Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Samson, Grossman'ın anlatımında son bir intikam için göklere başvuruyor, Filistinlilerin evlerini başlarına yıkarken Tanrı'dan gelen iman gücüyle kendisini ve düşmanlarını yok ediyor. Yaratıcının sillesi olarak görevini yerine getirdiği söylenebilir, peki Grossman'ın günümüzün bilimsel verileriyle on bin küsur yıl önceki bir karakteri yorumlayarak yeniden inşa etmesi, karakterin silleliğini ve kulluğunu doğru bir biçimde oluşturabilir mi? Sanmıyorum, günümüzden geriye bakınca her şey güncel şemalara uydurulabilir ama bu Freud'un çıkarımları gibi bir iş değil; Freud Oedipus'un komplekse yakalanmış olduğunu söyleseydi bu saçma olurdu. Eh, Grossman biraz maniple ediyor Samson'u açıkçası, çok daha basit yaşamların sürdürüldüğü zamanları karmaşık aygıtlarımızla yorumluyor. İyi bir uğraş aslında, Samson günümüzde yaşasaydı icat ettiğimiz kavramlara uyum sağlama biçimlerini davranışların kodlarını çözerek anlayabilirdik böylece. İbrani mitolojisi olay ağırlıklı olduğu için malzeme zenginliği had safhada, psikolojik çözümlemeler etimolojik veriler incelenerek, Samson'un ve ailesinin edimleri üzerinden gerçekleştiriliyor. Grossman sadece psikanalizden yararlanmıyor, edebiyattan sosyolojiye pek çok disiplinle bağlantılar kurarak kahramanın yolculuğunu inceliyor.
Samson'dan biraz bahsetmek gerekir. Saçları efsane, gücünü saçlarından alıyor. Çok güçlü bir herif bu, Herkül ve türevlerinin arasında yer alıyor, tipik bir kahraman. Çocuğu olmayan bir çiftin çocuğu, zamanında aileyi ziyaret eden melek sağ olsun, Samson'u konduruyor annenin karnına. Sonra çocuk büyüyor, gelişiyor, aslan parçalıyor bir tane, parçaların arasından akan balı avuçluyor ve hem kendi yiyor, hem ailesine yediriyor. Filistinlilerle savaşıyor bir yandan, Filistinli bir kadına aşık oluyor, onun yatağındayken gücünün kaynağını söylüyor ve kadın saçlarını kesince Samson tüyleri yolunmuş tavuğa dönüyor, Filistinliler mekânı basıp Samson'u kör ediyor. Samson sergi nesnesine dönüyor, insanlar etrafında dönüp dolaşırken sessizce bekliyor. Tanrı onu terk ettiği için umutsuzluğa düşüyor önce, gücünü yitirmesiyle birlikte kapana kısılmış gibi hissediyor ama Tanrı'nın elini omzunda hisseder hissetmez iki kolonu yerle bir ederek koca yapıyı çökertiyor, binlerce Filistinli ölüyor. Kendisi de ölüyor. Mevzu kabaca bu. Grossman'ın çıkarımları, işte ilgi çekici noktalar burada başlıyor. Kendisine göre Samson'un olayı: "Ne cesur bir lider (zaten halkına hiç liderlik etmiyor), ne Tanrı'nın Nezîr'i (itiraf edelim, fahişelere ve şehvete kaptırıyor kendini), ne de kas yığını bir katil. Bana göre, kendisine dayatılan güçlü alın yazısına, asla kavrayamadığı, besbelli tam olarak anlayamadığı yazgısına karşı bitmek bilmeyen bir mücadele sergilemek zorunda kalan bir adamın öyküsü." (s. 5) Annesiyle babasının sevgisini kazanmaya çalışan bir adam Samson, onaylanmak ve sevilmek istiyor ama dünyaya gelişi sağlıklı bir ilişki kurmalarını engelleyecek nitelikte. Hasar ilişki kuramamakla kalmıyor, Samson'un dünya üzerinde huzur bulacağı tek bir yerin bile olmadığını düşünerek yaşamını mahveder gibi yaşamasına yol açıyor.
İsrail'in bir kralının, bir otoritesinin olmadığı, Midyan, Kenân, Moab, Ammon ve Filistiya İbrani kabilelerinin birbiriyle mücadele içinde olduğu zamanlarda Tanrı'nın meleği kısır bir kadına görünür. Kadın, meleğin "kendisine geldiğini" söyler, çiftleşme anlamı da taşıyan bir deyiş. Kadının bir çocuğu olacaktır, bu çocuk Tanrı'ya Nezîr olacaktır, işi budur yani. Annesiyle babasına ait olmayan bir çocuk aslında, Tanrı'nın mülkiyetinde bir evlat. Misyonu Filistinlilere kan kusturmak olacak. Olağanüstü özelliklere sahip bir çocuğu tam olarak kendi çocukları gibi göremiyor anneyle baba, bu yüzden sağlıklı bir ilişki kuramıyorlar. Kadın daha en başta kocasına olanları anlatırken çocuğun görevinden bahsetmiyor, taşıyıcı anneliği uzun süredir yolu gözlenen bir çocuğun doğuracağı mutluluğu baltalıyor. Kocayla arasında bir mesafe, çocukla arasında çok daha büyük bir mesafe. "Tanrı tarafından sömürülme" izlenimi çıkıyor ortaya, sonuçta kadın çocuk istiyordu ama bu biçimde değil. Öleceği günün de melek tarafından dile getirilmesi sonucunda anne, çocuğundan iyice kopuyor ve onun sağlıklı kararlar verebilme becerisini daha en başından baltalıyor, aklı zaten karman çorman olmuş babanın da pek bir yardımı dokunmuyor çocuğa, o halde Samson'un kendini mahvetmesinin ilahi emir mi, yoksa öz yıkımdan kaynaklanan bir mesele mi olduğu konusunda hâlâ muallaktayız. Birincisinin temelinde ikincisi de anlaşılır hale geliyor, darmadağın edilen umutlar ebeveyni yıkıyor, ebeveyn çocuğu yıkıyor, çocuk kendini ve Filistinlileri yıkıyor. Tanrı'nın pek de adil davranmadığını söyleyebiliriz Grossman'a göre.
Rembrandt'ın resmini inceleyen Grossman, Manoah'ın -kocanın- yüzünü patates çuvalına benzetiyor, bir eblehin vereceği tepkiyi yüzünden okuyabiliyoruz. Adsız anneyse dimdik, göğüslenmiş. Şöyle bir tabir var, hoşuma gitti: "Oğlu daha doğmadan önce 'kamulaştırılan' bir çift." (s. 43) Kocasına meleğin söylediği her şeyi söylememesi kadınlığın bilgeliğiyle ilgili, adamın böyle bir meseleyle başa çıkamayacağını düşünüyor ki daha hamile kalma durumunun yarattığı huzursuzluk var. Babanın meleğe çıkışır gibi olması bundan. Sonrasında gerçekten de Tanrı'nın elçisiyle karşı karşıya olduğunu anlayıp gereken saygıyı gösteriyor ama o zamana kadar olanlara pek bir anlam veremiyor gibi gözüküyor. Samson doğduktan sonra da oğluyla pek yakın değil, araya ilahi bir duvar girmiş durumda. Çocuk büyüyor, güçleniyor ve Filistinlilere kafa tutar hale geliyor. Bir anlamda kendini tartıp aslan öldürdüğü zaman ortaya çıkan bal onun sanatçılığını da uyandırıyor, sebep olduğu ölümün güzel bir şeye dönüşmesi yaratıcılığını tetikliyor ve ölüm makinesine dönüşmesine yol açıyor.
Samson'un çıkmazlarına bakıp bitiriyorum, Samson'un sevdiği bir kadınla başlayalım. "En büyük dileğinin, birinin onu mucizevi niteliklerinden dolayı değil, onlara rağmen, basitçe, bütünüyle, doğal olarak sevmesi olduğu gerçeğini kucaklayabilseydi?" (s. 50) Samson'un kabul edilme isteğini hiç kimse göremiyor, kahramanın yalnızlığı o kadar büyük ki yaşam alanındaki insanlardan anlayış göremeyince en olmadığı şeye yöneliyor; zıddına. Muhtemelen Filistinli, fahişe Delila'ya aşık oluyor ve onun yatağına giriyor. Kendi sonunu getirecek adımları birer birer atıyor Samson, özgürlüğü yakalamak uğruna. Tanrı tepede bir yerde izliyor ama Samson umutlu, anlaşılacak ve anlaşıldığı gibi sevilecek, olduğu kişinin sevilmeye değer biri olduğunu anlayacak. Kenara kadar yürüyor, kendini tamamen açmadan önce üç kez yalan söylüyor, en sonunda gerçeği söyleyip -Delila'ya gücünün kaynağının saçları olduğunu söylemesi son nokta- uçurumdan aşağı bakmaya başlıyor. Kendisi atlamayacak, o gücü bir başkasına, aşık olduğu kadına vermiş durumda. Aşkla ilgili o söz, hemen bir yerlerden çıkar: Aşık olduğunuz kişiye bir silah vermiş olursunuz, namlunun size çevrilmemesi tek dileğinizdir. Çevrilir, Delila satışı koyar, Samson'u yakalatır. Sonrasında yine yıkım, yok oluş, Samson'un gitmek istemediği bir yere sürüklenmesi.
Basit, anlaşılır bir insan olarak Samson oldukça ilgi çekici, semavi meselelerden sıyrıldığı zaman, sıyrıldığı ölçüde tutunacak bir şey arayan, acısını dindirmeye çalışan bir adam. Grossman, mitik imajın arkasındaki çocuğu insan olmanın -insan olmamanın, bir yandan- sancılarıyla değerlendiriyor, çok iyi.
Uçluklarından çoktan sıyrılmış öyküler aslında, herhangi bir yarımlıkları yok, kısa olmaları öykünün alt dallarından birine yollar mı bunları, bilemiyorum. Mikro öykü değil, öykücük değil, basbayağı öykü, bir sürü. Tanıma yönelik bir sıkıntı yaşıyorum aslında, minimal öykü okura geniş bir alan sağlayan öyküyse minimal olmayan öykünün niteliği konusunda kararsız kalıyorum. Anlatım tekniği bir şey, sözcüklerin sonsuz çağrışımları başka bir şey, o halde nicelikten kaynaklanan bir isimlendirme eğiliminin sonucu olarak mı "mikro öykü" olarak adlandırılıyorlar? Ayamadım bir türlü, yüz sayfalık öykülerden hiçbir şekilde ayıramıyorum Ali Teoman'ın küçürek öykülerini. Diyorum ve bakıyorum, "küçürek öykü" de tanımlanmış ama ben tanım bağlamında kullanmadığım için beni bağlamıyor sanırım. Aman.
Ali Teoman'ın romanlarına bilerek girişmiyorum, öykülerindeki kodları benimsedikten sonra bir bir okuyacağım hepsini. Okumadığım çok bir öyküsü de kalmadı sanıyorum, sıra romanlara geliyor ama zaman var daha, zaman her şeye biraz var. Öykülere her zaman var zaman. Bu öyküler tekrar tekrar okunabilir, o ölçüde çoklar, anlamlarını her daim yenileyecek kadar. Bazılarında sözcüklerin geldikleri anlamlardan başka anlamlara geçişleri üzerinden kurulan bir çatı var, örneğin Adım, adımları adlarına muhalif olan bir anlatıcının kısa metni. Yürüdükçe adı silen adımlar öyküyü de silmeye başlıyor ve en sonda adın, adımın ne olduğu sorgulanıyor, sona varılıyor, adımlarla birlikte öykü de bitiyor. Bu bir teknik, bir diğeri durum betimlemeleri. Gümüş'te böyle bir teknik var; yer ve zaman belirtilmiş, muhtemelen ânın büyüsü yakalanmış ve silinmemesi için kayıtlara geçirilmiş. Gümüşün bulunduğu yerde yenmesi gerektiğini söyleyen bir adam, iri gözleri bulanıyor ve rakısından derin bir yudum alıyor. Bu. Bakışı yetebilen diyeceğim, bir öznenin nesneyle yer değiştirme ânı olduğunu düşünüyorum bunun. Bazen öyle bir noktadan yakalıyorlar ki özne-nesne dengesi bozuluyor, yer değiştiriliyor. İki varlık birbirine hiç bu kadar yakın olmamıştır, özdeşleşme kusursuzdur ve bu nadiren gerçekleşir. Tarafların insan olması gerekmiyor, doğa karşısındaki insan da kendisini doğanın bir parçası gibi, hatta doğanın kendisi gibi hissederse, işte büyülü bir an. Günce için ölü zamanlar defterinden bir sayfa olduğunu söyleyebiliriz, bugün hayatının geri kalan bölümünün ilk günü ve dün geçmiş hayatının son günüydü, artık ölü bir gün, ölü bir sayfa, ölü bir insan. Ölmek, geçmişin bir daha tekrarlanmayacak olmasını mühürleyen en önemli iş, bir günü öldürmek ve geride bırakmakla yaşamak aynı şey.
Buhur gibi belirsiz bir dünyayı anlatan öyküler bir başka kanal. Belirsiz, sözcük tercihleri ve anlatımın hızı sağlıyor bu belirsizliği. "Sidiğin sararttığı umumî hela taşları" ve "yeşil sineklerin uçuştuğu ciğerci vitrinleri" birleştiriliyor, sonrasında mermer tezgahta yatacak olan herkese çıkıyor anlatı. "Aynı habis iştahayla izale edilmeyecek mi bikrimiz?" (s. 14) Çukur gibi tekinsiz olanlarında vurucu sonlar nakavt ediyor; arabasını ve evini satıp ortadan kaybolan adam, iş yerindekiler tarafından aranıyor ama bulunamıyor bir türlü. Ormanda oysa, bir çukur kazıyor ve çukurun içine giriyor, dudaklarında belli belirsiz bir şarkı. Elsinor günümüzden bir Hamlet manzarası, karakterler huylarına uygun bir biçimde internette dolanıyorlar, apartman dairelerinde çürüyorlar, altın günlerinde entrikalar kuruyorlar, bir şeyler yolunda gitmiyor sarayda, toplumda ve zamanımızda. Eşya ve Zaman bir betim yükü kadar ağır. "Oturmak gecenin bir saatinde eski eşyalarla dolu bir odada, başında bir masanın, dinleyerek yorgun bir saatin ağır aksak tıkırtısını." (s. 23) Perecvari bir eşyadöküm odanın orta yerinde durmaktadır ama her şey kötücül bir ışıkla aydınlanır gibidir. Eşyalar arttıkça zamanı bükmekte, yavaşlatmaktadır. Bu yüzden çok eşyalı evlerin ağır rayihasını durmadan içe doldurur insan ki ağırlaşsın her şey, yavaşlasın, hatta dursun. Zaman için eşya neyse insan da o olsun, maksat budur.
Pek çok öykü, pek çok güzel öykü. Her birini geceler boyu okumak gerek, bittikleri gibi başlıyorlar aslında, anti-öykü diye bir şey uydurasım var, anlatının çok az bir parçası, asıl hikâye anti-öykü bittikten sonra başlıyor. Ali Teoman'a saygı, rahmet. Günümü sonsuza derinledi.
Zamanında Metis basmıştı, koleksiyonumun tek eksik parçası. Yıllardır arıyordum, hiçbir yerde denk gelmedim. Sonra April bastı nihayet, kavuşmuş olduk. Vonnegut'ın yazdığı ilk roman. O alaycı üslup henüz ortaya çıkmamış. Çağın tipik bilimkurgularının benzeri bir metin. Büyük savaşın hemen sonrasında yazıldığı için isyan manzaraları yazarın şahit olduklarına benziyor, zaten karakterlerin anlattıkları hikâyeler de direkt savaştan izler taşıyor.
Harari, Homo Deus'ta bazı meslek kollarının tarih olacağını, işsiz kalacak insanların istenmeyenler sınıfını oluşturacağını söylüyor, gerçi bunu pek çok bilim insanı söylüyor. I, Robot ve Upgrade gibi filmlerde gördük, otomobiller trafiği yönlendiren bir sistem tarafından hareket ettiriliyor veya o sistemden aldıkları verilerle otomatik olarak hareket ediyor, bu durumda şoförlere pek iş düşmüyor haliyle. Şoförlüğün orta-uzun vadede ortadan kalkacağı düşünülüyor, mümkün. Bu durumda şoförler ıskartaya çıkacak demektir ve şoförlük ortadan kalkacak tek meslek değil, hizmet sektörü de tehlike altında. Kısacası makinelerin ve dahi yapay zekanın yapmaya başlayacağı işler bir ordunun oluşmasına sebep olacak, yararsızlar ordusunun yaratacağı problemler kolaylıkla çözülemeyecek gibi duruyor. Matbaanın icadıyla ortaya çıkan problemleri düşündüğümüz zaman kargaşanın boyutu anlaşılabilir. Bazı distopyalarda antika değeri kazanmış bazı iş kollarının kodamanlar tarafından kasıtlı olarak yaşatıldığını görürüz, statü göstergesi olarak. Numunelik birkaç kamyoncu kalır belki, iyi ihtimal.
Vonnegut, tam da bu noktayı yakalayarak yarattığı distopik dünyayı Cesur Yeni Dünya'dan çarptığını söylemiş, Huxley de Zamyatin'den çarptığı için bunun üçüncü dalga olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca gelmiş geçmiş en iyi bilimkurgu metni olarak Çocukluğun Sonu'nu işaret ediyor Vonnegut, en iyiler arasında anılacak diğer metinleri kendisinin yazdığını ekliyor. Clarke'ın İthaki'den çıkan metni gerçekten de bilimkurgunun çok ötesinde bir şey, insanoğlunun evrimsel aşamalarını anlatırken şimdiki formumuzu çocukluk metaforuna bağlayarak yetişkinliğin bambaşka bir forma geçmek demek olduğunu belirtiyor. Vonnegut ne yapıyor, dünyanın gördüğü en büyük felaketlerden biri olan küresel savaşlardan ikincisi bittikten sonrasını başka bir evrimsel aşama olarak yorumluyor; makinelerin egemenliğinde bir dünya olarak. Müdür ve mühendislerin tepede olduğu bir hiyerarşide hemen her şeyi makinelerin ürettiği, dinin ve sermayenin makinelerin düzenini sürdürmede bir araç haline geldiği, yeni sınıflandırmanın insanları coğrafi olarak da ayırdığı ve ıskartaların yalıtılmış halde yaşamak zorunda bırakıldığı bu dünyada işlerin yolunda gitmediğini düşünen birkaç kişi çıkıyor, anlatılan onların hikâyesidir. Anlatı iki bölüme ayrılmış, birinde Paul Proteus'un başına gelenler varken diğerinde Kolhouri mezhebinin altı milyon üyesinin ruhani lideri Bratpuhr Şahı'nın ve etrafındakilerin ilginç hikâyesi anlatılır. İlginç, çünkü Vonnegut bütün geyiği bu adamın üzerinden döndürüyor. Bu romanı yirmi yıl sonra yazsaymış adamın şahit oldukları tam bir kara mizah olarak bildiğimiz Vonnegut üslubunda ortaya çıkarmış. Eski dünyanın adamı bu Şah, ülkesinden diplomatik bir misafir olarak geliyor ve şehri geziyor. ABD'deki yeni dünya düzenini -sözde- bir türlü anlayamadığı için yeniden yapılandırılmış işlerin, insanların yeni isimler verilmiş görevlerinin aslında eskinin sömürü düzeninin en alt basamakları olduğuna dair tepkiler veriyor. Bir nevi, "Kral çıplak!" diyen çocuk gibi.
Proteus'un birkaç günlük hikâyesi, Şah'ın gezilerinde anlatılanlarla biçimlenen yeni yaşamın kırılmaya doğru gidişini takip ediyor. New York'taki Ilium üçe ayrılmış durumda; kuzeybatıda müdürler, mühendisler, devlet memurları ve profesyoneller, kuzeydoğuda makineler ve güneyde, nehrin karşı yakasında halkın oturduğu, Yuva denen bir bölge var. Proteus, savaş zamanı büyük faydalar sağlamış olan babasının izinde giden önemli bir mühendis, bölgenin en önemli fabrikasında müdür olarak çalışıyor. Eşi Anita'ya aşık, işini iyi yapan bir adam. New York'a iki arkadaşıyla birlikte gelmiş, Finnerty ve Shepherd başka önemli görevlerde çalışıyorlar. Sosyal yaşamı doyurucu, pek bir sıkıntısı yok Proteus'un, Finnerty kafayı kırana kadar. Adam işinden ayrılıp Proteus'un yanına gelince Anita rahatsız oluyor, Finnerty'nin sinikleşmesi düzenin tehlike çanlarını harekete geçiriyor ve adam izlenmeye başlıyor. Proteus'un birkaç hatası dikkatleri kendi üzerine çekiyor, zaten yaşamından eskisi gibi keyif almadığını fark etmesiyle birlikte makinelerin insanlara yardım ettiğinden çok daha fazlasını kaybettirdiğini düşünmeye başlıyor. Düşünsel altyapı böylece ortaya çıkıyor; insanlığın yaşamı önemli ölçüde kolaylaştığı halde işsizler ordusunun büyümesi, insanların elimine edilirken daha acımasız süzgeçlerden geçirilmesi ve üst sıralara tırmanamayanların hakir görülmesi, yaşamlarını sürdüremeyecek kadar sefil duruma düşmeleri, makinelerin yararlarını sorgulatmaya başlıyor. Proteus giderek Finnerty'nin tarafına doğru kayıyor, psikolojisi bozuluyor ve birlikte tanıştıkları yeni insanlar, "halktan" insanlar yanlış giden şeyleri irdeledikçe Proteus nihai bir karar vereceği noktaya doğru hızla sürükleniyor. Önce basit bir yaşam istediğini anlıyor ve bir kulübe satın alıyor, kulübenin bakımını yapan adam numunelik bir yaşlı, doğanın kalbinde yaşayan son insanlardan biri. "Uygar" insanlara öfkeyle yaklaşıyor ve her şeyi berbat ettiklerini düşünüyor ama Proteus'un onlardan farklı olduğunu anladıkça aralarındaki soğukluk ortadan kalkıyor, Proteus hayatının çıkmazına girmeseydi iyi dost olabilirlerdi.
Proteus, babasının arkadaşı kodamanlar tarafından şantaja maruz kalıyor. Sistemi yıkmaya çalışan Hayalet Gömlek Derneği -Kızılderililerden ödünç alınan bir isim, ABD'nin mahvettiği ve metinde değinilen onca dünya mirasından sadece biri- nam bir eşkıya topluluğunun Proteus'la iletişim kurduğunu biliyorlar, Finnerty onlardan biri. Onların arasına karışıp casusluk yapmasını istiyorlar Proteus'tan, bu nokta ince. Proteus sistemden atılıyor, en büyük hakaret haline gelen "sabotajcı" küfrünü yiyor ve örgüte şutlanıyor. Shepherd, yeni düzenin yılmaz savunucusu ve Proteus'un ayağını kaydırmaya çalışıyor, Anita da kendisi gibi olduğu için birlik oluyorlar ve Proteus'u sıkıştırıyorlar, gönülsüz Proteus'un casusluk yapması için. Eşini yitirmek istemeyen Proteus bir müddet örgütün içinde yer alıyor, operasyon merkezi basılınca yakalanıyor ve mahkemeye çıkarılıyor. Hayatının dudaklarının arasından çıkacak birkaç kelimeyle biçimleneceğini biliyor, doğru bildiği tek şeyi yapıp örgütün başının kendisi olduğunu söylüyor. Böylece üç arkadaştan üçüncüsü dengeyi bozuyor ve ağırlığı isyancılardan yana artırıyor. O sırada isyan patlak veriyor, bombalar patlıyor, makineler yakılıyor, ironik olarak isyancıların içecek ihtiyacını karşılamak için kullanılıyor derken, devrimin asla gerçekleşmeyeceği anlaşılıyor, makineler isyanı bastırıyor. Devrimin bir rüya olduğunu söylüyor isyancıların en kıdemlilerinden biri, devrim bir rüya ve o rüyayı görmek için en azından denemek lazım, sonunda yenilgi olduğu bilinmesine rağmen.
Yan hikâyelerin anlatıyı derinleştirmesi bir yana, onlarca ayrıntının bir arada durabilmesi büyük bir ustalığın ürünü, daha ilk metinde üstelik. Kusursuz bir distopya, şahane bir klasik.
Otomatik piyano. Para atarsanız çalar, tuşları kendi başına alçalıp yükselir ama insanın performansı olmadan, yarımdır işte. Bütün bir dünya için bu roman.
Ishiguro'nun hatırlayış ve unutuş üzerine kurduğu meseleler her bir metninde farklı bir biçimde ortaya çıkıyor. Günden Kalanlar'da geçmişin kişisel kurulumlarının gerçekliği kırdığı noktayı görürüz, Avunamayanlar'da şimdiye taşınan acıların geçmişte farklı kişiler tarafından yaşandığını görürüz ki karakterler aynıdır ama olaylar başkalarının başından geçmiş gibidir, Beni Asla Bırakma'da gerçeklikte kurulan alternatif yaşamların keşfiyle ortaya çıkan yıkımı görürüz, yazarın diğer metinlerinde de aynı izlekle farklı kurguların içinde karşılaşırız. Sağlam damardır, belki de günümüzün hızlı, hıphızlı yaşantısında anlatılması gereken başlıca konulardan biridir bu. Ishiguro'nun sadece bu izlekle kalmayıp iki farklı damardan daha beslenmesi, metinlerinin altlı üstlü kurmacalığını daha da değerli kılıyor bana göre; Öksüzlüğümüz'ün savaş ortamında gördüğümüz unutuşun bir nimet olduğunu söylemek mümkün, kültürel farklılıkların tehlikeli bölgesinde insan topluluklarının bir arada yaşayabilmesini sağlıyor unutuş, gördüğümüz kadarıyla tehlikenin tekrar belirmesine rağmen çatışma boyutuna varmamasını sağlayan şey, kaynağı utanç, pişmanlık, ne olursa olsun unutuşun ta kendisi. İnsanlar acıların tekrar yaşanmasını istemedikleri için çözülmemiş meseleleri olduğu gibi bırakıyorlar. Karşılıklı yapıldığında kan dökülmüyor artık, iyi ama taraflardan birinin yarası henüz soğumamışsa, o zaman tehlike varlığını sürdürüyor.
Gömülü Dev, Öksüzlüğümüz'ün Britanya'da geçen, metaforlarla dolu bir versiyonu olarak görülebilir. Unutuşun üzerinden geçen onca yıldan sonra uzun sürecek bir arayışın başlaması, yolda karşılaşılan insanların anlatıyı derinleştirmesi, belirsizliklerin yavaş yavaş kaybolması ve hikâyenin finalde tamamlanması gibi ögeler Ishiguro'nun sevdiği işler zaten, bu metni farklı kılan şey, hikâyenin Romalıların geri çekilmelerinin az ertesinde, Britanya'nın efsanelerle dolu fantastik bir çağında geçmesi. Romanı bir fantazyaya çevirmiyor bu, günümüzde anlatılacak bir hikâyeyi söylencelerle besleyerek daha büyülü, heyecan verici bir hale getiriyor. Açıkçası şimdinin sönük insanlarının yerine Sir Gawain'in yaptıklarını okumak, Merlin'den bahsedilen bölümlerde heyecandan şöyle bir titremek çok daha keyifli. Çünkü Merlin -Taliesin olanı, bard- büyük bir büyücüdür, metinde de ara sıra bahsi geçecek Lord Arthur'un has hocasıdır. Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Avalon ve bir iki yerde ortaya çıkan Kharonvari kayıkçı derken kaptırır giderdim ama bu bir fantastik metin değil, bir Ishiguro metni, Ishiguro da kurmacanın retoriği konusunda çok yetkili bir abi olduğu için şirazeyi kaydırmıyor, fantazyayla asıl meselesini tam dengede tutuyor. Dahi iddia edeceğim; Ishiguro okumaya başlamak için en uygun metin budur.
Tarih bilmek gerekiyor biraz, dönem hakkında biraz bilgi vereyim. Romalılar dev bir duvar örmelerine rağmen akınlara engel olamayınca, barbar kabileler de merkezlerini iyiden iyiye tehdit etmeye başlayınca adayı bırakıp geri dönüyorlar. Britonlar, efsanevi liderleri Kral Arthur'un da yardımıyla bir müddet egemen güç haline gelseler de Germenlerin adaya gelmesiyle işler değişiyor, Angllar ve Saksonlar doğu kıyılarında koloniler kuruyor, içerilere doğru ilerledikçe kurdukları köylerle yerlerini sağlamlaştırıyorlar. Sonrasında hakimiyet onlara geçiyor, Normanlar adaya akın üstüne akın yapana kadar mutlak üstünlük onlarda kalıyor. Saksonların giderek çoğalıp Britonları alt edecekleri zamanın biraz öncesinde kuruyor anlatısını Ishiguro, Norveçlilerin bahsi az çok geçiyor gerçi. Bu noktayı merak ettim; o zamanlar gerçekten de "Norveçliler" olarak mı adlandırılıyorlardı, yoksa çevirmenin tercihi mi acaba? Orijinal metne bakmak lazım, Ishiguro'nun sağlam bir araştırma yaptıktan sonra metnini yazmaya başladığını düşünüyorum. Söylencelere de hakim olduğunu sanıyorum, Keltlerin doğaüstü varlıkları pek ortalarda gözükmüyor ama elde bir ejderha var, insan yiyen devler var, dev köpekler var. Adanın folkloru çok zengin, Ishiguro bu zenginliği sislerin arasına müthiş gizlemiş. Sisi bir metafor olarak değerlendirirsek unutuşun izi olarak görürüz, gerçeklik olarak gördüğümüzde olağanüstünü saklamak için kusursuz bir perde olarak yayıldığını anlarız. Şöyle bir mekan, tek bir alıntıyla fikir vermeye çalışacağım: "Irmaklarla bataklıkların üzeri, bu topraklarda hâlâ varlığını sürdüren yamyam devlerin ekmeğine yağ süren dondurucu sislerle kaplıydı." (s. 7) Anlatının böyle bir atmosferde kurulacağını anlarız, sonrasında Axl ve Beatrice çıkar ortaya. Yaşlı bir çift. Yaşadıkları köyde pek rahat değiller, kullandıkları eşyaların mülkiyetleri topluluğa ait olduğu için geceleri mumsuz kalıyorlar, mum yakmalarına izin verilmiyor. Daha da kötüsü, geçmişi unutmaya başlıyorlar. Çocuk sahibi olup olmadıklarını bile unutacak noktaya geldikleri zaman tek oğullarını görmek üzere yola çıkmaya karar veriyorlar. Oğlan uzakta, bir iki günlük yolculuk kadar. Yaşlı olmalarına rağmen, yaşadıkları topluluğun da unutma salgınına yakalandığını gördükleri zaman vakit kaybetmeden yola düşüyorlar. Kendi tarihlerine de bir yolculuk bu; eğer Ishiguro'nun karanlık noktalarını yavaş yavaş aydınlatmasına aşinaysak başta anlamsız gelen bazı diyalogları, ayrıntıları aklımızda tutup parçalar yerine oturdukça yerli yerine koyuyoruz. Dolayısıyla yavaş yavaş belirmeye başlayan geçmiş, bahsettiğim bağımsız parçaları da içine alacak şekilde genişliyor, yolculuk boyunca bu genişlemenin gösterdiklerini iyi takip etmeliyiz.
Beatrice'in bildiği bir Saxon köyünde geceleyecekler, sonraki gün dağlardaki bir manastırda geceleyecekler, sonrasında oğullarına kavuşmak için bir kayığa binecekler. Plan bu, yolda karşılaştıkları insanlar ana hatları bozmasa da yolculuğu oldukça heyecanlı bir hale getiriyor. Öncelikle dişi ejderha Querig yüzünden unutuş dalgasının giderek yayıldığını öğreniyorlar, bir lanet gibi çökmüş bu mahluk. Sonrasında bir dev tarafından ısırılan Edwin ve onun koruyucusu, sıkı bir savaşçı olan Sakson Wistan çıkıyor ortaya. Bu iki karakterin belirmesiyle birlikte Briton-Sakson savaşı, sonradan edinilen kimliklerin değişimi gibi konular, Ishiguro'nun özellikle üzerinde durduğu düşünsel temeller çıkıyor ortaya. Wistan, Britonlar tarafından büyütülmüş olsa da geçmişteki katliamları bir türlü unutamıyor, ejderhaya rağmen. Sir Gawain dahil olmak üzere kendine yer bulan bütün ana karakterlerin geçmişte dost veya düşman olarak karşılaşmışlıkları var, yeri gelince birlikte kılıç sallayıp yeri gelince birbirlerine kılıç çeken bu insanlar, yolculuk boyunca yavaş yavaş anımsamanın büyüsü altına giriyorlar ve yoldaşlıkları kimliklerine yeniliyor, geçmişin savaşları bireysel olarak canlanıyor. "Ishiguro Belirsizliği" diye bir şey üfüreceğim; bu belirsizlik sırıtmaz. Gizlenmez de, sadece hemen anlam veremediğimiz bir anlatı parçasıdır. İyi bir okursak aydınlık halini sezdirir. Ve her zaman, istisnasız bir şekilde, çözüleceğini belli etmeden çözülür. Ishiguro'nun pek çok niteliğini sayabiliriz; o çağın karakterlerini müthiş bir gerçekçilikle konuşturur, son derece uygun sıfatlar ve hitaplar kullanır, uzamı son derece sade bir şekilde kurar, bir sürü şey söylenebilir ama bu belirsizlik olayı bence onun zirve noktasıdır. Diyeceğim ki pek az örnek vardır böylesi kusursuz çözülen ve etkileyen. Axl'la Beatrice'in çocuğu örneğin, okursanız anlarsınız, böylesi etkileyici bir hatırlama -okur için etkilenme diyebiliriz- zor bulunur.
Tanrı'nın işlevinin sorgulanması da önemli bir yer tutuyor, o zamanın mitleşmemiş dini konusunda soru işaretleri daha az olmasına rağmen daha vurgulu. Dönemin insanının daha materyalist olmasına bağlayabiliriz, özellikle savaşın içinden gelenlerin kötülüğü engelleyemeyen bir Tanrı'nın bir kenara atılmaya değer olduğunu söylemeleri son derece anlaşılır. Bir de şey, yine çeviriden kaynaklı olup olmadığını bilmiyorum ama anlatıcı ara sıra kendini gösteriyor, "Bizim köylüler" diyor mesela. Nasıl anlatıyorsun acaba, serbest dolaylı mısın? Sen bir köylü müsün, yoksa anlattığın için bize tanıdık geldikleri için, kendini de bizden/okurdan saydığın için mi öyle diyorsun? Bu bir, ikincisi de bir meyhaneden mi, kafeden mi ne bahsedilirken -kafe diyelim- mekanın "çağdaş" kafeler gibi olmadığı söyleniyor. Çağdaş kafe? Anlatıcıyı o zamanın insanı olarak görsem çağdaş kafeler gözümde canlanmayacak, çünkü o zamanın kafeleri hakkında hiçbir fikrim yok. Eh, günümüzün kafelerinden bahsettiğini hiç düşünmüyorum zaten.
Gevezelik bir yana, sanırım Ishiguro'nun en tuttuğum metni bu oldu. Birincisi, unutuşun hem bir nimet, hem bir lanet olarak farklı biçimlerde belirmesi. İkisi zaman zaman birbirine dönüşebiliyor. Bu dönüşümü Briton-Sakson mücadelesine uyarlarsak, bizdeki Doğu-Batı meselesine denk gelecek biçimde düşünebiliriz, aslında birbirine dönüşebilen, en azından anlaşılabilecek biçimde düşünülebilen ögelerin arasındaki mücadeleyi ortadan kaldırmanın ve tekrar ortaya çıkarmanın insana bağlı olduğunu görürüz. Ejderha gibi bir korku kaynağının sadece korktuğumuz için o şekilde algılandığını düşünebiliriz, bana bu anlatıda insanlara verilmiş bir hediye gibi geldi ejderha. İyileşmek için unutmak istiyoruz ama unutmanın sınırları kesin olmadığı için unutmak istediklerimizin yanında unutmak istemediklerimiz de gidiyor. Gitsinler. Bunlar elleriyse bunlar da gitsin. Cendrars en güzelini söylüyor; evini bırakıp yola düş, eşini bırak, çocuğunu bırak, sadece git.
Ishiguro, mon amour.
Formülize etme gibi bir densizlik yaparsam, Proust belirli süreleri bölümlüyor, bölümlerde yakın çevresindeki insanlar tekrar belirdiği zaman onların anlık durumlarına yer veriyor, böylece önceki bölümlerde yer alan karakterleri yavaş yavaş inşa etmeye girişiyor. Anlatıda kilit rollerde yer alan bu karakterlerin mühim eylemlerini yığmaca usulü hemen sunmuyor, bazı olayların zamanı gelince anlatılacağını söylüyor. İleriye bir işaret; Proust'un metni aklında çoktan oluşturduğunu ve yazıya dökerken okur için belirli ipuçları bıraktığını gösteriyor bu. Yeni karakterlerin anlatıya katılışı başka bir süreci tetikliyor; karakterlerin hafızadaki verilerle betimlenmesi, davranışlarının incelenmesi ve anlatıcı tarafından tahlil edilmesi gibi çok aşamalı bir anlatım tekniği kullanıyor Proust, insanın yaşamı anlamlandırmada kullandığı doğal işlemlerin metne yansımaları bunlar, müthiş bir hassaslığın ve bakma-görme kabiliyetinin sonucu.
Birinci bölüm, Mme Swann'ın Çevresinde. Anlatıcının Gilberte'i göremeyeceği, birbirlerinden uzaklaştıkları zamanlarda Norpois Markisi'nin manzaraya dahil olduğu noktadan başlıyoruz. Marki ve Profesör Cottard'ın yarattığı izlenimler anlatıcı tarafından ele alınıyor, anlatıcının babasının fikirleri de enine boyuna inceleniyor. Soyluların arasında bir genç, yazdığı metinlerin yeterince iyi olup olmadığını durmadan sorguluyor, kendine güvenmediği için huzur bulamıyor ve kendini geliştirmek için konserlere gidiyor ve gözlem yapıyor, durmadan, karakterlerin niteliklerini çocukluğunda edindiği fikirler ve anıların hatırlandığı zamanki düşünceler üzerinden ortaya koyuyor. Dönemin monarşi ve cumhuriyet yanlılarının yarattığı gerilim de kendini gösteriyor, karakterlerin bir masa etrafında oturup ettikleri sohbetlere gerginliğin izleri de karışıyor. Marki'ye özel bir önem verilmiş, kendisi cumhuriyetçi ve modern, çok kibar, hatta anlatıcının annesinin züppe bulacağı kadar kibar ama adamın doğal yapısı gereği kimse onun ayağını kesmeye çalışmıyor, beğenilen bir adam olduğu için birçok ortama davet ediliyor. Anlatıcının evi dahil. Marki edebiyattan da anladığı için, Gilberte'in acısı da taze olduğu için anlatıcımız bir metin yazıyor, duyguların şelale olduğu cinsten. Metne aktarılan duyguların kolay kolay kaybolmayacağına dair tipik bir Proust eki giriyor araya, edebiyatın zamanı dondurmasını ve yıllar sonra gerçekleşen çözülme sırasında her şeyin yeni yaşanıyormuş gibi bir duygu doğurmasını anlatıyor genç dostumuz. Bu sırada Berma nam bir sanatçının üstün performansı mevzu bahis oluyor ama anlatıcı performansı pek beğenmiyor, neden beğenmediğini kendi estetliğini merkeze alarak uzun uzun anlatıyor. Düşündüklerini Marki'ye de anlatıyor, Mme Berma'nın performansları hakkında sohbete başlıyorlar. Not almışım; bana göre çok ince bir detay: Marki konuşurken, diyaloğun orta yerinde, anlatıcının dediğine göre Marki, anlatıcının annesi konuşmanın dışında kalmasın diye ona doğru dönüp konuşmaya devam ediyor. Anlatı gayet kusursuz bir şekilde ilerlerken bir anda böylesi bir detayla karşılaşmak etkilemişti beni, hatta kendim de kullanırım diye aşırdım bunu.
Politik sohbetleri buraya almıyorum, Marki'nin Swannlara gittiğini söylediği kısımdan devam ediyorum. Anlatıcının annesiyle babasında bir irkilme, bir şaşırma, bir titreme görülüyor. Marki'nin izlenimlerini dinliyorlar, çift hakkında bildiklerini dinliyorlar, okur olarak biz de karanlıktaki bazı noktaları öğrenmiş oluyoruz, örneğin Odette'in Swann'a şantaj yaptığını öğreniyoruz, belki hamile kalması da bir katakullinin sonucudur, olabilir, Odette şeytan gibi bir kadın çünkü. Swann'ın zayıflıklarını keşfeden Odette'in bunları nasıl kendi çıkarı için kullandığı anlatılır, bir yandan anlatıcının insanın zayıflıkları konusundaki nutkunu dinleriz, üç katmanlı bir anlatı çıkar ortaya, geçişler kusursuzdur, masadaki muhabbetten Swann ailesinin evindeki davete, oradan Swann çiftinin ilişkisine, Swann'ın psikolojik tahliline ve ailesiyle olan ilişkisine bağlanırız, etkileyicidir.
Bergotte'a geliyoruz, anlatıcının en sevdiği yazara. Marki'nin okuması için anlatıcının bir metin yazdığını söylemiştim, okuma işi bittikten sonra Marki'nin hiçbir yorumda bulunmaması biraz kıllandırıcı geliyor, ki kendisinin Bergotte'u iyi bildiğini, hatta defalarca birlikte vakit geçirdiklerini öğreniyoruz. Marki, Bergotte'un parıltılı, süslü anlatımını pek sevse de zorlama ve değersiz bulduğu için anlatıcının yazdığını da beğenmez ve kendi fikirlerini söyler, ona göre gerçekliğin bir biçimde yakalanması gerekmektedir ve bunu da gerçeğin öznel ve nesnel yansımalarının dengelenmesi yoluyla sağlanacağı kesindir. Anlatıcı, buradan yola çıkarak gerçeklik-zaman ilişkisini düşünür ve zamanın yaşamlar, anılar, edebiyat ve pek çok şey üzerindeki etkisini irdeleyen bir düşünce akışına kapılır, göreliliğe yakın bir sonuca varır ve kendi yaşadığı zamanı yakalamak için yapabileceklerini düşünür.
Meseleler çok ama Proust'un ele aldığı konuların hepsini incelemek için ciddi mesai harcamak gerek, gerçekten özet geçiyorum: Gilberte'in acısının atlatıldığı kısım bir yüz sayfa kadar sürüyor. Bu bölümde Swann tarafının anlatıcıya verdiği tepkinin her bir boyutu inceleniyor, arzunun mutlulukla her zaman çakışmadığı söyleniyor, aşkın acımasız doğasının hayattan hem kopuk, hem de bir olması akıl karıştırıyor, Swann ailesinin sosyetedeki konumları başkalarınca anlatılan detaylarla da ayrıntılandırılarak sunuluyor. Bu sırada anlatıcının Bergotte'la karşılaştığı bir yemek sahnesi var, bir yazar adayının nasıl biçimlendiği ve usta olarak gördüğü insanların etkisinden nasıl kurtulduğu müthiş bir şekilde tasvir ediliyor, onca yemekli bölüm içinde bunun en iyisi olduğunu söylemek mümkün. En iyisi, çünkü kendi kendine psikanalizin sıkı bir örneği var burada. Sadece öz değerlendirme de değil konu, bir edebi eserin ortaya çıkışında kişiliğin, özgünlüğün rolü de ele alınıyor. "Eseri artık bana o kadar kaçınılmaz gelmiyordu. Bunun üzerine, acaba özgünlük, her büyük yazarın sadece kendisine ait bir krallığa hükmeden bir tanrı olduğunu gerçekten kanıtlar mı sorusu geliyordu aklıma; yoksa bütün bunların içinde biraz aldatmaca mı vardı; acaba eserler arasındaki fark, değişik kişilikler arasındaki, öze ilişkin köklü bir farkın ifadesinden ziyade, çalışmanın sonucu muydu?" (s. 559) Bergotte'un kişiliği, konuşma tarzı ve yazım üslubu bir araya geldiği zaman dalgayı çakıyor anlatıcı, adamın düşünce yapısını çözüyor ve eserlerindeki sihrin kodlarını belirleyebiliyor, böylece başka yazarlara, daha üstün yazarlara doğru yolculuğuna devam edebiliyor.
İkinci bölüm, Memleket İsimleri: Memleket. Babaanneyle çıkılan birçok yolculuğun, Balbec'te karşılaşılan, tanışılan ve belli ki ilerleyen bölümlerde tekrar tekrar ortaya çıkan yeni karakterlerin bölümü, Albertine'le yakınlaşılan, gençliğin verdiği enerjiyle her şeyin mümkün olduğunun anlatıldığı bir bölüm, kitabın esas bölümü. Çiçek açmış genç kızların tümüne aşık olan anlatıcı, aralarından birine yönlenen aşkını tahlil ederken aşkın adım adım doğuşuna şahit oluyoruz, her bir aşama üzerinde sayfalar boyunca duruyoruz ve Albertine'in uçarılığıyla eğlenip gencimizi üzmemesini umuyor, bölümü alkışlarla uğurluyoruz.