Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Pat Cadigan'ın giriş yazısında Dr. Strangelove'la bir kıyaslama var; filmin karikatür karakterleriyle PKD'ninkiler arasında bir benzerlik olmadığı söyleniyor ama aslında pek doğru değil bu, belki sadece psikozlu karakterlere odaklanılması sonucu filmin sürreal bir hava taşıdığını söylemek mümkün ama odaklanılan noktada dünyayı felakete sürükleyecek insanların bulunduğu bir odanın dışına pek çıkılmıyor, atmosfer aynı niteliği taşıyor film boyunca, PKD ise mekânları ve zamanları değiştirerek okuru tek bir bakış açısına hapsetmiyor. Tipik karakterler mevcut, psikotikliğin dibine vuran insanlar ve mutantlar sıklıkla karşımıza çıksa da küresel felaketlere rağmen akıl sağlığını koruyabilmiş, genetiği değişmemiş insanların sayısı da oldukça fazla. Hatta PKD bir karmaşa yaratmaya cüret edip bombaları patlatıyor, birçok karakteri birbiriyle çatıştırıp insanlığın sonuna hazırlıyor. İyilerle kötüler arasında bir mücadele değil anlatılan, insanın hangi koşulda yaşarsa yaşasın bir şekilde varlığını sürdürme isteğinin yol açabileceği kıyametler, özgürlüğün ancak toplumla birlikte var olabileceğinin ibareleri gibi pek çok mesele var. PKD karakterlerin ilişkileri üzerinden kendi yaşadığı dünyanın alegorik bir eleştirisini yapıyor bir yandan; ahlak, yabancılaşma, ötekileştirme gibi konular mutantlarla insanlar üzerinden anlatılıyor. Çok boyutlu bir roman kısaca, arkada her zaman olduğu gibi paranoyak sayıklamaları işitmek mümkün, metinde ne kadar sağlıklı olursa olsun bir karakterin başkasıyla olan ilişkisini sorgulamadığı yoktur belki.
Roman, bahsi geçen filmden daha önce yazılmış ama filmden daha sonra yayımlanmış, adı filmle bir bütünlük oluşturacağı düşünüldüğü için özellikle tercih edilmiş. Karşılaştırmalı incelenirse pek çok öğenin benzer olduğu görülür ama asıl malzeme iki eserin farklılaştığı noktada ortaya çıkar, en başta metnin filmi içerdiğini söyleyebiliriz, biraz oynamayla deli halayı çeken politikacıların, askerlerin ve bilim adamlarının bulunduğu odayı anlatıya yerleştirebiliriz örneğin. Anlatıda zamanın kullanımı konusunda muazzam bir fark var tabii, PKD atlamalarla kurduğu anlatısını pek çok konuyu irdelemek için bir araç olarak kullanıyor, karakterlerin değişimlerini ve toplumdaki konumlarını anlayabilmek için bu atlamaları dikkatle takip etmek lazım, arka arkaya patlayan bombaların kronolojik düzene oturtulmaması sonucu ani değişimlerin gerçekleştiğini görmek okuru metinden bir parça uzaklaştırabiliyor, PKD bu açıdan eleştirilen bir yazar ama okura güvendiğini düşünüyorum açıkçası, bir metni okuyorsak bu işi çok ciddiye almalıyız ve sürüklenmekten başka bir şey bekleyebilmeliyiz, anlatıya yer yer dahil olup anlamımızı aramalıyız. Heinlein'ın yaptığı gibi belli tezler üzerinden kurulan bir anlatısı yok PKD'nin, karakterlerin oluşturduğu koca bir bilinmeyenin izini sürüyoruz, nereye varacağımızı hiç bilmiyoruz.
Stuart McConchie'nin çalıştığı dükkanın önünü süpürmesiyle başlıyoruz, Stu gelip geçene bakıyor ve Doktor Stockstill'in ofisine giren adamı görünce ABD'nin saldırıya uğramasının sebebi olan Bruno Bluthgeld'in az önce önünden geçtiğini fark ediyor. Bluthgeld, 1972'de yaptığı yanlış bir hesaplama sonucunda ülkesindeki insanların çoğunun ölümüne yol açan, kalanları da radyasyonun etkilerine maruz bıraktıran bir fizikçi, deneme amaçlı patlatılan bombanın etkileri Çinlilerin ABD'yi işgaline kadar uzanıyor. Zaten patlamış bir bombanın yıktığı dünya var elimizde ama en kötü hali bu değil, nispeten toparlanmış halinde bir süre oyalanıp karakterleri tanıyacağız. Stu siyahi bir çalışan, PKD'nin o dönem için radikal sayılabilecek bir karakteri aslında. Derisinin renginden ötürü dışlanan bir adamı anlatının en önemli parçası haline getirmek cesurca bir iş. Neyse, Stu'nun patronu Bay Fergesson -kendisini Sokaktan Gelen Sesler'de de görüyormuşuz, zaten PKD bir süre yaşadığı kentleri anlatıyor bu iki metninde- yine o dönem için ilginç bir karakter, siyahi bir çalışanı var, üstelik "poko" denen mutantlardan birini de alıyor işe. Pokolar deforme olmuş bedenleriyle toplumca istenmeyen varlıklar haline gelmiş insanlar, kolları ve bacakları yok, üstelik mutasyonları zihinsel aktivitelerini de etkiliyor, ilginç güçlerle dünyaya gelebiliyorlar. Hoppy Harrington böyle bir poko, elektronik işlerden iyi anlıyor ve devletin verdiğinden daha iyi bir hareket gereci üretmeye çalışıyor. Bir dahi olarak o tür bir toplumda işi yok, dışlanıyor sürekli, hatta Stu bile kendini Hoppy'le kıyaslıyor. İki dışlanmışın arasında oluşan hiyerarşi oldukça ilginç, Stu için Hoppy uzak durulası bir yarım insan, daha alt seviyede bir canlı.
İç içe geçmiş anlatı parçaları. Bluthgeld, Stockstill'in ofisinde komünistlerin beyninin içine girdiklerinden, onlardan bir türlü kurtulamadığından bahsediyor. Jack Tree adını kullanıyor ama Stockstill adamı hemen tanıyor, televizyonda ve gazetelerde yer almaya devam ediyor Bluthgeld, insanoğlunun yaşadığı en büyük facianın sebebi olarak doktorun muayenesinde psikanalitik nesne haline geliyor ve Stockstill aslında asıl düşmanın komünistler değil, kendi toplumlarından çıkan insanlar olduğunu düşünüyor, bir örneği karşısında oturuyor ve arkadaşı Bonny'nin ricasıyla incelediği bu adamın paranoyanın esiri olduğunu düşünüyor. Devam etmeyebilir, Bonny'nin güvenini boşa çıkarabilir ama çabalıyor. Bonny Keller ve eşi George Keller mutlu bir evliliği sürdürüyorlar, Bonny çok mutlu, istediği hemen her şeye sahip. Hatalı hesaplamanın bir parçası olduğu halde elinden geleni yaptığını düşünüyor, devasa radyoaktif bulut kümelerinin dağılmayışı yıllar sonra anlaşılabilen bir fenomen haline gelmişti, kimsenin öngörmediği bir facia. Bu yüzden arkadaşı Bluthgeld'in suçluluk duygusundan kurtulmasını istiyor. Etrafındaki insanların iyiliğini isteyen, mutlu bir kadının ikinci faciadan sonra nasıl değiştiğini göreceğiz, daha değil. Şöyle denebilir; elindeki her şeyin bir anda yok olabileceğini anlayan bir insan, anlık isteklerinin peşinde koşarak geçmişi ve geleceği unutabilir.
Walter ve Lydia Dangerfield çiftini Mars'a doğru yola çıkmak üzerelerken tanıyoruz, fırlatılışlarını Bonny televizyondan izliyor. Yeni Adem ve Havva olarak Nova Terra kurmak için geri sayımın tamamlanmasını bekliyorlar. Onların birbirlerine aşkla bakmalarından George'la olan ilişkisini düşünüyor Bonny ve ilk çatlağı oluşturuyor; acaba George kendisini bu kadar sevmiş miydi? Bilmiyor, farklı bir dünyanın hayalini ilk o noktada kurmaya başlıyor. Bombardımanın başlamasından az önce. Hoppy öbür taraftan haberler aldığını söyledikten bir süre sonra. Stu'yu sıçan yerken görüyor, gri bir dünyanın orta yerinde. Geleceğe dair görüler, kimin ölüp kimin yaşayacağını biliyor. Bombalar düşerken Walter Dünya'ya bakıyor, yanıp sönen kibritlerinki gibi parıltıları görüyor, geride bıraktığı her şey birkaç dumanlı alandan ibaret artık. Hoppy kurtuluyor, çalıştığı yer toprağın altında olduğu için. O zamana kadar gördüğümüz hemen hemen bütün önemli karakterler yırtıyor ama dünya distopik bir hale dönüyor. Küçük kasabalar, ilkel bir para sistemi varlığını sürdürüyor ama takas usulü daha çok kullanılıyor, sigaradan yiyeceğe kadar pek çok şey çok zor şartlarda üretiliyor, toplumun en alt basamaklarında yer alan bazı yetenekli insanlar önem kazanıyorlar, yeteneklerine ihtiyaç duyanlar tarafından yüceltiliyorlar. Bombalar patlarken karşılaştığı erkekle sevişiyor Bonny, bir tütün satıcısı olan Gill'den çocuğu oluyor sonrasında. Yok olmak üzereyken en ilkel güdüler ortaya çıkıyor aslında, üreme gibi.
Sonraki dünya. Lydia'nın depresyona girmesi ve kapsüldeki bütün ilaçları yutup intihar etmesi Walter'ı yıkıyor, uzaydan tek başına yayın yapmaya başlıyor ve aşağıda kalan birkaç grubun iletişimini sağlamaya çalışıyor. Arada birçok kitap okuyor, müzik dinletisi yapıyor, dünyanın tek radyocusu ve hasta, uzayda yeterli ekipman yok, ölecek. Hoppy güçlerini geliştiriyor, toplumun vazgeçilmezi haline geliyor ama güçlerinin terbiye edilmesi lazım, insanlar ondan korktuğu için kontrol altında tutulmaya çalışılıyor. Kendince planları var, gerekirse katliam yapabilir, güç onu yozlaştırıyor. Mutantlar daha da türüyor, güç dengeleri oluşana kadar pek çok çatışma çıkıyor, bir sürü tantana.
PKD'nin notuna göz atıp bitireceğim. Öngördüğü olayların hiçbirinin gerçekleşmediğini, zaten bilimkurgunun da bir öngörü işi olmadığını söylüyor. Hoppy'nin yozlaşmasından bahsediyor, Walter'ın gezegendeki insanlara yardım etmesini anlatıyor, sonra yardıma muhtaç hale gelmesinden söz ediyor. Walter hasta olduğu zaman aşağıdakiler onu iyileştirmeye çalışıyor ama Hoppy'nin Water'la ilgili daha farklı amaçları var, ayrı bir çatışma konusu. Asıl korktuğunun Bluthgeld gibi adamlar olduğunu söylüyor PKD, "düşmanla" mücadele ederken düşmanlaşan, akli dengelerini yitiren bilim insanları. Onların halka karşı, kendisine karşı benzer duygular içinde olabileceklerini söylüyor. Yaşadığı yerlerde geçen bir metni yazmanın güzelliğinden de bahsediyor arada, hoş bir sonsöz. Yine muazzam bir metin, şahane bilimkurgu.
Seyirciler anlatıcıdır, hepsi tek bir ses haline gelmiştir. Sahnedeki oyuncu izlenmektedir. Oyuncunun yüzü seyircilerin tam karşısında bulunan salondaki insanlara dönüktür, oyuncu ışıklar altında bir gölgeden ibarettir. Alkışlanmaktadır. Teşekkür eder. Tekrar teşekkür eder, bağırır, elindeki ödülü sallar, kokteyl hazırlar gibi. Durmadan teşekkür eder, teşekkür etmekten yorulur. Işıklar kararır, her yer zifiri karanlığa boğulur. Sessizlik dinlenir. Işıklar tekrar yandığında oyuncunun yüzü anlatıcıya dönüktür. Konuşmaya başlar, ödülü sahnede beliren birine verir, gülümser, şerefin ağırlığını mimikleriyle anlatır. Bir oyunun anlatısıdır bu; oyuncunun hareketleri yansıtılır, hiçbiri es geçilmez. Tiyatro metninin yansımasıdır, metin anlatıya dönüşmüş gibidir.
Ödül alan bir yazarın ödülü, yazarlığını, okuru ve kendini sorgulaması ilginç bir anlatım tekniğiyle ele alınıyor. Pennac bu oyunu dünyanın birçok yerinde oynamış, ödül alan yazar rolünde tabii. Ödülün ortaya çıkardığı soru işaretlerine cevap arayışları 75 ile 90 dakikalık bir süre aralığını doldurmak zorunda, arka kapakta 45 dakika yazıyor ama bu bilgi yanlış, ortalama 80 dakikalık bir konuşma yapılacak, üstelik yirmiden fazla şehirde, bir turne, gösteri, doldurulacak saatler, tekrar tekrar söylenecek sözler, bir nevi boşluğu anlamlı kılmak. "Kendisini eski bir eşya gibi görmektedir." (s. 13) Anlam sayfalarda mazrufsa ve o sayfalar için ödül aldıysa yazar, o zaman zaten dolu bir şeyi nasıl doldurabilir? Yazdıklarından bahsetmiyor, kendi yaşamından bahsetmiyor, ödülün sonrasından bahsediyor sadece.
Ödülü kabul etme meselesi. Bir bakanın cumhuriyet için büyük kazanım olan sanatçıyı ödüllendirme övüncü için ödül alınmalı, harcanan emek için ödül alınmalı, sanat eserini beğenenler için ödül alınmalı, jüri üyelerinin yaptıkları tercihin onaylanması için ödül alınmalı, jürinin yetkinliğine halel gelmemesi için ödül alınmalı, yayınevinin prestiji için ödül alınmalı, o ödül alınmalı ki sanatçının varlığı pek çok açıdan sabitlensin, kabullenilsin, kültürel kodlara angaje edilsin. "Bir yılbaşı ağacı gibi süslenmek" için ödüller kabul edilmeli ve boyna asılmalı, asılamayacak gibiyse gömleğin, pantolonun cebine tıkıştırılabilir, yeter ki ödül ve ödülün temsil ettikleri onansın. Sanatçının sorumluluğu bütün bunların merkezinde yer almasından doğuyor, bir de zorunlu konuşma süresinden.
Sesler duyar yazar, sevenlerinin ve sevmeyenlerinin seslerini. Küfürler ve övgüler. Şerefsizin bağlantıları iyiydi, jüride abileri vardı, paraya ihtiyacı vardı, politik söylemleri vasıtasıyla ödülü aldı, zaten iyi bir yazardı, çocukluğunda da iyi bir anlatımcıydı, gerçeği arayışı yenilikçi söylemlere yol açmıştı, iyi ve kötü her şey. Hepsi kimliğini oluşturur, yazar oluşma biçimini sorgulamaya başlar. Ödülü tabii ki alacaktır, en başta okurları için. Kendisini izlemeye gelenlere davetiye gönderilmiştir ama içlerinde okurları da vardır herhalde, sadece kodamanlar gelmemiştir, söyleyeceklerini gerçekten anlayabilecek insanlar da gelmiştir, sahnede bir başına kaldığını düşünmesi yersizdir o zaman, içtenlikle teşekkür edebilir ama sorgulamaya devam eder, o insanların ödül alana bir heykelmiş gibi davranmalarını istemez, sadece eserlerinden ibaret değildir. Konu jüriye gelir yine, jüri önemlidir. Jüride işi bilen, örneğin öyküyü bilen, öykünün sökülüp takılması, öykünün ideolojize yöntemi konusunda derin bilgi sahibi, öyküyü yemiş insanlar vardır, onların kararları bir öyküyü diğerlerinden ayırır, en iyisi haline getirir. Hiçbir jüri yargılanmaz, Hitler'in eserlerine ödül vermeyen bir jürinin suçlandığı görülmemiştir, eserler arasında "daha iyi" olduğu söylenen bir esere ödül verilmesi konusunda jürinin ötesinde bir karar mercii yoktur, temyize gidilmez. Birkaç "yetkin" insanın aldığı/verdiği karar. Hemingway, ödülü Karen Blixen'ın alması gerektiğini söyler ama ödülü reddetmez. Sartre ödülü reddeder ama o sürece dahil olmuştur ister istemez. Yayınevleri yazara haber vermeden yazarın eserlerini ödüllere yollayabilir, bir şekilde buna bulaşılır. Nasıl bulaştığını anlatmıyor yazar, belki sadece sorgulamak için eline bir fırsat geçtiği için.
Davetlileri tanımıyor yazar/oyuncu, davetliler de onu tanımıyor. Kimse kimseyi tanımıyor ama teşekkür edilmesi gerekiyor. Kime? Kazananın ismini açıklıyor oyuncu, heyecanın doruğa ulaştığı o anı canlandırıyor, sonra kısık bir, "Ben," çıkıyor ağzından. "Ben" kimseye teşekkür etmiyor, ailesi veya arkadaşları yaratıcılık sürecine dahil değil, her şey tekillikte ortaya çıkıyor, merkezden çemberler halinde dağılan bir teşekkür konuşmasında en yakınlarla başlayan teşekkür zinciri anlamsızlığa doğru genişler ama bu kez öyle değil, sanatçı yanında başka kimseyi istemiyor. Kapıyı açan birine de teşekkür edilir, o halde bu teşekkürün ve muhataplarının hiçbir anlamı yok, her şey bireysel bir çabanın ürünü, sanatçının yalnızlığının kitleyle paylaşılmaya zorlanması büyük bir bunaltı, zorunlu bir performans, o halde konuşan kişi davetlilere istediklerini verecek, taşkınlık görmek için gelenlere de.
Merkezden yayılan konuşmada mutlaka birilerine minnetler bildirilecek. Ünlü isimler olabilir; Sartre, Musset, kim olursa. Köklerin anlatılması gerekiyor; esinlenilen sanatçılar, mekânlar, ne varsa. Sonra ödülün sorgulanma aşaması geliyor, bu ödül o zamana kadar ortaya konmuş bütün eserler için veriliyor, o halde sanatçı o kadar, yani sonraki yaratıları için bir yargıda bulunulmayacak, hatta sonraki eser diye bir şeyin olmamasını da imliyor olabilir bu ödül, "yeri gençlere bırakmak" için son bir ödül, eskimiş bir çağın sanatçısını ortadan kaldırmak için onore etmek, şahane fikir. Konudan konuya atlanır, ışıklar yavaş yavaş kararır, ortalık tekrar aydınlık olduğunda sahnedeki karartının kartondan bir insan maketi olduğunu görürüz. Perde. Alkışlar. Sanatçı sahnedeki temsilinden ibarettir, ödüller yine bir temsildir, eserler bir temsildir, hiçbir şey sanatçının içsel sürecini anlatamaz, onurlandıramaz. Sanatçının kazandırdığı form sanatçıya en uzak olan şeydir, başta ne kadar yakın olursa olsun. Hiçbir şey, dünya görüşü diyeceğim, dünya görüşüne yaklaşamaz.Müthiş bir anlatı. Sahnede de izlemek isterdim.
Kültürün ücreti tüccarlarca ödenmiştir, böylece her tüccar kendi sanatçısının ürününü pazarlayabilir. Her sanatçı küçük taşlarla çalışır, yarattıkları çemberler genişledikçe etkisi azalır, pek kimse ürkütülmez, dengeler belirlenmiştir, bozguncular kibarca def edilir. Yürürlük ödüllerle ve benzeri pek çok dolaylı yolla, aslında sanatın doğasıyla pek de ilgili olmayan enstrümanlarla sağlanır. Eserlerin değeri çoktan belirlenmiştir, eserlerin alıcıya ulaştırılması için en ideal yöntemler de belirlenmiştir, kısacası sanat konusunda her şey belirlenmiştir ve belirlenmeyen yenilikler için hemen bir fiyatlandırma politikası devreye sokulur, paha biçilir, yenilik eskiliğe dönüşürken yeri belirlenir. Potlaç'tan başlayalım ve bu işin nasıl yapıldığını adım adım görelim. Rirkrit Tiravanija Taylandlı bir arkadaş, ABD'de boş bir dükkan kiralıyor, dondurucu ve mikrodalga fırın alıyor, evsizleri işe alıyor, pişirilecek bir dünya yiyecek alıyor ve yirmi üç gün boyunca yemek dağıtıyor. Yirmi dördüncü gün satın aldıklarını satıyor, dükkanı boşaltıyor ve başka bir mekân buluyor, süreç başa dönüyor. Tiravanija yaptığı işe bir ad vermese de başkaları "sanat" diyor buna, değer biçme kısmı tam bu noktada başlıyor. Pişirilen yemeklerden bir kısmı, evsizlerin midesine girmemiş olan bir pirinç tanesi örneğin, internette açık artırmaya çıkarılıp satılabilir, çünkü o bir sanat eseri. "Terörizm, dünyanın en zengin ülkesinde evsizleri ve evsiz kalmanın eşiğindekileri tek bir bireyin beslemesi ve bu yapılanın Wall Street Journal tarafından potlaç-kavramsal sanat olarak etikenlenmesidir." (s. 24) Satılabilir enstalasyon, sermaye döngüsü için müthiş bir icat.
Jaffe'nin boğucu kültürden çıkış yollarını okumak bir anlamda pasif direnişin olanaklarını da okumak olarak değerlendirilebilir, direnişe ne kadar müsamaha gösterilip gösterilmediği önemli değil, Jaffe'nin metinlerinin -en azından Türkiye'de- kültür hegemonyasından kurtulamaması da önemli değil, zira henüz ehlileştirilmemiş sanatsal biçimlerden de bahsediliyor, hatta Dans'a bakarsak yaşamın olağan deliliklerinden ve parıltılarından da yararlanabileceğimizden bahsediliyor. Bir muhabire saldıran çıngıraklı yılanın öldürülmesi veya muhabirin ölmesi, olayın kaydından çok daha değersiz. Üst üste yığılı hayvanların kesilmeye götürülürken gözlerine bakmak, kuşların bir noktadan bir noktaya giderlerken kanat çırpma sayılarının toplamını düşünmek, yeterince yoğunlaşınca ayakları yerden kesilen yoginin varlığını öğrenmek, oturdukları yerden birkaç düğmeyle binlerce kilometre ötedeki insanları öldüren drone pilotlarının hissettiklerini hayal etmek, günümüzün sayısız deliliğinin mitolojideki karşılıklarını görünce aslında mitlerle rüyalar arasında çok daha derin bağlantılar olduğunu sezmek, günümüz dünyasının kodlarını da ortaya çıkarıyor ve kodlardan bağımsız bir yaşam sürdürebilme yolunda düşünebilmeyi sağlıyor. Jaffe karanlığın ortasında, elinde yanmayan bir fenerle yürüyor ve körlemesine arıyor, dokunabildiği kâr.
Savaş Zamanında Yazar Olmak meselesini Sebald da ele almıştı, politik süzgeçten geçip geçemeyecek metinlerin yapısal özelliklerini belirledikten sonra düşünebiliriz, sanatçının cüreti ne boyuttadır? Arendt'ten bir alıntı; "iç göç" nerede biter? Kendimizi katliamdan ne kadar soyutlayabiliriz, Nazi terörü sürerken Almanya'da yaşayan sanatçılar kendilerini ne kadar soyutlayabildiler? Sanatçının siyasetle olan ilişkisine geliyor olay. "Yazar kendinden kaynaklanmayan amaçlara adanmış bir yapıtta estetik doğruluk ve bütünlüğü nasıl sağlayabilir?" (s. 36) Jaffe Amerikan toplumunu ve siyasetini ele alarak, Nâzım Hikmet'i de içeren örnekler vererek bu meseleyi ele alıyor, ortaya konan her eserin öyle veya böyle toplumdan, politik hareketlerden ve estetik kaygıdan bir parça taşıdığını söylüyor. Benedetti'nin "devrimsel coşum" kavramını hatırladım, ne tamamen siyaset, ne de tamamen birey. Önemli olan devrimsel bir yaşamın coşkusunu yansıtabilmek. Devrimsel bir yaşam radikalizme yaklaşıyor, cüret bu boyuta ulaşabilmeli.
Beyaz Terör'de kimi deneyler, tıbbi hatalar, araba kazaları var, vakalar haber şeklinde ele alınmış ve her birinin ardından bir diyalog geliyor, bir ses diğerine kimi veya neyi bombalayacağını soruyor. Örneğin birbirinden ayırt edilemeyen iki yaralının ailelerini karıştırma vakasında hastaneyi bombalamak istiyor seslerden biri, daha doğrusu hastane görevlilerini. Kızının başında onun hayati tehlikeyi atlatmasını bekleyen bir adama kızının aslında başka hastanede olduğunun söylendiğini düşünün. Daha kötüsü; kızının başka hastanede öldüğünün söylendiğini düşünün.
Suu Kyi / Giacometti meselesi, direnişini bir sanat eseri olarak değerlendirirsek Burmalı muhalif, Nobel Barış Ödülü sahibi Suu Kyi ile meşhur Giacometti'nin sanatlarının, haliyle yaşamlarının fragmanlar halinde, sıralı bir şekilde anlatılmasıyla başlar ve biter. Ne kadar farklı olsa da iki yaşam bir noktada birleşir; yaşamı ve yansımasını şekillendirme, değiştirme çabası.
Virilio, Debord, Baudrillard diğer anılası isimler, bazı metinlerde sıklıkla karşılaşıyoruz onlarla. Jaffe'nin gösterdiği, bildiklerimizden başka yollara çıkaran fikirleri bilmek gerek, yaratıcı bilincin olabildiğince özgürleşmesi için.
Dr. Kan Bedeli'nden önce okunmalı bu, Jim Fergesson'ın korkunç sonunu bilmeden. 1950'lerin başlarında radyo, televizyon ve muhtelif ev eşyası satan, Amerikan Rüyası'nı yaşamak uğruna yaşamını sadece satış grafiğine indirgeyen, Yahudileri sevmeyen, yeni yeni palazlanan mağaza zincirlerinden ödü kopan Fergesson gibi kim bilir kaç karakteri birden çok metninde kullanmıştır PKD, bilmek için kronolojik bir okuma yapmak şart.
PKD'nin bilimkurgudan olabildiğince uzak, zamanının sosyal meselelerine odaklandığı metinlerinin en hacimlilerinden biri Sokaktan Gelen Sesler. Genelleyici bir yorum yapmak için yeterli değilim, adamın okumadığım çok metni var ama yine de cüret edip söyleyeceğim; belki de en dağınık metni olabilir. Stuart Hadley'nin yaşamının amacını bulmaya çalışırken karşılaştığı insanlar belirip kaybolurken akıbetlerini merak ederiz ama tiplikten öteye geçmezler, PKD belirli bir rolü üstlenip Hadley'yi bir noktadan bir noktaya götüren kişiler yaratmıştır, ötesiyle ilgilenmez gibidir. Anlatı Hadley'nin belli bir zaman aralığında aldığı veya alamadığı kararlara odaklanmıştır, çağın çok da uzağına düşmeyen bir distopik bildungsroman denebilir bunun için. Distopik yanı tamamen Hadley tarafından üretilmiştir, genç bir adamın yaşamıyla ilgili ne yapabileceği fikri uzunca bir süredir olumsuz bir dünyaya evrilmektedir, Hadley yavaş yavaş kayışı koparmaktadır. California'nın güneşli ve sıcak ikliminde, sayısız imkânın içinde yalnız bir adamdır Hadley, potansiyelini kullanamadığını düşünmektedir ve bir şey yapmak istemektedir, anlamlı bir şey. Yeteneklerini açığa çıkaracak, yaşadığını hissettirecek, derinlerde bir yerde durmadan kıvranan huzursuzluğunu dindirecek bir iş, eylem, oluş, artık her neyse. Aylaklık yaptığı gecelerden birinde kavgaya karışıp karakola götürüldüğü zaman bir hayalperest, bir düşünür, bir entelektüel olduğunu söyler ama sonradan gördüğümüz kadarıyla bunların hiçbiri değildir aslında, kendine biçtiği kimlikle uyum içinde değildir. Bencilliği ve toplumla uyumu arasında çıkan çatışmaların üstesinden gelemez. Mutluluk paradoksu; zaten çarpık temeller üzerine kurulmuş toplumsal bir yapının beklentileriyle kendi istekleri arasında kıvranıp durur.
PKD metni dört bölüme ayırmış; Sabah, Öğleden Sonra, Akşam ve Gece. Günler durmadan akıp giderken bu zaman aralıklarındaki olayları takip ederiz, örneğin ilk bölüm Fergesson'ın dükkânını açmasıyla başlar. Dr. Kan Bedeli'nde ortalığı süpüren Stu'yla karşılaşırız, Fergesson'ın ilgisini çeker, "erken saatlerde çalışan bir elektrik süpürgesi" olarak görür Stu'yu. Fergesson işkoliktir; çalışanlarını daha fazla satış yapıp ortalıkta oyalanmamaları için durmadan uyarır, tamir için gelen müşterilerin bekletilmemesini söyler, baskıcı bir patron olduğu söylenebilir. Dükkânını sıfırdan yaratmıştır, elindekilerin bir anda yok olabileceğini bilir, zira beyaz eşya dükkânları piyasayı ele geçirmek üzeredir, marketler karşısında bakkalların sıkıntısını çeker Fergesson. Dükkânını yenilemek için sayısız fikirle gelen Hardley'nin görüşlerine kulak asmaz, eski kafalı bir adamdır ve yenilikler ödünü koparır, harcayacağı paranın hesabını yaparken olmadık yerlerden kısıntılar yapar. Eşi Alice'le mutludur, muhtemelen Alice'in hoşgörülü olmasından ötürü, yoksa pintiliğe varan tutumluluğuyla pek de katlanılır biri değildir Fergesson. Eşiyle, çalışanlarıyla ve arkadaşlarıyla konuşmalarından çıkardığımız kadarıyla II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından gelen başkanları destekler, McCarthy yanlısıdır, Kızıllardan nefret eder. Düz bir adam.
Hardley için Fergesson'ın dükkânında yaptığı iş geçicidir, "karmaşık planların, projelerin içinde olan insanlar gibi" oradan oraya koşturup önemli işler yapmak istemektedir. Zamanında Sosyalist Gençlik Birliği mensubuyken hayalini kurduğu dünyayı yaratabilmek için bir noktadan başlamak gerektiğini düşünür, İsa'nın Gözcüleri Cemiyeti'nin ilanlarını tam da bu isteğin zirveye ulaştığı noktada görür. Theodore Beckheim nam yaşlı bir adamın başkanlığını yaptığı bu cemiyet, kıyametin gelmek üzere olduğunu ve insanın doymak bilmez açgözlülüğü yüzünden dünyanın ayvayı yiyeceğini savunur. Hardley'nin kolaylıkla sürüklenebileceği bir fikirdir bu; Hardley de aynı şekilde düşünmektedir ve dünyanın yok olmaması için elinden geleni yapmak ister, cemiyete sempati duymaya başlar, hatta arkadaşlarının kendisine deli gözüyle bakmalarına rağmen bir toplantıya da katılır ama sonrasında Beckheim'ın fikirlerinden uzaklaşır, aradığını orada da bulamaz. Ablasının ve eniştesinin belirip kayboldukları bölümde eniştesinin eleştirilerini kaldıramaz, adamın böbürlenmesinden nefret eder ve hamile olan eşiyle kavga eder. Ellen, eşi Hardley'nin huzursuzluğunun farkındadır ve eşine yardımcı olmak için elinden geleni yapar, bir noktaya kadar eniştenin çıkışlarına da katlanır ama içinde yaşadıkları düşük standartlı yaşamdan kurtulmak için eşinin uyarılmaya ihtiyacı olduğunu düşünür, aşkının zayıfladığı zamanlarda kocasıyla kavga eder ve Hardley'nin hayalet gibi dolanmasını eleştirir, sonuçta eşinin kırıcı olmaya başladığı noktalarda geri adım atar ve bu döngü hep sürer, kadın her şeyin iyi olacağını umup kocasının sorumsuzluklarını sineye çeker. Hardley biriktirdikleri paradan harcayıp durmaktadır, bebeğin doğumunda gerekecek olan birikimlerinin yavaş yavaş eridiğini gören Ellen, Hardley'yi uyarıp durur ama bir noktadan sonra o da her şeyi akışına bırakmıştır, eşinin ilişkilerinin ilk zamanlarındaki haline dönmesini bekler. Boşuna.
Hızlandırıyorum, Hardley'nin kafayı kırdığı bölümler. Metnin diğer bölümlerindeki kopukluklar, birbiriyle pek de uyuşmayan, biraz şişirildiğini söyleyebileceğimiz fragmanlar bu bölüm itibariyle ortadan kalkar. Hardley beklemekten vazgeçer ve kendisine verileceğini düşündüğü güzellikleri koparma safhasını başlatır. Cemiyetten tanıştığı, kendisine aşık olan bir kadını -kadın da en az kendisi kadar dengesizdir- kullanır, onunla sevişir ve bir motel odasında kafasına sert darbeler indirir, kadının arabasını yürütüp arazi olur. Yeni doğan oğlu Paul'ü yanına alıp Beckheim'la son bir kez konuşmaya gider ama adama ulaşamaz, üzerine bir ton dayak yer, oğlunu arabanın arka koltuğunda bıraktığı için bir anlığına pişman olur ama sürüklenmeye devam eder. Bar, sokak, dayak, bar, sokak, insanlar, içinden çıkılmaz bir karmaşa. Paul yaşadığı onca şeyden sonra kaburgaları kırık bir halde hastaneye kaldırılır. İyileşir iyileşmez yaşamını dehşet verici biçimde çarçur ettiğini görür, toparlar. Yeni ev, yeni iş. Yediği onca sopa aklını başına getirmiştir, yaşamdan yaşamaktan başka bir şey ummaz, ablasının pompaladığı "özel çocuk" algısını bir kenara bırakarak eşi ve oğlu için yaşamaya başlar. Eh, mutlu veya mutsuz bir son yok. En azından ölmedi, o da bir şey.Varoluş sancısı, vahşi kapitalizmin modern yaşamı ele geçirme yöntemleri, doyumsuzluk, mükemmellik arayışı, pek çok mesele. PKD'nin uzay gemilerine başvurmadan insanı eleştirdiği bir metin bu. PKD'ye başlamak için doğru bir tercih değil, çok sonra okunması gerek.
Hornby'nin ikinci tersosu bu. Şarkıların zamanla kurdukları ilişkileri anlatmak gibi bir derdim varken 31 Şarkı'yla karşılaşmıştım, adamı çok sevmesem küfür kafir giderdim ama yapamadım, deli güzel bir işti o. Kendisi de bir yerde diyor zaten, bu bir yasa, varmak istediğiniz yere sizden önce varan biri mutlaka vardır, sanatta bu böyledir, aslında çoğu şeyde bu böyledir. İkincisi de benim burada yapmak istediğim şeyin çok daha iyisini görmek oldu, Hornby'nin gevezeliği o kadar çatallanıyor ki Dickens'ın bitmek bilmeyen metinlerini Arsenal'ın deplasman galibiyetlerine bağlanmış bir halde bulabiliyorsunuz. Hornby fanatik bir Arsenal taraftarı olduğu için hemen her yazısına bir yerden giriyor futbol, kıyısından edebiyata ekleniyor, yeni bakış açıları katıyor ama gerçekten geveze olan bu adamın nereden ne çıkaracağı pek belli olmuyor, garip bağlantıların izini sürmek gerekiyor. Herif komik bir de, saçma sapan yorumlarıyla değindiği metinlere yeni bakış açıları kazandırırken güldürüyor bir yandan. Tipik Hornby aslında, ciddi şeylerden komik bir biçimde bahsediyor.
Şarkılara denk gelmediğim bir zaman düşündüm, belki de 31 Şarkı'yı da yazıyordu o sırada ve her şeyi çorba haline getirmek istememişti. Zaten sonradan bu yazıların yazılmasının nedenini de öğreniyoruz; Believer nam bir süreli yayına okuduğu kitaplar hakkında bir şeyler yazması teklif ediliyor, Hornby kabul ediyor ve çalışan tayfasıyla arasında geçen ilginç olayları da aralara derelere serpiştiriyor. Nerd dolu bir dergi bu sanıyorum, nispeten yaşlı bir adamla uğraşmışlar bir ölçüde, Hornby de keskin diliyle elemanları gerek gömüyor, gerek övüyor, gerekeni yapıyor. Hornby sataşılmaması gereken bir herif, metinleri yorumlarken aklına yatmayan şeyleri nezaketi elden bırakmadan yerin dibine sokuveriyor. Bir Bierce kadar olmasa da iğneyi ve çuvaldızı kendine sapladığı gibi başkalarına da takabiliyor, çok iyi. Fırlama bir adamın incelemeleri de böyle olurdu, iyi olmuş. Dergiden kazandığı parayı muhtemelen kitaplara yatırmıştır ama hepsini de yatırmamıştır, her ay beş altı kitap alıyor ve yarısını okursa kâr. Okumadığı metinler hakkında pek bir şey söylemiyor ama okudukları üzerinden bulunduğu çıkarımlar bile başlı başına bir metin olarak karşımıza çıkabilirmiş, iyi olurmuş.
Eylül 2003 ve Kasım 2004 aralığındaki aylık yazılardan ibaret bu metin, on dört ayın okuma dökümü. Her ay satın aldığı kitapları ve okuduklarını iki ayrı liste halinde yazıların başında vermiş Hornby, bazı aylarda satın aldıklarını ağırlıklı olarak okurken bazı aylarda, futbol sezonunun bittiği yaz aylarında mesela, havuz başında veya orman yürüyüşleri sırasında okunacak kitapları satın aldıklarından seçmiyor da yayınevlerinden gelen kitaplara ağırlık veriyor, bu yüzden adamın belli bir okuma düzeni olduğunu söylemek zor. Rastgele atışlarla seçilen metinlerin tamamı bitirilmiyor, Hornby beğenmediği metinleri yarıda bırakıyor ve dergi politikası gereği isimlerini anmıyor, böylece metinlerin ne kadar gudubet ve ölümcül olduklarını rahat rahat anlatabiliyor. Hornby'nin diline düşmek istemezdim açıkçası. Gerçi benim öyküler için de genellikle gömücü şeyler okudum ama bu adamın kurduğu eleştiri düzleminden çok uzaktı hepsi, genellikle metinle ilgisiz şeylere odaklanıldığı için pek bir iz bırakmadan geçip gitti. Hornby'nin de yeterince gömüldüğünü sezebiliyoruz; kendi metinleri için söylenenlerden sağ kurtulup işine gücüne bakmış ama bunun ardında önceliklerin ağırlığı var, mesela otistik bir çocukla yaşamak olumsuz eleştirilerin etkisini neredeyse sıfıra indirmiştir, bence. Sonuçta The X-Files'taki Cigarette Smoking Man'in durumuna benzer bir durum yok, herhangi bir şeyi yaratmak bile kişisel tatmini sağlar, dışarıdan gelecek tepkiler ikinci planda kalır.
Ana başlıklara değineceğim. Salinger meselesinin yer aldığı ilk yazı. Hornby manifestosunun ana hatlarını çiziyor burada, ilk maddede satın aldığı her kitabı okumayacağını bildiğini söylüyor Hornby, biliyor. Biliyor, evet, hepsini okumayacak ama okumaya niyeti var. Niyeti iyi. O yüzden istifçilik haricinde bir işse kitap almak, o zaman gönül rahat. Şahsen ömrüm boyunca bana yetecek kadar kitaba sahip olmama çok az kaldıysa da yine alırım ben, hepsini okuyabilirim. Teknolojinin o kadar ilerlediğini görürsek bilincimi bedenimin dışında bir şeye aktarabilirim ve aslında pek az kitaba sahip olduğumu görüp üzülürüm, anlıyor musunuz, bunların hepsini okuyacağım ben. Bir de bazı kitapların ıskalanması hadisesi var, Hornby buna da değiniyor. Bu yazıları kırklı yaşlarının ortalarında yazdığını düşünürsek Salinger'ın birkaç kitabını ilk kez okuduğunu görünce kimileri şaşırabilir ama bu iş böyle, Hornby belki de kendini küçük düşürdüğünü söylüyor ve bazı şeyleri okuduğunu, bazı şeyleri okumadığını belirtiyor. Klasikleri okumamış olan sayısız akademisyen, yazar, insan var, Karamazov Kardeşler'i, Suç ve Ceza'yı ve sair pek çok metni lisede okumuş ve pek bir halt anlamamış, aynı metinleri tekrar okuması gereken benim gibi bir dünya andaval var. Bunun bir formülünün olmadığına kani oldum, büyük büyük yazarlar klasiklerin neden okunması gerektiğine dair sayfalar dolusu yazabilirler ama nasıl mutlu olunuyorsa öyle okunmalı. Hornby bir yerde arkadaşının birinden bahsediyor, arkadaşı Dickens'ın Kasvetli Ev'inden başka bir Dickens metnini okumamış ve Hornby bunu öğrenince adamın başının etini yemiş, tekrar tekrar aynı kitabı okumaktansa yazarın diğer metinlerine yönelmesi gerektiğini söylemiş, utançmış Dickens'ın diğer metinlerini okumamak. Şahsen Çalıkuşu'nu okumadım diye utanacak değilim. Sanırım ömrüm boyunca Çalıkuşu'nu okumayacağım. Olasılıkların birleşip beni o kitabı okumaya yöneltmeleri gerek. Maymuna bir Shakespeare metni yazdırabilen zamanın bu etkisini hafife almamalıyım, ömrümle ilgili o iddialı cümleyi geri alıyorum ve Salinger'a dönüyorum. Hamilton'ın yazmaya çalıştığı Salinger biyografisi için ünlü yazarın "ininden çıkıp" Hamilton'ın avukatına yeminli ifade verdiğini biliyor muydunuz? Adam kendisiyle ilgili bazı bilgilere ulaşılmasını istemiyor ama anladığım kadarıyla bu Hamilton işleri iyice çıkmaza sokmuş, yüzyıllık yalnızlığına çekilen adamı evinden çıkarmış, iyi halt etmiş. Bir de 1930'larda kısa bir öykü karşılığında 2000$ kazanılabiliyormuş, bu da iyi.
Bir mesele daha; her şeyi birbirine karıştırdığından bahsediyor Hornby. Filmler, metinler, oyunlar, her şey birbirine giriyor ve sonuçta hiçbir şey doğru düzgün hatırlanmıyor. Ne halt etmeye uğraştığını sorguluyor Hornby, madem her şey birbirine karışacak, o zaman bütün bu uğraşın anlamı ne? Galeano'nun ütopya hakkında söylediklerini hatırlıyorum; arkadaşıyla bir etkinliğe katılmışlar ve arkadaşına zor bir soru gelmiş, ütopyanın ne işe yaradığına dair. Ütopyaya ulaşılmaz, her adım onu daha da uzaklaştırır, bir varış noktası yoktur. Arkadaşı bu duruma güzel bir cevap vermiş, ütopyanın hareket etmemizi sağlamasına dair. İlerlemek. Bu da böyle bir şey. İlerleriz, okuruz, izleriz ve her şey bir başka şeye dönüşür. Hornby'nin karıştırdığı onca şeyi yine kendisinin sözcüklerinde buluruz, o sözcüklerin oluşmasını sağlamışlardır. Yeterli. Bir insanı yapabileceğinden fazlasını yapmaya zorlamanın haksızlık olduğunu düşünüyorum. Bazı şeyler yapılır, bazıları yapılmaz. Bu kadar.Hornby'nin kafasının karışıklığını seviyorum, o karmaşadan çıkardıklarını da.