Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

"Neymişiz gibi davranıyorsak oyuz; dolayısıyla büründüğümüz role dikkat etmeliyiz." (s. 7)
Hawthorne'un da buna benzer bir sözü vardı, takılan maskelerin yüzü unutturmasıyla ilgili. Mekânlar, insanlar değiştikçe roller de değişiyor. Kimseyle ilkinde olduğumuz kişi gibi tanışamıyoruz, herkeste kişiliğimizin bir başka parçası olarak var olduğumuzu ilk düşündüğümde aklımı kaçıracak gibi olmuştum, çok fazla insan, çok fazla görev, sorumluluk, mekân demek farklı kimlikler demekti. İnsan nasıl bir kişi olarak kalabilirdi? Kalamazdı, kalamamasının keyifli bir yönü yok değil ama bu durumda birçok parçayı bir arada tutmaya çalışmak yorucu oluyor. Birçok insanla birçok ilişki, görünenin ardındakine bir kat daha uzaklaştırıyor. Bu yüzden az insan az bölünme demek, zaten bir insanın sağlıklı arkadaşlıklar kurabilmesi için belirli bir kişi sınırı varmış, ünlü bir düşünür söylüyordu, Bauman olabilir. O sınır aşılmazsa kendimizden uzağa düşmüyoruz, bu iyi. İnsanlarda durum böyle, sorumluluklarda veya yapılması gereken işlerde? Vonnegut'un bu metninde tek bir kırılmanın yol açtığı kaotik silsileyi, zincirleme reaksiyonun yarattığı karmaşayı görebiliyoruz.
Dresden'i anlatarak başlıyor Vonnegut, Avrupa tarihinin en büyük katliamı sırasında yukarıda fırtınalar koparken sığındığı mezbahanın tavanından dökülen sıvaları, sonrasında sığınaklardan çıkarılan cesetleri. Ne kadar büyük bir travma olduğunu kendisi söylemez, hatta kendine has üslubuyla şöyle bir anlatır, kestirip atar. Oysa pek çok metninde bu katliamın yansımalarını görürüz. Ressam bir karakterine kendi gördüğü manzarayı çizdirir Vonnegut; genişçe bir alanda insanlık panayırı. Kül olmuş insanlar, eşyalarını sırtlarında taşıyıp kaçmaya çalışanlar, aklını kaçıranlar, hepsi resmin bir yerinde yer alır. Yıkmak için elinden geleni yapan insandan ümidini kesmese de insanın ne olduğunu bilir Vonnegut, o yüzden kendine karşı da dürüsttür, Almanya'da doğsaydı katliamın bir parçası olabileceğini ve içindeki gizli erdemlerle avunabileceğini söyler. Howard W. Campbell, Jr.'ı bu fikirden doğurmuştur bence; ABD doğumlu ve çocukluğunda ailesiyle birlikte Almanya'ya taşınmış bir karakterin neler yapacağı, ne kadar ileri gidebileceği aklını kurcalamıştır, hatta adamı anlatıcı yapmıştır, bolca casusluk hikâyesini birbirine bağlamıştır ve karakterinin yaptıklarının karşılığını vicdanın yeterince çürümesinden sonra başkasının vereceği cezayla görmek istemiştir. Bolca Vonnegut komedisi, şahane diyaloglar derken elde mis gibi bir metin. Vonnegut da bitiyor yavaştan, başka yazarlar bulmalıyım.
Vonnegut bir de editörün notunu düşüyor, anlatının bir parçası. Campbell'ın itiraflarını hazırlarken itirafçının isteğiyle sansürlediği yerler, değiştirdiği isimler hakkında bilgi veriyor. "Gece Ana" adının Faust'tan geldiğini öğreniyoruz, karanlıktan ve ışıktan bir parça taşıyan Mefisto'nun konuşmasında geçiyor. Campbell'ı yansıtan bir izlek; adamımız da gerek Nazi propagandası yaparken, gerek propaganda metinlerinin içine gizlenen şifrelerle ABD için gizli gizli casusluk yaparken karanlıkla aydınlık arasında gidip geliyor ama bir noktada ikisi de birbirine karışıyor, insanın yıkıcılığının irdelendiği bölümlerde ideolojilerin -insanların demek daha doğru- bir diğerini yok edebilmek için ateş fırtınalarına ve ciğer parçalayan gazlara başvurma eşiğini belirlemeye çalışıyor Vonnegut. Birinin diğerinden daha önce davranmış olması, ortaya çıkardığı yıkım açısından karşı tarafı haklı kılmıyor. Bunu Dresden'in sokaklarında, açık havada oksijensizlikten ölen, toplama kamplarında katledilen, hapsolduğu gemilerle birlikte denizin dibine gönderilen, anında küle dönüşen insanlara sormaya lüzum yok, bu böyledir. Vonnegut da işin bu boyutu üzerinde pek durmuyor, gerçekten de çözülecek bir problem değil. Sorgulanabilir, daha iyi. Radikal eylemlerin, uç öğelerin mantıktan uzak davranışları başka karakterlerin düşüncelerinde karşımıza çıkıyor, fanatiklerin bitmeyen öfkesine bakıldığında şiddetin hiçbir zaman dinmeyeceği ortada ama mesele bu da değil, birey olarak insanın bu karmaşanın içinde var olmaya çabalaması. Campbell hâlâ çabalıyor, Eski Kudüs'te parmaklıklar ardında hakkında verilecek hükmü beklerken.
Altı saatlik vardiyalar dört nöbetçiye dağıtılmış durumda, bu da Yahudilerin kendisine bakış açılarını çeşitliyor. Arnold amatör bir arkeolog, İsrail doğumlu ve yurt dışına hiç çıkmamış. Ailesi 1930'larda Almanya'dan göçmüş, tam zamanında. Arnold Goebbels'i tanımıyor ama Asur krallarının yol açtığı yıkımları biliyor. Eh, binlerce yıldır değişen pek bir şey yok. Arnold'dan sonra Andor geliyor, daha yaşlı ve bön bir adam. Toplama kamplarından son anda kurtulmuş. Orada tutuklulardan seçilen kolluk kuvvetlerinin varlığını sorguluyorlar, pek çok mahkum bu göreve gönüllü olarak yazılıyormuş. Bir örneğini The Pianist'te görmüştük. Andor'a göre mahkumların neden gönüllü olduklarını anlatabilen bir kitap muhteşem olurmuş ama bu soruya verilecek cevaplar az çok belli; daha geç boğulmak, daha uzun yaşamak, buna benzer şeyler. Mahkumlara dinletilen korkunç şarkıyı daha uzun süre dinlemek işin pis yanı ama insan katlanıyor, değil mi? Bu şarkıyı en sonda, Campbell'ı tutuklatan kadının ağzından çıkan mırıltılar olarak duyuyoruz, ABD'de. Acı dünyanın her yerine yayılmış durumda. Andor'dan sonra Arpad. Macar SS'inde çalışan bir köstebek. Birliğinin görevi, Yahudilere bilgi uçuranları bulmak. Arpad iyi bir köstebek, on dört Nazinin öldürülmesine yol açıyor, hatta Eichmann birliği doğrudan kutlamış bu sebeple. Bundan iyi bir kara mizah düşünemiyorum. Arpad'dan sonra Mengel. Altın dişlerini söken Nazi karşısında ölü taklidini o kadar iyi yapmış ki yaşıyor işte, üst düzey bir savaş suçlusunu asarken ve bavulunun deri kayışlarını gererken aynı duygular belirmiş. Hiçlik.
Dört adam üzerinden Yahudi cephesine bir göz atma şansımız olur, bir yandan yaşamın devam ettiğini görürüz, genç neslin geçmişle pek bir ilgisi yoktur, yüzü geleceğe dönüktür. Yaşlılar hatırlar, dehşetle baş edebilme konusunda her birinin ayrı bir uğraşı vardır. Kimi unutmaya çalışır, kimi öfkesini başka bir şeye yansıtır. Campbell'a kötü davranmazlar, anlamaya çalıştıkları için sohbet ederler. Bu itirafnamenin de Campbell'ın kendi kendiyle sohbeti denebilir, o da kendini anlamaya çalışır. Oyun yazarı, sanatçı Campbell'ın Yahudi karşıtı söylemleri, savaşın sonunda Almanya'da ortadan kaybolup Greenwich Village'ta belirmesi, New York günleri ve Kudüs'e son yolculuğu iç içe geçmiş hikâyeler halinde belirir. İnsanlar belirir, kaybolur, her şey fırtına halinde yaşanır.
Almanya'daki GE şubesinde görevlendirilen babanın peşinden Almanya'ya. Yeni bir yaşam kurma çabası, yazarlık, aktris Helga Noth'la evlilik ve savaşın başlangıcı. İngilizce konuşan bir dünyaya propaganda yayınları yapmaya başlar Campbell, çalıştığı süre boyunca neden bu işi yaptığını pek düşünmez, savaşın bitmesiyle birlikte yakalandığında düşünmeye başlar. Nazileri sıradan insanlar olarak görmektedir, cephede bulunmadığı için, gaz odalarını da görmediği için belki, onlara karşı nefret beslemez, onlara bayılmaz da. ABD hesabına çalışması da onlara bayılmamasına yol açan, bir şeylerin yanlış gittiği duygusunu doğuran, derinlerde bir yerin etkisiyledir. Çift taraflı çalışmasının yol açtığı ironik, gülünç durumlar ortaya çıkar, tam Vonnegut işi. Diyalog ağırlıklı muhteşem bir teknik. Neyse, casus olduğunu bilen üç kişi vardır, bu yüzden yakalandığında savaş suçlusu olarak görülür. Kendisini yakalayan Teğmen Bernard O'Hare'ın önünde, darağacına baktığı fotoğraf yayımlanır ama milyonların beklediği gibi idam edilmez, ABD hesabına casusluk yapmasını sağlayan adamın yardımıyla ortadan kaybolur. Aynı adam birkaç kez daha yardım eder, savaş sonrasında cadı avı başladığı zaman en yakınlarının da kendisini ortadan kaldırmak istediğini öğrenen Campbell, hayalet olarak yaşayamayacağını anladığı an kendisini ihbar eder.
ABD'nin gizemli adamı, onca yanlışın içinde doğru bir şeyler yapmaya çabalayan Campbell'a muhtemelen hiçbir zaman gerçekte ne yaptığının bilinmeyeceğini, suçlu olarak görüleceğini söyler ama Campbell'ın vicdanının kefaretidir bu; nihayetinde erdemli bir insan olamayacaksa da erdemliliğe olabildiğince yaklaşmak ister. Bu uğurda geleceğini gözden çıkarır, çok sevdiği karısının Rus casusu olduğunu öğrenince ondan da kopar, teslim olur. Ölüm cezasına çarptırılmayı beklerken ABD'nin gizemli adamından mektup gelir, yıllar sonra. Adam son anda gerçeği anlatmaktadır, mektupta Campbell'ın ABD casusu olduğuna şahitlik ettiğini söyler ve kendini ifşa eder, Campbell'ın hayatını kurtarmak uğruna. Bu, ruhsal bir sağalmaya yol açmaz. "Howard W. Campbell, Jr'ı kendine karşı işlediği suçlar nedeniyle asacağım bu gece, galiba bu gece." (s. 244) Son.
Kimlikler, kimliklerin inşası, birey, toplum, savaş, öfke, kin, hemen her şey üzerinde düşündüren bir Vonnegut şahanesi.
Detaylara tutunuyoruz. Anlam arayışı iş yerindeki fayans sayısı, bulamaç haline getirdiği kitapların başka kitaplara dönüşmesini sağlayan bir makineden kurtarılan birkaç sayfa, bu makineye kaptırılan bacakların sayfalara dönüştüğü kitaplar, ölümü bekleyen insanların dinleyerek teselli bulduğu birkaç hikâye, belli bir ölçüyle söylenen gündelik cümleler haline geliyor. Nevrotik hale gelmeden yaşamak mümkün değil gibi gözüküyor; aradığımızı insanlarda bulamıyoruz, meşgalelerde bulamadığımız oluyor, öyleyse sadece kendi egemenliğimizdeki detayları bulup çıkarmamız gerekiyor. 14717 fayansın ortasında çalıştığımızı bilmek, bir şeyi biliyor olmak köksüzlükten kurtarıyor bizi, dünyada yerimizin sağlamlaştığını hissediyoruz. Ne kadar sağlıklı olduğu tartışılır ama şunun korkusunun çekildiğini hem kendimden, hem de yakınımdaki insanlardan çok iyi biliyorum; kendimizi bu takıntılardan, takıntı da demeyelim de, yaşam biçimlerinden kurtarma yolunda bir şekilde sağaltırsak -psikoloğa giderek, antidepresan kullanarak vs.- aslında kendimizi, bizi biz yapan özü kaybetme tehlikesi doğar mı? İnce bir nokta; birey durumundan rahatsız, daha "iyi" olmak istiyor ama bu "iyi"nin ne olduğunu bilmiyor, bilmediği "iyi", bildiği "kötü"den daha kötüymüş gibi hissediliyor. Belki öyledir, kim bilir?

Bu anlatı, kendine has takıntılarıyla yaşayan insanların hikâyelerini taşıyor. Makinenin korkunçluğu, patronun anlayışsızlığı, iş arkadaşlarının kabalığı ve benzeri şeyler, tüketim toplumunun sıkı bir eleştirisi olarak incelenebilir. Makineleşmiş insan olarak görülebilir ama bir farkla, bu makinenin tükettiği kitaplar başka kitapların üretilmesi için kullanılıyor. Geri dönüşüm açısından baktığımızda, aslında bu pek can yakıcı bir şey gibi gelmiyor. Doğanın ta kendisi olarak görülebilir hatta; doğanın mucizevi yaratıları milyar yıldır müthiş bir döngüde sürekli olarak ölüyor ve yeniden doğuyor. Makinenin -yarattığı yıkıma rağmen- böyle bir işlevi var, bu iyi. Kötü olan, yeniden üretilen değerin aynı şekilde tüketime sunulması ve makinenin yarattığı şeyle hiçbir bağının kalmaması. "Yabancılaşma", belki. Makineden daha makine olan insanları düşündüğümüzde bu aletin o insanlardan daha masum olduğu söylenebilir, isyan bile ediyor ki fabrikanın eski işçilerinden Guiseppe'nin bacaklarını kapmasını, kendisini yöneten (sömüren?) insanlara karşı küçük bir elektrik kaçağı olarak göstermesi son derece akıllıca. Madem yorumluyoruz, aşırı yorumun sonuna kadar gidelim. Makinenin özgürlük mücadelesinde kendisinin durmadan çalışmasını isteyen gaddar patrona dokunamayacağı açık. Esas oğlanımız Guylain Vignolles, makineyi çalıştıran eleman olarak Guiseppe'nin bacaklarını kaybetmesini hatırlayarak temkinli bir şekilde, dikkatle çalışır ki başka bir isyan dalgasında canından olmasın. Karşılıklı bir kontrol, yerini bildirme, ket vurma durumu var burada. Birbirini kontrol eden, denetleyen iki toplumsal sınıf gibi düşünebiliriz makineyle Vignolles'ü. Makinenin zaten bir yere gideceği yoktur, garibim her gün tonlarca kitabı parçaladığı gibi kendisini üreten ve aynı şekilde hor gören yaratıcılarına boyun eğmek zorunda. Ya Vignolles? Adamımız otuz altı yaşında, yalnız yaşıyor. Annesi onun bir yayınevinde çalıştığını biliyor ama bu bir yalan, Vignolles kendi gerçekliğini yaratarak, annesine yalan söyleyerek ilk ve son kırılmasını yaşıyor. Yaşamı hakkında çok bir bilgiye sahip değiliz, adamımız birkaç bilgiden ibaret olduğu için derinlemesine bir karakter analizi yapamıyoruz. Elindeki gücü bir türlü bırakamadığını, belki de bırakmak istemediğini söyleyebiliriz; başka bir iş aramıyor, istifa etmiyor, sadece makineyi yönetiyor. Denetleme mekanizmasının bir kutbu olmaktan kurtulmuyor, kurtulmak da istemiyor belki. Özünü kaybetmek istemiyor olabilir, yukarıda anlattığım gibi. Kurguyu çok başarılı bulduğumu söyleyemeyeceğim. Anlatıyı kabaca ikiye ayırıp bakıyorum; ilk bölümde fabrika ve Vignolles'ün arkadaşları baş rollerde beliriyor. Adamımızın kendisi de tabii en az diğerleri kadar ilginç.
Bu metin iyidir, karakterlerle çabuk özdeşleşebilirsiniz ve içinden tren geçiyor, müthiş. Bir de kağıt tüketimi ve üretimi, düşünülmeye değer mevzu. Hrabal'ın da buna benzer bir metni var, bulursanız okuyun.
Bilişin ve bilginin ne olduğu konusu uzun süredir kafamı kurcalıyordu. Bilginin doğası, paradigmal bilginin varlığı, diğer paradigmalarla uyumu, bilginin metafizik ve materyalist niteliği, filozofların epistemolojiye katkıları ve Lektorski'nin bahsettiği "burjuva filozofların" bilgiye atfettikleri duyum ötesi özellik gibi meseleler sağ olsun, kafam daha da kurcalandı. Pek bir cevap bulamadım Ama Martin Cohen'ı okuyorum şimdi, felsefedeki problemlerle ilgili bir kitabı var, müthiş bir şey, neyse, adam diyor ki, "Cevaplar sizi sorular kadar açmayabilir kardeşim. O yüzden hiçbir şeyi çözmeyi ummayın, sadece başka sorulara yönelin. Ayaklarınızın yerden kesildiğini hissedebilirsiniz." Eh, adam Zen'den bahsediyor biraz. Benim de ayaklarım yerden kesilmedi değil, aklımın karışıklığı daha düzenli bir hale geldi, kaostan azıcık kurtuldum. Yine de aradığım şeyin cevaplar olmadığını anladım, zira özne-nesne arasında bir yerde duran, bazen ikisinde birden duran "ben" kavramına getirilen pek çok bakış açısını inceledikten sonra hiçbir aydınlanma yaşamadım. Hiçbir soruma cevap alamadım. Her şey aynı kaldı. Sonra bunun felsefeyle, kuramla falan çözülemeyecek bir şey olduğunun farkına vardım. Yaşamın kendisinin kağıt üzerindeki yansımalarıyla hiçbir ilgisi yoktu. O yüzden daha başka sorular sorabilmek için devam ettim. Hegel'i, Kant'ı, Husserl'ı geçtim, Sartre'da biraz durdum, kurdukları özneleri inceledim. Ağırdan aldım, okumayı üç güne yaydım. Kuramsal bir metin, yolda okumaya gelecek gibi değil.
Bilişin başlı başına yolculuğu bir yana, asıl önemli olan özne-nesne ilişkisi ve gerçeklik problemiydi, kitabı ilk gördüğümde her şey bütündü ama bir gün bunlar üzerinde kafa yormak isteyebileceğimi düşünmüştüm. Zonguldak'taydım, hayat çok güzeldi. Şimdi o kadar güzel değil. Gerçekliğin ne olduğunu bilmiyorum. Aslında şöyle bir bakınca pek kimsenin de bildiğini düşünmüyorum, sadece ortaya atılan fikirler var ve bunlar herhangi bir gerçeklik algısı yaratmıyor ki zaten yaratmak için ortaya çıktığını sanmam bunların, ayağı yerden kesmeye yaradığı kadar yere sağlam basmaya da yol açıyorlar, insanlar bu yüzden bu kadar düşünüyor. İnsanlar düşünüyorlar ve fizikle metafiziği dengeleyip, belki birini tamamen silip bir nirengi noktası oluşturmaya çalışıyorlar. Birikenleri derme çatmalığa orasından burasından katıyorlar, yıkılmaması için uğraşıyorlar. Filozofların söylediklerini sadece bilgi edinmek için kullanmak bir yana, yaşamı oluşturma çabasında da kullanıyorlar. Bir ölçüde kullanıyorum ve özneliğimi, nesneliğimi anlamaya çalışıyorum. Lektorski bu çabayı ilerletici, iyi bir inceleme ortaya koyuyor ama Marksist pencereden yaklaştığı için kendi fikirlerine göre yargıladığı burjuva filozoflarının kurdukları sistemleri son kertede başarısız buluyor. Öznel idealizme saplanıp kaldıklarını söylüyor, oysa tarihsel, diyalektik materyalizm özneyi gelişim aşamaları boyunca toplumsal bir açıdan, nesneyle somut ilişkilerini belirleyerek kuruyor. Metnin planı kabaca bu; Lenin'le birlikte "mükemmelleşen" materyalizmin, öncelin hatalarını tekrarlamadan kusursuza yakın bir dizge kurması. Eh, iş ideolojiye gelip dayanıyor ister istemez, ben tefekkürüme bakarım deyip bu niteliği es geçtim.
Çok katmanlı meseleler tabii; nesnenin ve öznenin özellikleri, idealist ve materyalist yansımaları, matematikteki sonsuz kümeler hadisesinden Piaget'nin bilincin oluşumuna dair fikirlerine kadar pek çok açıdan irdeleniyor. Farklı disiplinlerin birbirlerini düzenlemeleri ve geliştirmeleri bir yana, Kuhn-Popper ikilisinin, dahi Lakatos'un bilim felsefesine yaptıkları katkılar da karşılaştırmalı olarak inceleniyor. Bilimin paradigmaların bir ürünü olup olmadığı, Antik Yunan'dan beri süregelen tartışmalarla birlikte ele alınıyor ve her görüşün olumlanabilecek fikirler ürettiği söyleniyor. Lektorski için eksik bulduğu düşünceler değersiz değil, bir şeyi olumlamanın yanında olumsuzlamanın da bilişe katkı sunduğunu belirtiyor, bu yüzden tamamen gözden çıkarıcı değil, bir noktada eklemleyip başka bir noktada bütünden çıkarıcı bir bakış açısı var. O kadar da partizan değil, bilimsel objektifliği tartışılabilir olsa da mevcut. Amaç zaten okurun neyle karşılaşacağını açıklıyor: "Bu çalışma, ilk önce, hem yazarın kendisinin hem de diğer Sovyet bilgibilim uzmanlarının bu alandaki incelemelerini özetlemeye, ikinci olarak da eldeki sorunun genel ve temel nitelik taşıyan ama Sovyet yazınında yeterince incelenmemiş olan birçok yönünü çözümlemeye çaba göstermektedir." (s. 22) Marksist olmayan anlayışları en geniş biçimde çözümleme amacı güdülmediği de satır aralarındaki notlardan. Daha çok ulaşılan sonuçlardan, Batı felsefesinde yaygın olarak kabul edilen fikirlerin ulaştığı noktadan hareketle eleştirel bir çözümleme yapılıyor. Kronolojik bir sıra izlenmiyor, söz gelişi Sartre ve Hegel arasındaki benzerlikler sırayla incelenip bir çıkarıma varılıyor. Bu yöntemle Piaget'nin kuramsal yorumları -genetik epistemoloji, özne-nesne ilişkileri vs.- birçok bölümde karşımıza çıkabiliyor, tabii Lektorski, Piaget'yi işlemselci zeka anlayışı yüzünden eleştirdikten sonra. Aslında çoğu bilim insanını ve filozofu eleştirdiği nokta ortak; toplumsal bir seviyede karşılığını bulamayan kuramlar eksik, dünyayı anlama yolunda yetersiz. Marksizm gelecek, dertler bitecek.
Dil meselesiyle ilgili bölümler özellikle dikkat çekti, hatta Arrival'ın düşünsel kökenlerinin varsayımsal bir deneyle ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bağlam, sentaks ve dille alakalı pek çok mesele, Chomsky'den Wittgenstein'a pek çok yetkili abinin düşünceleriyle birlikte ele alınıyor ve dilin yapısı, özne-nesne-biliş kurulumundaki işlevi inceleniyor. Bunun dışında "ben"in kurmaca niteliği, "ben"in algılanması Antik Yunan'dan Descartes'a, Husserl'dan Piaget'ye bir çizgi halinde inceleniyor, öznenin kurulumundaki paradigmalar bilginin yapısı da incelenerek karşılaştırılıyor ve sonuçta yine Marksizm'in kollarına atılıyor.
Soruları çeşitlendirmek için elden öper, mis kitap.
Felsefe nedir? Felsefe, kafayı çalıştırıp dünyaya dair anlayışımızı değiştirmektir. Ayer böyle demiş, demek ki anlayışımızı değiştirmeyen şey felsefe değildir. Lakin ki böyle de değildir, felsefe düşünmenin ta kendisidir, düşünmenin içinde dil vardır, efendime -Cthulhu- söyleyeyim, bilgi vardır. Düşünmek birçok şeyin çorbaya, aşureye -aşurenin ne leş bir yiyecek olduğu bahsi ayrı bir felsefe problemidir- katılır gibi katıldığı bir bulamaçtır. Açık olur, kapalı olur, soru içerir, cevap da içerir ama daha çok soru içerir. Anlaşılır, anlaşılmayabilir. Problem de içerir tabii ama burada daha çok "uygulamalı felsefe" problemleriyle uğraşacağız, felsefenin pratikte işlerlik kazandığı alanla. Klasik problemler de var tabii; Zenon Paradoksları mesela. Genellikle lisede tanışılan mevzular. Bir oku attık, hedefle ok arasındaki mesafede sonsuz nokta varsa ok bu sonsuzluğu nasıl aşabiliyor olabilir? Gibi. Cohen'ın ürettiği problemlerin bir bölümü de bu paradoksların güncel çeşitlemeleri. Sonsuz odalı otel gibi. Cantor'un Kümeler Kuramı'yla ortaya koyduğu büyük ve küçük sonsuzlar. Badiou, Sonlu ve Sonsuz'da iyice bir ele alıyordu bu konuyu. Neyse, matematiğin soyut modellemeleriyle fiziğin somut dünyası arasındaki bazı çatışmaları da görüyoruz böylece. Kısacası, Cohen ontolojik problemlerden algısal cortlamalara -Escher'ın resimleri- pek çok mesele üzerinde kafa patlatıyor.
Problemler sıralanmış durumda, her biri için ayrı bir başlık var. Hepsinin sonunda kilit bir soru var, sorunun cevabı köfteyi çakınca beliriyor ama mutlak bir çözüm beklememek gerekiyor, zaten cevapları veren Cohen da durumlar üzerinden oluşacak başka problemleri araya sıkıştırıveriyor. The Man From Earth'teki antropolog abinin dediği gibi, "Bir bebeğin içinde bir başkası, Matruşka sinir bozucu bir şey." Keyif alıyor bundan Cohen, mizahını sevdim, felsefeyi çok ciddiye alıp dalgacılığıyla okurun gözünün korkmasını engelliyor. Okur biraz düşünecek, bulmaca gibi yaklaşacak olaya. O zaman keyifli. Ben keyif aldığım birkaç problemi anlatıp bırakacağım.
Pastane İkilemi aslında paralel sorgulamalarda ortaya çıkan tipik bir durum. Birlikte suç işlediğiniz arkadaşınızı daha az ceza almak uğruna satar mısınız? Aslında ikiniz de suçu kabul etmeseniz yırtma ihtimaliniz var ama arkadaşınızın sorgulama sırasında ötüp ötmediğini bilmediğiniz için, eğer ötmüşse alacağınız cezadan daha azına razı olarak ötersiniz. Genellikle ötüyormuş insanlar, doğal olarak. Bir diğerini asla tanıyamayacağımız için, kendimizi de tam olarak tanıyamayacağımız için güvensizlik ortamı, aslında orada olduğunu bildiğimiz ama yaşamda anlam arayışından, ilişkilerin yanıltıcı doğasından ötürü görmezden geldiğimiz boşluk ortaya çıkar. İnsanlar değişmez, sadece her şeye dönüşebileceklerini unuturuz, boşluğu doldurmaya çalışırız ama o hep oradadır, aldatıldığımız veya hak etmediğimizi düşündüğümüz bir şey yaşadığımız zaman içimizde kendini hatırlatır. Bir şey gitmiştir, dünyanın inanılacak bir parçası -büyüklüğü insanlara verdiğimiz değer ölçüsünde değişir- kaybolmuştur, boşlukta süzüldüğümüzü hissederiz, işin kötüsü; boşluğu tekrar doldurmaya çalışırız. Yaşamayı değerli kılacak bir şeylerle. Genazino mu diyordu, yaşamın kendisi yaşama zahmetine değmiyor diye? Eh, bazen böyle hissederiz ama bir şeylere tutunmak isteriz. Boşlukta elimize ne gelirse değil, o zaman boşluğun kendisini tutarız. Değer verdiğimiz şeyleri yakalamamız gerekir, onun için onları bulmamız gerekir. Kısaca zor bu işler. Felsefi açıklamaları Cohen zaten yapıyor, ben izlenimlerimi inceliyorum. Boşlukta.
Beklenmeyen Sınav, beklenen olaylara karşı her zaman hazırlıklı olunduğuna ama böyle bir şeye aslında hiçbir zaman hazırlıklı olunamayacağına dairdir. Bir şey bir kere gerçekleşmişse ikinciye de gerçekleşebilir, hiç gerçekleşmemesinden daha yüksek bir ihtimal doğmuştur artık, o yüzden ikiyi, üçü, dördü de bekleyebiliriz ve buna hiçbir zaman hazır olamayız. Yaşam deneyimlenebilecek bir şeydir, yaşamı böyle bilebiliriz, düşünceler yaşamı kurmaca haline getirir, somut deneyimler onu gerçek kılar. Bunun tersi de mümkündür, kimi zaman. Her koşulda kayıplarımız zaten kaybedilebilecek şeylerdir, onların boşlukta olduğunu unutmamalıyız. Belli bir zaman aralığında bir sınav olacaksak, hoca hiç beklenmeyen bir zamanda sınav yapacağını söylüyorsa her gün yapılacakmış gibi düşünüp sınavı ortadan kaldıramıyoruz ne yazık ki, yaşam mantıksal çıkarsamalarla ters köşeye yatırılabilecek bir olgu değil. Olacakları biliyoruz, seziyoruz ve yine de duygularımızla veya mantığımızla hareket edip farklı bir sonuç bekliyoruz. Sezgilerimize değil, bir başkasına güveniyoruz. Değerlerimizi değil, bir başkasının değerini benimsiyoruz. Kendimizi değil, bir başkasını önemsiyoruz. Sonrasında boşlukta salınırken, "Neden böyle oldu ya bu?" diyoruz. Tam o sırada karanlığın içinden bir fısıltı duyuluyor: "Neden olmasın?"
Sorites Paradoksu da çok bilinenlerden. Bir geminin bütün parçaları yavaş yavaş değişirse o gemi aynı gemi olarak kalır mı? Geminin tinsel niteliği onun gemiliğinde ne kadar etkilidir? Materyalist bir bakışla her şey aynı kalır, sonuçta ne kadar tahtası değişirse değişsin Mustafa diye bir sandal olsa o Mustafa'dır. Yoksa değil midir? Benim için değildir. Nesnelerle ilgili büyük sıkıntılarım var, her birinin karşısında sahneye çıkan bir müzisyenin heyecanını duyuyorum, sanki izleniyormuşum gibi. Mağazalardaki mankenlerin önünden geçerken zirve yapıyor. İşin kötüsü şu; tam tersini de yaşamaya başladım bir süre önce. Erotik hadiselerde karşımdakinin mankene dönmesi bir yana, kendimi de manken gibi hissetmeye başladığımı fark ettim. Eşyaya döndüğümü hissettiğim zaman kendimi bir sebze veya meyve olarak hayal ediyorum. Besin maddesiz halini Yalçın Tosun bir öyküsünde müthiş anlatıyordu, direkt o aklıma geliyor. Yani bir nesne hem kendi halinde vardır, hem kendiliğinden çok öte bir düzlemde vardır, hem de tarafımızca yaratıldığı haliyle vardır. Buradan da Kant'a, Hegel'e ve daha kimlere varırız, özne-nesne ilişkisinden iş uzar gider. Uzatmıyorum.
Bugün yağmur yağacak galiba. Yağmur altında bisiklet sürdünüz mü hiç? Deneyin bir. Nesnelikten kurtuluyorsunuz, dünya üzerinize yağdığında boşluk kendiliğinden doluyor. Ne yazık ki yağmur her zaman yağmıyor, bu yüzden yazları hiç sevmiyorum. Boşlukta tek bir mevsim sürüyor.
Uygulamalı felsefe problemlerinde Harari'nin Homo Deus'ta, Kaku'nun Zihnin Geleceği'nde değindiği meseleler var. Organ naklinden sonra ne ölçüde aynı kişiyiz? Sorites mevzusunun günümüz versiyonu. Bilimkurgu da bu konuda çokça kafa patlattı tabii, beynimizi bir makineye aktardığımızda günümüz hukukunun işlerliği sekteye uğruyor, en basitinden bir örnek: Bir yazarın bilinci, yazarın vücudu öldükten sonra sanal ortama aktarılıyor. Telif hakkı konusunda ne yapacağız? Transcendence ne güzel filmdi mesela, Johnny Depp'in sanal yansımasının gerçekliği çok acayip problemlere yol açıyordu. Başka bir örnek: Klonlanan biri, orijinali öldükten sonra sahibi bankadaki parasını kullanmaya devam edebilir mi, veya bir insan diğer kendine miras bırakabilir mi, onu mirasından men edebilir mi? Bunlar tartışılıyor, tartışılmaya devam edilecek işler. Dünya çok hızlı, hukuk ve benzeri düzenleyicilerin yenilikleri yakalaması gerekiyor, yoksa çok absürt durumlarla karşılaşacağız.
Gestalt, şekil-zemin meselesi, sanat eserinin değeri, topluluğun salahiyeti için azınlığın yok edilmesi gibi konular da çözülmesi gereken başka problemleri taşıyor. Cohen, düşünülecek 101 problem veriyor okura.
Cocteau'nun kendi çizimleri aralara serpiştirilmiştir. Basit, gerçeküstüne göz kırpan çizimler. Karakterlerin kişiliklerinin birkaç çizgiyle aktarılmış olması aklımı aldı; hizmetçi Mariette'in kardeşlerin kaotik dünyasının dışında yer alması, hatlarını daha biçimsiz kılmış. İki kardeş Elisabeth ve Paul, yalın çekicilikleriyle oradalar. Mekân onlar kadar detaylı, olayların gerçekleştiği ev ve oda kapalı bir alanın yalıtılmışlığını yansıtıyor, iki kardeş arasındaki ilişkiye dışarıdan dahil olanların bozguna uğrayacağı, hatta ölümle yüz yüze gelebilecekleri birkaç çizimden çıkarılabiliyor, bir de Cocteau'nun serbest dolaylı anlatımı sayesinde karakterlerin seslerini odanın sesine karışmış olarak bulabiliriz. Hızını alamayan Cocteau, kendi sesini de zaman zaman anlatıya katmıştır ama pek göze batmaz bu, kararındadır. Karakterlerin anlatımındaki detaylar, duygu durumlarının çeşitlemeleri vs. metaforlarla kuvvetlenir, dahi renklenir diyeyim. Basit bir kerevit, karakterlerin birbirlerinin üzerinde iktidar kurma eyleminin nesnesi haline gelir. Ayrıntılar ne kadar küçülürse anlatım o kadar detaylanır, farklı anlamlar kazanır.
İki bölüm. İlk bölüm, Paul'ün eğitim hayatının bitmesiyle açılır. Önce mekân kurulur, kardeşlerin yaşadıkları mahal anlatılır. Sokaklar, binalar, lise binası. Binanın önünde çocuklar kartopu oynarlarken Paul'ün göğsüne atılan kartopu, çocuğun bilincini yitirmesine sebep olur. Anlatıcı bu noktada çocukların kapalı dünyalarına bodoslamadan dalar; çocuklar yetişkinlerle konuşmaz, kendi dünyalarında oyun-yaşamlarını sürdürürler. Din gibidir bu, anlatıcıya göre bu dinin karanlık ayinleri asla açığa vurulmaz. "Tek bildiğimiz bu dinde kurnazlığın, kurbanların, üstünkörü yargıların, korkunun, işkencenin, insan kurban etmenin yerinin olduğudur." (s. 8) King'in öykülerinde bu çocukların, daha doğrusu çocukların potansiyel kötülüklerinin yansımalarının kusursuz örneklerini görürüz. Çocukların dünyasının bu karanlık yönü önemlidir, yıllar geçse de Paul'le Elisabeth arasındaki ilişkinin bu dünyadan kurtulamadığını göreceğiz çünkü. Neyse, Paul'e içine taş konmuş kartopunu atan eleman, Dargelos, serseri ruhlu bir heriftir, inceliksiz haytadır, yakışıklı bir gebeştir. Bu yüzden Paul ona tutkundur, hatta şöyle: "Bulanık, yoğun, devasız bir acıydı bu, cinsiyetsiz, amaçsız, iffetli bir arzu." (s. 13) Bu arzu, okul yönetiminin Paul'ü sorgulamasında Dargelos'u suçlamamasına sebep olur, yaşananların tanığı olan Gérard en iyi arkadaşının neden Dargelos'u suçlamadığını merak eder. Anlayacaktır ama yıllar sonra, her şey için çok gecikilmişken.
Gérard arkadaşını evine götürür ve tutkunu olduğu Elisabeth'in korkunç şirretine maruz kalır. Elisabeth, Paul'den iki yaş büyüktür ve kardeşiyle birlikte etrafındaki insanlara eziyet etmekten, onları kukla gibi oynatmaktan keyif alır. Bir noktaya kadar Paul'le birlikte oynadığı oyunlarda kardeşiyle uyumludur, insanların şaşkınlıklarına birlikte gülerler ama Paul'ün büyümesiyle birlikte yakışıklı bir adam olmaya doğru evrilmesi, Elisabeth'in aklını iyice karıştırır ve kızı kaotik bir ruh haline sokar. Paul'ü kaybetmemek için elinden geleni yapacaktır. Biraz yavaşlayayım, arada bir sürü olay var. Anneyle baba, anlatılmaları lazım. Baba siroza tutuldukça eve gelen bir adam, ölene kadar. Anne yatalak, yaşamanın neye yaradığını düşünüyor. Çocukların zaten bozuk olan psikolojisini iyice haşat ediyor, aile dostları olan doktoru olmasa daha en başta faciaya yol açabilirdi ama doktor her şeyi geciktiriyor, yıkımı da. Şöyle: "Annelerini severlerdi, itip kaktılarsa bu onu ölümsüz zannetmelerindendi." (s. 40) Bir yerde geçiyordu, insanlar sonsuza kadar yaşacayacaklarını sandıkları için böylesi hoyratlar diyen her kimse, selam. Neyse, annenin ölümünden sonra Gerard'la birlikte üçü tatile gidiyorlar, insanlarla oynadıkları oyunları sürdürüp dönüyorlar, bu sırada Elisabeth kardeşine iyice tutuluyor. Paul kar topunun da etkisiyle uzunca bir süre hasta yatıyor, Elisabeth'in eline düşüyor bir anlamda. Kız kardeşin erkek üzerindeki egemenliğinin yansılarını çok daha sonra, Agathe ortaya çıkınca göreceğiz. Paul'ün mücadeleci olmasına rağmen kabullenen bir yapıda olması, aralarındaki şefkatsiz, gerçeklikten çıkıp oyuna dönüşen ilişkiyi de çarpıtıyor. Bir başyapıt bu ilişki, özel bir şey, sadece kendilerine ait bir dünya. Olumsuz yan, başka bir dünya tanıyamıyor olmaları. Dargelos'a duyduğu sevgiyi ona çok benzediği için Agathe'ye de duymaya başlayan -bunda Elisabeth'in parmağı var- Paul, dünyanın yıkılma tehlikesi olarak ortaya çıkınca Elisabeth tarafından durduruluyor.
Agathe ve Paul birbirlerini gizliden seviyorlar ama konuşamıyorlar bir türlü, bunun farkına varan Elisabeth kardeşini kaybetmemek için hemen bir plan yapıyor. Bundan sonrası tam Servetifünun. Paul'ün Agathe için yazdığı mektubu gören Lise, Paul'e kızın kendisini sevmediğini, Gerard'la evlenmek istediğini söylüyor. Gerard'ın da ağzından girip burnundan çıkıyor ve ikisini evlendiriyor, korkunç bir evlilik, çözülmez bir ilişkiler yumağı. Çözülecek, sonlara doğru Paul'ün intihara kalkışmasıyla düğümleri çözen bir yüzleşme yaşanıyor ve Lise silahını çıkartıyor. Lise, yarattığı kaosu en kaotik, debdebeli biçimde sona erdiriyor. Tam bir sanat eseri; silahın patlamasından öncesi ve sonrasının anlatımı o odanın karanlığını müthiş bir şekilde yansıtıyor, Cocteau'nun atmosfer yaratımı mükemmel.