Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Kahvengiz, Beyoğlu tarihçesi, her neyse. Birsel'i pastanede oturanları anlatırken kapıda bekler halde bulabilirsiniz, aslında orada değildir ve yaşananları başkalarından duymuştur ama kendini oraya konduruverir, sanki gözlüyormuş gibi. Her şeyin orta yerindedir Birsel, sadece yaşananları anlattığının üzerinde durur da durur. Öyleyse gerçekten orada olduğunu inanmaktan başka bir seçenek yok ki orada olmadığını da söyleyemiyoruz, anlatımı her şeyi canlandırıyor. Sait Faik'i Orhan Kemal'le yürürken görüyoruz, Birsel önlerinden geçip gidiyor ve masasına oturunca ikisinin konuştukları şeyleri yazıyor. Baylan'da varoluşçu tayfanın muhabbetlerine Birsel de ortak oluyor, aynı masada oturarak. Aslında oturduğu masanın her yerde olduğunu düşünüyorum, sanki bütün anları bir araya getirip ortaya çıkan tek birinde yaşıyor/yazıyor. Birsel'in böyle bir imgesi var; o bir zaman yolcusu.
Kitabın Beyoğlu'nu anlattığını söyleyerek başlıyor. Rengârenk bir cümbüş. Ozanlar, ressamlar, gazeteciler, goy goycular, sürüsüyle insan. "İncikli-boncuklu kadınlar, cas-cas yanan bobstiller, bastonlu abuzettinbeyler, afi kesen pırpırılar, alengirli kızlar Beyoğlu Caddesini güvercin göğsüne, bakla çiçeğine, böcek kabuğuna, gül kurusuna, turna gözüne ve ördek başına boyar." (s. 1) Birsel'in detayları çok zengindir, benzetmelerinden inanılmaz keyif alınır. Dönemin deyişlerini kullanması da ayrı bir güzellik.
Beyoğlu'nun tarihi, Kahveler Kitabı'nda anlatılan İstanbul kadar genişçe bir yer tutmuyor, bu kısmı kısa tutmuş Birsel. Sadece kahvelere odaklandığı için muhtemelen, zaten önceki kitabında 1500'lü yıllardan itibaren şehrin geçirdiği değişimi kapsamlı bir biçimde ele alıyordu, bu kez konu sadece Beyoğlu. Kanunî çağında oralar bağlar, tarlalar ve bostanlarla kaplıymış ama Galata'nın nüfusu artmaya başlar başlamaz sokaklar kendiliğinden oluşmaya başlamış. Büyükelçilik binaları yapılmış, dükkanlar açılmış derken almış yürümüş Beyoğlu. Sokaklar başlarda darmış ama meşhur İstanbul yangınları sağ olsun, yapılar küle döndükçe caddeler genişletilmiş, sokaklar nefes almaya başlamış. Nerval'den ve Gautier'den bahseden Birsel, onların gözünden Beyoğlu ve civarının geçirdiği değişimi de aktarıyor. Gayrimüslimlerin eğlenceleri dillere destan, dünyanın çeşitli yerlerinden gelenler idareyle anlaşıp kanunları esnettikçe ortalık şenlenmiş. Baskınların yapıldığı dönemlerde karakola atılanlar bir müddet sonra çıkıp eğlenceye devam ederlermiş. Her mekanda gerçekleşmiyormuş bu, sadece adı duyulmuş olanlarda. Yazarların eserlerini anan Birsel, Halit Ziya'nın Mai ve Siyah'ta anlattığı Cristal'i, Peyami Safa'nın eserlerindeki diğer ortamları bir bir canlandırır. Tokatlıyan, pasajlar, eski ve yeni dükkanlar bir tarihe tanıklık etmiştir ve Birsel'in sözcüklerinde mekanların da sesini duyarız. Hemen hemen bütün mekanlara girip çıkan Ahmet Rasim'in sesi de araya karışır, mekanla insan arasında bir diyalog başlar. Aralara ilginç anekdotlar sıkıştırır Birsel, örneğin Yahya Kemal'in yemek yerken jambonu havaya atıp "Parislilere özgü bir ustalıkla" ağzına düşürmesi ilginçtir. Kişilerin yaşamları için ayrı bölümler oluşturmuş Birsel, yine de araya böyle küçük parçalar sıkıştırabiliyor. Coşkun akan bir nehir, durmayan bir hafıza, her şeyi karıştırıyor.
Birsel'in şahit olduklarıyla duydukları arasında küçük bir anlatım farkı var, duyduklarını olduğu gibi aktarıyor. Kendi zamanındaki olayları anlatırken takındığı karnaval havası bu bölümlerde yok, daha resmi bir üslup kullanmış. Yakup Kadri'nin meselesi bu biçimde anlatılmış, aktarayım: Servetifünuncuların toplantısının olduğu gün Kadıköy vapuruna binen Cenap Şahabettin, karşılaştığı Yakup Kadri'yi de toplantıya götürüyor, Tokatlıyan'a. O gün orada Ziya Gökalp de var. Şahabettin, Gökalp'e laf atıp Arap ve Fars tamlamalarının kullanılmadığı bir edebi eseri yazan birini tanıyıp tanımadığını sorar, alaylı. Gökalp, Yakup Kadri'yi göstererek, "İşte, dediğiniz kişi bu," der. Mekandan çıkan Ziya Gökalp, arkadaşına Yakup Kadri'yi onların ellerinden aldığını söyler. Şahabettin, Gökalp'in dille alakalı sıkıntısının ne olduğunu bir türlü çözemediğini söyler falan, bazen gizliden, bazen alenen bir münakaşa.
Lebon'a geldiğimizde Abdülhak Şinasi'yi, Macit Gökberk'i ve Nermi Uygur'u görüyoruz. Kimin ne sıklıkla uğradığını söyler Birsel, kendisi de ortamdan ortama geçtiği için, gününün büyük bir kısmını buralarda geçirdiğinden kimin nerede olduğunu, neler yaptığını bilir. Dergi tayfalarının hangi mekanlarda takıldıklarını, aralarındaki münakaşaları, edebi tartışmaları falan, hemen her şeyi bilir. Neyse, Lebon. Zamanında burada Namık Kemal ve Ziya Bey -o zamanlar paşalığı henüz yok- de takılmış, İstanbul'u kıran koleradan bahsetmişler. Servetifünuncular kapağı atmışlar sonra, Cenap'ın Fikret hakkında söyledikleri ilginç. Fikret'in Doğu'yu pek az bildiğini, Batı'yı ise hiç bilmediğini, yeter derecede kitap okumadığını ve Mehmet Rauf'un bile etkisinde kaldığını söyler. Birsel'e göre Cenap kendini beğenmiştir, gerçi Servetifünuncuların tamamı kendini beğenmiştir, bu yüzden Ataç bu adamların -Halit Ziya hariç- en büyük özelliklerinin "böbürlenmek ve zekâ kıtlığı" olduğunu söyler. Lebon'un bir diğer müdavimi Abdülhak Hâmit'tir, kadın düşkünlüğünden her gün birini alıp götürür. Birsel hemen araya sokuşturuverir; putların devrilmesi hadisesinde Hâmit, Nâzım Hikmet'i yemeğe çağırır ve bilinen konuşmasını yapar. Nâzım Hikmet şaşırır, Hâmit'in ellerinden öperek oradan ayrılır ama Hâmit kinlenmiştir, arkadan sallamaya başlar. O da Nâzım Hikmet gibi yazabilir, o şiirin pek bir olayı yoktur. Cabası: "'Nâzım Hikmet Bey benden yanlışsız bir sayfa okuyamaz.'" (s. 49)
Nâzım'ın bir olayı da Semiha Berksoy'a takıklığı. Nâzım, Berksoy'a eğer evlenirlerse sahneye çıkmayacağını, hatta kapıdan bile çıkmayacağını söyler. Nâzım'ın böyle huylarının olduğuna dair bilgilere birçok kaynakta denk gelebilirsiniz, doğrudur. Yapardı da.
O kadar çok anı var ki hangisini anlatacağımı bilemedim. Sait Faik'in maceraları bile başlı başına yeter. Derleyip bırakayım şuraya: Yahya Kemal'in Orhan Seyfi'yi ve Yusuf Ziya'yı gömmesi. Yahya Kemal'e göre bu ve bunun gibi şairler yeteneksizdir, çağdaş Fransız şiirlerini anlayamazlar. "Bundan dolayı yüzeyde kalan manzumeleri daha kendileri hayatta iken unutulacaktır." (s. 119) Yahya Kemal'e dair anlatılanlar da ilginç. Şöyle demiş mesela: "'Ben de Nâzım Hikmet gibi, o tarzda şiir yazabilirim. Ama üç gün sonra hapse atarlar beni. Hayatım da mahvolur." (s. 119) Zaten bir komünist dalgası patlamıştır, Peyami Safa beğenmediği kim varsa "komünist" diye damgalamaktadır, devlet de aynı şekilde kör bir şiddet uygulayarak insanları düşüncelerinden dolayı doğduklarına pişman etmektedir. Sakat zamanlardır kısaca, Yahya Kemal'in tavrı anlaşılabilir. Kendisinin Nâzım Hikmet'le de ayrı bir ilişkisi, meselesi vardır zaten. Nâzım'ın annesiyle bir gönül macerası olur, sonra kadın hapse atılan oğlu için -yanılmıyorsam- Galata Köprüsü'nde protesto eylemini sürdürürken oradan geçen Yahya Kemal kadından uzak durur, karşı kaldırımdan yürür falan, böyle bir işler vardı.
Çok küçük bir iki şey: Türkçede yayımlanan ilk Kafka öyküsünü 1952'de Naim Tirali'nin çevirdiğini öğreniyoruz. Edip Cansever'in henüz İkinci Yeni'nin yer çekimini bozmadığı zamanlarda Birsel'le takıldığını, sade şiirler yazdığını ve birbirlerini pohpohladıklarını da öğreniyoruz. Daha da pek çok şey öğreniyoruz, müthiş bir yolculuk bu, Türkçede benzeri var mıdır, bilemiyorum. Birsel'in anlatısı şahane.
Saudade bir duygu, tanımı şu: "Uzaktaki veya kaybolmuş bir kişiye ya da nesneye duyulan melankolik özlem. Hep orada, yüzeyin hemen altında atan, yasla karışık umut. Muğlak bir özlem var ama vazgeçiş ve geçmişin sevinçlerini hatırlamanın keyfiyle karışmış." (s. 240) Kolektif'ten çıkan Duygular Sözlüğü, yitirilenlerin hissettirdiklerini farklı kültürlerdeki yansımalarıyla birlikte ele alsa da pek çok duygunun arasında nokta atışı yapan bir tek bu var. Gülten Akın, "acının eşiğini aşmak" olarak imler bunu, acının bir ötesinin "yasla karışık umut" olması son çizginin gerçekten bitiş çizgisi olduğunu, ötesinde aşılan duyguyla bağlantılı başka bir duygunun olduğunu gösteriyor. O yas hep oradadır, zaman geçtikçe yanında başka yaslar da birikir. Yeterince çözemediğimiz zaman tortuları görürüz, dibe inerler. Yük ağırdır ama bir kez oluştu mu zevk verir, tabii bir noktadan sonra. Daha zevkli olan şey, bir şeyleri başka türlü yapabilecekken yapmamanın sonucu olarak ortadan kalkan alternatif gerçekliklerin düşüncesi. Burada da öncekinin tersi bir durum var sanırım; eşik aşıldığında korkunç bir mutsuzluk doğar, öfke de doğar. İkisinin arasında bir yerlerdeyiz; iyi ki yaptık ve keşke yapmasaydık. Sanırım daha çok "keşke yapmasaydık".
Belli bir eşiğe ulaşmadan muhasebeyle uğraşmak doğru değil, kaçırılan çok şey olabilir. Hesap yanlış çıkar muhtemelen. Bir şeyin içindeyken onu görmek mümkün değil, daha da içine girmek gerek. Mathea son noktada, belki tam ortada ve odağa dönüşür dönüşmez o da izleyenlere bakmaya başlıyor. Anlatıcı rolünü buna uyduruyorum, Mathea bir boşluk ve boşluğun gözleri var. Etrafı kırışık, yetmiş yılın rüzgarını yiyen bir yüzde ne kadar çizgi birikmişse her birinin anlatılacak bir hikâyesi var, Mathea çizgilerinin hikâyesini anlatıyor. Çok sevdiği, çocukluk aşkı olan eşiyle ayrılışının, sonrasında eşinin ölümünün ardından, Epsilon'la geçen onca yılın dökümü yapılabilir hale geliyor. Hiçbir zaman odak olmayan, insanlardan uzak duran ve toplumsal çözülmenin hızlandığı bir çağda korkularını var ederek yaşayan Mathea için sayım vakti. Bilincinin parçalarında birikenler bir bir sayılacak, Epsilon'la geçen yaşamıyla yalnızlığını kıyaslayacak ve yaşlılık, ölüm, sevgi, aşk gibi hayatın temel kavramlarını bu parçaların arasından söküp birleştirmeye, yeni bir şey oluşturmaya çalışacak. Yeni bir yaşam algısı arayışı, bir başınalığı kabulleniş, sessiz bir isyan. Ne için yaşanıyordu, bunu kim hatırlayacak? Mathea bile hatırlamayacak, sadece o anki konumuna gelene kadar yaşadıklarını gözden geçirecek. "Geriye kalan azıcık yaşamımı, onunla ne yapacağımı bilene kadar saklayabilmeyi isterdim." (s. 12) Anlamlı bir şey düşünme çabasıyla dalınan uykudan acıkmış olarak uyanmak gibi küçük olaylardan kaç dünyaya ulaşılır, bu durum neler çağrıştırır, üzerinde saatlerce düşünülecek bir mevzu. Denge isteği beliriyor; sözlerin karşısına birkaç parça peynir konmalı. Epsilon'un yokluğu, yol üstünde öylece bekleyip Mathea'yı her gördüğünde saati soran adamla tartılmalı. Gündelik olaylarla yılların ötesine uzanan acılar birbiriyle ölçülmeli, fazlalıklar törpülenmeli. En sonda gördüğümüz bu.
Mathea'nın çok ince biri olduğunu söylemek gerek, sokakta yürürken etrafındaki yapraklardan doğurduğu düşüncelerle zamanın içinde kaybolup başka bir yerden çıkabilir, çocukluğunu izleyebilir ve geri döndüğünde her şeyi yerli yerinde, hiç değişmemiş olarak gördüğünde kabullenebilir; nereye giderse gitsin kendisine dönecektir. Çok parçalı kendisinin her bir bölümü için ayrı bölümler kurulmuştur, metnin birçok parçası Mathea'nın farklı açılardan izlenebildiği pencereler olarak düşünülebilir. Birbiriyle ilgili bölümlerdir bunlar, gerçi Mathea'nın izin verdiği ölçüde. Aynı apartmanda oturduğu June'un ve annesinin anlatı içindeki rollerini metnin sonlarına doğru öğreniriz, başta sadece komşu olduklarını biliriz. Her şey ortaya dökülmez, anlatılmayanların anlatılanlardan daha sesli olduğu hikâyelerdendir bu. Adım adım kurulur. Norveç'in soğuğu, sokakların ıssızlığı, insanlarla iletişim kurma çabasının "artık hiçbir şeyden emin olmayan" biri tarafından gösteriye dönüştürülmesi, Schopenhauer'ın düşünceleri üzerinden Epsilon'la sürdürülen sohbetler, iz bırakmış ne kadar an varsa hepsi hikâyenin içindedir.
Çocukluklarında birbirlerinde buldukları şey yaşlılıkta nasıl kaybolur, yasın daha derin bir boyutu var mıdır, bunların cevabı Mathea'da. Epsilon tam bir mantık insanı, emekli olmayı bekliyor ki Mathea'yla daha çok zaman geçirebilsin. Bunu Mathea bekliyor galiba, Epsilon'un böyle bir niyetinin olup olmadığını söylemek zor. Hareketli biri olduğunu söylemek zor, eşine göre daha çözümleyici ve sakin. Eşiği içinde taşıdığı söylenebilir, bir şeyin olmasını bekler gibi geçirdiği yıllardan sonra komşu kadınla kurduğu ilişkinin sebebini sadece olabilirliğe bağlamasına bakarsak yaşadığı şeyin kendisine yetmediğini, daha da yaşamak istediği düşünülebilir. Zaman içinde bir kök çürüyor, iki insanın arasına azalan ihtimaller giriyor ve nihayetinde kopuş gerçekleşiyor. Arkadaşlık da ortadan kalktığı için, belki de empati kurmakla uğraşmadığı için Mathea'nın keşfetmesini bekliyor Epsilon, belki de hiçbir şey söyleyemeyecek kadar yorgundur, uzun süre beklediği emeklilik de pek bir şey değiştirmemiştir, kendini bir başkasının yanında bulmuştur. Mathea'nın bu durumu Monty Hall Problemi'yle anlatması ve ikisi arasında geçen enfes diyalog çok basit bir çözüm sunuyor aslında: Kapıyı değiştirirseniz kazanma şansınız artar ama keçiyi/ilk tercihinizi bırakmış olursunuz. Bir şeyi seçtiğimizde diğerlerini yitiriyoruz, Mathea'ysa yitemeyecek kadar seçilmiş durumda. Epsilon'da tükenen yakınlığı diyalogların soğukluğundan, yaşama bakış açılarının farklılığından sezebiliriz. Geriye bir tek eşyaları kalmıştır, öylesi bir yalnız gidiştir onunki. Ölümünün şiirselliği de bir yalnızlıktır ama bu kez Mathea açısından. İmgeler uçuşur, üzüntü yüz farklı biçime bürünür. Eşyalardan, nesnelerden kurtulmak gerekir, yaşlılığın ve üzüntünün işbirliğine karşı koyamayacak kadar yorgundur Mathea, Epsilon'dan kalan saati yol kenarında sürekli saati soran adama verir. Ne kadar çok verirsek o kadar özgürmüşüz, Mathea bu özgürlüğü tanıdı böylece. Epsilon'un hayaleti ortalarda gezinmeyecek, bir süre sonra.
Yaşlılıkla mücadele. Mathea, kendinden sonra arkada kalacak eşyalarını düşünür ve onlar için bir sandık hazırlar. Bir eşya dökümü müddetince hikâyeler birikir, nesnelerin dünyasına derinden bakılmasa da "yeni" anılara yer açılmış olur. Bir zamanlar birbirini sevmiş iki insanın yaşadıkları, konuşmaları, ölümün bir durak öncesinde hatıraları oluşturan maddeden tekrar yaratılır. Şimdiyi yaşamanın gerekliliğini söyleyen Epsilon'a karşı albümlerine özenle bakan Mathea. İki farklı insanın paslanmış tutkusu ölüm gibi bir şey olsa gerek. 45 Years'taki hüznün bir benzeri.
Adam Johnson'ın Güney Kore'de sıla hasreti çeken iki arkadaşı anlattığı öyküsünü düşünüyorum. Kuzeyden güneye dikenli telleri, askerleri ve kişisel tarihlerini aşıp gelmişler ama bir şeyler yolunda gitmiyor, uyum sağlayamıyorlar, tutunmaya çabalıyorlar. Bu duygunun evrenselliği makul, başka bir coğrafyada benzeri yaşanabilir, peki bilmediğimiz bir yerelliği var mı? İki ülke arasındaki birliği ve ayrılığı yaşamadığımız, bilmediğimiz, hissetmediğimiz için yerelliği hakkında bir şey bilemeyiz ama mutlaka var, bu da hissediş edimindeki farklılığı ortaya koyuyor. Kızılderilinin, eskimonun, yörüğün hissettiği duygular temelde ortaktır ama o kadar çok nüans var ki mutlaka bir noktada birbirinden ayrılır, kendine has bir niteliğe bürünür. Her kültür kendi üzüntüsünü, sevincini yaratır. Temel duyguların karışımından doğanlar bir yana, bunlara sadece çaprazlama duygular diyemeyiz, o kültürün bir parçası olmadıkça hiçbir fikrimiz olmaz. Hatta kaç farklı kültür varsa o kadar farklı üzüntü olduğunu düşünürüz de kaç insan varsa o kadar üzüntünün var olduğunu düşünmeyiz, aklımıza gelmez. Bu da birbirimizi hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağımızın teminatıdır, bilincimiz sağ olsun.
Bu sözlük bir nevi anlama/anlaşılma çabasının ürünü gibi duruyor. Sevinç, mutluluk, korku, üzüntü ve benzeri temel duyguların çeşitli metinlere, filmlere dokunan açıklamalarının yanında belirli bir coğrafyada yaşayan insanların oraya özgü duyguları da mevcut. Bu ikinciler benim için çok daha önemli, bilmediğim veya sadece sezebildiğim duyguları öğrenmek güzel oldu. Sezebildiğim; mesela Bernhard'ın Avusturya için söylediklerini öfke bağlamında ele alırsak büyük bir eksiklik ortaya çıkar gibi geliyor bana, çok daha derin bir mesele var. Bununla da karşılaşmak isterdim ama böyle bir şey yok veya sözlüğe alınmamış. Kundera'nın bahsettiği Çek duygusu var, o iyi. Başka coğrafyaların yarattığı duygular var, o da iyi. Evrenselleşebilecek şeyler olduklarını sanmam, yine de o diyarların eserleriyle karşılaştığımızda daha iyi bir idrak sağlayabilirler. Chopin'in melankolisi bile başka bir isimle biricikleştirilmiş, öyleyse onca farklı duygunun incelenmesinde bu sözlüğün eksik kaldığını söyleyebiliriz. Zamanla genişleyebilecek bir çalışma, hatta keşke genişlese. İnsanı daha iyi tanımak, duyguları daha iyi anlayabilmek için. Tamamen değil, daha iyi.
"Bulutlara bakın, bir duygunun her şeyin rengini bir anlığına değiştirdiğini görebilirsiniz, birden gökyüzü kendini yeniliyor ve o renk kayboluyor." (s. 14) Bulutlarla ilgili otuz farklı sözcüğü olan bir dil var, bulutsuz bir meskende onların hiçbiri olmayacaktı. Tepede salınıp duran bulutların hissettirebildiklerini düşünelim. Geçicilik. Ölümlülük. Doğum, yaşam, devridaim ve sonsuzluk. Zıtlık doğuran duyguları da katalım; çok güzel bir şeyin karşısında duyulan o hiçliği düşünelim. O kadar yüce bir şeyin karşısındayız ki ansızın doğan burukluğu engelleyemiyoruz ve gözlerimiz doluyor. Geçen hafta Filyos'a gitmiştim, orada bir kez daha yaşadım bunu. Kayalıklarla denizin arasında, küçücük bir kumluk alan var. Karşıda güneşi çevrelemiş, kırmızının tonlarına boyanmış bulutlar zamanın başlangıcından beri oradaymış gibi hareketsiz. Dalgalar dizlere kadar geliyor, kaçacak bir yer yok. Biz buraya, bu manzaraya aitiz, görüp göreceğimiz bu güzelliktir, bu güzelliğe mahkumuz. Korkunç ve yaşamın baskınlığını teselli edici. Denizsiz bölgelerde bu duygunun çok benzeri varsa da tıpkısını bulmak mümkün değil. "Bazen duygular bize ait değil de biz duygulara aitmişiz gibi geliyor." (s. 15) Böyle anların bağlamında doğru. O duyguya kısılıp kalmamak elde değil.
Smith'in duyguların yapısını incelediği kısımda nörobilimcilerin duygulara getirdiği açıklamalar, duyguların bilimsel olarak doğuşları mühim bir yer kaplıyor. Kaku, duyguların aslında yaşamın olağanlığına karşı bir savunma mekanizması olarak doğduğunu söylüyordu, Smith bu doğuşları genel çerçevede inceliyor. Darwin'in zamanında "emotion" olarak halihazırda üretilmiş bir kavram vardı, bunun çeşitlemeleri üzerinden temel duygular ve bunların birleşiminden doğan yan duygular türetildi. Süreç devam ediyor; "Telefonum mu çaldı kaygısı" diye bir şey var, kaygının bir türevi. Literatüre girmiş durumda. Ben bu nanoteknoloji olayı patladığı zaman ortaya çıkacak duyguları merak ediyorum, mesela klonuyla konuşan bir insanın ne hissedeceğini düşünemiyorum. Ne bileyim, korkuyla karışık bir heyecan doğar herhalde. Doğaüstü bir olayla karşılaşıldığı zaman olduğu gibi. Başlangıçta bunları irdeliyor Smith, şöyle bitiriyor: "Duygularımızı anlatırken ihtiyacımız olan şey sözcükleri azaltmak değil. Daha fazlasına ihtiyacımız var." (s. 27)
Temel duyguların ilginç bölümlerine değineceğim, ilgimi çekenin farklı kültürlerdeki duygular olduğunu söylemiştim. Mesela Abhiman. MÖ 1500'lerde yazılan Sanskritçe metinlerde geçiyor. Sevdiğimiz birinden kırıcı bir davranış gördüğümüzde hissettiğimiz acı ve kızgınlıkmış. Bu sözcüğe ihtiyaç var, elimizdekiler bunu tanımlamak için yeterli değil. Acı ve kızgınlık karışımı bir duygu denirse eksik kalır, sevilen kişinin kırıcı davranma sebebini çözmeye çalışmak da bu duygunun içine giriyor, başka pek çok şeyle birlikte. Acedia diye bir şey var, yalnız insana çöreklenen depresyon denebilir ama işin dini boyutu var; Çöl Rahibeleri ve Keşişleri bir zamanlar kafayı kırmaya yaklaşırlarmış, bu melankolinin oralarda takılan bir iblisten geldiğini düşünürlermiş. İlginç, çölün ortasında başka pek bir şey hissedilmez herhalde ama bu duyguyu hissetmek günah olarak bile nitelendirilmiş. Acımanın da benzer bir dini yanı var; 1000'lere kadar İsa'nın temsili şık; yakışıklı bir adam etrafındakilere ışık saçıyor. Sonrasında acıma biçim değiştiriyor ve İsa'yı çarmıha gerili, vücudu kanla kaplı olarak görmeye başlıyoruz. Rahatsızlık yaratılmadan acıma yaratılmıyor, bu hale geliyor duygu. Sözcüklerin kullanıldıkları bağlamlarda değişen anlamlarını da gösteriyor Smith, örneğin pity ve piety sözcüklerinden ilki acıma, ikincisi dindarlık anlamına geliyor ve iki anlam aynı sözcükte taşınıyormuş bir zamanlar. Etimolojik incelemeler başlı başına dikkat çekici.
Japonlar, geçtiğimiz yüzyılda literatüre duygu bombardımanı yaptılar. Çok azı alınmış gerçi. Biri Amae. "Çantada keklik" olarak görülen insanların pek de sallanmamasına yol açan duygu. Değer bilmemek de giriyor işin içine. Sevgiliniz size çok güvendiğini, aşırı güvendiğini söylüyor ve ilişkinin hep aynı çizgide ilerleyeceğini düşünüyor diyelim, ilişkiye özen göstermiyor, belki kırıcı oluyor falan. İnsanların sıklıkla düştüğü bir yanlış, bu rehavet benzeri duygunun içindeyken diğer tarafın ne hissettiklerini umursamamaları. Güven bir sabitleyici değildir, dolayısıyla ötelendiğini düşünen muhatap bir süre sonra ilişkiyi bitirir, bir sebepten bitiremezse kaygısını dindirecek bir arayışı başlatır. Hiçbir şey olduğu gibi kalmayacağı için bunun tersini düşünen insandan uzaklaşırız ve teselli bulmaya çalışırız, belki yeni ve daha iyi bir şeye başlamak için. Gerçi Japonlar bu duyguyu şımarık çocuklar için uydurmuşlar ama günümüzün tırt ilişkilerine de cuk oturuyor.
Hah, l'appel du vide. Metroda raylara atlamayı engelleyen nedir? Yüksek bir yerde boşluğun çağrısına sebep olan şey nedir? Bu o duygu işte, "boşluğun çağrısı". İnsanın kendine güvensizliğinden kaynaklandığı söyleniyor, sinir bozucu bir duygu. Mantığı ortadan kaldırıyor, rahatlığın özlemiyle dolduruyor ve hop! Atlamıyoruz. Atlamadığımız için atlayan versiyonumuzu özlüyoruz, bir sonraki yükseltiye veya raylara kadar ona veda ediyoruz.
Melankolinin, üzüntünün, hıncın ve yalnızlığın doğurduğu diğer duygular çok hoş, hepsi okunmalı. Daha ince bir görüş için okunmalı bu sözlük, insanların neler hissettiğini bilemesek de daha iyi bir sezgiye sahip olup empati kurabilmek için çalışabiliriz.
Shakespeare ölmüştü, klasik anlatı ölmüştü, heybetli romanlar ölmüştü, Godard'ın yarattığı dünya ölmüştü ve bütün ölümler birbirine bağlanıyordu. Bağlantı noktaları tekrarlanıyordu, dünyayı yeniden onarmakla ilgili dizelenmiş bölüm tekrarlanıyordu, insanlar incelikleri parça parça ettikçe tekrarlar da giderek anlamsızlaşıyordu, bir uğultu olarak beliriyordu en fazla, ötesinde hiçbir nitelik yoktu. Zaman parçalıydı ve her parça keyfine göre davranıyordu, zamanların tekrarlandığı da vakiydi, her bir bölümün iki farklı epigrafik bakış açısı vardı; "remitolojize" ve "demitolojize", "redramatize" ve "detramatize", bunlar da tekrarlanıyordu ve anlatıcının kim olduğu, kimin neyi oynadığı belli değildi, fragmanlarla dolu bir anlatı gibi ilerliyordu her şey.
Çevirmen Şaban Ol'un önsözü olmasa her şey iyice havada kalırdı, okunması lazım ki oyun ona göre takip edilebilsin. Pourveur, klasik dram yapısının kurallarına uymadığını, o kuralların bugüne ait aktüel temaların anlatımını sınırladığını söylüyor. Ballard'ın klasik anlatının günümüzde hiçbir gerçekliğinin kalmadığını söylemesiyle paralel. "Pourveur'deki post dramatik kurgu, Shakespeare'in kullandığı dramaturjiye çok uzak olduğu kadar, yer, zaman ve aksiyon içeren modern dramaturjiye de mesafeli. Yazdığı şiirsel metinler ile, Pourveur için Avrupa'daki avantgard sembolistlerin bir uzantısı diyebiliriz, ama onlar gibi hermetik, kapalı bir dünya değil. O çelişkilerle dolu dış dünyayı temalaştırarak baş karakterlin arasında bir antagonist olarak devreye sokuyor." (s. 5) Pourveur'nün gerçeğin asla tarif edilemeyeceği fikrini bir teknik olarak yansıtmadığını, zamanı bölümlemesi ve farklı bakış açılarından farklı biçimlere sokmasını kuantum fiziğinden yola çıkarak gerçekleştirdiğini söylüyor Ol. Kedi ölü mü, değil mi? İkisi de, o zaman tek bir zamandan, lineer bir süreçten bahsetmek mümkün değil, bu sadece zihnimizin her şeyi yerli yerine koyma çabasından kaynaklanan bir fenomen. B*ktanlık Üzerine'nin sonlarına doğru samimiyetin saçmalık olduğundan bahsedildiğini hatırlıyorum; her an her şey değişim halindeyse, korkunç bir akışın pençesinde devrilmeden durmaya çalışıyorsak ama medeniyetin bir parçası olarak barbarlığa/kurtuluşa erişemiyorsak neysek oyuz ve değiliz, bir sonraki anda bir başkasıyız, o zaman duyguların değişkenliği bizi nereye götürürse oradayız, güvenilir hiçbir şey yok, gerçeklik zaten onca parçanın arasında kaybolmuş durumda, kaosun tam ortasında bir şey arıyoruz ve bulamıyoruz, bulsak artık o şeyi aramıyoruz, arayan/aranan/arama eylemi birbirine karışıyor ve başka bir şeye dönüşüyor. Pourveur bu karışımdan müthiş oyunlar çıkartıyor, anlaşılması zor oyunlar. Hollanda'nın en iyi oyuncularından biri, Pourveur'nün bir oyununun prömiyerinden sonra oynadığı oyunu ve Pourveur'yü anlamadığını söylemiş. Makul.
Ne var, başlangıçta, "Düzgün yaşa, gelecek olanı düşün." (s. 9) Shakespeare'in öldürdüğü alageyikle tanışırız, tatlı bir hayvandır ve öldürülmesi yasaktır. Cezayı ödemeyen Shakespeare Londra'ya kaçıyor, bir tiyatronun girişinde at bakıcısı oluyor, sonrasında tiyatronun oyuncusu oluyor ve nihayetinde ünlü bir tiyatro yazarı oluyor. Bir alageyik bunlara sebep, o yüzden sıklıkla karşımıza çıkacak, zira karakterlerin biçimlenmesinde Shakespeare'in etkisi büyük. Godard da bir karakter olarak orada bulunacak, bakmaları gereken kitap yerine yanlışlıkla başka bir kitaba bakan iki karakter Marx'ın müridi olacak, aynı yanlışlık iki karakterin dindar olmasını sağlayacak, her karakter, her olay birbirine bağlanacak ve dini toplantılarla sermayeye karşı yapılan eylemlerin ortak noktası bir anlığına ortaya çıkıp kaybolacak. Laleler de bir ara anlatılacak, lale çılgınlığı yüzünden bundan birkaç yüzyıl önce inanılmaz paralara satılan lale soğanlarıyla Shakespeare bir tutulacak. "William ve laleler her şeyin temeline sıçmış, berbat etmiştir." (s. 10)
Anna ve William diğer karakterlerden daha önde değil, belki biraz daha yüksekte. Biri düzeni protesto eden bir eylemci, diğeri Shakespeare oyunlarında kendini gösteren bir oyuncu. İlişkileri birbirlerine karşı dürüst olmamaları, cinselliğin uyuşturucu etkisi ve benzeri pek çok sebepten ötürü kör topal ilerlese de birbirlerini yok edene kadar, birbirlerini bedenleri dışında anlamayana kadar, boşluk duygusu düşüncelerini doldurana kadar sürüyor. Anna'yı yönetmeni olan adamın tabağına ve sevgilisinin tabağına bakarak bir karar alacağı sırada görürsek her şeyin bu noktaya nasıl geldiğini sorguladığını da görürüz, tabaklardan okunan bir ilişkinin bağlamı sadece tabaklarla sınırlı kalmamalı ama akış. Tabaklar tek sabit, iletişimin en gerçek(!) yolu. İlişkilerle alakasız ne kadar konu varsa ilişkinin başına çöreklenmesi kadar yorucu ve yanıltıcı bir şey olamaz. Bu korkunçluğu Pourveur öyle bir yansıtmış ki oyunu izliyor olsaydım koltuğa çakılı kalırdım, oyun bitince alkışlamak aklımın ucundan geçmezdi.
III. Richard'ın Thomas Ostermeier yönetimindeki halinden sahneler izledim, özellikle finalde kullanılan ışık ve kamera olayı yorumun bambaşka bir metin ortaya çıkarıp çıkaramayacağını düşündürdü.
Üçlemenin son kitabı bu sanırım, neden ikinciden devam etmediklerini bilmiyorum. İsveç ormanlarında geçen bir üç yıl var, o kısım kayıp. Doppler'in kafayı kırdığını, kent yaşamına uyum sağlayacak yetilerini iyiden iyiye yitirdiğini göreceğiz ve bunun sebebini bilemeyeceğiz, o üç yıl içinde yaşananlar çok şey anlatabilirdi ama eve dönüşten başlıyoruz direkt. Arada büyük bir kopukluk var. Hiç hoş değil. İkinci metin de çevrilmeli, adamın Bongo'yla sınırlı sosyalliğinin yaktığı balatalar ortaya çıkmalı. O zamana kadar boşluğu hayal gücümüzle doldurmak zorundayız, yoksa ilk metinde bir parça olsun mantıklı ilişkiler kurabilen Doppler'le bu metinde iyice ilkelleşmiş halde bulduğumuz Doppler'i denkleyemeyeceğiz.

Doppler dönüyor, ormanın derinliklerinden çıkıp evine geliyor ve dışarıdan baktığında her şeyi değişmiş buluyor. Dönüş yolunda Bongo'yu bıraktığı çevreci çocukla sarılıp ağlaştıkları zaman çocuğa hayatını iyi değerlendirmesi gerektiğini, tüketime saplanıp kalmamasını öğütleyip yola düşen Doppler'in unuttuğu yaşam biçimi yabancı bir ev olarak beliriyor, yabancı bir adam olarak.

Metin, bu tür değişimlerin gerçekleştiği her seferde bölümlenmiş, şimdi Mavi Evdeki Zaman var. Çocuklarıyla sağlıklı bir ilişki kurmaya çalışıyor Doppler ama zaman çok şeyi değiştirmiş ve Hegel'in çocuklarının üzerindeki etkisi silinecek gibi değil. Sanayi Devrimi'nden beri geçen, görece kısacık sürede bu kadar çok şeye sahip olmak, daha çok şeye sahip olmak istemek, elde para yokken kredilere yumulmak, sürekli tüketmek, daha iyisini istemek, daha iyisini elde edemeyince mutsuz olmak, insanları mutsuz etmek, mutluluğu elde edilebilecek nesnelere bağlamak, dünyayı sadece bu nesnelerden ibaretmiş gibi görmek, bu nesneleri elde edebilmek için yıllarca çalışmak, en değerli şey olan zamanı heba etmek, ilk metindeki hemen her şey yine yerin dibine sokuluyor. Doppler bir türlü alışamıyor.

Günümüzün dünyası delirtici, bir yerinden tutulmazsa kopuluyor. Sosyal medya hesapları olmadan bir hiçmişiz mesela, beğendiğim bir yazarın röportajını izlediğimde sırf "varlığını sürdürebilmek için" birkaç tweet attığını söylüyordu. Varlığımız birkaç gevezeliğe bağlı. Ormanda yaşamak istemeye şaşmamalı. Doppler bir yandan saygı duyulası bir adam, kente dönmesiyle ipin ucunu kaçırdığı bölümleri dışarıda bırakırsak ideal bir yaşamı var. Az insanlı. Huzurlu. En önemlisi bu, huzur.