Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Black Mirror'ın hangi bölümünde olduğunu hatırlamıyorum, bir şirketin deneysel meselelerinde gönüllü kobay olarak kullanılan gezgin gencin korkularıyla yüzleşememesine tanık oluyorduk. Yapay gerçeklik ortamında klişelerle dolu bir korku evine giriyordu adam, sonra bilinçaltında barınan kat kat korkuları ortaya çıktıkça delirmeye doğru adım adım ilerlemeye başlıyordu, deney kontrolden çıkıyordu, bilmem ne. Elemanın -benzerlikten kıllanıp bakmıştım, Kurt Russell'ın oğlu çıkmıştı falan- kendi zihniyle yarattığı cehennemine adım adım girişinin izleri insanoğlunun en ilkel korkularına kadar gidiyordu; en sonunda bilinmeyenin korkusuna varıyorduk. Eh, dizinin bu bölümünün PKD etkisi taşıdığı aşikâr. Bence. Bir dolu paranoya, gerçeküstü mekânlar, gerçeklik içinde gerçeklik ama gerçeklikten emin olamama derken bir insan kafayı yavaş yavaş nasıl kırar, detaylarıyla görüyorduk ki PKD'nin temel izleklerinden biri bu, birçok metninde karakterlerin başkalarından ve kendilerinden duydukları şüpheyle karşılaşırız. Bu metin sanırım bu konuda yazarın zirve noktalarından biri.
Bildiğimiz PKD anlatımı; teknolojik meselelerin ayrıntılarına pek inilmez, inilirse de karakterlerin diyalogları üzerinden inilir, her şey hızlı bir akış içinde gerçekleşir, genellikle tek bir bakış açısı kullanılır ve kurmaca dünya bu bakış açısı üzerinden anlatılır. Hangi karakterin bakış açısının seçileceğine dair iki ihtimal sunar PKD; Tallchief'in duasını Aracı yardımıyla Yaratıcı'ya yönlendirmesini ve duasının kabul olunur olunmaz iş değiştirmesini görürüz, hatta bir teşekkür duası gönderir üstüne. PKD, önsözde metinde yer alan teolojinin bilinen hiçbir dini temel almadığını söyler, "Tanrının varlığını gerçek kabul eden rastlantısal bir dinsel mantık sistemi" yardımıyla Yaratıcı'ya veya Yaratıcı'nın yardımcılarına ulaşılır. Sonucu kesin bir sistem, en azından duaların yerine ulaştığını biliyoruz. Tanrı'nın dengeleyicisi olarak Şekil Bozan'dan bahsedilir, Tallchief olumlu yanıtlanan duasının haberini aldıktan sonra Specktowsky'nin Boş Zamanımda Ölümden Nasıl Döndüm, Bunu Siz de Yapabilirsiniz adlı kutsal kitabından bir bölüm seçer ve Yaratıcı'yla Şekil Bozan arasındaki mücadeleyi okumaya başlar. Bu yeni inanç hakkında bilgi sahibi oluruz böylece; Tanrı şekil yaratıcıdır, her biri diğerinden daha büyük olan halkalarla kolay kolay bozulmayacak bir denge yaratmıştır ama Şekil Bozan'ın bozgunculuğuyla mücadele etmek zorundadır. Araya Legolas, Gandalf ve Fangorn karışır, birkaç yüzyıl önce Tolkien'ın yazdığı metinlerle Specktowsky'nin metni arasında bağlantılar kurulur. Tallchief yola çıkma gücünü içkide ve edebiyatta bulur, burnuğuna binerek yeni görevine başlayacağı Delmark-0 adlı gezegene doğru yola çıkar. Burnuk denen nane iki kişilik bir araçtır, tek atımlıktır, gidilen yerden döndürmez. Delmark-0'a gidişin dönüşsüz bir görev olduğunu sezeriz, yeni kurulan kolonide yapılacak çok iş vardır ve dönememe fikrinin başlarda pek de bir sıkıntıya yol açmadığını anlarız.
Mesele Tallchief üzerinden anlatılabilirdi ama ikinci ihtimal tercih edilir; Seth Morley bulunduğu çorak gezegenden sekiz yıldan sonra kurtulacak bir deniz biyoloğudur, Delmark-0'da yapılacak işler kendisini heyecanlandırır. Eşi Mary'yi pek heyecanlandırmaz, ilişkileri alışkanlık sonucu sürmektedir, birbirlerine güvenmezler ve birbirlerini umursamazlar. Seth biraz da savsaklayan, ciddiyetsiz bir adamdır, seçtiği burnuğun sağlam olduğunu düşünür ama sonradan ilahi bir yardımın, Aracı'nın -Tanrı'yla iletişimi sağlayan insan/kişi/kurum/kuruluş- yönlendirmesiyle gerçekten sağlam bir tane seçer. Her karakterin düşünce yapısı, insanlarla ilişkileri ve davranışları çok önemli, bu yüzden burnuk seçiminden eşle olan münasebete kadar her şeyi dikkatle değerlendirmek lazım, hatta zaman varsa metni ikinci defa okumak çoğu şeyi yerli yerine oturtacaktır. Neyse, yola çıkıyorlar ve gezegene ulaşıyorlar. Tallchief onlardan kısa bir süre önce geliyor ve gezegendeki bilim insanlarıyla tanışıyor. Bir teolog, bir sosyolog, bir makine ve elektrik mühendisi, jeolog, dil bilimci, sekreter derken çok renkli bir tablo çıkıyor ortaya, çeşit çeşit insan var ve hiçbiri koloninin amacını bilmiyor, yeni gelenlere soruyorlar ama onların da pek bir şey bildikleri yok. Gezegene inen ilk kişi psikolog olduğu için bir deneyin içinde yer aldıklarından şüpheleniyorlar, burnuklarla geri dönemeyeceklerini bilmeleri paranoyanın temelini atıyor. Yaşadıkları yerler kısa süre idare edecek şekilde inşa edilmiş, yeni yerleşim birimleri kurmayı düşünüyorlar ama hiçbir şey belli olmadığı için etrafı keşfetmekle uğraşıyorlar önce, birbirlerini de. Bir karakterin birkaç ilaç birden kullandığını öğreniyoruz, bir diğeri yaşlılıktan ötürü ölmek üzere ve kendi dünyasına çekilmiş durumda, aslında herkes -psikoloğun dediğine göre- hiper obsesif, herkes kendi egosuna odaklı, bu da her şeyin bir deneyden ibaret olması ihtimalini düşündürüyor. Morleyler gezegene iner inmez Tallchief'le yapılan konuşmalar birebir tekrarlandığı için karakterlerin psikolojilerinde de sıkıntı olduğunu anlıyoruz. Sonrasında mekâna duydukları paranoyayı kendilerine de yansıtıyorlar ve ortam yavaş yavaş karışmaya başlıyor. Üstlerinden gelen, orada bulunma amaçlarına dair bilgilendirme mesajını da teknik bir arızadan ötürü yitirdiklerinde tam bir bilinmezin ortasına düşüyorlar.
Civarda "Bina" denen bir yapı var, diğer zeki yaşam formlarınca inşa edilmiş ve keşfedilmeyi bekliyor. Karakterler birer birer ölmeye başlayana kadar kimse keşfe çıkmayı düşünmüyor ama önce Tallchief, sonra diğerleri garip biçimlerde yaşamlarını kaybediyorlar. Şüphenin tekinsizleştirdiği ortamda katilin veya katillerin içlerinden biri olup olmadığını bulmaya çalışıyorlar, işin içinde gezegendeki diğer varlıklar veya ilahi varlıklar da olabileceği için keşfi daha fazla ertelemiyorlar ve yola düşüyorlar. Binanın hologramını görüyorlar, bir algı oyunu. Gerçek binayı kısa süre sonra bulduklarında civardaki nehri görüyorlar, daha önce orada değildi. Burada iyice kıllanıyoruz, sanki Morley'nin deniz biyologluğunun bir yansıması beliriyor. Sonrasında Bina'nın içinde adı herkese farklı biçimde gözüken oda, tepemizdeki ampulü yakıyor. Herkes kendi gerçekliğini yansıtıyor ve böylece kolektif bir gerçeklik ortaya çıkıyor ama henüz karakter boyutunda bu, Delmark-0 hâlâ kendilerinden bağımsız bir biçimde var olmaya devam ediyor. Şekil Bozan'ı gören karakterlerin yanında öznel gerçekliklerini canlandıran karakterler farklı dehşetleri özgür bırakıyorlar, böylece gezegendeki varlıklarının amacı tamamen bağımsız bir birey olarak zihinsel faaliyetlerini sürdürmeye başlamalarıyla birlikte ortaya çıkıyor. O kadar çok verinin arasında mutlak gerçeğin ne kadar derinlere indiği yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bulundukları gezegenin Dünya/Terra olduğu anlaşılıyor, civardaki boş şehrin Londra olduğu ortaya çıkıyor, asit yağmurları tayfanın yaşayan son üyesi olan Seth'i eritirken asıl gerçekliğe varan karakterlerin hikâyelerini, her şeyin arkasındaki sebebi öğreniyoruz.
Devekuşlarından her şeyin cevabını veren alete kadar pek çok hoş ayrıntı mevcut, örneğin Terra'da kalanlar, başka gezegenlere göç etmeyenler aşağılanmışlar ve kafalarını kuma gömenler olarak nitelenmişler. İnsanlıktan çıktıkları düşünülüyor ki Terra'nın yaşanamaz bir yer haline gelmesiyle bu bir parça doğru olabilir. I Ching'in verdiği cevapları bir alete aktarıyor PKD, müthiş bir karışım çıkıyor ortaya. Karakterler Coleridge'ten alıntılar yapıyorlar, edebi klasiklerden bahsediyorlar, Terra'nı geçmişiyle yüzlerce yıl sonraki güncel zamanı birleştiriyorlar, bir sürü şey.
Neyse, PKD'nin dünyası kafayı karıştırıp toparlamada birebir. Tavsiye ederim.
"O" için belli bir erkek düşünülemez sanırım, Claire'nin doğası onu hemen her erkeğe sürüklüyor. Zaten herhangi birinin karısı da değil, çünkü evli değil. Çok tutkulu bir kadın, tutkusuyla evli olduğunu söyleyebiliriz. Kodlardan çıkardığım bu. Kod çözeceğiz, Bernheim arka arkaya sıraladığı günleri ve olayları birçok sembolik eylemle doldurmuş, hikâyenin içinde yer alan mesajları doğru okuyabilirsek Claire için bir tutkunun nerede bitip diğerinin nerede başladığını anlayabiliriz. Bunun için kısa cümleleri, tek satırda başlayıp biten onca eylemi çözümlemek zorundayız.
Claire doktor, otuz yaşında. Tek başına yaşıyor, ikiye böldüğü dairesinin bir odası muayenehane, diğer odası da kendi yaşadığı alanı oluşturuyor.
Kısacık bir metin, üzerine uzun uzun düşünülebilir.

Idris Elba'nın Komutan performansını, kestirdiği ve delik açtırdığı uzuvları hatırlıyorum. Hotel Rwanda'nın katliam tugaylarının cephesinden bir parçadır Beasts of No Nation, bir çocuktan katil yaratan karanlığın çeşitlemesidir. Filmde ufaklığın deneyimleri üzerinden gidiliyordu, metinde direkt iç monoloğun peşinden gideriz, doktor veya mühendis olmak isteyen zeki bir çocuğun köyünün ele geçirilmesini ve sonrasını bir çift gözden ve sıkça guruldayan bir mideden biliriz. Açlık mühimdir, açlığı bir şekilde içeren pek çok metin vardır ama buradaki açlık, susuzluğun yanında Afrika sıcağıyla ve sayısız sivrisinekle birleşince, Conrad'dan sinekleri, Bowles'dan sıcağı ödünç alıp ufaklığın içine düştüğü yeşil cehenneme kondurunca belki de en edebi işkencelerden birine dönüşür. Uyuşturucu da var, son nokta; çamurumsu bir macun çocukların zihinlerini yakar, midelerini mahveder ve onları ölüm makinelerine dönüştürür. Ellerde palalar ve tüfekler, üstte başta birkaç beden büyük kıyafetler, aileye dair yok olmaya yüz tutmuş anılar, çocuk askerlerin sahip oldukları şeyler bunlardan ibaret.
"Şöyle başlıyor." (s. 9) Başlangıç noktası, çocuğun saklandığı yerin keşfedildiği an. Bağırışlar ve silah sesleri geliyor, sonra saklanılan mekân tekmelerle ve dipçiklerle yıkıldıktan sonra koca göbekli, çırpı bacaklı ve sarı gözlü bir oğlan, çocuğu keşfediyor. Tokadı basıyor, çocuğu Komutan'a götürüyor. Bu koca göbekli çocuğun adı Strika, ailesi gözlerinin önünde katledildikten sonra hiç konuşmuyor, ağzından tek bir sözcük çıkmıyor, sadece verilen emirleri yerine getiriyor ve görevi yeni askerler bulmak. Çocuk biçilmiş kaftan, tek başına saklandığına göre ailesi parçalar halinde bir yerlerde kokuşuyor. Komutan'ın emirlerine göre çocuklara bir şans verilebiliyor ama yetişkinlerin şansı yok. Kendi askerlerinin bile yok; rüşvetle "teymen" olmuş zengin çocuğu bir adamının çuvallamalarını görmezden gelmiyor, adamı gerçek bir asker yapabilmek için, belki de sadece ölmemesini sağlamak için herkesin içinde azarlıyor, dövmekten beter ediyor. Çalıya çırpıya değil, erkek gibi yolun ortasına sıçılması gerekiyor, koşulların gerektirdiği bir şeffaflık. "Komutan Sah!" diye bağırıyor Teymen, "sir"ün "sah"a evrimi. Kendi aralarında konuştukları dil İngilizce, kendi dilleri bir tek esrime dolu danslarında görülüyor, o da pek sık değil. Çeviride bu detay verilmiş; Afrikalıların konuştuğu İngilizcenin çarpık, melez bir dil olduğu malum, yanlış sözcüklerin kullanımıyla ve anlatım bozukluklarıyla dolu, çocuğun konuşmalarında bu durum ortaya çıkıyor. Komutanın, "Kapasesini," diye bağırmasını o coğrafyada geçen filmleri izlediysek canlandırabiliriz, yoksa bir çocuğun yarım yamalak bildiği İngilizce olarak anlaşılıyor.
Agu -bizim çocuğun adı- komutanın yanına getiriliyor, komutana baktığı zaman mezarlık gibi bir ağızla karşılaşıyor. Çarpık dişler, kararmış diş kökleri. Kocaman bir adam, sert ama adil. Agu'dan adam öldürmesini istiyor, yoksa palayla tek vuruşluk canı gidecek. Teymen'e göre düşünmemek lazım, kafanın çürük meyvenin içine dönmemesi için. Komutan'a göre aşık olmak gibi bir şey. Hakkında düşünülemez, sadece yapılabilir. Birini öldürmenin aşka benzetilmesi ilginç. Bir açıdan aşık olmayı öğreniyor o zaman Agu; uygun adım yürüyüş, silah talimi, hepsi tamam, geriye bir tek birini öldürmek kalıyor. Komutan'ın tuttuğu el Agu'nun eli, Agu'nun tuttuğu el palanın eli ve Komutan eli kaldırıyor, pala kalkıyor, esir alınanlardan birinin kafasına iniyor. Bir süre sonra Agu kendisi kaldırıp indiriyor elini, adamın haykırışlarını duymuyor, sıçrayan kanı ve beyin parçalarını görmüyor, sadece metalin kemiği çatırdatışını duyuyor ve geriye çatırdayacak bir şey kalmadığı zaman palayı bırakıyor, kusmaya başlıyor, her şeyi korkunç bir parlaklıkla algılamaya başlıyor. "Bacağımın arasında sertleşiyorum. Âşık olmak buna mı benziyor?" (s. 27) Başkalarının aşık olma biçimlerine bakıyor, kesilen bir kolla kafasına vurulan insanları görüyor, bacağı vurulan bir adamın yerde sürüklenişini izleyen, bilim adamı havasındaki askerleri görüyor, hemen kendine yabancılaşıyor ve aklını bu yolla koruyor. Anılarını ortadan kaldırmak zorunda, daha fazla kafa parçalayabilmek için. Kötü bir çocuk olmadığını tekrar tekrar söylüyor. Asker olduğunu söylüyor, askerse yaptığı hiçbir şey kötü değildir. Savunma mekanizması. "Asker asker. / Öldür öldür. / Ancak böyle yaşarsın. / Ancak böyle ölürsün." (s. 29)
Askerliğe uyum sağlamadan önce son bir adım; son bir hatırlayış, sonra hiçbir şey kalmayacak. Anne, baba ve kardeş, köyde huzurlu bir yaşam. Baba öğretmen, Agu'yu İncil'le besliyor ve çocuğun ne kadar zeki olduğunu biliyor ama okula gitmesi için henüz erken. Agu okumak istiyor, doktor veya mühendis olup köyüne gelen beyaz derililer gibi sağlıklı, besili olmak istiyor. Beyaz derililer şişman, çok yiyorlar ve her zaman yiyecek bulabiliyorlar. Yerlilere yardım ediyorlar, onlar için kilise kuruyorlar, yiyecek getiriyorlar, sömürünün güzellemesi kusursuz bir şekilde yapılıyor. "Ama bu şeyler savaştan önce ve bir tek rüya gibi hatırlıyorum." (s. 33) Son bir hatırlayış olarak kalmıyor hiçbir şey, askerlerin besinsiz, susuz kalmasıyla zorlaşan yaşam anıları tutunulacak bir dal haline getiriyor, bu yüzden olayları anlatan Agu'nun metni çok daha sonra yazdığını sezebiliyoruz. Anılarla anlatının güncelliği iç içe geçiyor, fragmanlara ayrılmış bir zihni takip ediyoruz. Önce okul tatil ediliyor ve Agu'nun hayalleri suya düşüyor, sonra BM askerleri köye gelip insanları güvenli bir noktaya götürüyor ama Agu'yla babası kalıyor, köylerini savunacaklar, anneyle kardeş gidiyor. Askerler köye gelince savunacak pek bir şeyin kalmayacağını çok geç görüyorlar, belki biraz umutları varsa da medeni bir diyalog kurulamayacağını anladıkları zaman kapıları çoktan kırılmış oluyor. Babasının yediği kurşunlarla dans ettiğini görüyor Agu, "Kaç Agu!" haykırışını duyuyor ve kendini karanlık geceye atıyor. Anlatının sonların doğru, gerilimin zirvesinde.
İnsan öldürmeyi seviyor Agu, vücutlardan fışkıran şeyleri seviyor, kopan ve parçalanan kafaları seviyor, uyuşturucu çamuru seviyor, yağmayı seviyor. Kadınlara tecavüz edilmesini sevdiğini söyleyemeyiz, çünkü geri dönme ümidi hâlâ var ve annesiyle kardeşinin onu bir yerlerde beklediklerini biliyor. Diğer askerler için böyle bir ihtimal yok, onlar bir başlarına kaldılar ve kurtaracakları bir ruhları da yok. Hitler döneminin çocuklarını, çocukların oyuncaklarını hatırlıyorum; bir sürü tank, asker, uçak, sokaklarda kollarını kanat yapıp uçarak bombanın düşerken çıkardığı sesi çıkaran çocuklar, her şey korkunç bir karanlığın izini taşıyor. Asker çocuklar da tahtadan yaptıkları tüfeklerle birbirlerini vurma oyunu oynadıklarını hatırlıyorlar, aslında o masum oyunların içinde bugüne hazırlanmanın izleri mi var? Öldürmeye hazır olsalar da hiç olmaya hazır değiller, Komutan onlara hiç olduklarını sık sık hatırlatmasa kaçmaya çalışabilirler ama böyle bir şey olmuyor, Komutan son derece deneyimli bir asker ve insanları nasıl yönlendireceğini iyi biliyor. Bilmediği şey, tecavüz ettiği çocukların bir gün canını korumaktan vazgeçebilecekleri. Sonu böyle geliyor, Agu'nun tetiği çekip çekmeme kararsızlığı sürerken kendi adamlarından biri tarafından vuruluyor, açlığın katlanılmaz boyuta ulaştığı zaman. Çocuklara ne kadar adil, iyi davranırsa davransın askerlik mantığının onlara ulaşamadığı noktalar var, en azından Agu'ya.
Agu'nun öldürmeyi sevmeye başlamasıyla birlikte Şeytan olarak görülmek istememesinin gerginliği metin boyunca sürüyor. Acıkan, susayan, annesini özleyen ve doktor olmak isteyen bir çocuk Şeytan olarak görülmemeli, aklında bu fikir var, basılan köylerde tecavüze uğrayan kadınları izlerken, kopardığı uzuvlarla uzuvların sahiplerine vururken, kopardığı kafaların yavaş yavaş sönen gözlerine bakarken bir yanı her şeyin rüyadan ibaret olduğunu söylüyor, sanki bir başkasının yaptıklarını izliyormuş gibi. Depersonalizasyonun kusursuz bir örneği. Zeki bir çocuk olduğu için kendi dünyasını kapayıp bir başkasınınkine geçiş yapabiliyor, hatta biraz Holden Caulfield tadı var, Onca Yoksulluk Varken'deki evladımızdan da esintiler alıyoruz, yazar Iweala zaten yazı çizi temelli bir iş yapıyor, muhtemelen bir üniversitede veya kolejde yaratıcı yazarlık dersi veriyordur şimdi. Her neyse, tecavüz bölümlerinde aslında izlediği veya izlemek zorunda bırakıldığı eylemden kendisini soyutlayıp hatıralarına dönüyor, biraz buradan yırtıyor aslında, köyündeki dansları, arkadaşlarını, öğretmenini hatırlayıp ânın dehşetinden sıyrılabiliyor, iyi bir şey. Ölümden döndüğü son bölümlerde BM askerleri tarafından bulunup kampa götürüldükten sonra dehşet çoktan anılaşmış, bilince ve daha derinlere yerleşmiş oluyor ama unutulur bir hale geliyor, artık aşılabilir. Kamptaki psikolog yazmasını istiyor, ne yaşadıysa yazsın; ölen arkadaşlarını, Komutan'ı, babasını, her şeyi. Kurmacanın unutmaya bir faydası olabilir. Olur. Dönüştürülen her şey taşıdığı saflığı yitirir.Gerçek bir dehşeti taşıyor bu metin, kurmacanın içinde bile gerçek. "Şimdi gece çok sessiz, çünkü o kadar açız ki ses çıkaran her şeyi yiyoruz." (s. 73)
Kızın öldüğü, oğlanın yalnız kaldığı söyleniyor, oğlanın zaten birkaç yıldır yalnız kaldığı söyleniyor, kızın bir zamanlar Emilia, oğlanın Julio olduğu söyleniyor, oğlanın hâlâ Julio olduğu söyleniyor zira oğlan yaşıyor, kız ölü. Gerisi edebiyatmış, böyle bir başlangıç. Bonzai metaforu etrafına örülmüş bir anlatı, bonzai ortada bir yerde ortaya çıkıyor ve kayboluyor, aslında bütün metin kayboluşun bir metaforu. Geri kalanı gerçek, baştaki kısa paragraf. İnsanlar bir yerlerden çıkıp birilerinin bir parçası oluyorlar, sonra kayboluyorlar ve o parça gidiyor. O parçanın gitmediğini söylemek dürüstçe bir davranış değil. Zihnin yitmeye karşı geliştirdiği bir savunma mekanizması olarak anılar yaratılıyor ve o anılar anlamlıymış gibi yapıyoruz, hikâyemizin bir parçasına dönüşüyorlar, hikâyemiz bizim için önemliymiş gibi yapıyoruz ki kaybolmayalım, bize ait olanlar sadece anılarmış gibi yapıyoruz ama anı üretilir, anıyla birlikte duygular da üretilir, yitirmenin acısı üretilir, ne yapıyorsak hepsi hikâyemizi oluşturmak için. Hepsi hikâye. Geride kalıyor, peşimizde sürüklüyoruz, çıkardığı gürültüyle yaşıyoruz, lüzumsuz zahmet. Zambra'da bu gürültü yok, Emilia'nın öldüğünü yıllar sonra öğrenen Julio'nun verdiği tepkide bile gürültü yok, sadece bir tür oluş var; olur ve geçer. Bunca basitliği nasıl o kadar karmaşık bir hale getiriyoruz, anlam veremiyorum. Veriyorum, zayıflık gibi geldiği için vermek istemiyorum. İnsanın kendini bir arada tutabilme yollarının hayalini kuruyorum, herhangi bir şarkıya, filme, dolaylı bir yola başvurmadan. İnsan kendiyle nasıl kalıyor?
Emilia ve Julio'nun tesadüfi birleşmelerinden ve ayrılıklarından sonra yaşamlarına giren insanların hikâyelerine geçip onların ne yapıp ne yapmadıklarını görüyoruz, yıllar geçiyor, ikisinin yaşamları farklı kıtalarda sürerken birinin ölümünü, diğerinin yaşamını noktalıyoruz. Aşağı yukarı böyle. Kısacık bir metin. Belki de bir unutuşun üzerine bunca kısa düşülmeli, fazlasına gerek olmadığını imliyor Zambra.
Pek bir şey yok, Cümle Bilgisi II sınavına çalışmak için bir evde toplanan arkadaşlardan ikisi düzüşüyor, sikiştikleri de söyleniyor, yaptıkları şey ikisi için de farklı. Bir yandan müzik açılınca, diğer yandan votkayla portakal çalıştırılınca herkes sarhoş oluyor ve Emilia'yla Julio için serüven başlıyor. Emilia gitmek istiyor, rotası İspanya olacak muhtemelen, orada yaşayacak. Julio ciddi ilişkilerden kaçınıyor, çünkü ciddiyet kadınlardan daha tehlikeli. Ciddileşiliyor yine de, Julio için Emilia ilk. Kızın dördüncü erkeği Julio, aradaki tek gecelikler hariç. Julio için de bir kuzen macerası var, "bütün ailenin üzerinden geçtiği" kuzen yirmi yaşına kadar Julio'nun oyalanmasını sağlıyor, sonrasında sosyoseksüel eğilimler ortaya çıkıyor ve Julio, Emilia'ya aşık oluyor. "Julio Emilia'ya âşık olduğunda, Emilia'nın ona sunduğu eğlence ve ıstıraptan önceki bütün eğlence ve ıstırap, gerçek eğlence ve ıstırabın basit bir kopyasına dönüştü." (s. 19) Eyvah.
Okuyorlar, sevişiyorlar ve tekrar okuyorlar. Proust okuduklarını söylüyorlar ama ikisi de okumamış, zararsız bir yalan. Proust'u "tekrar" okumaya başladıkları zaman bazı bölümleri hatırlamış gibi yapıyorlar, daha az zararsız bir yalan. Araya Nabokov, Böll, Capote, Kerouac giriyor, sigaralar içiliyor, hatta şöyle: "Bu, gerçeğe, gerçek gibi görünen cümleleri etrafa saçmaya, bitmek bilmeyen sigaralar içmeye ve daha iyi olduklarına, geriye kalanlardan, o uçsuz bucaksız ve geriye kalanlar denen gruptan daha iyi ve saf olduklarına inananların vahşi suç ortaklığında hapsolmaya tutkun iki öğrencinin hikâyesi." (s. 22) Saatlik ayarladıkları evlerde sevişmeye devam ediyorlar, motellerde sevişiyorlar ve Anita çıkıyor ortaya, Emilia'nın birlikte yaşamaya başladığı çocukluk arkadaşı. Kıskanç biraz, Emilia'yı değiştiren Julio'yu, değişen Emilia'yı bir kaşık suda boğmaya hazır ama ne yaşadıkları hakkında hiçbir fikri yok, onlar Tantalia'ya ulaşmışlar, bir öyküye. Bu öyküdeki çifte benziyorlar; öyküde bir bonzai yetiştiriyorlar ve aşkları uçsuz bucaksız olduğu için bir sürü bonzainin arasına koyuyorlar kendilerininkini, sonra biricik aşklarını bir daha bulamayacakları duygusuyla acı çekiyorlar. Bir şey her şeyin içinde pek bir şey ifade etmiyor kısaca. Çiftler de pek bir şey ifade etmiyor, kendilerinin dışında. Kendileri için de. Proust'u bitiremeden, hatta ilk kitabı bile bitiremeden ayrılıyorlar. Sebebini bilmiyoruz, sebebi önemsiz. Hemen Emilia'nın ölümü hatırlatılıyor bu noktada, Zambra bitecek olanın başka bir şey olduğunu söylüyor ve nedense Zambra'nın bir fotoğrafıyla karşılaşıyoruz, metnin tam orta yerine Alejandro Zambra'nın bir bankta oturduğu sırada çekilmiş fotoğrafı konmuş. Neden olduğunu bilmiyorum. Salçalı makarna fotoğrafı da konabilirmiş.
Anita'nın eşinin Emilia'ya sarkması mevzusuna girmeyeceğim, kadın bir şekilde İspanya'ya gidiyor ve orada ölüyor. Julio'nun hikâyesi daha ilginç geldi, onu anlatmalıyım. Julio bir kadınla yaşamaya başlıyor ve ünlü bir yazarın elle yazılmış metnini daktiloya çekme işini alacağını düşünüyor, görüşme yolunda gitmiş, iş tamam gibi. Kadına metnin içeriğini anlatırken uydurmuyor Julio, bonzai yetiştiren bir çiftten, okudukları kitaplardan ve ayrılıklarından bahsediyor, yıllar sonra adamın radyodan duyduğu kadarıyla kadının öldüğünü öğrenmesinden. Metnin adı Bonzai, "kuyruğunu yutan yılan" tekniği diyelim kısaca.
Emilia kendini trenin önüne atmış. Geçicilik. Julio bir bonzai yetiştirmeye başladıktan, iki de resim yaptıktan sonra, düzenli bir iş ararken, yıllar geçerken kısaca, sadece yaşıyor ve bir gün yüklüce para aldığı bir işten çıktığında Anita ve eski eşiyle karşılaşıyor, başta sorması gereken soruyu en sonda soruyor, Anita sinirleniyor ve yürüyüp gidiyor. Eski eş beceriksizce cevaplıyor. Emilia Madrid'de gömülü. Hiçbir şey demiyor Julio, bir tek kendisini iki hafta idare edeceğini düşündüğü parayla taksiye atlıyor ve o para kadar yolculuk etmek istediğini söylüyor şoföre.
İstasyon, mahalleler, evler, dolanıp duruyor Julio, belki Emilia'yla birlikte zaman geçirdikleri yerlerde eski bir zamanı görmeye çalışıyor, belki sadece... oluyor işte, sadece oluyor. Çok da bir şey söylenemez sanırım.
Bernhard'ın kendisine verilen ödüllerden birini almak için gittiği bir kentin soğukluğundan, bunaltısından bahseder gibi anlattığı Chur'da Karl'ın notlarını okuyor, not alıyor Robert -anlatıcı-, ABD'de kimya profesörlüğü yapıyor, Stanford'a yıllar önce gitmiş, üvey kardeşi Karl'ın Afrika'ya gitmesi de kendine öykünülmesinden, uzaklaşılması gereken bir yer var, Ungenach birden fazla boğultuya yol açabilecekken kendini kurtaranların doğduğu yer, karakterler bir bataklıktan kurtulur gibi kurtuluyorlar oradan, balçığa batmış bir halde, üstten baştan atılamayacak bir kir, ruha sinik.
Külçe gibi bir metin değil bu, parçalanmış. Chur, Ungenach, ABD, Afrika, Karl, Robert, noter Moro. Moro berjere oturuyor ve konuşuyor, eleştirilen bir karakter Moro, kimsenin gerçekte öyle konuşmadığı ele alınarak, oysa Moro Ungenach'ın eskilerinden, ailesi Robert'ın ailesi tarafından yüzyıllar önce kabul görmüş, Ungenach'a yerleşilmiş, noterlik nesiller boyunca devam etmiş, sahiplik toprakların genişletilmesiyle birlikte sürmüş ama bir son bulacak artık bu, Robert kendisine miras kalan toprakları paydaşlar arasında dağıtmak istiyor, Karl'ın ölümünden sonra tek vasi olarak. Avukatın yorumlarının öyle olur muymuşluğunu geçersek aynı topraklarda doğmuş, aynı deliliği paylaşmış iki insanın konuşmaları doğal bir akışta ilerliyor, başka türlüsü mümkün değil, zaten konuşma -işteşlik- yok, Moro anlatıyor, belki sayıklıyor, Karl'ın söylediği gibi beş para etmez bir şekilde devam ediyoruz, kafamızın yerinde olup olmadığını bilmeden, milyarlarca insanın arasında, koca tarih çağları hızla akıp giderken. "Kafamız bir totolojinin mantıki sonucu..." (s. 10) Her şey doğanın içinde normal, doğa anormal bir durum yaratmaz, insan kendi normları içinde yaratır, doğaya göre hiçbir şey anormal değildir çünkü doğada olan her şey normaldir, Karl'ın ölümü, Robert'ın Ungenach'ı dağıtmak istemesi, aileden kurtulmak, mekândan kurtulmak, "kuşak sürrealizminin doğa sürrealizmi kisvesinden" kurtulmak Moro için hepsi akıl almaz bir dağıtımı engellemeye çıkıyor, doğrudan bir çaba olmasa da böylesi bir bütünü parçalamak, dağıtmak, yok etmek büyük bir olay, ülkenin en büyük olaylarından biri, mekânla bütünleşen varlığı yok etmeyi de içeriyor, Moro da bu yok olacakların içinde, ailesi ortadan kalkacak, Robert'ın ailesi olan Zoiss güruhu burayı genişletmek ve hareketlendirmek için çok şey yaptı ama her şey boşluğa vardı, yazılamayan bir metin, hiç yazılmayacak bir metin ve bir metnin yazılabilirliğiyle yazılamazlığının yarattığı yılgınlık gibi, Moro'ya göre yoğunlaşmanın, tekilleşmenin varacağı nokta, devrimci bir doğa anlayışı ortaya konması gerekiyor ve Robert bunun için uğraşıyor, Bernhard'ın münzeviliğini andırır bir durum, Ungenach insanı bir başına bırakmıyor, evler, hükümetler, politikacılar, hepsi bir çoğulluk olarak beliriyor ve insana rahat vermiyor, bir avuç toprakla bir politikacı aynı nefreti uyandırabiliyor, Robert'ın gidişini biraz da buna bağlıyor Moro, parlak zihinleri kaçıran bir siyasi anlayış ülkeyi çoraklaştırıyor, Ungenach'ın yıkılışını bu çoraklaşmaya bağlıyor Moro, bağları sıkı tutuyor ve Robert'ı anlıyor ama yine de bir parçası Ungenach'ın ortadan kalkmamasını istiyor, kendini bulabileceği bir yer kalmayacağı için, gidemediği için. Yok oluştan önce son bir hatırlayış, Moro hatıralarını bir bir ortaya dökerken Robert'ın ne yaptığını bilmeyiz, Moro'nun konuşması bitmeyecek gibidir, tarihten onca insanı çıkarıp masaya koyar, ormanlarda yapılan yürüyüşler, evlerde geçirilen onca zaman, bir daha hiçbir zaman o biçimde ortaya serilmeyecektir, zaman sürdükçe eskitmeye devam edecektir, Moro şimdiden eskimektedir, kendi gibi eskiyen sosyal ve politik kurumları da dibe çekmekten imtina etmez, tek bir delinin peşinden gidilmesini sağlayan demokrasiyi, Kilise'yi, pek çok şeyi eleştirir, aptallığın ürünleri olarak görür. Utanmazlık bir biçim olsaydı kilise veya meclis olurdu, insanın devam etmesini sağlayan şey bu utanmazlık, her şeyin utanmazlığı. Moro'nun bahsettiği aile fertlerinin rezilliklerini hatırlayan Robert, bir zamanlar en yakınında yer alan insanların rezilliklerini hatırlar hatırlamaz Ungenach'ın bir an önce dağılmasını ister, hiç zaman kaybetmeden.
Karl'ın mektuplarına geçtiğimizde Robert, Afrika ve kişisel yenilgiler karışımıyla karşılaşırız. Robert kadar zeki değil Karl, Afrika'ya gitmesi ABD'ye gidememesinden ve Ungenach'tan kaçmak istemesinden ötürü, zira Ungenach'tayken bir yargıya varmanın imkansızlığı, söylenenlerin anlamsızlığı ortaya çıkıyor, oradan uzaklaşılınca anlamın izini sürmek, hiçe varmak daha kolay. Tekrar Ungenach'a. Bir gün dönmek için gidiyorlar, gidişlerinin tek sebebi bu. Ruha sinik. İşverenine yazdığı mektupta Afrika'ya dönemeyeceğini söylemesi, görev süresini yakması, işinden olması, cezalandırılacak olması, herhangi bir şeyin pek bir önemi yok, Ungenach çağırıyorsa orada olmak zorunda. Babanın ölümüyle birlikte yüzleşmenin ağırlığı artıyor, evdeki nesnelerden düşünce yığınları oluşuyor, kitaplar görülünce önceki iki yüzyılın doğurduğu metinlerin işe yaramazlığı kesinleniyor örneğin, gerçekliğe dair hiçbir şey yok, Robert'ın düşünceleri de yer buluyor hemen, gerçekliğin bozulmasından o da mustarip, Karl için pek bir teselli yok burada.
İçsel süreçler, Bernhard'a göre anlatılması gereken tek şey. Kimsenin bilmediği bir şey, insanın kendini bütünüyle ortaya koyması, kendiyle birlikte herkesi ortaya koyması, ışıkların altında herkesle birlikte, yaşanan her şeyle birlikte durması, anlatmaya değer başka bir şey yok. Karl ve Robert için kısa bir çıkışsızlık, kısa bir anlatı. Bernhard.