinde yer veriyor ve onları onurlandırıyor. Belki yıllardır görüşemediği arkadaşları var bu portrelerde, farklı ülkelere ve farklı kıtalara dağılmış onca insan bu kitap sayesinde bir araya geliyor. Tek bir bilincin derleyiciliğinde bu toprakların saf yetenekleri bir bir sıralanıyor. Bazılarının adını dahi duymamıştım, bazıları hakkında pek bir bilgim yoktu, hepsini araştırdım. Kuşağımdan öncesi silinmemeli, neleri başardıkları ve yaşadıkları kayıt altına alınmalı. Yakın tarihin kültür-sanat camiasını da bir anlamda toplamış oluyor Kutlar, ne hoş bir çaba!
Bendeki ilk baskı, 1995 tarihli. 2016'da ikinci baskı yapılmış, ilk baskının kapağında Onat Kutlar turuncu. Yeni kapak açıkçası daha iyi; Kutlar'ın gülüşü pek sıcak ve gölgelenmemiş. İlk baskının ön kapağındaki "Yaşantı", bu kapakta "Deneme"ye dönmüş.
Altmış portre, birkaç tanesini alacağım. İlki İnci Aral olsun. 1983 İzmir Kitap Fuarı'ndan başlıyor anlatmaya Kutlar, Can Yücel'in İstanbul'dan gelen uçaktan çıkmamasıyla yaşanan küçük çaplı panik, şairin, "Ben zaten geldim, Şükran Lokantası'ndan gelin beni alın," demesiyle sona eriyor ve fuardaki söyleşiye geçiliyor. "İnce, esmer, zarif bir hanım" ortadaki sandalyede oturuyor, sağına ve soluna Can Yücel'le Onat Kutlar geçiyor. Söyleşiyi Can Yücel'in dobralığı yönlendiriyor, İnci Aral "sakin bir hoşgörüyle" söyleşiye katılıyor. Etkileniyor Kutlar, Aral'ın eserlerini okudukça daha da etkileniyor. Ölü Erkek Kuşlar üzerinden sohbet ediyorlar yıllar sonra. Bunu İnci Aral yapmıştı. Öykülerinin çoğunu okumuştum ama bu roman tam bir bozgundu. Yıkımdı, sanki her güzel şeyin yaşanması karşılığında daha büyük acıların çekilmesi gerektiğini anlatıyordu. Çok mutsuzdum, gerçekleşmeyen bir evliliğin az ertesiydi. Kısacası silinmez bir şekilde kazındı bana Ölü Erkek Kuşlar.
Kutlar'ın sorularını geçip direkt cevaplara geliyorum. Roman otobiyografik ama olay örgüsü ve karakterler değiştirilmiş. Aral, gerçeklikten yola çıkarak kuruyor karakterlerini ama bir ölçüde onları değiştiriyor, hatta gerçek hayatta var olanların romanda kendilerini tanıyamayacak kadar değişmiş olarak görebileceklerini söylüyor. İnsan sevgisi kaynaklı bir olay. Bunun yanında Bachmann, Calvino, Erendiz Atasü ve Ayla Kutlu, sevdiği yazarlardan birkaçı.
Cevat Çapan'la anılar da dikkat çekici. Kutlar, Gaziantepli bir ailenin çocuğu ve "hâlâ biraz Doğulu" hissettiği için bu Cambridge mezunu, filoloji asistanı gence hemen ısınamıyor. Oysa Sina Akşin'in ve Akşit Göktürk'ün arkadaşı Çapan, Kutlar'ın da arkadaşı sayılır ama aşılması gereken bir mesafe var. Aşılıyor, rakı sofrasında Çapan bir türkü tutturuyor ve Kutlar'ın gönlünü kazanıyor. Gözetleme kulesine dönüyor Kutlar, Çapan'ı izliyor. Baba Ethem Çapan'ın müthiş bir hikâyesi var, Kemah'tan Küba'ya yıllar sürecek bir serüven. Cevat Çapan bu açıdan şanslı, babadan tam destek. Adam dünyayı dolanmış, oğlunun okuması için elinden geleni yapıyor. Sonrasında tiyatro, şiir, akademi. İyi Şeyler'in de bahsi geçiyor. Bu şahane yayınevinden çıkan kitaplardan sadece biri var bende, keşke diğerlerini de bulabilsem ama nadir durumdalar ne yazık ki. Bunun dışında yakın zamana kadar Yeditepe Üniversitesi'nde ders veriyordu Cevat Çapan, yerini kızı Leyla Çapan aldı. Çok yakın bir arkadaşımın hocası. Babasının aynıymış, öyle diyor arkadaşım. Sevindim. Şiir çevirilerini miras olarak görse keşke.
Merlin Solakhan'ı anlatmak şart. İki sebepten; birkaç yıl önce izlediğim TEKerLEME'nin yönetmeni olduğunu unutmuştum, Kutlar'ın anılarında rastlayınca mutlu oldumİkincisi, zamanın birinde Salih Ecer'le evli olduklarını bilmiyordum. Salih Ecer 2013'te hayatını kaybetti, kıyak şairlerimizdendi. Kutlar 1970'li yıllarda birliktelikleri sürerken hatırlıyor Merlin'i. Sonradan ülkeler, birlikte oldukları insanlar değiştiyse de birlikte hatırlanmak çok hoş bir şey. Neyse, Behice Boran'ın sekreterliğini yapan Solakhan bir anda kaybolup Almanya'da beliriyor, sinema eğitimi için. Genellikle bu eğitimin niteliği ve sinemanın neliği üzerinden dönüyor sohbet. Kendisiyle yapılmış bir söyleşi var, Kutlar'la film projeleri varmış ama hayata geçirememişler. Çok önemli insanlar birbirleri için.
Tuncel Kurtiz, Turgut Uyar, İdil Biret, Ara Güler, Kudsi Ergüner, Demir Özlü, Oya Baydar, bir sürü insan. Geçtiğimiz yüzyılın önemli sanatçılarından birkaçı sadece, sohbetlerine doyum olmuyor. Geriye kalan elli sanatçıyı da okur görsün. Böylece Yılmaz Güney'in ardında yüzlerce kilometre yol gidip senaryo çalışması yürütmeye çalışan yönetmeni, Paris'e giden hemen her Türk sanatçının görüşmek istediği ressamı, diğer oncasını tanıyabilir, anılara yansımış biçimlerini keşfedebilir. Bunun yanında Kutlar'ın zaman zaman yükselen sitemini duymamak mümkün değil; kendi sanatçılarını sürgün eden, onlara acı çektiren devletin karşısında tek başına dikilir gibi yazıyor Kutlar. "Aydın"ın tanımını tek başına dolduruyor, müthiş.
Şahane bir kitap.