Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Etini kemiren ilk kurda ithaf ediyor metnini Cubas, bir tek o kurt okuyacak ve sonrasında her şey yok olacak. Sonra Okura diye ayrı bir bölüm oluşturuyor, Stendhal'ın eserlerini yüz okur için yazdığını duyanların şaşırmaması gerektiğini, kendisinin belki de beş okura seslendiğini söylüyor ama doğru değil bu, az önce sadece bir kurda sesleniyordu, mezarından yazıyordu, bu yüzden yazdıkları onca dağınık ve kötümserdi, zira mezarından yazan bir adam iyimser ne yazabilirdi, üzerinde biten çiçekleri mi, geceleri ıssızlıkta şarkı söyleyen rüzgarı mı yazacaktı, daha da ne olacaktı, Sterne veya Xavier de Maistre gibi serbest bir tarzı tutturmanın bir anlamı olduğunu sezdirecekti, bunlar tek bir odada kendini sekizden fazla kez katlayabilen kağıtlara ve adımlara bir dünya sığdırmışlardı, Cubas da sığdırabilirdi ve sığdırdı, mezarında. Bu yüzden kitabının uçarılar ve ağırbaşlılar tarafından sevilmediğini söylüyor, aslında pek de hoş bir konu değil, ölüm korkusu yüzünden yaşamlarını mahveden insanlardan ölümü aklına hiç getirmeyen insanlara kadar pek çoğu için görmezden gelinecek bir kitap bu, belki de Assis lafa giriyordur ve bu metnine kadar pek satmayan kitaplarını da göz önüne alarak konuşuyordur, bilemiyorum, yine Cubas konuşsun: Halkın teveccühünü kazanmak istemiyor, saygı istemiyor, sadece yaşamının hikâyesini anlatmak istiyor. Sondan başa, mezardan yine mezara. "Kitabı yazmış ve ölmüş değilim, ölmüş ve yazmaya başlamış, yani mezarında yeni bir hayata başlamış bir yazarım." (s. 11) Şehrazad'ın ölümden kaçışı gibi mi, zaten metinde de sıklıkla geçiyor o masallar, birbiri ardınca gelen sudaki çemberler genişliyor, hikâyeler dağılıyor ve anlatacak bir dolu şey çıkıyor ortaya, bu da bitmeyen metinlerden biri, anlatılanlar kadar anlatılmayanlar da hâlâ orada bir yerde, okurun köşesinde duruyor, durur. Cubas olabileceklere de olanlar kadar yer açıyor, hatta daha fazlasına.
Harold Bloom'un 100 dahi arasında gösterdiği de Assis'i Philip Roth da çokça övüyor, de Assis Brezilya'nın en büyük yazarı olarak görülüyor. 1881'de yazdığı bu olağanüstü metin tek başına yeterli, de Assis dünyanın uzak köşesinden Kafka'yı müjdeliyor ve kendi zamanının Avrupalı yazarlarının ötesinde bir anlatı zenginliği oluşturuyor. Okuyup esinlendiği yazarların etkilerini görmek mümkün; Shakespeare'in çıkmazları, Stendhal'ın kadın-erkek meseleleri, Lord Byron'ın mistisizmi, hatta adı geçmese de Kant'ın ahlak felsefesi metinde kendine yer bulur. Okura sesleniş zaten anlatının temelinde yer alır ki ben tek bir kurda sesleniş olarak değerlendiriyorum bunu. Taktiği kes, böylece güvenilmez anlatıcının ortaya çıkması için de sağlam bir temel oluşturdu de Assis. Tabii ortaya çıkarırsa. Mezarından yazan bir adama ne konuda, nasıl güveneceğiz? Okur olarak işimiz sadece okumak. Yargılamak başka bir şey, biz sadece anlatılanlara tanıklık edeceğiz. Gevezeliğe de katlanmak gerekiyor biraz; Cubas konuşkan bir adam ve hayatı boyunca olmayacak işlerin peşinde koştuğu için palavra atmaya çok yatkın, kendine güveni tam, sözcükleri ve cümleleri parıltılı. Şık bir ölü Cubas.
Vadesi dolan adamımız, altmış dört yaşında bir bekâr olarak gömüldü. Cenazesine pek az kişi geldi, kız kardeşiyle kız kardeşinin eşi dışında bir de sürekli ağlayıp kendi kendine Cubas'ın öldüğünü söyleyen kadın var, bu kadının kim olduğunu anlatının sonunda anlıyoruz tabii. Bir yakı icat ettiğini, onunla parayı kırdığını söylüyor ama bu yakının bahsi metnin sonuna kadar hiç açılmıyor, hikâyesini bekliyoruz ama gelmiyor, yine yakı muhabbetiyle bitiyor olay. Başlarda anlatmaya çalışıyor ama lafı oraya getirmeye çalıştığı her seferde başka bir yere gidiyor kafa, başka şeyler anlatıyor adam. Kafasının çok karışık olduğunu, her şeyi her an düşünebileceğini söyleyebiliriz. Patlamayan tüfeği duvara asıyor Cubas, her tüfeğin patlamayacağını gösteriyor bir açıdan, şık bir hareket. Ailesine gelirsek, büyük büyük dedesi fıçıcı bir adam, fıçı işiyle uğraşıyor, aileyi o kuruyor. Babası nispeten zengin, oğlunu seven bir adam. Çok uğraşacak oğlunu iyi yerlerde görebilmek için ama Cubas sürüklenmediği zamanlarda garip kararlar alacak ve bir başına kalacağı mezara kadar adım adım yalnızlaşacak. Psikolojisini az çok bilebiliyoruz, zaten kendisi de konu hakkında gevezelik yapıyor: "Bildiğim kadarıyla şimdiye dek kendi hezeyanlarını anlatan kimse yok. Bunu ben yapacağım, bilim dünyası da bana minnettar kalacak." (s. 23) Psikolojik olgular üzerinde düşünmeyi sevmeyen okura diğer bölüme atlamasını salık veriyor adam, bölümler arasında ani geçişler yapıp metnin bir ucunu diğer ucuna bağlayabiliyor, onun için doğal hareketler. Trapez diyordu galiba, bütün düşüncelerin biriktiği ve dengede durmaya çalıştığı beyni bir gösteri alanı. Çöplük, hazine odası da denebilir. Geçişler burada doğar, Cubas okura nasıl bir yeteneğe sahip olduğunu göstermek için Virgília'nın hezeyan başlatıcı özelliğini anlatır, bir bölüm buna ayrılmıştır, anlatı kronolojik sayılabilir ama o kadar çok dala ayrılır ki doğrusal zamandan sürekli olarak çıkarız ve geri dönmek için diğer bölümü beklemek zorunda kalırız, tabii Cubas bambaşka bir yere atlamazsa.
Okuluna gidip gelir Cubas, babasını memnun eder ama çok yaramazdır, olmadı şeyler söyler, insanları utandırır, babasından nadiren şamar yerse de şeytan tüyü onu hep kurtarır. On yedi yaşına gelince Marcella'ya tutulur. Civarın en zillisidir, herkesin gözü ondadır ama o zenginlerle takılır, onları bir güzel yolar. Cubas da bir güzel yolunur, babası onu Avrupa'da okumaya yollayana kadar. Orada da küstah ve acımasızdır, Cubas kendini pek güzel eleştirir, okurdan hiçbir şey gizlemez. Okulu bitirip döndüğünde politikacı olması istenir, politikacı olmak için sağlam bağlantılara ihtiyacı vardır ve Virgília'nın ailesi sağlam bir bağlantıdır. İlk karşılaşmaları bu. Cubas aşık değildir, dolayısıyla Virgília bir başka adamı tercih ettiğinde kalp ağrısı çekmez pek. Sonrasında, tekrar karşılaştıklarında ve yıllar sürecek kaçak aşkları başladığında ikisi de yeterince acı çekecektir. Tam bu noktada şahane bir alıntı yapmam lazım: "Ah benim patavatsız, kör cahil sevgilim, bizi dünyanın hâkimi kılan yeteneğimiz budur: Geçmişi yeniden kurmak. Böylece kanılarımızın değişkenliğini, sevgilerimizin beyhudeliğini kanıtlamış oluruz. Pascal, insanın düşünen bir kamış olduğunu söylemiş. Yanlış... İnsan düşünen bir dizgi hatasıdır. Hayatın her dönemi, bir öncekini düzelten yeni bir basımdır ve her dönem, bir sonraki tarafından düzeltilecektir; ta ki nihai basım yapılana kadar, ki yayıncı bu basımı kurtlara adamıştır." (s. 84) Bu yüzden acı verenler değişmese de acı hep yenilenir, ilk kez çekiliyormuş gibi hissedilir. Altmış yaşında terk edildiği için intihar eden insanları anlamak kolay, hiç altmış yaşında öylesi bir acıyla karşılaşmamışlardır. Bu yüzden Cubas da anlatı boyunca yaşlanır, yirmilerini harcar, otuzlarını, kırklarını, ellilerini ve altmışlarını harcar, sonra kurt için bir itirafname hazırlar, yaşamını ve acılarını diri tutabilmek için.
Siyasi meselelerle, deli bilgelerle, bitmeyen aşk maceralarıyla dolu, çağının çok ötesinde bir metin bu. Daha yazılacak çok şeyi var, benden bu kadar. Mutlaka ve mutlaka okunmalı, hatta okuma sırasında önlere alınmalı.
Michael otobüse biniyor, şehre doğru yola çıkıyor. Şehir Güney'de, korkunç çağrışımları var. Kalabalık, büyük ve kağıttan bir adam için çok tehlikeli. Güney ve Kuzey, başka bir bilgi yok, büyük yarımadanın iki ucunda iki farklı yaşam biçimi sürüyor ama uzun süre böyle kalmayacak, Kuzeyliler şehre ajanlarını sokmuşlar, terör ortamı için henüz erken ama alttan alta bir hazırlık sürüyor. Michael bu karmaşanın tam orta yerine gidiyor, yediği kağıt çorbasından ötürü ağzı kupkuru, ağzı zaten kupkuru çünkü o kağıttan bir adam. On beş yaşında geçirdiği bir kazadan sonra babası tarafından kağıtla kaplanmış, böylece geriye iz kalmamış. Metnin aşırı alegorik anlatısına bakarsak her türlü okumaya çok açık; ben ergenlik olarak okudum. Ergenlik bir insanın geçireceği en büyük kazadır, baba baskısı altında biçimlenirse o zaman kağıtla kaplanmak da makul bir hale geliyor. Michael'ın çiftlikte, yanlış hatırlamıyorsam çiftlikte yaptığı tek iş muhasebe kayıtlarını tutmak, zira kağıt bedeniyle ağır işleri yapamayacak durumda. Kardeşleri ve babası makine gibi çalışıyorlar, yaşamları bu şekilde sürüp sonlanacakmış gibi. Micha'yı hatırlıyor Michael, okula gittiği sıralarda tanıştığı arkadaşı, aşkı. Birbirlerine şiirler okumuşlar, birlikte yolculuklara çıkmışlar, bir anlamda renksiz dünyanın rengi olmuşlar birbirleri için. Sonra ansızın gitmiş Micha, şehre yerleşmiş. On yıl önceymiş bu, Michael'ın amacı şehre gidip Micha'yı bulmakmış.
Adamımızın nasıl bir kaza geçirdiği, kazadan sonra ailesiyle neler yaşadığı müphem, karanlıkta. Belli belirsiz bilgilerle karşılaşıyoruz bazen, Michael'ın babasına yazdığı hayali mektuplarda bir isyanın öfkesi okunuyor, birey olabilmenin sancılarını görüyoruz daha çok. Olaylar hızlandıkça mektuplardaki kızgınlığın tonu açılıyor, aslında bütün bir metni erginlik ayini olarak görürsek kahramanın yolculuğun çıkıyoruz yine; geride bırakılanlar, mekan değişimi, erginleşme. Dönüş yok, dönecek bir yer, hesaplaşılacak bir şey kalmadığı için Michael'ın gelişimi son adım olmadan tamamlanıyor. Şehre de aynı açıdan bakabiliriz; Kuzey'in adım adım tırmandırdığı gerilimin sonucunda insanlar ve şehir değişiyor, isyanlarla birlikte toplu bir cinnete sahne oluyor ve nihayetinde ele geçiriliyor. Şehri de bir karakter olarak düşünürsek iki karakterin gelişimi paralel ilerliyor, tabii sembolizmin ağır tahribi altında. Yolculuk esnasında yolun ortasında yatan bir denizkızı görülebiliyor örneğin, deniz kızının yolda ne işi var? Kuzey'de ölüler neden gömülmüyor da suya bırakılıyor? Üzerinde düşünülmesi gereken sorular birikiyor.
Otobüs yolculuğu sırasında Michael'ın tanıştığı radyo programcısı, tek gözlü bir adam, Michael'ın bavulunu aşırıp arazi oluyor. Babasını suya, denize bırakan adam bu. Bir müddet sonra Kuzeylilerin kenti ele geçirmeye çalıştığına dair yaptığı programlara denk geleceğiz, hatta küçük çaplı bir yüzleşme de yaşanacak. Sıradan gidiyorum, Michael otobüsten indikten sonra şehrin korkunç büyüklüğüne karşı kendini küçücük hissediyor. Rüzgar çıkıyor üstüne, ailesinin beline taktığı ağırlık da yok, uçacak Michael. En kötüsü; yağmur başlıyor. Kimse Michael'a yardım etmiyor, uzak duruyorlar. Literatürde bir adı vardı bunun, olumsuz bir olayın gerçekleşmesini engellemeyip de izleyenler için gösteri akbabaları deniyor sanırım. Denmiyor, ben uydurdum. Ama var öyle bir şey ya. Evet. Sonrasında Maiko çıkıyor karşımıza. Vitrin mankeni, canlı manken. O da tutunmaya, durumunu iyileştirmeye çalışanlardan. Belki de Michael'ı da kendi gibi görüp o yüzden yardım etmiştir, bilemiyoruz, yardım ediyor sonuçta. Adamı kurutuyor, yırtılan uzuvlarını onarıyor, besliyor, evini açıyor. Buzdolabı çeşit çeşit mantarla dolu, başka bir şey yemiyor gibi gözüküyor. Mantar kokusu üzerine sinmesin diye uzak duruyor ondan Michael, bunu da bir simge olarak düşünebiliriz, yalnızlıkla alakalı. Sanki şehre ait olmayan bütün ögeler şehirde toplanmaya çalışıyormuş gibi bir durum var; deniz kızları, Michael ve Maiko gibi orijinal tipler, herkes şehri doldurmaya çalışırcasına tutunmaya çalışıyor, sınırlar ve kontroller hiçbir işe yaramıyor, bunun sonucunda da halk ayaklanması gerçekleşiyor bir yerde, ileride. Mültecileri düşünün, aslında dünyaya ait oldukları halde öylesine ayrışmış bir dünya ki bu, sınırların dışına çıkmak onlar için çok zor. Deniz kızları için de.
Michael iş bulmakla geçirdiği günlerden sonra çalışma kağıdı olmadan çalışabileceği bir yer buluyor. Muhasebe işi, bir balıkçılık şirketinin defterlerini tutacak ve denk geldiği bazı hesap hatalarını kitabına uyduracak. Tekinsiz işler çevriliyor belli ki, Michael bunu umursamadan çalışıyor ve sonradan ortaya çıkacak isyana istemeden yardımcı oluyor. Şirketin Kuzey'e ait olduğu ve ajanlarını bu şirket sayesinde Güney'e soktuğu anlaşılıyor, Doppelmann'ın ortaya çıkışıyla birlikte karışıyor işler. Sanat camiasından isyana bir köprü.
Her şey, Michael'ın aylaklık yaparken Mischa'nın bir resmini görmesiyle başlıyor. İlk aşkın külleri kıvılcımlanıyor, kızı bulmaktan başka bir şey düşünemiyor Michael, Doppelmann'a böyle ulaşıyor. Doppel diyeceğim, bir sanatçı. Mischa'yı tanıyor ve hatta Mike'la -Mike olsun bizimki de- bir araya getiriyor onları. Mischa'nın kaotik ruhu Mike'ı inanılmaz bir döngüye sokuyor; Doppel'la sevişmesini izletiyor Mike'a, kalbini paramparça ediyor, Mischa'nın tamir ettiği bedeni de. Bu kez Doppel el atıyor işe, bir sanatçı olarak müthiş bir eser ortaya çıkartıyor ve Michael daha kuvvetli bir kağıt adam oluyor. Daha güçlü, daha alımlı, daha... Sahte. Yüzündeki maskeyi bir tek kendisi takarken maske takmak ideolojik bir eylem haline geliyor ve artık herkes maske takmaya başlıyor, toplumsal kargaşa patlak verdiği sırada ilk kağıttan adamın Michael olduğu unutuluyor, o da herkes gibi oluyor bir açıdan, normalleşiyor. Ya da koca bir şehir anormalleşiyor, değişimi kestirebilmek zor. Michael'ın değişimini takip ediyoruz ama arka arkaya sıralanan olaylar tempoyu yükselttikten sonra biraz zorlayıcı oluyor bu, Adam'ın ortaya çıkışı, Michael'ın Doppler rolünde Adam'ı kağıtlaştırması, kendi başına gelenlerin aynısını Adam'a yaşatması, şehrin bireyleri öğütmesi, herkesi belli döngüler yaşamaya zorlaması, çıkışsız olduğunu göstermesi, umudu ortadan kaldırması bir fırtına gibi geliyor, fars gibi. Duygular bayağılaşıyor bu durumda, akış o kadar güçlü ki hiçbir duygu tutunamıyor, çünkü hiçbir insan sabit değil, her şey gündelik yaşanıyor, herhangi bir hissin bir süre olsun kalıcılığı yok. Her şey çok hızlı.
Bir ilk roman. Metaforlarıyla, anlatımıyla zorlayıcı bir metin. İyi.
Freud'un görüşlerinden yola çıkıyor Abraham; patolojik ruhsal dışavurumların psikanalitik olarak incelenmesinde, dahi psikanalitik yöntemin aşamalı olarak detaylandırılmasında rüyalara başvuran Freud'a göre bilinçdışı, çocukluktaki ruhsal yaşam ve cinsellikle ilgili olguları rüyalardaki biçimleriyle birlikte ele alıyor. Abraham bu noktadan hareketle "mitleri bireysel psikolojinin fenomenleriyle" ve rüyalarla karşılaştırıyor, araştırması boyunca Freud'un fikirlerini alıntılayarak, fikirlere atıfta bulunarak mit psikolojisini adım adım örüyor. Bölümler halindeki incelemesinin ilk bölümünde rüya ve mitlerdeki çocukluk fantezileriyle arzu kuramının mitlere uygulanması var. Öncelikle yöntemine edilecek itirazlara cevap veriyor Abraham, mitlerin uyanık durumda meydana gelen fantezilerden ortaya çıkmasına karşılık sadece uyurken rüya görülmediğini, uyanıkken de rüya görülebildiğini söylüyor. Sadece rüya görmek de değil, birçok etkenden ötürü algılarımız aslında gerçek olmayan şeyleri duyumsamamıza yol açabilir. Bu mevzuyu uyanıkken görülen fantezilerle rüyalar arasında pek de bir ayrım olmayabileceğine bağlıyor Abraham. Tartışılır bir konu, devam ediyorum. Çocukluk hatıralarının rüyalar üzerindeki etkileri, Freud'un görüşüne göre rüyaları biçimleyen en önemli etkenlerden biri. Yakın akrabaların ölümü, kardeşlerle yaşanan çekişmeler, anneyle ve babayla ilgili bir dünya olay zaten sıklıkla işlenmiş durumda, diğer yandan rüyalarda beliren arzularla mitlerde de karşılaşıldığı söylenmiş. Çoğu insanda ortak bulunan arzuların kaynağı rüyalar, rüyaların kaynağı arzular, birbirine geçmiş bir iş. Freud'un Kronos'la Zeus'un çatışmasını incelediği bölümler, Oedipus'un yolculuğu, arzuların incelendiği çalışmalar olarak metinde yer alıyor.
Simgecilik meselesi, rüyaların aldıkları biçimler ve mitlerin alegorik yapılarıyla ilgili. Bu noktada Freud'un ön yargılarıyla hareket ettiği düşünülmüş, biraz keyfe keder çözümlemeler yaptığı iddia edilmiş. Abraham'a göre, söz gelişi cinsel simgecilik, bütün yer ve zamanlarda insanlar için ortak bir psikolojinin ürünü. Dilde bile yer almış bir fenomen bu; sözcükler bazı dillerde eril ve dişil, hatta Hint-Avrupa dillerinin bir kısmında üçüncü bir cinsiyet bile varmış. Gemi isimleri örnek veriliyor; "gemi" tercihen dişil bir cinsiyet taşısa da zaman içinde savaş gemilerine man-of-war adı verilmiş. Başka pek çok örneği sıraladıktan sonra Abraham cinsel simgecilikle her yerde karşılaşılabileceğini söylüyor. Tamamen bilincin etkisiyle oluşmuş bir yapı yok, cinsel temsiller bastırılmış ve bilinçdışında oluşmuş temsiller. Adem'in cinsel organı olarak görülen "yılan" sıkı bir örnek yine.
Savunusunu sunduktan sonra Prometheus'a, asıl mevzuya geçiyor Abraham, yöntemini bu mite uyguluyor. Ateşten başlamak gerekir ki Peter Watson'ın YKY'den çıkan kallavi eseri Fikirler Tarihi'nin alt başlığı da Ateşten Freud'a olduğundan iyi bir kerteriz noktası. Bachelard'ı da hatırlayalım tabii ama kuru gevezelik yapıyorum, devam. Sürtünme yoluyla ateş yakabileceğini buldu insan, deneyim sonucu ortaya çıkan ateşin yanında fizikselin ötesindeki ateşi aramaya başladı ve Güneş'i böyle yarattı, kendi metafizik algısına göre, o zamanın düşüncesiyle. Fiziksel ve metafiziksel ateş söner, tekrar yakılması gerekir. Cinsel simgeler bu noktada ortaya çıkar, Sami dillerinde görüldüğüne göre genital organlara ilkel aletlerin isimleri verilmiş, hatta İbranicede "dişi" ve "eril" ifadelerinde "oyucu parça" ve "oyuk" sözcükleri kullanılırmış. Bu simgecilikten tanrılar da nasipleniyor, ateş artık tanrıların egemenliğine girer girmez tanrılar yaratıcı, yok edici ve daha pek çok şey edici olarak ortaya çıkıyorlar. Tabii başka kültürlerle de kıyaslamalar yapıyor Abraham, Veda metinlerindeki Matarichvan'ın prototip bir Prometheus olduğunu söylüyor. Ateş getiren, geleceği gören, arzulara hitap eden, insanın çocukluğundan bir parçayı hatırlatan varlık. Nihayetinde mitleri halkın çocukluk ruhunun bastırılmış bir yaşamının parçası olarak değerlendiriyor Abraham, eğitimle ve daha pek çok yolla bastırılan arzular, mitler yoluyla açığa çıkıyor. Mitler, halkın arzularını sürdürmede bir savunma mekanizması olarak görülebilir.
Mitlerin belirli genel özelliklerinin incelenmesi, Freud'un rüya kuramı ve Prometheus'un eylemlerinin incelenmesi, son tahlilde de açıklama kısmı. Sıkı bir araştırma, Pinhan sağ olsun. Ben Prometheus'u severim, Vernant'ın bir sözünü almalıyım buraya: "Her hiyerarşide en tepedeki ile en aşağıdaki arasında muazzam farklar vardır. Yani Prometheus Zeus'un rakibi değildir, onunla yarışmaz. Yapacağım benzetmeyi mazur görün, Prometheus Olympos'un altmışsekiz kuşağıdır." Devam ediyor da benden bu kadar.
Bachelard'ın zaman ve mekân hakkındaki sözlerini hatırlıyorum; mekân zamanı sonsuz odacıklarında barındırır. Zaman da mekânı aynı şekilde barındırır. Anılar zamanı mekânda barındırır. Zaman, anıları mekânda diriltir. Mekân, zamanı anılarda oluşturur. Nesne, mekânın anıları sonsuz bir zamana yerleştirme çabasıdır. Mekân, nesnenin zamanın sürekli değiştirdiği anılarda var olmasıdır. Zaman, nesnenin biçimlediği anılarda mekânlaşma pratiğidir. Anı, nesneye bağlı olarak mekânın ve zamanın aynı ana yaratılmasıdır. Bu kadar üfürükten çeşitlemenin ardından madlenden bahsedebilirim, anlatıcının yediği tek bir çikolata öyle bir coşkun nehri serbest bırakır ki tat alma duyusundan kokulara, görülere, pek çok duyuya yol açılır. Proust bir sinestezik olabilir, bu konuda yazılıp çizilmiş pek çok kaynak var. Proust bir sinirbilimci de olabilir, kurduğu bağlantılara baktığımızda beynin işleyişini adeta haritalandırdığını görürüz; hatırladığı ve hatırlamadığı onca şeyin arasında, sürüklendiği anıları çözümleyebilecek bir görüye sahip. Anlatıyı bir noktada durdurup noktada hissettiklerini ve insanoğlunun bilişsel yapısının nasıl işlediğini incelemeye başlayabilir. Bu açıdan Proust'u bir yazardan çok daha fazlası olarak görmek mümkün, o aynı zamanda bir bilim adamı, andaç koruyucu ve duyarlılığının olağanüstü derecede yüksek olması sayesinde bir sihirbaz, anı sihirbazı, böylesi bir derinliğin sihirden başka bir açıklamasını düşünemiyorum. Ockham'ın Usturası ağladı, omzunu pış pışladım.
Proust'un Kayıp Zamanın İzinde adlı dev anlatısı hakkında pek çok inceleme var, Ricœur'den Booth'a pek çok düşünür, metnin orasından girip burasından çıkarak olabildiğince detaylı bir şekilde açmışlar. Az çok neyle karşılaşacağını bilebilecek hale gelmiştir okur, metin hakkında yazılanları metni okumadan okuduysa. Eco da tez yazımıyla ilgili kitabında mevzuyla alakalı ilginç bir örnek verir, aslında okumadığı bir metin hakkında okudukları üzerinden sanki metni okumuş gibi hissetmesi, metni direkt okumaya başlayınca gelen aşinalık, okumuşluk duygusu anlaşılabilir. Peki böyle bir şey mümkün olabilir mi? Herhangi bir alıntı, birkaç tane alıntı olsun hadi, Proust'un metninin sadece belli bir duygusunu, içeriğini verebilir. Oysa birleştirilecek o kadar çok parça, bir araya gelince başka anıların belirmesine yol açan, hatta o anılara dönüşen hafıza kırıntıları var ki sanırım bu anlatı için incelemeler üzerinden edinilen fikirler yeterli olamaz, süreğen bir anlatı değil bu, okurun da ciddi bir emek sarf ederek okuması, kendisine sunulan sayısız parçayı uygun bir şekilde bir araya getirmesi gerekiyor. Yirminci yüzyılın en büyük anlatılarından biri olan bu metin için mütevazı bir çaba, hazza değecek bir uğraş. Kendi uğraşımın izlerini takip edeceğim, patikaları takip edip nereye çıktığımı anlatacağım, gevşek gevşek yorumlayacağım kısaca.
Üç bölüm, birincisi Combray. Çocukluk. Uzun zaman, geceleri erkenden yattığını söylüyor anlatıcı ve kişileri, mekânları, olayları biriktirmeye başlıyoruz. Hiçbirini kaybetmemeliyiz, sonraları anlatıyı birleştirmede çok işimize yarayacaklar. Uykuyla başladık ve uykunun anlatıcı üzerindeki etkisiyle devam ediyoruz. Sadece bir edim değil bu, yaşamı bir araya getirme konusunda ölüme benzer bir enstrüman. Uykuya dalmadan önce odadaki her şeyin teker teker kaybolması ve uyanır uyanmaz gözleri bir hiçliğe açmak, meseleler bunlar. "Uyuyan kişi, saatlerin akışından, yılların ve dünyaların sıralanmasından oluşan bir halkayla çevrelenmiştir." (s. 9) Bu çevrelenmenin sonucunda hatıralar işlenir, hatırlanmak üzere yerlerini alır. Uyanmak bir açıdan hatıraları şimdiye taşımaktır, önceki gecenin hatırası olarak orada bulunan oda... Oradadır, her şey hatırlandığı gibidir. Nesneler doğalarının dışına çıkmaz, düşüncemiz onları kerteriz alarak sabitlenir, nesnelerin karşısında kendimizi daha iyi biliriz. Nesnelerden odalara geçeriz ve yine her şey, nesneye duyulan itimat gibi sabittir. Anlatıcı, kendi bedeninden başlayarak odasını, diğer odaları, ailesini ve mahallesini yaratır, anılan her insan ve nesne müthiş bir detaycılıkla tamamen belirlenmiş, anıların oluştuğu maddeden yaratılmış olarak belirmiştir. Combray'in sokakları, bahçeleri, nesi varsa algıların elde ettiği bütün verilerle anlatılır, hatta işin metafiziksel boyutunda anlatım çok daha öteye uzanır; zamanlar aşılır, kişilerin ruh hallerine uygun duygular üretilir, biraz yorumlamaya da varılır kısaca. "Büyü" bulur anlatıcı, kendi sözüne göre. Büyü yardımıyla bütün diyalogları anımsar, geçmiş zamanın bütün duyularını tekrar canlandırır. Bir akşam yemeğini anlatır mesela, sonsuz katlı kuyunun ilk katı, nereden neyin çağrışacağını veya anımsanacağını kestirmek zor. Neyse, yemek. Yemek sırasında babanın, annenin, büyükannenin, halanın ve halanın uşağı Françoise'nın suretleri teker teker belirir. Combray'deki halanın ziyaret edildiği her yazdan bir yazdır, efendisine hizmet eden Françoise için efendinin ailesi de saygıda kusur edilmemesi gereken kişilerden oluşur. Burjuva ailesi, burjuva davetleri, burjuvazinin dibine vurulduğu bir ortam. Etiket kaideleri, diyaloglar, bir oyuna benzeyen her türlü burjuva adeti anlatıcının zihnine kazınmıştır. Çocuğumuz bütün bu adetleri bir oyun olarak gördüğünden, tabii bir de çocuk olduğundan büyük bir merakla izlemiştir olup biteni diye düşünüyorum, hatta gözümde canlandırıyorum: M. Swann evlerine geliyor, büyükannenin bu adamı sevmemesine rağmen kapı dışarı etmemesi, adama laf sokmakla yetinmesi beyefendinin eşi yüzünden. Cemiyetin kabul etmediği, hafif olduğu düşünülen bir kadınla birlikte olan Swann'da şeytan tüyü var; adam müzikten anlıyor, muhabbeti iyi, anlatıcının ailesiyle kendi ailesi eskiden beri yakınlar, ilişkileri derin. Eve girip çıkıyor bu yüzden, anlatıcıda derince bir yer ediyor ki ikinci bölüm tamamen kendisine ayrılmış durumda. Birazdan, önce inceliklerden biraz daha bahsetmeliyim. Sıçramalar bir anlatım tekniği olarak müthiş kullanılmış; odanın camından görülen yaprakların dökülme mevsiminden başka bir mevsime atlanabilir, hatta başka bir mevsimin gününü yaşadığını düşünür anlatıcı, kış yazdan bir günü ödünç almıştır mesela, bu tür imajlar her yerden fırlayabilir ve anlatıyı derinleştirebilir. Genellikle duygu yoğunluğunun arttığı anlarda kurulur bu bağlantılar; örneğin bahsettiğim bir madlen bölümü var, bir çikolatanın tadından zamanda yolculuğa çıkılıyor adeta. Bahçelerdeki çiçeklerin kokularından başka yolculuklar doğuyor, nesnelerin etkisi çok çeşitli. Annesini özleyen anlatıcının uyumadan önce ona son bir kez sarılamamasıyla beliren üzüntüden başka üzüntülere atlanır, oradan oraya zıplanır, anlatıcı bir türlü yerinde duramaz. Anlatıcı da şaşkındır, daima var olacağını zannettiği birçok şeyin zaman içinde yok olduğunu söyler, sanki her şey yitip gitmesin diye geçmişin izini sürmektedir. Kişisel inançları da bu doğrultuda biçimlenir; Keltlerin ağaçlarda barınan ruhlarına inanan anlatıcı, her bir anının kendi ruhundan bir parça taşıdığını düşünür. Ruhunun parçalarıyla nerede, hangi nesneyi anımsayarak karşılaşacağını bilemez, bu yüzden odağı her yerdedir.
Swann'ın Bir Aşkı, ikinci bölüm. Odette ve Guermantes tarafı bu bölümde ortaya çıkar. Swann ve Odette arasında yaşananlar, Swann'ın ve Odette'in dönüşümleri tam bir psikolojik çözümleme şaheseri. Muhteşem. Direkt geçiyorum, duyguların böylesi bir hassasiyetle anlatıldığı pek az şey okumuşumdur. Arthur Schnitzler belki de Proust'un çağdaşları arasında ona en çok yaklaşabilen yazardır ama yine de çok eksik; onca insanı ve olayı bir araya getirebilmek, belki yaratabilmek veya anımsayabilmek kamera niteliğine sahip bir zihin gerektiriyor.
Memleket İsimleri: İsim üçüncü bölüm. İkinci bölümü Swann'ın aşkının solmaya yüz tuttuğu sırada bitiriyorduk, Odette zaten rüzgâr nereden eserse oraya gittiği için kim bilir neredeydi, oysa burada evlendiklerini görüyoruz, hatta çocukları oluyor ve bizim anlatıcı yumurcak, Swann'ın kızına aşık oluyor ama kız da annesi gibi uçarı, çocuğun kalbini kırıyor bir güzel. Bu bir, ikincisi de Combray ve civarı derinlemesine ele alınıyor, bir de Floransa gezisi. Şehirlerin isimleri ve isimlerin uyandırdığı çağrışımlar, bir şehrin ruhuyla birleştiriliyor. Şehrin insanlarıyla, sokaklarıyla, her şeyiyle. Özellikle insanlarıyla. Prensler, prensesler, kontlar, kontesler derken kaymak takımını iyice tanıyoruz, hepsini aklımızda tutuyoruz ki unutmayalım, sonraki bölümlerde karşımıza çıkacaklar, dediğim gibi.
Proust, anıların ne işe yaradığını -bana, nihayet- anlatan en büyük yazar.
Ölümü düşünmek veya doğaya bakmak. Elli iki yaşındaki adamın bunlarla pek bir işi yok. Kendi düşüncelerinin salınımını takip ediyor, şimdiye kadar başka türlü bir uğraşı olmamış. Genazino'nun üslupçuluğu; Türkçeye çevrilen diğer metinlerinde de aynı adamla karşılaşırız, aynı uğraşları görürüz. Yürümenin anlatısıdır aslında, yürümenin sağaltıcılığı olmadan. Sokaklar, insanlar, nesneler, diyaloglar, garip kişilikler, kıyaslar ve kendini bunların içinde bir yere konumlandıramama. Aşk aptallığından bahsediyor, hatta kuramlaştırmaya çabalıyor anlatıcı ama aşkı bir sözcükten öteye uzandırdığını hiç sanmam, aşkla hiçbir ilgisi yok kendisinin. Sevgiyle de. Belki biraz var ama hayatındaki iki kadına karşı kalbiyle hareket ettiğine dair bir işaret yok. İçi boş sözcüklerle tanımlıyor onları, tamamen kendi perspektifinden gördükleriyle yetiniyor, empati kurabildiği şüpheli. Verdiği kıyamet seminerlerinde yeni faşizm modellerini ve insanoğlunun sonunu getirecek iletişimsizliğin tehlikelerini anlatırken bile sadece bir iş bu, ötesi değil. Ötesinde insanlık için kaygılanması umulur ama bu da elde yoktur. Hissiz bir adamın yaşamını anlatır Genazino, belli bir zaman aralığında kronolojik biçimde ilerler, geçmişin izi pek azdır. Anlatıcı daimi bir şimdide yaşar gibidir, geçmişine ket vurmuş gibidir. Ara ara çocukluğuna döndüğü olur, orada sadece travmatik anılar vardır. Sıkıntı büyük ama ne olduğunu da tam anlatmaz, sadece sürüklenişini gösterir.
Pizza yenecekse Sandra veya Judith hazır, sadece seçmek kalıyor. Sandra otuz dört yaşında, şef sekreter olarak çalışıyor. Yirmi üç yıldır tanışlar, başlarda evlenmek üzerelerken anlatıcı çocuk sahibi olmak istemediği için Sandra bir başkasıyla evleniyor, çocuk doğuruyor ve anlatıcıyla tekrar görüşmeye başlıyor, evlilik sürerken. Boşanmanın ardından tekrar beraberler, Sandra hedefini gerçekleştirdikten sonra adamımızla doludizgin yaşamaya devam ediyor. Çıkardan başka bir şey yok, günümüz toplumunun kara mizahi bir anlatımı. Sevgisizlikten, ilgisizlikten ölmenin mümkün olduğunu söylüyor Tomris Uyar, bu adam sıkı bir katil olabilirdi, birlikte olduğu kadınlar da kendisine biraz olsun benzemeseydi.
Tom Hardy'nin Locke diye bir filmi var, Hardy'nin oynadığı karakteri pozitif kutba koyarsak bu adamı negatife koyabiliriz. Filmde adam iki kadınla sürdürdüğü ilişkinin doğurduğu problemleri -karısı ve çocukları kendisini evde beklerken o bir iş seyahatinde tanışıp seviştiği, hamile bıraktığı kadının doğumuna yetişmek üzere yola çıkmıştır- ve iş yerindeki sıkıntıları birkaç saatlik yolculuk sırasında, telefonla çözmeye çalışır. O kadar dirayetli, kişiliğinden ödün vermeden hareket eder ki... Bilemiyorum, sanırım gerçeklikleri eşitleme diye bir şey uyduracağım. Derin bir ilişki kurduğunuz insana bilmesi gerekenleri -o insanın taleplerine göre belirlenir bunlar, dengelenir, itilip çekilir, olmazsa ilişki derinlikten uzaklaşır ve kopar- söylersiniz veya söylemezsiniz. Söylerseniz gerçeklikleri eşitlersiniz, söylenecek şeyler sizin için çok önemli şeyler olabilir, bu durum o insanın da çok önemli olduğunu gösterir. Değer verdiğinizi gösterirsiniz. Sessiz kalarak farklı bir gerçekliğin üretilmesine yol açıyorsanız, o zaman o insanın onurunu, kişiliğini, kısacası yaşamını umursamadığınızı gösterirsiniz. Sanırım dünyada bundan daha büyük bir haysiyetsizlik yoktur. İnsan olan yapmaz diyelim.
Gevezelik bir yana, adamımızın dünyasında her şey bir tedirginlik kaynağı. İletişim kurmak zorunda kaldığı insanlar, sokakta karşılaştıkları, evindeki eşyalar dehşet verici. Kadınlarıyla birlikte olduğu zamanlarda biraz rahatladığını hissedebiliyoruz, o da biraz. Ölüm de adamı yola getiremediğine göre iktidarsızlığa kalıyor iş, o da pek uzakta değil zaten.
Genazino'dan bir kent insanı daha. Yalnız, kaygılı, sorunlu, onmaz.