Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Yarım kalanların kırkyamalığını biliyorum, öyle bitmek isterler ki ilgisiz parçaları çekerler. Ucubelikle tamamlanmışlık arasında bir yer, bir kent. Ishiguro mekânı kurdu. Parçalar başka zamanlara ait olabilir, yine de eklemlenir, çizgisel akışın iki ucu birbirine geçebilir. Cenin pozisyonunda uyumanın rahatlatıcılığı. Karışan zaman. Uzamı böyle kurdu Ishiguro, iki dakikalık bir diyaloğun saatlere yayılması, bir kapıdan geçince kentin öbür ucuna çıkılması, kapıların aslında orada bulunmayan, bulunmaması gereken mekânlara açılması karmaşık zihin yapısına o kadar uygun ki bu konuda farkındalığı olan insan hiçbir şekilde garipsemiyor bu geçişleri. Yorumlara baktığım zaman bu kurguyu mantıksız, anlamsız ve saçma bulup metni olumsuz bir şekilde eleştiren çok sayıda insanın tek bir düzlemde ilerlemek istediklerini fark ettim. Günden Kalanlar veya Beni Asla Bırakma onlar için yeterli, ötesi için pek de olumlu düşünmüyorlar. Oysa anlatılar insana bunu da yapar; kendi algılarının dışında bir dünya olduğunu ve bu dünyanın aslında çok da dışarıda olmadığını sezdirir. Fiziksel olarak tek bir frekansın, titreşimin sonucu olabiliriz ama fiziği tanımladıktan ve nispeten çözümledikten sonra metafiziğe göre kendimizi yeniden konumlandırmamız gerekir, tabii böyle bir kaygımız varsa. Yoksa bu metin pek de hoş değildir. Varsa, işte o zaman Ishiguro'nun yaptığı şey karşısında ceketimizin düğmelerini iliklememiz gerekir, zira avunamamanın açtığı yara bundan daha başarılı bir şekilde anlatılamazdı. Anlatılabilirdi, bu yarım kalmışlık en az Ishiguro kadar incelikli bir yazar tarafından ele alınsaydı.
Yarım kalanların kırkyamalığını biliyorum, onu bir daha hiç göremeyecekseniz -Gülten Akın'dan çarpayım- acının eşiği aşılmıştır. Onsuz bir öğleden sonrasının nasıl geçireceğinizi bilmiyorsanız, onunla tanışmadan önce ne yaptığınızı hatırlamıyorsanız olduğunuz yere çökün ve ağırlığı hissedin. Bir alternatif; durmadan hareket edin, her şey hızla geride kalsın, insanları ve nesneleri ıskalayın. Ishiguro, Ryder'ı kurduğunda bu bitmez yolculuğunu arayışta temellendirmiştir mesela. Ryder sıkı bir piyanisttir, geldiği kentte konser verecektir ve kentin insanlarını onurlandıracaktır ama otelin sahibinden orkestra şefine kadar hemen herkesin kendisinden bir talebi vardır. Otel taşıyıcıları hakkında birkaç söz söylemek, otel sahibinin eşinin elindeki, kendisiyle ilgili haber kupürlerinin yer aldığı albümleri imzalamak, birileriyle birileri hakkında konuşmak, bir sürü iş. Bu işler birikir ve Ryder bir türlü prova yapamaz, annesiyle babasının geleceğini öğrenince gerekli ayarlamalarla uğraşmak ister ama hemen hiç zamanı kalmaz. Kendi problemleri için yaratabileceği bir zaman yoktur, bir de kentin çarpık kuruluşundaki fiziksel engeller sürekli karşısına çıkar. Otele dönmek istediği zaman kubbeyi takip eder ama girişe açılan yol duvarla kaplıdır, başka bir yerden dönmek zorundadır ama yolu bilmez. Her çıkmazda karşısına tanıdığı biri çıkar ve onu bambaşka yerlere sürükler. Ryder boş bir sayfadır, hayatına dair pek az şey hatırlar ki Ishiguro bu unutma anlarına kısacık değinir ve sahneyi değiştirir, her olayın ardından bir olay gelir, sürükleniş sürer. Ryder yavaş yavaş kendini kurmaya/kurulmaya başlar. Zaman etrafındaki dünyaya göre biçimlenir; normalde iki veya üç günlüğüne kentte kalacakken yaşanan olayların çarpıttığı zaman, süreyi korkunç ölçüde kısaltıp uzatır. Ryder uyuyup uyandığı zaman çok kısa bir sürenin geçmiş olduğunu fark eder, sonlara doğru resitalini verecekken gecenin sürdüğünü düşünür, gökyüzüne bakar ve sabahın ilk ışıklarını gördüğünü sanır, bundan da emin olamaz. Ishiguro'nun çok klas bir tekniği vardır, karmaşık bir zaman örgüsünü onca insanın yaşamında herhangi bir defo yaratmadan oluşturur. Şudur; biçimlenen bir adamın kendi yeteneğinden başka bir şeyi hatırlamaması, dünyanın koca bir kurmacadan ibaret olduğunu imler.
Yarım kalanların kırkyamalığı, bunu herkes bilir. Ben bir şey anlatırım, anlattığım kişide onun karşılığı varsa uyum sağlanır ama bundan hiçbir zaman emin olamam, ne kadar yakınlık duyulursa duyulsun. Ishiguro'nun bu öz tanınmama meselesini bir karakteri birçok karaktere dağıtması şeklinde düşünüyorum. Ryder, annesiyle babasının konser salonuna geleceğini hemen herkese söyler ve otelin yöneticisinden gerekenin yapılmasını ister ama sonradan öğreniriz ki bu sadece bir temennidir, anneyle baba konsere gelmeyecektir. Ryder onların gelmesini neden ister? Kabul edilmek için? Bir şey yapabildiğini ispatlamak için? Burada Stephan'a geliyorum, Stephan çok yetenekli bir çocuk, otelin yöneticisi Hoffmanların evladı. Bu yetenekli eleman müthiş bir dinleti sunar ama annesiyle babasına göre "kentin katlanmak zorunda kaldığı" bir sanatçıdır, kısaca iyi çalamaz. Stephan'ın hayal kırıklığını, kabul edilme isteğini Ryder'ın bir parçası olarak düşünmeli miyim? Özellikle kendisinden talep edilen onca şeyi ya zamansızlıktan, ya isteksizlikten yerine getirmeyen Ryder'ın bir tek Stephan'ın isteğini yerine getirmesine, çocuğun çaldığı eseri yarım yamalak da olsa dinlemiş olmasına dayansam? Kentlilerin müthiş bir yetenek sahibi ve müthiş bir ayyaş olarak görüp aşağılamaya başladığı Brodsky'nin Bayan Collins'le olan uzatmalı ilişkisini, Bayan Collins'in Brodsky'yi yıllar önce terk ettikten sonra bir daha geri dönmemesini Ryder'la -sonradan eşi veya çocuğunun annesi olduğu anlaşılan- Sophie'yle olan ilişkisiyle paralel götürsem? Brodsky, Ryder'ın yaşlanmış versiyonu olabilir, ikisi de yaşlı ama bu şekilde de alternatif yaşamlar yaratılabilir. Ryder bir sanatçı olduğunu ve durmadan seyahat etmek zorunda kalacağını söylerken oğlu Boris'i ve Boris'in annesi Sophie'yi daima hayal kırıklığına uğratır, çocuğun mutsuzluğunu görmez, hatta onu bir kafe köşesinde saatlerce beklettiği olur. Sophie de aynı şekilde mutsuzdur, öyleyse terk edilmesi doğal, Brodsky'ye dönüşmesi de. Buna benzer pek çok örnek var ve karakterleri birbirinden ayıramamaya sebep oluyor; her birinde bir diğerine dair acılar, umutlar, envai çeşit duygu var. İnsan birdir, özetin özeti bu. Herkes bilir mi? Bence çok derinlerde bir yerde bilir. Pek de farklı şeyler yaşamıyoruz ama içimizde bambaşka bir şeye dönüşüyor yaşananlar.
Toparlamaya çalışıp toparlayamayacağım; neden kimse avunamıyor? "'Soğuk, yalnız bir kent olmaya niye razı olmuyoruz ki?'" (s. 113) Herkesin elinde çabalamak için yeterince değerli bir sebep var ama bu sebep kişiselliğin içinde kayboluyor, anlamı karşıdakine ulaşamıyor. İki düşünce; çabaladığımız şeyleri ne kadar istiyoruz ve onlar için ne ölçüde ödün vermeliyiz? İnsan gideceği veya elindekini bırakacağı zamanı nasıl bilebilir? Bu kent donuk, sanki kimse hiçbir şey bilmiyor, hiç kimsenin -söylenen onca tumturaklı sözün aksine- yaşamakla ilgili bir fikri yok ve gündeliğin içinde kaybolmuş herkes, bu dünya da bir nevi distopya, yaşam algısını simgelediğini düşündüğüm zaman ne olursa olsun distopyadan kaçılamayacağı fikriyle çarpışıyorum. Ishiguro'nun Nobel'i kazandıktan sonra komitenin eserleriyle ilgili yaptığı değerlendirmeyi düşününce her şey yerine oturuyor: Anlamlı olduğu düşünülen ilişkilerin altında koca bir boşluğun uğultusu. Bu uğultu sözcüklere dökülebilir; Ishiguro'nun dalgasını geçtiğine emin olduğum İngiliz kibarlığı, bu kibarlığın diyaloğa yansıması o kadar görev icabı ve anlamsız ki söylenecek olan asıl önemli şeyler bile bu goy goyun arasında kaynayıp gidiyor. Abartayım, kibarlığı uzatan karakterlerin kafasını sopayla yarmak istiyorsunuz. Bu işte, herkes herkesin sözcüklerini alıyor ve kendine yontuyor ama elde kalan bir şey yok, aslında hiçbir zaman iletişilememişti. Korkunç bir dünya, okuduğum en korkunç dünya tasviri. Sürreal ve bu yüzden olabildiğince gerçek, aslında camdan baktığımızda görülenlerden başka bir şey yok bu metinde. Gerçeğin bu boyutunu yansıtan çok az eser olduğuna inanıyorum, burada akıl almaz bir basitlik var: kodlar her zaman uyum içinde var olacak diye bir kaide yok. Dünyayı biçimleyen bilmediğimiz etkenleri devre dışı bıraktığımızda düz çizgiye ulaşabiliriz, onun dışında küçücük de olsa bir pırıltıya/travmaya/her neyseye sahipsek ayaklarımız yerden kesilir.
Yerden kesilmenin deli ayrıntılı anlatısı. Zor bir metin olduğu için kolay okura hitap etmiyor. Ellerinizden öper.
Ben dile tutuldum sanırım, gündeliğin en olağan hareketleri bile Buzluk'un sözcükleriyle şiirleşir, çağrışımlarla tek bir hareket olmaktan çıkıp birçok duyguyu taşımaya başlar. Bir kuşun çırptığı kanadı pes sesli bir başka kuşa bağlar Buzluk, denizle nehri bir kılar, daha da neye benzeteyim bilemiyorum ama benzerliğe de gelmez, ona özgüdür. Ödüllüdür de; üç kitabı üç farklı ödül almıştır. Bir arkadaşım ilk iki kitabının çok daha iyi olduğunu söyledi, onları da gözden geçireceğim.

Öyküler insanların kaybettikleri şeyleri eğip bükerek acıyı nasıl benimsediklerini yansıtır biraz, örneğin bir insanı devlet elden alır, yok eder. Yaşanmıştır ve yaşanacaktır bu, insanların bununla nasıl baş ettikleri, baş edip edemedikleri, mesele budur. Basit insanların basit kötülükleri vardır ve kötülük en saf halinde bir dinişsiz yokluğa sebep olur. İnsanlar acılarını hep başka bir şeye çevirmeye çalışırlar, katlanabilmek için. Buzluk'un öykülerinde bu başkalık bir dünya olarak ortaya çıkabilir, dolmuştan uzak bir zamanın hatıralarına inilebilir, istikamet belliyken trenlerden inilip kuytu bir ormana girilebilir, mücadelenin yaratıcılığı öykülerin başrolündedir.

Bütün öykülerde başka acılar, başka masallar var. Hepsinin çok iyi olduğunu söyleyebilirim. Kurmaca dünya iyi, karakterler iyi, öykünün tamamı boyunca süren kurulum iyi, her şey iyi. Buzluk iyi bir öykücü.
Metni okumaya başlayana kadar hiçbir şeyim yoktu, Norveç ellerinden soğuk soğuk bilinç akışlarında kaldığımdan mıdır, nineyi kaldırdığımız hastanenin bekleme odasının soğuğundan mıdır, çok acayip çarpıldım. Bugün dördüncü gün, kendime geldim. Otuz olduğumu hatırlatmak içindi sanırım, artık yarım gün yatıp akşama iyileşmek diye bir şeyin olmayacağını hatırlatmak istedi virüs kardeşler. Sağ olsunlar. Denk geldi; K. olan Kjersti -veya tersi- de otuz üç yaşındaydı ve akciğer arıyordu, böyle hatırlıyordum, o gece soğuktu, muhtemelen Kayışdağı esintisi ciğerlerime doluyordu ve dinen öksürüğüme yeşil mantar gibi ekstra can veriyordu. Ben sigarayı bıraktım ama K.'nın akciğer transplantasyonundan başka şansı yoktu, hiç sigara içmemişti, ciğerlerini hiç zorlamamıştı ama ölmek üzereydi. Bunun adaletle ilgili bir şey olduğunu sanmıyorum; en yakın arkadaşlarımdan biri ağzına sigara sürmezdi, devlet sanatçısı ve deli sporcu olan babası akciğer kanserinden ölünce herif bacaya döndü. Yaşamdan adil olmasını -diğer pek çok şey gibi- bekleyemeyiz, sadece onu yaşamayı bekleyebiliriz. K.'nin anlattığı da sadece yaşamak. Yaşamak zaten başlı başına bir iş, bir yük, ölüme yakın olunca daha da bir iş. Ferdinand var, intihar eden sevgili. Eh, daha ne kadar iş olabilir gündelik?
K.'nın parlak düşüncelerinde takılabileceğimiz noktalar var, bir de takip edemeyeceğimiz bağlantılardan çıkılan yaşantı parçaları. Fotoğraflar insanların yaşamlarına açılabildiği gibi karanlığı dolduran gölgelerden başka bir şey ifade etmeyebiliyor, tamamen anlık bir akış. Pesimist Samuel'in ve müntehir Ferdinand'ın arasında kararlarını gözden geçiriyor K., bir bebek ve Samuel'le mutlu olabilir ama mutluluk düşüncesini aklından silebilirse. Düşünüldüğü an ortadan kaybolan bir şey bu, K. da pek optimist bir insan sayılmaz, sıkıntılı sınıflarıyla, baskıcı müdürüyle, tatminsizliğe yol açan öğretmenliğiyle meslek yaşamı pek yardımcı olmuyor. Bunun yanında atladığı balkondan aşağı düşmeden önce elini uzatan Ferdinand'ın havada açtığı boşluğun kapanma sesi de kulaklarından silinmemiş. Daha da kötüsü, pek bir şeyi sevmediğini söylüyor. İnsanları, hayvanları, ne varsa sevmiyor ki çocuğunu nasıl sevecek, hele Samuel'i, bu sevmeme olayı bir travma sonucu mu, kaybettiklerinin ardından ortaya çıkan bir duygu mu, bilebiliriz veya bilmeyebiliriz, biz sadece dinlemekle mükellefiz ve anlatıyor K., dikkatli adımlar atarak yaşamış şimdiye kadar, matematiği bu yüzden sevdiğini ve öğretmeye çalıştığını söylüyor. Matematik kesin, formüllere oturan sayılar, belirli uzaylarda belirli biçimde davranan denklemler, hepsi bu. Elbette işin uçucu bir yanı var, matematik diğer her şey gibi buharlaşır ve hayal gücünün ulaşabileceği yerlerde somutlaşmaya başlar ama K. işin bu boyutuyla pek ilgilenmiyor, o sadece acısıyla ilgileniyor. "Bir yaşamı olmayan insan, yanılsama yaratmak zorunda kalır." (s. 8) Acısını yanılsamalarla çoğaltmaya da meyilli, eyvah. Bir konuşsa dünyanın depresyona gireceğini söylüyor, bu kadın tehlikeli. Bu kadın temizinden bir ömür törpüsü olabilir. Bazıları var, çıkarmaya çalışırsınız ama battıkları çukurda iyidir onlar, günü gelince kendi haline bırakıp gidersiniz. K. da onlar gibi, Samuel'le karşılaşana kadar. Daha derin bir çukurda batan biri Samuel, daha pesimist, daha yazar, daha çıkışsız ve yaşamını bu şekilde sürdürebiliyor. Daha kötü durumda olan biri sağaltıcıdır, iyidir ama iyileşene kadar. Sonrasında sadece batışı görülür ve o da arkada bırakılır ama bu da bizim problemimiz değil, Ferdinand'ın problemi ki K.'ya Samuel'den çocuk yapmasını, onunla sevgili olmasını söyleyen Ferdinand. Ferdinand bir albatros, bu imgeyle sık sık karşılaşacağız ve karakterlerin her biri için bir albatros tüyü koparıp saçlarına sıkıştıracağız. Albatrosların pençelerini geçirdikleri türdeşlerine tecavüz etmeleri pek iyi bir çağrışım taşımıyor ama bırakamama-kurtulamama döngüsü birbiriyle uyumsuz üç insanın ilişkisini iyi yansıtıyor sanırım. Üstelik K., kendinden bile kurtulamadığını kabul ettiğinde, Ferdinand'ı Paris'te ve Samuel'i İrlanda'da bıraktığını, kendisinin Norveç'te sıkışıp kaldığını düşündüğünde kentlerin pençelerini de hissediyor. Ciğerlerinin iflası bu pençeler yüzünden olabilir. Bir başkasının ölümünü bekliyor ki son model ciğerlerine kavuşabilsin. Aldığı hava bir başkasının çok önceden sahip olduğu organla alınırsa belki bir başkası olabilir, umutsuzluğundan kurtulabilir ki bu bilimsel bir mevzudur, organ hafızası mıydı neydi, her nakilde önceki sahibin bir parçası yeni sahibe geçebilir. Yeni organı eskiymiş gibi düşünmek, ilk sahibiymiş gibi düşünmek şart, yoksa vücut yeniyi kabul etmiyor. Beyin demeliyiz aslında. Yaşam da biraz böyle; yaşamı olduğu gibi kabul etmezsek hiçbir zaman bizimmiş gibi algılayamayız, hep dışımızda bir yerde durur, olması gereken yerden çok uzakta. Yaşam, tam gözlerimizin arasında, burnun az üzerinde olmalıdır. Bence yeri orası. Yaşama daha güzel bir yer düşünemem, her şeyin merkezinde olmalı.
Edebiyatı düşünüyor K., Ferdinand istedi düşünmesini. Edebiyat, bir şeyler yazmak, K.'nın kurtuluşunun anahtarı olabilir. "İçimdeki şeytanlarla başa çıkmak için kendimi edebiyata yönlendirmem gerektiğini söylemişti." (s. 11) Ferdinand'ı neden bırakmadığını düşünüyor K., Ferdinand öldü. Ferdinand acılarına dayanamayıp Paris'te kendini aşağı attı ve hayaleti musallat oldu, K. geriye kalan tek şey hayalet olduğu için başka bir şeye tutunmuyor, başka bir şeye ihtiyacı yok, Samuel'i görene kadar. Ferdinand'ın hayaleti olmasa belki de Samuel'e de ilgi göstermeyecekti, helal hayalet. Sözcükleri sahtekarlık için kullandığını söyleyen bu kadına başka bir yol gösterdin ve güvenilmezlik pelerininden arındırdın onu, helal.
Tüylü Bir Şeydir Şu Yas'ı beğenenler bunu da beğenir. Melankoli ve yas bir yaşamı nasıl kemirir, neye çevirir, ikisinden nasıl kurtulunur, hep bunlarla alakalı bir anlatı. K.'nın kendiyle yüzleşmesi çok duru, açık. Jaguar'dan hoş bir metin. Şu sıcaklarda İskandinav hüznü iyi gelir, tavsiye ederim.
Yürümek iyi bir iş değil, iyi olsa şemsiyeliğinden pek de memnun olmayan adamımız zannediyorum ki nesneleri, anıları, insanları ve yaşamını birbirine karıştırmazdı. Anlatıcı olarak kendisinin hikâyesini dile getirir, bu iyi değildir. "Hayatımın, hayatımın bir incelemesine dönüşmesinden hoşlanmıyorum." (s. 155) Bir şeyin güzelliğini düşünmenin o güzelliği örselemesinden nasıl kaçınılacak, idrak etmeden yaşamanın bir olasılığı düşünme yetisinden uzağa düşmekte yatıyor bu, evet ama toplum böyle bir yaşamı istemiyor, toplum insanı bilincini koruması yönünde zorluyor, aksi halde parmaklıklar ardına atıyor ve diyor ki, "Sen bu halinle işime yaramazsın, bu tür maddeler kullanmamalısın." Madde kullanmak. Bir olasılık, tehlikeli olanından. Adamımız tehlikeden biraz uzak, herhangi bir şey kullanmıyor. Kırk altı yaşında. Ayakkabı denetçisi. Giydiği ayakkabılarla kentte dolanıp duruyor ve hissettiklerini raporlaştırıp işverenine teslim ediyor. İşi bu. Ölümden uzak, ölümle bir işi olmasa da adım adım yaklaşan bir karanlık var, bu onu çabalayan birine dönüştürüyor. Çabalamayı bırakırsa delirir, bazen delirmeyi çok istiyor ama yaşamı, dünyayı her şeyiyle, olduğu gibi kabul edemiyor bir türlü, kabul edebilseydi, işte o zaman delireceğini düşünüyor. Ölümü olduğu gibi kabul edemiyoruz, yaşamı da aynı şekilde, tam bir yalınlığı deliliğin yüzlerinden biri olarak görüyoruz.
Hızlı geçişlerden bahsetmem gerekiyor, mutsuz olduğu zamanlarda mutluluğu arayan adamı hatırlıyorum, yaşamın olağanlığındaki detayları fark ederek yırtıyordu mutsuzluktan. Ha, neydi, aslında yavaş yavaş kayışı koparıyordu ama mutluluğun derecesi arttıkça önemsizleşiyordu bu. Her zaman izlenecek bir şeyler, düşünülecek bir şeyler vardı, burada da var. Adamımız yürüdükçe okul çocuklarını görüyor, okul çocukları üzerinden kendi yaşamını biçimliyor ve havada süzülen bir kağıt parçasına takılıyor bu kez, kendi yaşamının uçuculuğuna bağlanıyor, her şey birbirine bağlanıyor ve bütün bunlar, nesnelerle düşüncenin iletişimi çizgi üzerine çizgi çekiyor, çizgiler koyuruyor ve derinleşiyor, yüzeyde iz bırakmaya başlıyor ve daha derine işliyor. Daha derine, adımlar sürdükçe. Adamımız yürüyor, başka hiçbir şey yapmıyor. Tanıdıklarına rastlıyor, yirmi yıl öncesinin arkadaşları, sevgilileri, tanıdıkları, nefret ettikleri, hepsi şehrin bir yerinde karşısına çıkıyor ve hepsiyle bir şekilde iletişimini sürdürüyor. Onların yaşamlarını hatırlıyor, ne iş yaptıklarını biliyor ve yalanlara başvurarak hepsini anlatıyor. Doğruları aralardan seçebiliyoruz, isteğince. Dalgıç gözlükleri yüzünden terk ettiği ilk sevgilisi, mekanik bir sevişmenin sonunda dükkânından çıktığı kadın, yeşillendiği bir başkası, hepsinin bir noktada birbirine bağlanabilmesi adamın düşüncesini sürüklüyor, düşünce peşte bir sürüngene dönüşüyor, üç kuruş paraya yapılan işin asıl getirisi düşünceler ve delirmekten biraz daha uzaklaşmak oluyor. Üç kuruş, "dünyada kendi icazeti olmaksızın dolanan bir adam" için gayet yeterli ama kendisini terk eden sevgilisinin istekleri için acınası ölçüde yetersiz. Kadın, adam için ortak hesaplarında bir miktar para bırakmış, adam bu paraya dokunmak istemiyor. Başkaca, çocukluğunu hatırlamak istemiyor, çocukluğunun bir anlatıya dönüşmesini istemiyor. Bunlar izlek. Genel olarak hatırlamamak istiyor ve en büyük yardımcısı yürümek, yürümezse hatırlayacak. Yürümekle ilgili onca kitap okundu, yürümekle kaybolmak arasındaki bağlantıları hatırlayın. Solnit'in anlattıklarını, Le Breton'u ve Gros'u hatırlayın, sonra yürümeye başlayın ki hatırlamayın. Yürümek, evet, ilk adım hatırlayıştan gelir, ikinci ve sonrakiler unutuştan.
Düşünce panayırı, oradan oraya atlayışlar ve pek çok sokak, adımlanacak yollar düşüncenin sokaklarında filizleniyor önce. Martıların sokaklarının uçuşta filizlenmesi gibi. Ailenin attığı ilk tohuma da bir yerde rastlıyoruz; öpülmeye isteksiz bir annenin babayı ve diğer erkek kardeşi itmesi de bu sokakların ortaya çıkarken çarpılmasına yol açtığı bariz, adamın karşılaştığı onca kadın, ulaşılmazlar topluluğu olarak hep bir adım ötede duruyor. Küçük kıçını bir güzel çavuşladığı kadın bile ulaşılabilecek bir yerde değil, bir insanın diğerine dokunamayacağının farkında bu adam, Ishiguro'nun hiçlik zeminini hatırlıyorum hemen. Derinlik sandığımız şeyin yoklukta beliren bir yanılsama olduğunu anlamıyoruz, yokluğa daha da fazla kapılıyoruz, ötesinde hep bir şeylerin olduğunu düşünüyoruz ama sonsuz bir düşüşten başka bir şey yok. Her insanın kuyuluğu bu nafile çabada beliriyor. Kendisini terk eden kadına, Lisa'ya yaklaşmaya çalışan adamın başına sadece "yaşamın geldiğinden" haberi çok sonra olacak, her şey olup bittikten sonra. Öğrencileriyle baş edemeyen Lisa, malulen emekli olup kafayı kırınca yapacak hiçbir şey kalmıyor. Bu şeye benziyor; bir ânın hayatımızın en güzel anı olup olmadığını, o an anıya dönüşmeden bilemeyiz, dolayısıyla o ânı hiçbir zaman yakalayamayacağız, yakalar gibi olacağız ama bunun boşa çabalamak olduğunu bileceğiz. Bunu bir kere anladıktan sonra -yine an- gideni rahat bırakabileceğiz, yoksa omuzda bir çöküntü olarak kalacak.
Sadece yürümek, sadece akış, tercihlerle beliren düzen, sürüklenilen kaos, Genazino yine biraz kül, biraz duman bırakıyor geriye. Yine denizin sakin hakikatini aradım bugün, dalgaların gelişini ve gidişini Calvino'dan başkası anlatmamalı belki ama Genazino'nun "yaşayan" insanlarından başkası da sezdirmemeli.
Otobiyografik, bu yüzden novellanın ardından gelen Guillermo Rosales ya da Entelektüel Öfke başlıklı inceleme yerinde olmuş. Rosales'in sürgünlerini, Küba'nın komünizm adı altında yol açtığı totaliter baskıyı bilmeden metin güdük kalır. Zaten unutturulmuş, basılana kadar sayısız ret yemiş bir metin bu; Küba'nın dışladığı ve görmezden geldiği, ABD'nin "gündemi oluşturmayan bir mesele içermesi sebebiyle" ilgilenmediği bir metin. Tam bir yalıtılma ve yabancılaşma. Aidiyet duygusu ortadan kalkınca insan bir parça daha özgür olduğunu hissedebilir ama bu kez de kapitalist sistemde hayatta kalabilme problemi ve Rosales'in psikolojik hasarı özgürlüğü engelliyor. Korkunç bir bakımevine hapsedilmiş insanların sömürülmeden hayatta kalamayacaklarını görüyoruz. Hapsedilmek parmaklıklar ardına atılmak gibi bir durum değil, dışarıda tek başına yaşamı sürdürememe durumu. Orta sınıfın kadim korkusu. Bunu iyi beceriyor sistem; aslında ihtiyaç olmayan ihtiyaçlar yaratıyor ve aslında sahip olunmayan parayla bu ihtiyaçları gidermeyi sağlıyor, zinciri takıveriyor bu sırada. Tabii burada daha dolaysız bir biçimde takılan zincirden bahsetmek gerek.
Rosales komünist ve kapitalist toplumlarda da yaşamış, ikisinin de birbirinden farksız olduğunu söylüyor. "Nefretle yazılan bir roman" bunun kanıtı. "'Tanrıya inanmıyorum. İnsana inanmıyorum. İdeolojilere inanmıyorum.'" (s. 98) Bakımevindeki akıl hastalarından birinin Küba'daki bütün malları elinden alınmıştır, komünistlere sallayıp durur bu yüzden. 1980'de muhaliflerin ABD'ye gitmesine izin verilmesiyle birlikte binlerce kişi Küba'dan kaçar ve arkalarında koca bir geçmişi bırakırlar, yeni bir ülkede, bu sefer başka bir yırtıcının pençeleri arasında yaşamaya çalışırlar. Küba'nın boğucu atmosferinden kurtuldukları söylenemez, ABD her ne kadar özgürlükler ülkesi olsa da -ya da öyle olduğu iddia edilse de- malum sistemi dolayısıyla insanları öğütür, posalarını çıkarır. Posaları çıkmış insanların hikâyelerini göreceğiz, başta Rosales'in personası olan William Figuares'in. Figuares, figür. O, ismini bildiğimiz sayılı örneklerden. Rosales ömrünün son zamanlarında geçirdiği sefilliğin karşısına çıkardığı insanları yazsaydı sürünmenin sagasını ortaya çıkarırdı ama yazdıklarını yok eden bir yaratıcı o da, Bernhard'ın romanlarından fırlamış gibi. Kardeşi, Sokrates adlı bir roman yazan Guillermo'nun yaşamından bir kesit sunuyor: "'Onu yazmak için bir ay odasına kapandı. Hiç sokağa çıkmadı. Daha sonra yaktı o romanı. Kendini mahvetme yeteneği böylesine gelişkin başka hiç kimseye rastlamadım hayatımda. Her an sönebilecek bir ışıltı gibiydi o.'" (s. 107)
Bir de şu: "Yazdıklarını düzeltme, değiştirme yoluna gitmiyordu. Hızla yazıyor hızla yırtıp atıyordu yazdıklarını. Annesi yazdıklarını dolaba kilitliyor; o dolabın arkasını söküp kâğıtları buluyor, yok ediyordu." (s. 107) Aslında kendisinin Bernhard tarafından anlatıldığını düşünüyorum, Bernhard kendisini hiç duymamıştır muhtemelen ama duysaydı ne düşünürdü, çok merak ettim. İntiharına kadar birebir anlattığı biri, dünyanın öbür ucunda dünyanın acısını omuzlamış ve bu kokuşmuşluğa belirli bir süre katlanabilmiş, hayatına son verene kadar. İntihar kararında görmezden gelinmesinin etkili olduğu söyleniyor, zaten kendisine hiç güvenmediğinden eserlerini yok ediyor ama birkaçının yayımlanmasına -arkadaşlarının zoruyla da olsa- izin veriyor. Hayatının zirvesi, Octavio Paz'ın son kararıyla kazandığı Letras de Oro adlı yarışmanın ertesi olabilir. Umutlanmıştır, yeni eserler yazacağını düşünmüştür, yazmıştır da. Yok etmediği metinleri bulunmuş, onlar da Türkçede yayımlanır umarım. Hayatın adaletsizliğine karşı entelektüel şiddet, onun savunusu bu. Sert bir gerçeklik, her şey olduğu gibi. Kötülük sokaktaki bir adam olarak dolanıyor ve bütün gerçekliğiyle anlatılıyor, metinler kafaya inen bir baltaya dönüşüyor. Rosales'in yeterince keskinleştiremediğini düşündüğü baltalar bir yana, bu metin bile ne kadar kızgın olduğunun kanıtı. Yaşamında da son derece acımasız ve sertmiş, etrafındaki insanlara pek tahammülü olmadığı söyleniyor. Gergin olmadığı zamanlar komikmiş, mizah duygusu çok gelişmiş bir adammış. Duygusal zekasının ardında sürüklenen bir adam Rosales, onca adaletsizliğe karşı öfkelenmekten başka yapabileceği bir şey yok.
"Dışarıda bakımevi diyorlardı oraya, ama mezarım olacağını biliyordum ben." (s. 7) İlk cümle ve metnin kilit cümlesi bu, zira hastaların istedikleri zaman çıkabildiklerini görüyoruz ama hep geri dönüyorlar. Berbat yemekten üç kaşık alıp dördüncüyü tüküren, bakımevi çalışanlarının rezilliklerine şahit olan, terk edilmiş, hor görülmüş insanlar, özellikle Figuares gibi deli olmadığı psikiyatrist tarafından da söylenen bir adam neden geri döner? Özgürlük de üzerinde oldukça durulan bir olgu olarak belirir metinde, her şeye rağmen özgürlüğü seçen ve hayatını yaşayan arkadaşları Figuares'te herhangi bir korku uyandırmaz, hatta özgürlüklerine tutundukları için onları içten içe takdir eder adamımız. Öyleyse neden kendisi de çıkıp gitmiyor? Aralarına sonradan katılan Francis'e tutulduğunda, birlikte eve çıkma ve o pislik yuvasından kurtulma hayalleri bakımevi sahibince engellendiğinde, Francis annesi tarafından götürüldüğünde yaşamak için, özgürlüğünü elde etmek için sebeplerin en güzeli var elinde ama kurtulmuyor, kurtulmak istemiyor ve bakımevinde kalıyor. Bunun üzerine düşündüm, Figuares'in -metinde Figuares olarak geçiyor, arka kapakta Figueras, hangisinin doğru olduğunu bilmiyorum ve araştırmayacak kadar tembelim- sağaltılamayacak ölçüde kırıldığı sonucuna vardım. Bulunduğu ortamdaki düşkünlere şiddet uygulamaya başlaması, onların eşyalarını aşırması, Francis aralarına katıldığı zaman kadına çektirdiği işkence, pek çok şey onun da ezenlerin yanında yer almak istediğini gösteriyor. Gücün elinde olması ve istediği zaman kullanabilmesi, muktedir olanın eziyeti sürdürebildiğince görmezden gelmesini, yaşadığı ortama katlanmasını sağlıyor olabilir.
Francis için ayrı bir paragraf lazım. Güzel kokuyor, diğerleri gibi leş kokusu yok. Güzel giyiniyor. Figuares'in dikkatini çekiyor hemen, kendisine ne yapılırsa yapılsın onaylayan cevaplar veriyor. Marina Abramović'in performansını hatırlıyorum, gözlerinden yaşların aktığı bir fotoğrafı var. Üzerine dikenli bir dal saplanmış, izleyiciler performansın bir parçası olarak sanatçıya acı çektirmişler ve sanatçı sanatını sürdürmek için dimdik ayakta. Francis de böyle; Figuares kendisine tecavüz ediyor, boğazını sıkıyor, türlü eziyetlerle kendisinin kılmaya çalışıyor ama sadece onaylıyor Francis. Figuares bu noktada varlığını sorguluyor, kırıldığı noktayı bir ölçüde onarıyor ve kadını gerçekten seviyor, vuruluyor bayağı. Birlikte kaçıp gitme planları kuracak kadar. Kadın tam da bu noktada iletişim kuruyor adamla, sadece onaylamıyor artık, konuşuyor ve planlar yapıyor. Bu ilişki oldukça ilginç, düşündürücü.
Figuares kim? Yazar, yazar arkadaşları var. Küba'dan kaçıp ABD'ye geliyor ve zengin akrabaları tarafından, halasının vasıtasıyla bu bakımevine kapatılıyor çünkü ailesinin yüz karası bir akıl hastası gibi davranıyor, uyumsuz, kazananların yanında yeri yok. İngiliz şairlerinin, Romantiklerin şiirlerini okuyor ve onların bunaltısını kendi yaşamına eklemliyor. On beş yaşında bütün büyükleri okumuş: Hemingway, Faulkner, Kafka, Musil, Joyce... Hemingway bir noktada hayatını kurtarmasını sağlayabilirdi; Francis'le kaçmayı düşündükleri sırada polis tarafından yakalanınca karşısına çıkarıldığı psikiyatrist Hemingway hayranı çıkıyor ve ilk kez yaptığını söylediği bir şeyi yapıyor, bakımevi sahibiyle konuşup özgürlükleri için uğraşıyor. Francis annesi tarafından götürülmemiş olsaydı mutlu bir son izleyecektik. Gerçi ben Figuares'in her şeye rağmen çıkıp gittiğini ve Francis'i aradığını düşünerek alternatif bir son yarattım kafamda, bu kadar acıya bir tanecik mutluluk olsun.
Mekân. Rosales'in katı gerçekçiliği o kadar şiddetli ki klozete tıkılmış kıyafetlerin üzerine işeyip sıçan hastaların yaydığı koku duyuluyor. Bakımevi çalışanlarının hastalara tecavüz etmeleri, eşyalarını yürütmeleri, pek çok şey işi karikatürleştirme tehlikesi yaratıyor ama buna izin vermiyor Rosales, kendi deneyimlerini kurarken olabildiğince doğrudan bir anlatı kullanıyor. Dehşete düşmemek elde değil.
Rosales bir temiz deşti. Ya da kendi deşiğini gösterdi. Okurda iki çukur oluşacak, omuzlarda ve kalpte.