Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Masalarda bekleyen sayfaların üzerini lavlar örtüyor. Toprak, insana dair her şeyi derinliklerinde barındırmak için harekete geçerken kendinden koparılanları istiyor, metinler bir anda yüzeyin altına çekiliyor. Doğal felaketlerin yok ettiği metinler çok ama insanların yok ettikleri daha çok, insan doğadan daha sağlam bir yıkım örneği oluşturuyor. Kütüphanelerin yakılması, kitapların toplanıp yok edilmesi, bir sürü şey. Şimdiye kadar kaybolan onca eseri düşünmek ağır bir yük gibi çöküyor, özellikle eski zamanların kayıp metinlerinin sağlayacağı zenginlikleri düşününce. Stuart Kelly de benzer bir üzüntüyle yola çıkarak kaybolan metinlerin izini sürüyor. Çocukluğunda okuduğu çizgi romanlarla başlıyor anlatmaya, Dr. Who'dan Agatha Christie'ye geçişini ve ardından Antik Yunan metinlerini keşfedişini hikâyeştiriyor. Penguin'in klasikler serisinde Aristophanes olsun, Euripides olsun, kim varsa okuyor Kelly ama okuyamayacağı metinlerin varlığından ilk olarak bu adamların kayıp eserleri hakkında bilgi edinince haberdar oluyor. Agathon'un hiçbir oyununun zamanımıza ulaşamaması ona inanılmaz geliyor ve kayıp metinleri araştırmaya başlıyor. Shakespeare, Sylvia Plath, Pound, Hemingway gibi birçok büyük yazarın kayıp eserlerini, kaybolma nedenlerini inceliyor ve sonuçları kronolojik olarak sıralıyor. Kayboluş sebepleri çok ilginç; yayıncıların taşınma sırasında kaybettiği, yazarların ateşe attığı ve sigara kağıdı olarak kullandığı ve kusursuz hale getiremediklerini düşündükleri eserler o kadar çok ki günümüzden geriye doğru baktığımda parlayan ışığın çok daha parlak olabileceğini düşünüyorum ister istemez. "Kayıp bir kitap, asla dansa kalkmayı teklif edemediğiniz kişi gibi, sonsuza kadar daha da çekici kalmayı sürdürür çünkü o yalnızca hayal gücünüzde kusursuz olabilir." (s. 23) Kaynakça ve dipnotların olmamasını iz sürdüğü zaman duyduğu fısıltıların kayıt altına alınması gibi boş bir çabaya çıkacağını düşünmesine bağlıyor Kelly. "Böyle bir kitap için dipnotlar boş bir mezara uzanan birer patika." (s. 24)
Birçok metin, birçok yazar. Aralarından seçiyorum. Adsız bir metin, ilk. Güney Afrika'da 77000 yıllık bir dikdörtgen tablet bulunmuş, üzerinde üçgenler ve dörtgenler var. Ne anlama geldikleri bilinmiyor, Minos'un Linear A'sından çok daha eski. Biraz daha ilerleyince Lascaux'daki mağara resimleri. Bunların anlamları aşağı yukarı biliniyor, hatta Berger da dahil pek çok adam bunlar için kafa patlatmış ve işlevlerinden estetik boyutlarına pek çok ögeyi ortaya koymuş. Kelly üsluba dikkat çekiyor, bunlar hikâye anlatımının biçimleriyse, "bir varmış bir yokmuş" türünde mi okunuyorlardı yoksa direkt mevzuya mı giriliyordu? Formdan bunu çıkarmak mümkün değil, sadece anlatımı öncelediği söylenebilir. Gılgamış Destanı için de aynı şey söylenir; farklı biçemler ve türler içerdiği için bulunan versiyonunun öncesinde başka versiyonlarının da olduğu düşünülür. Sanatçıların isimleri yoktur tabii, o zamanlar sanatçı imgesi ve aidiyet tam olarak oluşmamıştı. Sonuçta isimsiz metinler ve isimsiz yazarlar kalıyor geriye, gizemleri muhtemelen hiçbir zaman çözülemeyecek.
Homeros için söylenenler. Kipling, Butler ve Pope için kurmacanın en tepesinde Homeros vardır. Kipling, insanların Homeros'un çalıntı yaptığını bildiğini, Homeros'un da bunun farkında olduğunu söyler. Rieu için on dokuzuncu yüzyılın akademik ortamında Homeros bir savaş alanıdır, herkes Homeros'u parçalara ayırmakta ve eserlerinin tek bir kişinin çalışması olmadığını düşünmektedir. Bu sırada Homeros ortadan kaybolur, birçok Homeros ortaya çıkar. Kelly, Homeros'un eserlerindeki bronz silahları ve ölülerin yakılması adetini farklı zamanların olguları olduğunu söyler, Özdemir İnce'nin detaylı incelemesinde eserlerin sözlü edebiyat ürünü oldukları ve sonradan yazıya geçirildikleri anlatılır. Kısacası çok parçalılığını sürdürmektedir Homeros, ailesi başta olmak üzere kendisiyle ilgili bilinen bütün detayların bir araya getirilmesi karmaşık bir sonuca ulaşır. İki bin yıldan çok daha önce benzer tartışmalar ortaya çıkmıştır, şiirlerin Atinalılar tarafından genişletildiğini ve tahrif edildiğini söyleyen Megaralılar, Atinalıları utanmazlıkla suçlar. Spekülasyonlar bir yana, Margites'ten bahseder Kelly, ilk komedya olabilecek bir eserden. Kayıp eserler içinde en az açıklanabilir olanıdır ve Homeros'un gizeminin bir parçası olarak varlığını sürdürür.
Kutsal metinler konusu derya deniz olduğu için dokunmaya cüret etmiyorum, günümüze doğru yaklaşıyorum. Yunan tiyatrosunu da es geçiyorum, incelenen kayıp metinleri bir de ben kaybedip Dante'ye ulaşıyorum. "Eserlerini bitirmeden bırakmak onda bir alışkanlık haline gelmişti," diyor Kelly, tamamlama işi kardeşlerine ve evlatlarına kalmıştı, Commedia'nın eksik kısımları onların çabaları sayesinde oluştu ve eseri onlar yayımladı. Cervantes'in de buna benzeyen bir Galatea'sı var ama bir türlü tamamlayamamış. Kelly, Cervantes'in mektuplarından ve yaşamından parçalar sunarak bu yarım kalmış eseri ömrünün yarısı boyunca nasıl tamamlamaya çalışıp başarısız olduğunu anlatıyor. Shakespeare'i de Cervantes'e bağlayabiliriz, Fletcher'la birlikte yazdıkları Cardenio, Don Quixote'tan yola çıkılarak yaratıldı. Shakespeare'in metni çevirisinden mi okuduğu, özgün hali üzerinde mi çalıştığı soru işareti olarak duruyor. Shakespeare'in farklı yazarlarla yaptığı çalışmaların izini sürmek zorlaşıyor, aitlik meselesinin yanında anonimlik de ortaya çıkıyor ve yazarın büyük sözleri, başkasının adı altında ortaya çıkıyor veya kayboluyor.
Günümüze doğru gelmeye devam ediyorum, Dickens'ı almalıyım. The Mystery of Edwin Drood yarı yarıya tamamlanmışken Kraliçe Victoria'ya eserinden parçalar okuyor Dickens ve kraliçe dilerse öykünün nasıl biteceğini anlatabileceğini söylüyor. Victoria kabul etmiyor ve üç ay sonra, eser tamamlanmadan ölüyor Dickens. Yarım kalan bir eser daha. Ölümünden altı yıl önce ciddi bir tren kazası geçiren Dickens, iki bayanı trenden indirdikten sonra geri dönüp Müşterek Dostumuz'un taslağını ve brendi şişesini alıyor. Eserlerinin kaybolmaya bir adım uzakta olması heyecan verici geliyor sanırım, başka bir açıklama düşünemiyorum. Tamamlanmayan eseri üzerinde dönen efsaneler de bir başka ilginç. Bir kadının medyum tutup Dickens'ın ruhuna ulaştığını ve eserin bu şekilde tamamlandığını söylemesi başta olmak üzere çok ilginç şeyler yaşanmış.
Flaubert, Dostoyevski, Swinburne, Zola, Rimbaud, Kafka, Burroughs, Plath ve Perec de yakın tarihli ağır toplar. Kelly kayıp/tamamlanmamış eserler üzerinden yürüyor, bu iyi ama yazarların dönemindeki edebiyat ortamını, yazarların yaşamlarını ve alakalı pek çok detayı da ele aldığı için müthiş kapsamlı bir eser çıkarmış ortaya. Hikâyelerin ilgi çekici olması bir yana, kitapların akıbetleri sonsuzluk içinde dalgalanıyor ve uzak zamanların uğultusundan başka bir şey kalmıyor geriye. Kelly, yakalayabildiklerini bir araya getirmiş, çok da iyi yapmış.
Akademik Yeterlilik Sınavı'nın Sözel Yeterlilik Sınavı kısmı beş bölümden oluşuyor, oluşmuş, Şili'de, 1967-2002 aralığında. İlk bölüm İlgisiz Terim. 1'den 24'e kadarki alıştırmalarda anahtar sözcükle ve diğer şıklarla ilgili olmayan şıkkı, sözcüğü bulacağız. Şıkların birbiriyle aynı olduğu bir soru var, sessizlikle alakalı olan. Diğerlerinde birbirlerini anlamca çağrıştıran sözcüklerden çağrıştırmayanı çıkarmamız gerekiyor ama "EĞİTMEK" sözcüğündeki şıkların hepsi birbirini destekliyor; programlamak, idman yaptırmak ve evcilleştirmek dahil. Hemen Şenlikli Toplum geliyor akla; mekanizmalarının zenginliğini düşünürsek karşımızda korkunç bir güç var ve tek bir yol çiziyor insanlar için, o yolun dışında var olabilmek imkansıza yakın. Geceyle gündüzün işlevinin bile biçimlendiği böylesi bir yapılaşmada insanın özüne dair hiçbir şey sağ kalamaz. Direnmezsek. Diren insan. "CUNTA" şıklarından "acil demokrasi" için diren ki o da bir iktidar mekanizması aslında, doğduğu zaman bile öyleydi, Antik Yunan'ın semirmiş tayfası için demokrasi, köleler ve barbarlar için bir zincir. Yine de iyi bir şeye dönüşebilir, şu an yaşayan bütün insanlar toprağa karıştıktan sonra olsa da gerçekleşebilecek şeyler için mücadele!
Temel Cümle Yapısı. Bu testlerin çözüldüğü zamanlar, ailenin ne olduğunun anlaşıldığı, insanların arasına karışıp bir yer edinme çabasının verildiği zamanlar, dolayısıyla öncüllerde rastladığımız ilişkiler şaşırtıcı değil. Her soruda en az beş cümle verilmiş, anlam bütünlüğü oluşturacak şekilde sıralıyoruz veya sıralamadan okuyoruz, herhangi bir düzene girmeden de anlam bütünlüğü oluşturabiliyor bu cümleler. Onlara hükmetmek zorunda değiliz, test çözerken bize hükmedilmesinin aksine. Mesela baba anneyle, anne abiyle, sonra herkes abiyle tartışıyor ve hava soğuk. Bunlar bir sıraya gelmez. Parçalı gerçektir bunlar, kendi başlarına bir anlam adacığı olarak yüzerler ve birleştiklerinde bizi oluştururlar ama onlar zorlamaya gelmez, bilinç o şekilde işlemez, parçaların bazıları unutulur, bazıları sıraya girer, işlenir ve hatırlan(ma)mak üzere bir köşeye konur. Bazı parçalar da unutulacak gibi değildir çünkü bir eve sahip olmanın parçası, çekilen kredinin uzunluğu müddetince her an akılda duracaktır. 2033'te bitecek taksitlerin, o zamana kadar ev senin değil ama senin, evden insanlar gelip geçecek, gün ışığı geçecek, eşyalar, tozlar, böcekler, sigara dumanları, çiçek kokuları, sokaktaki hayvanların sesleri, gitar sesi, pek çok şey geçecek ama sen o evden geçemeyeceksin, sen oradasın, sabitsin. Pek çok parçanla birlikte. Zambra seni oraya koyuyor ve yaşamının önemli parçalarıyla seni yüzleştiriyor. Onları sıralı bir hale getirmeni isteyerek.
Cümle Tamamlama. Boşlukları doldurunuz. Boşlukları aynı kelimelerle doldurduğunuzda çıkan anlamla yine aynı kelimelerle doldurduğunuzda çıkan anlam nasıl farklılaşabilir? Yaşamın birikmesiyle, kabul. Bir de kaçışsız bir aynılığın kıskacı vardır, beş farklı şık da aynı cevabı içerir. "Öğrenciler üniversiteye çalışmak ______ giderler, düşünmek ______ değil." (s. 56) Okullar düşünmek için iyi yerler değildir, en azından serbest filozofların yaptığı gibi, hayatı düşünmek için.
Anlam Bütünlüğünü Bozan Cümle ve Okuduğunu Anlama, biçimsel yapı gereği Zambra'nın tipik anlatılarını ortaya koyduğu bölümler olarak ortaya çıkıyor. Sondaki üç metin ve metinle ilgili soruların büyümenin sancılarını müthiş bir şekilde yansıttığını söyleyebilirim. Sistemler arasında kalmış insanların, mesela Şili yasalarına göre yasak olan boşanmanın yerine alternatif çözümleri deneyen çiftin, eğitim sisteminin dışında kalan eski bir öğretmenin ve benzeri pek çok karakterin çarpık bir memleketteki çarpık durumlarına bakacağız ve bir sonuca varmaya çalışacağız; metinlerin başlıkları ne olabilir? Karakterler sıkıntıdan neden kurtulamamaktadır? Neden her şeyin böyle olmasıdır ve dahi bundan bir çıkış yolu yok mudur? Eğer kaydırma yapmazsanız cevabı bulabilirsiniz, yoksa bütün çabanız boşa gider.
Lessing'in anlatıcılığını seviyorum. Anlatıcı olarak anlatıcı iyi ama Lessing'in kendisini metne yansıtması da iyi. Sonradan kurgusal anlatıcıya dönüşümü kusursuz. Bu dönüşüm fark edilmiyor çünkü hikâyeyi o kadar iyi anlatıyor ki metinden parmaklarının ucuna basarak çıkıyor, kurmacadan sıyrılıveriyor. İlk öyküde hikâyeye nasıl başlayabileceğini söylüyor, bir zaman bir şehirde oturan bir adam ve başından geçenler. Bunu söylediği için böyle başlamadığını mı düşüneceğiz, hayır. İki başlangıç birden, paralel ilerleyecek. İlki hikâyenin doğal başlangıcı, ikincisi sis. Sisle başlıyor Lessing, uçağın kalkışını geciktiren sis. Doğal felaketlerin birkaç kişiyi bir araya getirmesi şimdiyye kadar kaç hikâyeyi paylaştırmıştır, düşününce dünyanın uğultusu bir an için diniyor ve anlatıların hikâyelerin heyecanından başka bir şey duyamaz hale geliyorum. Neyse, bir grup yolcu kahve içip vakit geçirmek üzere toplanıyor ve birbirlerinin hikâyelerini dinliyorlar, anlık bir parıltıyı paylaşıyorlar. Hemen araya sıkıştırıyorum, Miwoklar bir yere yayılan sisin insanı yakalayıp öte dünyaya çekebileceğine inanırlarmış, bu yüzden her birinin özel bir ıslığı ve karahindiba esansı varmış, öteye geçme tehlikesi taşıyanlar böylece birbirlerine destek olurlarmış. Bizde bunu hikâyeler sağlıyor, hikâyeler insanları bir arada tutuyor ve onları kolluyor. Bu Miwok meselesini Adam Johnson'ın George Orwell Arkadaşımdı kitabından çarptım, bir sonraki yazı o kitapla ilgili olacak. Neyse, esas hikâyeye gelene kadar yan hikâyecikleri dinleriz, herkes bildiği bir hikâyeyi anlatır. Hippilerin yaktıkları paralar, Roma'daki çeşmelere atılan paralar... Bir arınmadan bahsediyor Lessing, sanki parayla ilgili bir şey dinleyince veya okuyunca o nesneden arınmış gibi hissedildiği duygusunu anlatıyor ama son hikâye bu arınmayı sağlamayacak, dinleyicilere uzun süre düşünebilecekleri bir hikâye verilecek.
Bir Sokak Çeşmesinin İçinden... Öykünün adı. Paranın izini takip ederek İtalya'daki çeşmelere geldik, kahve içenlerden biri attığı paralardan ve diğeri de paraları toplayışından bahsettikten sonra o zamana kadar konuşmamış bir adam, yine İtalya'da tozun dumanın içinde havaya savrulan mücevherlerle ilgili bir hikâye anlatıyor. Ephraim bir elmas kesicisi, ailenin en "düz" çocuğu olarak aile işini sürdürüp elmas kesme işinde uzmanlaşıyor, ziynet eşyaları konusunda da ustalaşıyor tabii. Kırk beşine kadar bu işi yapıyor, evlenmeden ve başka hiçbir şeyle uğraşmadan. Sonra Mısır'dan çağrılıyor, Mısırlı bir tüccarın elmasını yontmak için. Tüccar, kızını Güney Amerikalı Paulo'yla evlendirmek üzere, kızına hediye edeceği elmas yüzüğün en iyi şekilde hazırlanmasını istiyor. Ticari bir evlilik; büyük ailelerin hanedanlaşması yolundaki araçlardan biri. Mihréne gayet normal bir Mısırlı kızdır ama Ephraim'in kalbine yerleşmiştir bir kere. Taktığı sahte incileri gören Ephraim, kıza gerçek inciler hediye eder. Kız, adamı unutur ve adam kızı hiçbir zaman unutmaz, memleketine döndükten çok sonra bile. Kız Paulo'dan vazgeçer, ailesinin onayı olmadan Carlos'la evlenir, İstanbul'da. Carlos politik bir figürdür, 1939'da memleketi İtalya'ya gider ve Mussolini'nin adamları tarafından öldürülür. Mihréne İtalya'da bir başına kalır, zorluklar içinde yaşar. Tesadüf olduğuna inanmam, Ephraim orduya yazılmıştır ve İtalya'ya giren müttefik ordularında görev almaktadır. Karşılaşırlar.
Sihri kusursuz yaratır Lessing: Mihréne acı dolu günler yaşarken Ephraim'i düşünür. "Hayatı boyunca, ondan başka hiç kimsenin kendisinden bir şey beklememiş olduğunu, kendisinden hiçbir şey istememiş olduğunu ve hiçbir zaman ciddiye alınmadığını düşünüyordu." (s. 16) Ephraim'in verdiği incileri saklar, satmaz. Kaos ortamında, savaşın her kötülüğe ve dehşete açık kakofonisinde aç kalmasına rağmen hayatındaki tek değerli şeyin o inciler olduğunu düşünür. Ephraim'se kendisini İtalya'ya getiren yol boyunca kız için sakladığı mücevher parçalarını korumak pahasına diğer askerlerin alaycı sözlerine katlanmıştır. Karşılaşma anında kızın aç olduğunu ve incileri satmadığını görünce delirir. Küçük, zengin bir orospu olduğunu, aptal olduğunu haykırır, incinin kızdan daha önemsiz olduğunu söyler ama kız için o incinin değerini biliyoruz. Adam, yiyecek bir şey yerine mücevher getirdiği için sinirlenir ve mücevherleri açlıktan ölmek üzere olan insanların üzerine savurur. "Daha o zamanlar bu hikâye efsaneleşmemişti: şehre bir asker geliyor, açıklanmaz bir biçimde çeşmenin içinden bir hazine çıkarıyor, sonra bir kral ya da sultan gibi bunu havaya saçıyor." (s. 23)
Anons yapılır, yolcular uçağa çağrılır. Hikâye burada kesilir, anlatan adam Ephraim'i elli yıldır tanıdığını söyleyerek noktayı koyar. Bir hikâye sonuçta, bitmesi normal ama öyle bir büyünün sözcüklerinden oluşur ki dinleyen kişi/anlatıcı, bir gün hikâyede bahsi geçen kişilerle ve nesnelerle karşılaşacağını düşünür. Bir hikâye, gerçekliğini yaşamdan yansıtabilirse, en azından bunun olabilirliği sezdirilirse sınırı aşar ve gerçekliğin bir parçası haline gelir. Ya da tam tersi. Kurmacayla gerçeklik arasında pek bir fark olmadığını düşünüyorum.
Pek Sevimli Olmayan Bir Hikâye, tek eşlilik ve ilişkiler üzerine.
İki erkek, ikisi de doktor. Yakın arkadaşlar. Evlenirler, eşleri de yakın arkadaş olur. Dört kişilik tayfanın dostlukları yirmi yıl sürer, içlerinden biri ölene kadar. Asıl olay, birbiriyle evli olmayan kadınla erkeğin yirmi yıl boyunca fırsat bulduklarında sevişmeleri. Birbirlerine aşık değiller, içlerinden biri böyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalıyor ama diğerinin telkiniyle grubun dışından birine aşık oluyor bu kez. Çocuklar doğuyor, evlilikler sarsılıyor ama dörtlü hiç ayrılmıyor.
Lessing, savaş sonrasında tanrının öldüğü fikrinin iyice yayıldığı bir dönemi anlatır. Ne ki bu bir sadakatsizlik öyküsü değildir, herhangi bir ahlaki kaygı yoktur. Karakterlerin edimleriyle yüzleşmeleri ve yaşamaya devam etmeleri, anlatılan sadece bu. Çağın toplumuna batırılan iğnelerden bahsedebiliriz belki; duygu yoksunluğu yaşayanlar için televizyonların büyük bir yenilik olduğundan bahsedilir, bir şey yaşamak için bir şey yaşamanın sürüklediği duygulardan bahsedilir. Travma zamanlarında hayatta kalabilmenin cinsellikle bağlantısı, mesele bu.
Evlenmeyen Adamın Hikâyesi ilk öyküdeki sihri taşıyor. 1930'ların ilk yıllarındaki ekonomik çöküşün yersiz yurtsuz insanların sayısını çoğalttığı fikriyle başlıyoruz ve adamımızla tanışıyoruz; o bir gezgin. Güney Afrika'nın genişçe bir alanında yürüyor, evlere konuk oluyor ve ortadan kaybolduktan sonra teşekkür mektubu yolluyor. Eski eşlerine de yolluyor bu mektuptan; anlatıcının birbirini tanımayan insanların ortak yanlarını bulması bu mektuplar sayesinde gerçekleşiyor, terk ettiği karısına kim teşekkür mektubu yollar ki? Kadınlar, adamın yakışıklı olduğunu söylerler, içlerinde adama karşı öfke yoktur ama adamın terk ediş biçimi kalplerini kırmıştır. Adamın neden öyle davrandığını, neden "yerlileştiğini" ve beyaz insanlardan çok yerlilerle takıldığını en sonda görürüz; adam sadece özgürlüğünü sürdürmek ister. Kadınların taleplerinden bıktığı noktada gider, bu kadar basit. Perdeler, evler, araçlar, yemekler, özgür olunacak zamandan çalan her türlü istek, adam için gitme sebebidir. Katlanamaz, anlamsız tüketimlere karşı sabrı yoktur. Sevdim ben bu adamı, şuyu ve buyu olmayıp bundan ötürü şikayet eden kadınlarla yaşamaktansa yollara düşmek en iyisi.
Lessing'in öykü dünyası büyüsünden kanatıcı gerçeğine kadar pek çok nitelik taşıyor ve daha da iyisi; bunlar birbirini zayıflatmıyor, keyif alınacak bir üslup doğuruyor.
Bir metnin parçalarını tekrar birleştirmeyi umuyorum ama iki ay oldu, iki aydır metin üzerinde hiç düşünmedim, diğerlerinde olduğu gibi okur okumaz unuttum ve kırıntılarını tepemde dönüp duran gri kaosa attım. Ağız açıldı, yutacağını yuttu ve içinde başka bir şeye çevirdi. Bir metnin herhangi bir hareketimde, gündeliğin tepkilerinden birinde ortaya çıkma olasılığı yüksek ve bunu takip etmenin bir yolu yok, kendimi neye dönüştürdüğümü bilmemin imkanı yok, onca sayfanın, ekran karşısındaki onca dakikanın, onca resmin ve biçimleyen ne varsa, onca şeyin karışımında neler belirip kayboluyor, bazen sezgisel olarak farkına varıyorum ama kaçırıyorum, bir an için orada ve sonrasında orada değil, duyularım bir noktaya kadar işe yarıyor ve sonrasında kenara çekiliyor, geriye ne kaldıysa o halletmeliymiş gibi. Halledebilir, düşündüğümde metni elime aldığım yerler bir bir aklıma geliyor ve Proust'un dediğine uyuyorum, okumanın mekânını canlandırırsam okuduklarım da canlanır, takip ediyorum, doktor bir babayla oğlunu hatırlıyorum. Bernhard bu kez neyi yok etmeye çalışıyordu, düşünmeye gerek yok, aynı önermelerden aynı sonuçlara çıkacak ama bunu ortaya koyma biçimi sarsacak, zaten Bernhard doğanın, kentin, insanın birbirini nasıl çürüttüğünü göstermesi yine bir çürüme biçimine çıkar; ele aldığı konu tamamlanmaz, hemen bir başkasıyla değişir, sürdürülebilir bir niteliği kalmaz, giderek un ufak olur ve özündeki çarpıklıktan başka bir şey kalmaz geriye. Diğeri çürür, bir diğerinin çürümesi başlar, oradan oraya atlayarak görürüz bunu. İki bölümlü anlatıda önce doktorun ziyaret ettiği hastalar ve oğluyla yaptığı konuşmalar vardır, sonrasında Prens'in sayıklamalarını, katran kara yaşamının parçalarını inceleriz. Hastalardan başlamak gerekir, "zor" bir bölgede çalışan doktorun düzenli olarak ziyaret ettiği hastalara ölümün damgası vurulmuştur, bu damgada yaşamın en ölümcül hastalık olduğuna dair izler bulunsa da hastaların yakınlarının, ailesinin, yaşadığı yerdeki meyhanecilerin, oduncuların, çiftçilerin hastalığı hızlandırdıklarına dair bir izlenim ediniriz. Küçük ve kapalı yerlerin sıkıntısı insanı delirtici bir hale gelmiştir, bir yaşam alanı olarak doğanın insana yetmeyecek biçimde küçültülmesi, insanların ne kadar küçük bir dünyada yaşadıklarını gösterir, onmaz bir şekilde yaralandıklarını da, onların yaşamlarını düşünmek için, insan olmanın neye dair bir oluş olduğunu düşünmek için, attıkları adımların suda, toprakta nasıl bir yankı bıraktığını düşünmek için ihtiyaç duydukları yeti daha baştan sakatlanmıştır, insan bir nevi yıkıcı bir hayvana dönüşmüştür ve doktorun iyileştirmeye çalıştıkları ya bu yıkıcılıkta yitip gidenlerdir, ya da bu parçalanmadan kaçmaya çalışıp yatağa düşenler, o halde doktorun umutsuzluğu iyi anlaşılır, oğluna, "çoğu zaman bütün bunların çok fazla geldiği duygusunu" aktarırken aklında bitimsiz acıların gölgeleri gezinir. Anlatıcı olan oğluna göre, "bilimsel kafalarına rağmen iş adamından başka bir şey olmayan, iş adamı gibi konuşup davranan doktor" tipinin dışındadır, bu yüzden işi çok daha zordur. Şefkat duyabilmek için belirli bir ruh inceliği gerekir ve hastaların çoğunda bu incelik yoktur, hatta doktora göre sağlıklı olanların çoğunda da yoktur, oğlunu yanına alması bu inceliksizliğin görülmesi için. Oğlan hassas, kız kardeşi daha da hassas, bu yüzden kızı yanına almıyor doktor, oğlanın "güçlenmesini" istiyor. Oğlanı felaketler panayırında gezintiye çıkarıyor ve vakalar arasında gidip gelirken yaşamın nasıl bir şey olduğunu öğretmeye çalışıyor. "Gerçekten de taşrada, şehirdekinden daha fazla barbar ve suçlu varmış." (s. 16) Taşranın öfkesiyle şehrin öfkesi çok farklı, doktor taşradaki suçların insanlıktan uzak olduğunu söylüyor, taşra genellikle fakir insanların var olmaya çalıştığı, var olurken diğerlerini yok ettiği bir yer, "yoksullar iki kat barbar, hain ve suça yatkın" bir halde, gündelik işlerin peşinde sürünüyorlar, gelecek algılarının olduğunu sanmıyorum, günü kurtarmak için her şeyi yapabilirler. Yapıyorlar. Doktorun arkadaşlarından birinin cenazesinde, muhtemelen bu dünyaya daha fazla dayanamayacağını sezen anne, kısa süre sonra öleceğini söylemiş ve bunu takıntı haline getirmiş. Eşinin ölümünün giderek yaklaştığını gören doktor, onu daha iyi tanımaya başladığını söylüyor. İnsanları ölürken tanırmışız, o zaman kendileri olurlarmış, sadece ölmekle de olmazmış bu, araya mesafe girdiği zaman, sevilen kişi bir daha görülmeyecekse eğer, insanın gizleyecek bir şeyi kalmazmış, gizleme çabasında olmadığı şeyler bile açığa çıkarmış, her şey ortaya dökülürmüş. Annenin ölümünden sonra çocukları için bir kez daha evlenmeyi düşünen baba, "içindeki eşi"nin karşı çıkmalarına uymuş ve evlenmemiş. Çocukları arasındaki kaotik ilişkiyi çözümleyemediği için oğlunu yanına alıyor olabilir, kız intihar girişiminde bulunmuş ve annesinin ölümü konusunda suçlayacak birini arıyor. Baba da uzaklaşıyor kızından, felsefi bir dostluk kurduğu Bloch'u ziyaret ediyor. Bloch bir kaçış, kapandığı zaman yaşamı dışarıda bırakan bir kapı. Doktor yaşamı unutmaya çalışıyor, üniversiteden mezun olunca kendilerini geliştirmeyen, tüketim toplumunun bir parçası haline gelen, hastalarına kötü muamele eden tanıdıklarından uzaklaşmak istiyor, başaramıyor. Oğluna göre çok yalnız bir insan, kendini çocuklarına çok az açabiliyor, kendisini ifade edebilmenin imkansız olduğunu söylüyor. "Aslında babam, gittikçe daha yalnız kalmak için gittikçe daha fazla insanla bir araya geliyor." (s. 26) Hastalarla bir araya gelmenin mantığıyla bir odaya kapanmanın mantığı aynı; birçok insan birçok uzaklık doğurur, uzaklıkları temellendirir, süreğenleşen uzaklığı sağlar, aradaki uzaklığı sabit tutmaya yarar, insanlar pek yakınlaşılacak gibi değildir, özellikle o coğrafyada. Gelinler kaynanalarını, damatlar kayınpederlerini, evlatlar ebeveyni, ebeveyn evlatlarını öldürmek ister, doktor aralarında kalır ve her şeye şahit olur, kusursuz bir uzaklaşma sağlar bu. Odada tek bir sestir bu, toplumda karmaşanın sesi. Kendi çocuklarının sesini diğerlerininkinden ayırmak mümkün değil, oğlunun yirmi bir yaşında olmasından, kızının sonsuz öfkesinden dehşete düşüyor doktor, onları tanımıyor. Onlar da babalarını tanımıyor. "Bu kadar zamandır birlikte yaşıyor ve birbirimizi tanımıyoruz." (s. 37) Bu öyle büyük bir umutsuzluğa yol açar ki insan kaçmak ister, her şeyi düzeltmenin bir yolu varsa bile uzaklaşmak, kendiyle kalmak ister, başkasıyla kalmak ister, daha az bilinmeyene sahip biriyle. Birini asla tamamıyla tanıyamayacak olmanın bilinciyle kurarız, birlikte yaşadıklarımızı kurarız ve sonra parçaları birer birer değiştirmeye başlarlar, sonra her şey yerle bir olur. İnsan olmanın acısı bu noktada yükselir, insan olmanın acısı ne olursa olsun devam etmektir. Geçmişe takılı kalmak değil, geleceğin gelmesini beklemek değil, şimdide süren yenilgiyi peşte sürüklemektir, diğer acılar bunun türevleridir. Bu türevlerden insanlık doğar, Bernhard'ın anlatısı bu türevlerin dile getirilişinden başka bir şey değildir. Diğer metinlerine kapılar açar Bernhard, doktor hastalarını gezdikçe metinlerini yazıp yazıp yok eden bir adamı tanırız, adamı önceden de tanırdık, bir anlatıda odaktı. Ressam bir hasta, onu da bildik. Ölümünden sonra pek kimse tarafından hatırlanmayacak ama çizimleri akıldan çıkacak gibi değil, tamamen gerçek. Gerçekliğin ötesine geçen bir gerçekçiliğe sahip. Gerçeküstü. Bernhard bir röportajında diyordu, gerçeküstü gerçekten daha gerçektir. Kurmaca, gerçekten gerçektir. Gerçeklik algımı yitirdiğim noktada bu sözü sürekli hatırlıyorum, yaşadıklarımı öykülere dönüştürüyorum ve onlardan kurtuluyorum, öyküye dönüşen insanlara yazdıklarımı okutuyorum ve kızıyorlar, çok gerçekmiş her şey, bu kadar gerçek kılmamalıymışım bazı şeyleri, hatta silmeliymişim. Diyorum ki, "Bakın, ben kendi ailemi de yazdım ve ne tepki vereceklerini bilmiyorum, ailenin yıllardır konuşulmayan sırlarını ortaya döktüm, birileri mutlaka bana çok kızacak, abim kızacak, annem kızacak. Knausgaard'ın ailesiyle davalık olması gibi bir durumun yaşanacağını sanmam ama neden olmasın, babamı yerin dibine soktuğum öyküyü okursa babam, zaten evlatlıktan da reddetti, dava açabilir çünkü beş parasız. Parçalara ayırmışım kendimi, neyim varsa ortalığa dökmüşüm, sizi neden dinleyeceğim? Sizi dinledim de ne oldu? Bundan böyle istemediğim bir şeyi yapmayacağım ve istediğim her şeyi yapacağım. Belki de böyle bir şeydir erdemli olmak, en başta insanın kendine yalan söylememesidir." Kaç insanı parçalıyor doktor, Prens'e bir türlü gelemiyorum, erişemiyorum, Prens kalıyor ki asıl yıkım Prens ortaya çıkınca başlar ama o da okura kalsın, gücüm yine tükendi, Bernhard'ın metinlerine şöyle bir göz atmak, altını çizdiğim, çizgiler arasına aldığım, yıldızla işaretlediğim, ünlemlerle ünlettiğim, çemberlerle kapattığım, çarpılarla değillediğim, artılarla olumladığım, eksilerle eksilttiğim, sayılarla saydığım bölümlere şöyle bir bakmak bile dizlerimi yere değdiriyor, tükeniyorum, daha fazla bakmayacağım.
Alışamamanın getirdiği huzursuzlukların toplamına yaşam diyoruz. Buna katlanabilmek için de yeniyi arıyoruz, eskiyi unutamadan. Müthiş yorucu, her şeye rağmen bir o kadar güzel. Johnson'ın öykülerinde böyle bir birikmenin tortuları görülür. Zamanın sürüp gidişi, ayrıntıların anlatıda yavaş yavaş belirmesiyle ortaya çıkar. Tek bir bakış açısından, söz gelişi odamın penceresinden görüneni alalım, akışın içinde manzaraya birçok nesne girip çıkar. Yapraklar, otomobiller, ağlayan insanlar, gülenler, yürüyenler, koşanlar, konuşanlar, acıyla donanlar, görülecek bir sürü şey. Belleğin sürüp gitmesi, Johnson bu süreğenliği o kadar doğal bir şekilde kuruyor ki günlük hayatın gerçekliği beliriveriyor, çok şey olmasına rağmen hiçbir şey olmaması gibi bir duygu, nasıl anlatacağımı bilemiyorum ama öykülerin başlangıcı ve sonu dahil olmak üzere, yaşadığımız olayların başlaması ve bitmesi kadar sıradan, bu sıradanlığı yansıtabilmesi açısından olağanüstü. Yine Yüz Kitap'ın bastığı Belki Bu Defa, Belki Şimdi'den sonra yayınevinden çıkan en beğendiğim öyküler bunlar, her biri şahane.
Nirvana için Black Mirror bölümlerine benzerlik konusunda bir şeyler söylenebilir. Anlatıcı bir mucittir, iProjector diye bir zımbırtı icat edip suikasta uğramış bir başkanın hologramvari versiyonunu yaratır. Başkanın sanal ortamda gezinen her türlü bilgisini toplar ve alete aktarır, böylece insanlara yardımcı olmak ister, kendine de. Karısı Guillain-Barré Sendromu'ndan mustariptir, kasları beyinden gelen sinyallerden münezzehtir, isyan halindeki vücut hareket edemez, acıdan başka bir şey sunmaz ve kadını yaşamından bezdirir. Esrar kafası, alkol, hiçbir şey kadının acısını hafifletmez, gece gündüz dinlediği Nirvana ve Kurt Cobain hariç. Travmanın dibine vurmuştur, üfleyerek uzaklaştırmaya çalıştığı bir örümceğin saçlarının arasında kaybolmasına şahit olması bu durumu tetikledi muhtemelen. İntihar konusunda eşinin yardım sözünü alır, böyle bir şeye girişmeyeceğini söylese de kendi sınırına ulaşmak üzere olduğunu sezer ve verilen sözü eşine hatırlatıp durmaya başlar. Anlatıcı dayanamaz, Kurt Cobain'in hologramını yaratır, adamın acı sonuna ve şarkılarındaki boğuculuğa rağmen eşine iyi geldiğini düşündüğü için.
Otoyolda Google şeridi, drone yolu gibi pek çok detaya bakarak öykünün yakın bir gelecekte geçtiğini söyleyebiliriz. Başkanın herkes tarafından delice benimsenmesine bakarak travmatik bir toplum yapısından bahsedebiliriz; Ballard'ın sırf bu meseleyle alakalı başlı başına bir metni var, Monroe, Kennedy vs. gibi figürlerin ölümlerinin toplumun kolektif bilincini yıktığını, gerçeklikle kurmacanın birbirine girdiğini söyler Ballard. Hasta eş bu ikisini ayıran sınırın çok yakınındadır, anlatıcının yapabileceği tek şey gerçekken kurmacalaştırılmış bir figürü tekrar kurmaca haline getirmek. Kadının acısını görmezden gelmesini sağlamak için gerçekliği çarpıtmaktan başka bir şansı yok. "Here we are now! Entertain us!" ve "All in all is all we all are."
Anonim Kasırgalar, doğal felaketler insanların kendi felaketleriyle birleştiği zaman sıkı kararlar alınabildiğini gösteren bir öykü. Nispeten güncel; Katrina Kasırgası'nın hemen ardında, yıkıntıların arasında birkaç insanın yaşamlarını sürdürme çabaları ve farklı yönlere sapmalarını, yaşamlarını birleştirip ayırmalarını anlatıyor. Çocuklarını terk edip giden, köprüden aşağı atarak ölmelerine sebep olan anneler, her şeye rağmen sevdiği adamların yanında yer alan kadınlar, karar verme anı geldiğinde ortadan kaybolan ve sorumluluk alıp en iyisini umarak harekete geçen erkekler, yıkık evler, yıkık köprüler, parçalarını bir araya getirmeye çalışan ruhlar, bir kasırga panoramasında mücadele. Nonc nam Cajun merkezde. Nasıl bir insanla muhatap olacağımızı bilelim; hayatındaki onca probleme bir de fırtına binmiştir ama onun için değişen bir şey olmamıştır pek. "Sadece olaylardır bunlar. İşin doğrusu, kasırga Nonc'un hayatını azıcık bile olsun değiştirmedi." (s. 49)
İlginç Bir Bilgi konusunda kimin geride kaldığı tartışılabilir; kanserden ölmekte olan ve öldüğünü fark eden kadının eşiyle olan hesaplaşması, ölümünden sonra yaşamaya devam eder gibi anlatması bir şey, her şeyin olup bittiği dünyada kalanların kayıplardan, değişimlerden çabuk sıyrılmaları başka bir şey. Kadının çocukları ve babası bir süre yas tutsalar da her şey olağan haline geri dönüyor, boşluk bir şekilde doluyor. Dünyanın uğultusu geri geliyor, her ne olursa olsun geri geliyor, yoksunluğu duyulan şeyleri yavaş yavaş silmek için. Bir bahçenin yoksunluğu uğultuda yeni bir sokağın sakinliğine dönüşüyor. Geride kalan dedim, acaba kent de benim aklımda geziniyor mudur? Şeylerle olan ilişkimizin iki taraflı olduğunu düşünmek beni her zaman tedirgin ediyor, bir yandan rahatlatıyor da. Bir nesnenin fark etmediğim tepkisini var saymanın yanında, baktığım zaman göremediğim bir şeyin beni gördüğünü düşünmek, bunu insanlığın bir seviyesi olarak göresim var. Akıl hastası olmadığımı varsayıyorum. Yok be, değilimdir. Yanımdaki kişisel meleğim de öyle söylüyor.
Kadın. Kocası bir yazar, Pulitzer ödüllü. Kendisi de yazar ama metinleri basılmamış. Kocasının kendisinden çaldığı bir fikri fark etmek, kocasının başka kadınlarla görüşmeye başladığını görmek, çocuklarının yaşamlarını sürdürdüklerine şahit olmak, ilginç bilgilerle dolmak ve bu bilgiler sayesinde yaşamak, bir filin bir ağaca kaç dakikada çıkacağının istatistiksel bilgisiyle yaşamak örneğin, dünyaya dair bilinecek ne varsa bilmeye çalışmak belki de kadının hâlâ buralarda olmasının sebebidir. Tamamlanmamış işleri olanların gidemedikleri söylenir, belki de daha fazlasını görmek istemek, gitmemek için yeterlidir. Kocanın dediğine göre annelerin işi hiçbir zaman bitmezmiş, o halde Çinlilerin inandığı şey doğru; hayaletlerle dolu bir dünyada yaşıyoruz.
Son üç öyküyü bırakıyorum, en iyileri.
Adam Johnson'ın öykülerinden çıkarılacak malzeme çok fazla, teknik de. Yazanlar, yazmaya çalışanlar mutlaka okumalı. İyi bir şeyler okumak isteyenler de okumalı. Okunsa ne güzel olur.