Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Dostluk nedir? Dostluk süper bir şeydir ama dostluk ve arkadaşlık bambaşka şeylerdir, metnin orijinal adı Conceptions of Friendship olduğuna göre meselenin sadece dostlukla sınırlı kalmadığını, hatta dostlukla pek de ilgili olmadığını söylemeye cüret ediyorum. Çeviride kaybolan bir şeyler var kısaca, arkadaşlığın tarih boyunca değişen anlamları bir şey, "dostluk üzerine" bir metin bambaşka bir şey, o yüzden bu metinde dostluk üzerine pek bir şey beklemeyin, en azından kendi dostluk kavramınız üzerinden. Dostluğun ne olduğuna dönersek, kendi bakış açımdan ele alacağım, valla bende beş adedinin mevcut olduğu bir şeydir ki içlerinden bir tanesi dosttan da ötedir. Bu özel tanenin temeli yirmi iki yıl önce atıldı, diğerleri on altı yıllık. Ne demek istiyorum, her türlü gerginliğin, kavganın, gürültünün, üzüntünün, sevincin, ayrılığın yaşandığı ilişkilerin bir araya geldiği özel bütünlerdir bunlar, dolayısıyla ortaklaşmış yaşamların birlikte ördüğü kırkyama benzeri yapılardır. İçlerinden birini on yıldır görmesem de bir araya gelsek on yıl önceki halimize döneriz, adım gibi eminim. Dost böyle bir şeydir. Sayıca azdır ve yaşamınızın güncelliğini paylaştığınız, paylaşmaya niyetli olduğunuz insandır. Arkadaş bambaşka bir şey, etimolojiye girmeyeceğim ama... başka bir şey işte. Bildiniz.
Türkçedeki ve İngilizcedeki üfürükten hitapları çıkaralım, geriye "dost" ve "close friends" kalıyor. Sanırım ikincisini akılda tutarak ilerlemek daha mantıklı, Lynch bu yakınlık üzerinden gitmiş gibi geliyor bana. Gerçi değişiyor bu, sözcük değişmese de sözcüğün doldurduğu anlam durmadan değişiyor. Antik Yunan zamanlarından günümüze gelene dek bu yakınlığın anlamı arkadaşlıkla dostluk arasında gidip gelmiş, işin derinliğinde sosyal, kültürel ve siyasi meseleler de var tabii; bunlar yakınlığın içeriğini itip çekmiş sürekli. Kenya'da yaşayan İk topluluğuyla Romalılar arasında bir paralellik bulabiliyor Lynch, Cicero'nun amiticia sözcüğüyle karşıladığı arkadaşlıkla -arkadaşlıktan kasıt o yakınlığı isimlendirmek, ilişkinin derinliğine dair bilgi vermek değil- İklerin bir tehlike karşısında birleşmeleri benzer durumlar aslında. Lynch'in bu tür karşılaştırmalarda kullandığı veya müstakil olarak yer verdiği arkadaşlık türleri pek çok kaynaktan alınıyor; Homeros, Platon, Aristoteles, Cicero, Montaigne ve Sartre gerek arkadaşlıkla ilgili, gerek insan ilişkilerinin arkadaşlık haricindeki doğasıyla ilgili mevzuya getirdikleri yeniliklerle kendilerine yer buluyorlar bu araştırmada. Ahlak konseptinden ötürü Kant da bir yerlerde karşımıza çıkıyor. Çok hoş. Akhilleus'un arkadaşlarını kollamasıyla İtalyan mafyasının üyelerinin birbirini kollaması arasındaki kıyas, bulunan benzerlikler benim hoşuma gitti açıkçası. Motosikletiyle Anadolu'yu gezen, gittiği yerlerde gitarını tıngırdatan arkadaşa "troubadour" diyebilir miyim mesela, birkaç yüzyıl önceki havayı şimdi aynen soluyabiliyorsa neden olmasın? Şartlar çok değişti ama aynı yaşam biçimini sürdürüyorsa, kültürler arasındaki dünya kadar farktan benzerlikler çıkabiliyorsa olabilir. Zorlarız ama olur. Deniz Aydemir var benim bildiğim, Lara Di Lara'yla bir dönem çalmadan önce dünyayı şöyle bir dolanıp farklı kıtaların müziğine eşlik etmişti. Uzak zamanlarda kalmış gelenekler bir yerlerde sürüyor, çağların ötesinde kalmış duygular -bence- sürüyor, dünya ne kadar değişirse değişsin.
Arkadaşlar arasındaki benzerlikler, farklılıklar olduğu gibi kabul edilmeli, tamam ama Üç Robot Yasası gibi bir şey çıkıyor ortaya, günümüze yaklaştıkça. İnsan kendisiyle arkadaş olabildikten sonra bir başkasıyla arkadaş olabiliyor, en azından ahlaki açıdan sorunsuz bir arkadaşlığın doğabilmesi buna bağlı. İyi insanların iyi arkadaş olabileceklerini söyleyen Aristoteles'e göre iyi/erdemli olabilmek yeterli. Oldukça basitleştirilmiş, günümüz dünyası için eksik bir tanımlama. Lynch'e göre iyi bir arkadaş olmak için iyi bir insan olmak gerekmez -ki insanın "iyi" olması ne demektir, bu da tartışmaya açık- dolayısıyla iyi arkadaş olmak insanın iyiliği hakkında pek de bir şey söylemiyor bize, zaten Lynch işin içine Hegel'i ve Sartre'ı da sokunca özne-nesne bağlantısı üzerinden insanın ve arkadaşının özne-nesne olarak değişimi de giriyor işin içine, bir insanı asla tam olarak tanıyamayacağımız fikri ortaya çıkıyor, bu da arkadaşlığın sınırlarını muğlaklaştırıyor. Aşk - Bir Alıştırma'da karşımıza çıkan insanı tanıma/insanı inşa etme süreçleri burada da yer buluyor; beklentiler, yargılar, edimler ve bilinmeyenler, kısacası ilişkilerle ilgili hemen her şey bir arkadaşlığın kurgulanmasında etkin. Jerome Neu'ya göre bunların yanına emeği, diğerkamlığı da eklememiz gerekir; arkadaşlık ve sair ilişkilerde gösterilen değer, harcanan zaman ve zamanın kalitesi üzerinden okunabilir. Aslında iş öyle yerlere gidebilir ki kallavi bir araştırma çıkabilir ortaya, ele alınacak pek çok disiplin var. Lynch yüksek lisans tezi olarak ele aldığı bu eserde çapı küçük tutmuş, derli toplu bir inceleme çıkmış sonuçta ortaya. Güzel.
Klasik dünyada dostluğa göz atıyor Lynch, Odysseus'un etrafındaki insanlarla kurduğu ilişkiye bakarak akrabalık ve kabile kavramının Homeros'un Yunanistan'ında olmadığını söylüyor. Konuk-dostluk var, bu dostlukta en beğenilen erdemler cesaret, sadakat ve fedakarlık. Duygusal herhangi bir bağ yok. Bir özne olmama durumu aslında; toplumsal beklentilere uymak dışında bireyin -henüz oluşmamış "bireyin"- yakın ilişkilere dair bir sorumluluğu, duygusu yok. Toplumsal sorumluluk, benmerkezcilik, hayatta kalma, işlevselcilik, bunlar var. Hetaery nam gruplarda dostluğa benzer bir şey göze çarpıyor ama ortak çıkarla hareket eden insanlar oluşturuyor bu grubu, kahramanlık yapıyorlar, savaşıyorlar, birbirlerini kolluyorlar. Bu kadar. Gruptaki homoerotik bağ da Antik Yunan eşcinselliğini ortaya çıkarıyor, başka bir mevzu.
Aristoteles'in öne sürdüğü üç farklı dostluk boyutu var: Çıkara dayalı, hazza dayalı ve İyi'ye dayalı. İyiliklere dayalı iyi dostluklar, asıl değerli olan bu, diğerleri bir nevi analoji. İyiliğe dayalı dostlukta insanları herhangi bir özelliklerinden ötürü değil, varlıklarından ötürü beğeniyoruz, var olmaları yeterli. Polis'in yurttaşları olarak iyi insanlar arasında kurulan kamusal dostluk, Aristoteles'in esas dostluktan kastı bu, bireyin varlığı yine önde değil. Cicero ve Montaigne bu türü değişen çağın toplumsal yapısına uygun olarak değiştiriyor ve yıkıyor. Cicero'nun zamanında rekabet, askeri hakimiyet kurma çabası var, amiticia bu açıdan önemli bir ilişki türü. Karşılıklı hizmet. Devletin gerekli kıldığı şeylere uyum sağlamayı kolaylaştırıcı ölçüde değerli. Roma'nın toprakları genişledikçe, diplomasi bir sanat haline geldikçe bu ilişki türünün ahlaki açıdan giderek yozlaştığını göreceğiz, parçalanma tam da bu noktada başlayacak ve kamusal alanla bireysel alan ayrışmaya başlar başlamaz arkadaşlığın içeriği de değişmeye başlayacak. Montaigne, günümüzün anlayışına daha uygun bir arkadaşlık konseptinin çizgilerini ortaya çıkardıktan sonra felsefe de bu yeni temel üzerinde çalışmaya başlayacak, sanatçının Rönesans'tan sonra sanatçı olması gibi insan da benzeri büyük değişimlerden sonra insancıl ilişkiler kurabilmeye başlayacak, en azından bu biçimde kurgulanabilecek.
Günümüze doğru geldikçe, bahsettim bunlardan, dostluğun ne olduğu, ne olmadığı, dürüstlük, özgecilik, bencillik ve benzeri pek çok mesele ele alınıyor, Kant'ın ahlakla ilgili fikirleriyle dostluğun doğası arasında benzerlikler ve farklılıklar kuruluyor, bir dünya şey.
Kısacası dost iyidir. İnsan olmanın gerektirdiği bir şey olduğu söyleniyor bir yerde, doğrudur. Dostu düşmana çevirmek de insan olduğumuzu gösterir, dostu üzmek de gösterir, dostla birlikte yaşamın zirve noktasına varmak da gösterir. Ortada dost varsa her şey daha süperdir. Şahsen dostlarımın yanında değilken tam olarak kendim olamadığımı düşünüyorum. Mesela bir kavgaya girsek Homeros'un zamanındaki dostluğa dönüşür aramızdaki şey, başına kötü bir şey gelen dostum için gereğince üzülemezsem insan olduğumu, zıtlıklarla var olduğumu hatırlarım, dostluğun her kapısı kendime, bir başkasındaki kendime, kendimdeki başkasına falan, çok acayip yerlere çıkar. Manyak manyak işler olur. Her şey kafayı yer. Dost süper bir şey laan!
Odama yapraklar düşüyor bu arada, penceremin önündeki ağaçlardan. Bu ağaçların dikildiği zaman çocuktum, can suyu verilirken oradaydım, apartmandan çekilen hortumla birbirimizi ıslatıyorduk arkadaşlarla. Ben de bunları bir şekilde tez yazmalıyım. Neyse, Demirel'in öyküleri. Demirel kendi parmaklıklarını özenle yaratmış, öykülerin her birinin kendine özgü bir sesi, dünyası var. Karanlık dünyalar. Yıldırım Keskin'in öykülerine benzer büyülü durumlar var, Samarakis'te de benzerleri vardı, Bloom mu diyordu üçüncü dünyada yazılan metinlerin çoğunun bir nevi baskıcı rejim alegorisi olduğunu? Zamanında bayağı tartışılmıştı bu görüşü doğuran konu, Adichie'nin karşı argümanları falan çok sağlam bir eleştiri getiriyordu mevzuya ama çok dağıttım, toparlıyorum, öykülere dönüyorum. Özel Cezaevi, kitaba adını veren öykü. Diyalogla başlıyor, anlatıcıyla ikinci veya kaçıncı olduğu bilinmeyen kişiliği, belki bir arkadaşı arasında geçen diyalogdan anlatıcının özel cezaevine girmesinden çok önce yazılmış bir öykü olduğunu, anlatıcının hikâyesiyle o öykünün birleşeceğini, böylece yepyeni bir anlatı oluşacağını görüp tamamen anlatıcıya dönüyoruz, diğer kişi ara ara karşımıza çıkıp diyalog kuracak ve anlatıyı biçimlendirecek.
Anlatıcı işinden ayrılıyor, kendisini bir yerlere sabitleyen bağlardan kurtuluyor ve birini bekleyen bir kız üzerinden geçmişiyle hesaplaşıyor, kaçırdığı onca şeyi düşünüp kendi kendine avunuyor, artık cezaevine gidebilir. Yola çıkmadan önce bir arkadaşına rastlıyor, arkadaşı onu gitmekte olduğu adliyeye götürüyor. Anlatıcı için adaletin simgesinin gözlerinin açık olması gerektiğini görüyoruz, her şeyi bilen bir gözün teraziye veya tarafsızlığa ihtiyacı yok, zaten kararlar doğru olarak alınacağı için erdemli bir insan adaleti sağlayabilir. Sonrası cezaevi, hatta zindan. Gereken parayı toparlıyor anlatıcı, altı aylığına kitap bile okuyamayacağı bir hücreye giriyor. Yalıtılmışlık. Uyarılmanın neredeyse hiçe indirgendiği bir ortamda yatağın uçması, parmaklıkların biçim değiştirmesi, anlatıcının tek hücreli bir canlı olarak yaşamaya başlaması, her şey mümkün. Amaç bir anlamı bulmak, anlam arayışı hiçbir şeyin ortasında da sürüyor, bir nevi logoterapi. Diyaloglardan birinde anlatıcının kendini kapatarak yaşamdan kurtulabileceğini düşündüğünü öğreniriz, gerçekleşmeyen bir hayal. Sonuçta altı ay dolar, zaten kilitli olmayan kapıdan -Auster'ın metinleri arasında gezinen bir metninde de kilitli olmayan kapının aslında tutsak olmayışı imlediğini hatırlıyorum- çıkan anlatıcı, yağmur altında yürürken iki ölüyle, iki çukurla ve ölüleri çukura sokacak insanlarla karşılaşır. Ölüm karşısında son anlam kırıntısını yakalar, "yakan ışığa uçan kelebekler gibi" koşmaya başlar. Son.
Kukla nam öykü. Banliyö treninde unutulan bir paketin içinden çıkan kukla ele geçirilir ve anlatıcının çizgileri bulanıklaşır, iki anlatıcının diyaloğundan yaşamaya dair küçük bir mucize çıkar, anlam bir an için parıldar ve kaybolur. Son istasyonda kukla aynı poşete, aynı yere konur. Anlık bir büyü işte, şahane.
Karanlıkta Resim Yapan Adam'da bir adam ve bir adam daha var, Demirel'in tercihi. Resim yapan adam, diğerini atölyesine davet eder. Işık yoktur, karanlıkta yürürler ve tabloları incelerler. Davet edilen adam hiçbir şey görmez, bir resim dışında. Gördüğü resmi çok beğenir, ressam resmi adama hediye eder ve adam giderken arkasından bakıp görebilen bir kişinin çıkmasını uzun süredir beklediğini söyler. İnancını hiç kaybetmemiştir. Aslında her şey karanlıktadır; bir araya getirilen onca sözcük, fırça darbeleriyle biçimlenen onca resim, aydınlıkta bile karanlıktadır, görülene kadar.
Kunduracının Mavalı için Kurtarıcı'yı bekleyen kentlilerin Kurtarıcı'nın gelmeyeceğini öğrenmeleriyle kurtulmaları konulu bir öykü denebilir. Kunduracı'nın Zerdüşt rolü sağlamdır, kendisini dinleyen insanlara yaptığı açıklamalar bir şeylerden kurtulmayı bekleyen, atıl toplumu yeterince sarstı mı bilmiyoruz, yaptığı konuşmadan sonra Kunduracı basıp gidiyor ama şöyle sağlam bir sarsıyor dinleyenleri, kenti bambaşka bir istikamete sokup ortadan kayboluyor. Bir anti-peygamber olduğu söylenebilir. İyi adamdır, Tanrı'yla birlikte çoğu şeyin sınırlarını baştan çizmiştir.
Birkaç öykü daha var, onlar da pek sağlam. Özellikle Koltuk Destekleri için ne diyeyim bilemiyorum, bizdeki en sıkı öykülerden biri olabilir.
Kemal Demirel'in neyine rastlarsam okurum bundan sonra, kaçmamalı.
"El Yazması Tekniği" gibi bir şey diyordu MacKay; şişeden, raftan, bir yerden çıkan anlatı. Direkt bir anlatı katmanı oluşturuyor, yazmanın içerdiği anlatıyla ana katman arasında bağlantılar kuruluyor, birbirinden bağımsız iki bölümü birbirine tamamlatmak yaratıcı okurun işi haline geliyor. Güvenilmez anlatıcılı bir anlatının ana katmandaki aklı başında bir adam tarafından okunmasının kurmacanın ötesine taşınan bir sebebi olabilir, kardeşi William James'in yardımıyla psikolojinin kurmacayı çatan olanaklarından yararlanan Henry James, bir nevi kendi hikâyesini anlatıyor olabilir. Nocturnal Animals da benzer bir temel üzerine kurulu; kendisini seven adamı terk eden kadının kurmacada birkaç serseriye dönüşüp aynı adamın hayatını tekrar karartması denk bir dönüşümü içeriyor. Aşırı bir yorum muhtemelen. Belki de değil. Sonuçta elimizde çok önemli bir yazarın çok önemli bir metni var, dikkatle okumamız ve ana katmanda el yazmasının ortaya çıkmasını sağlayan Douglas'ın yorumlarıyla yazmadaki hikâyenin bağlantılarını bulmaya çalışmamız gerekiyor. Üstelik bir üçüncü kişi daha var işin içinde; ana katmanın anlatıcısı, Douglas'ın aşık olduğu iddia edilen adam. Douglas öldükten sonra yazmadaki hikâyeyi düzenleyen de aynı adam, biz bu düzenlenmiş versiyonu okuyoruz. Yazmadaki anlatıcı, Douglas ve ana katmandaki anlatıcı olmak üzere metin üç kez oluşturuluyor, yazmadaki anlatıcının etkinliğinden eminiz ama diğerlerinin etkinliğinden emin değiliz. James Hogg'ın çok katmanlı, meşhur metninden yüz yıl sonra ortaya çıkan Yürek Burgusu yine benzer bir karmaşanın ortasına bırakıyor okuru.
Mevzu bahis öyküde defterde yazanlara odaklanmadan öne Douglas'la yazmanın sahibi olan kadının arasındaki ilişkiyi anlatmalıyım biraz. Douglas, kadının yıllar önce kız kardeşinin mürebbiyesi olarak çalıştığını söylüyor. Aralarında aşka benzer bir şeyler doğmuş ama dile getirmemişler bunu. Onun yerine kadın başından geçen korkunç bir olayın hikâyesini anlatmış, yirmi yıl önceki ölümünden kısa bir süre önce de hikâyeyi yazdığı belgeyi yollamış. Hikâyenin anlatılan ve yazılan olmak üzere iki farklı versiyonu var ama biz anlatılanı bilemiyoruz, yazılan üzerinden ilerliyoruz. Birçok şey anlatılıyor ve birçok şey karanlıkta kalıyor, yüz yıldan fazla bir süredir eleştirmenlerin farklı çıkarımlarda bulunmalarının sebebi bu. Yazmaya göre kadın bir iş başvurusunda bulunuyor, Essex'teki bir kır evinde iki kardeşe, Miles'la Flora'ya öğretmenlik yapmak üzere. Çocukların amcaları yakışıklı bir adam, kadınla görüşüyor ve kadın adamdan çok etkileniyor, aşık oluyor hatta, belki de bu yüzden diğer öğretmenlerin aksine işi kabul ediyor. Adamın tek bir şartı var, hiçbir şekilde rahatsız edilmeyecek. Ne bir mektup, ne bir telgraf, hiçbir şey almak istemiyor. Kadın eve gidiyor ve tam bir kaosun ortasına düşüyoruz. Elde birkaç veri var, olay örgüsünü bu veriler üzerinden değerlendirmek gerekiyor. Bir, kadından önce orada çalışan öğretmen ölmüş. İki, Miles öğretmeninin ölümünden sonra yatılı okula verilmiş ama -şaşırtıcı olmayan bir şekilde- bilinmeyen bir nedenden ötürü okuldan atılmış, eve dönmüş. Üç, evde çalışan biri kadın, biri erkek olan hizmetçiler ölmüş. Dört, anlatıcı/kadın/öğretmen bu hizmetçilerin hayaletlerini görüyor ve kendinden başka hiç kimse hortlakları görmüyor. Beş, çocukların hizmetçilerle bir geçmişleri var, ortamı tekinsizleştiren davranışları da cabası. Altı, evi çekip çeviren Bayan Grose, anlatıcının yakın arkadaşı haline gelmesine rağmen gerek korkusundan, gerek başka sebeplerden anlatıcının yanında olmuyor her zaman; bazen destek olduğunu görüyoruz ama sonlara doğru kadının kayışı kopardığını düşünüyor. "Bu sıralarda o kadar çok şey oldu ki anımsadıklarımı biraz açık seçik bir hale getirebilmek için nasıl büyük bir beceri gerekeceğini düşünüyorum." (s. 36) Kadının şahit olduğunu düşündüğü doğaüstü olaylar bir yana, bu olaylarla hane halkı arasında kurduğu bağlar gerçekliği tamamen çarpıtmasına yol açıyor, örneğin çocuklar çoğu zaman birer melek olarak görülseler de yeri gelince hortlaklarla işbirliği yapan tekinsiz insanlara dönüşüyorlar. Tek bir bilincin görüşüyle hareket ettiğimiz için hiçbir şeyden emin değiliz, kadın da emin değil. Emin olduğunu düşündüğü noktalarda çocuklarla yaptığı konuşmalar kafasını karıştırıyor, karışık kafası Bayan Grose'la konuşunca toplanıyor, iki durum arasında gidip geliyor. Amcaya mektup yazmaya niyetlendiği sırada, hatta niyetini eyleme döktüğünde Miles'ın mektubu yok ettiğini görüyoruz ve bunu çocukluğuna verip vermeme konusunda kararsızlığa düşüyoruz. Eleştirmenler hortlakların gerçek olup olmamaları üzerinden sayısız teori üretmişler, Freudyen okumalar, feminist okumalar alıp başını gitmiş, sonuçta gizemini korumaya devam eden bir metin çıkmış ortaya.
Ormandaki Canavar, kurgusuyla da modern edebiyatın en önemli öykülerinden biri. John Marcher, May Bartram'la karşılaştığında kadını yıllar öncesinden tanıdığını düşünür, kadın da aynı izlenime sahiptir. Sonradan anlaşılır ki gerçekten tanışmışlardır ve Marcher, gerçekleşmesini beklediği korkunç şeyden on yıl önce de bahsetmiştir. Bir şey olacaktır ama ne olduğunu Marcher dahi bilmemektedir, Marcher sadece beklemektedir ve beklerken sadece olacak olanı düşünür, başka hiçbir şey düşünmez. "Marcher", sadece yürür ve ne etrafındaki manzaranın çürüdüğünü, ne de içindeki dünyanın kuruduğunu görür. May'le yakınlaşır, hatta yaşamlarını birleştirirler ama beklenen canavarla yüzleşme meselesinde May'in yakınında olmasını istemez Marcher, kadını uzak tutar, yaşamından da. Kadın nihayetinde ölür, Marcher tek başına yolculuklara çıkar ve beklediği canavarın aslında yaşamın ta kendisi olduğunu anlar, May tarafından sevilmiştir ve bu sevgiyi fark etmeyerek aslında canavarı alt edecek olan tek silahı kaybettiğini fark eder. Finalde canavarı görür, kendisini canavardan korumak için açık bir mezarın içine atar. Kendi bencilliği, yaşamını aslında bir başına sürdürüşü sonunu getirmiştir, yalnızlığı heyula gibi yaşamına çöker.
Daisy Miller, öyküye adını veren Amerikalı kızın Avrupa'nın ahlak anlayışıyla uyuşamamasının öyküsüdür. Diğer James öykülerinde olduğu gibi bu öyküde de sembolleri görmek gerekir; şehirlerin simgelediği anlamlar, karakterlerin adları tarafından sembolize edilmiş davranışları ve benzeri pek çok şey, öykünün anlam katmanlarını çoğaltır. James'in okura bıraktığı geniş alanda Daisy Miller hakkında pek çok fikir ediniriz; etrafındaki insanların ona bakışlarının etkisinde kalırız, kendisini savunduğu -aslında savunulacak bir şey yok ama okurun yönelişi önemlidir- bölümlerde yer yer hak veririz, bazen de kendimizi yargıç olarak bulup davranışlarını, mutluluğunu, istediği gibi yaşamasını yargılarız. Daisy Miller, yanında annesi olmadan tutucu Avrupalıların ortasında erkeklerle gezmektedir ve hakkında bir sürü dedikodu türetilmesine sebep olmaktadır, mevzu budur aslında. Esas oğlanla arasında geçen, tarafları tartan ilişki de öykünün çatışma noktasını oluşturur; adam Daisy Miller'ı ıskalar çünkü teyzesi -halası da olabilir, hatırlamıyorum- kızın edepsiz, ahlaksız olduğunu söyleyip durur, etraftaki insanlar da öyle. Daisy Miller, birlikte gezmek istediği insanlarla gezmektedir, hepsi bu.Mutlaka okunmalı.
İspanyollardan İngilizlere geçtikten sonra İngiltere'nin sömürgeleştirdiği toprakların insanları ilginç karışımlar oluşturuyorlar. Trinidad böyle bir karışımın başkentlerinden biri, çok küçük bir ada ülkesi. Halkının yarısına yakınını sömürge zamanlarında Hindistan'dan göç eden Hindular oluşturuyor, yerli siyahiler de Hindular kadar kalabalık, ayrıca çok fazla etnik unsur var adada, postkolonyal kazanda karışıp duran insanlar giderek birbirlerine dönüşüyorlar, köklerini korumaya çalışırlarken toplumsal etkileşimler gelenekleri ortaklaştırıyor, İngiliz mirasının yanında ABD'yle dirsek temaslarının başlaması da dinamik bir sosyal yapı oluşturuyor haliyle. Sömürülmekle geçen yüzyıllardan sonra ustalarından bir şeyler kapan insanlar, bağımsızlıklarını -görünürde- kazanmalarından sonra benzer tekniklerle birbirlerine karşı üstünlük kurmaya çalışıyorlar, aslında ortalık her an karışabilir ama sağduyulu insanlar da yok değil. Dünya çok acayip; birlikte yaşadığımız insanları "ülkemizden" atabiliyoruz, onları öldürebiliyoruz, doğruluğundan emin olunmayan bir tanecik haber bile yol açabiliyor buna. Her an taşmaya hazır kaç kazan var acaba, bu büyük biraderlerin hazırda tuttuğu? Biraz daha eşeleyince görüyorum ki ABD buradan doğalgaz sağlıyormuş, Naipaul petrolden de bahsediyor bir yerlerde, buradan ve Kanada'dan edinilen gaz koca ülkeye yetiyormuş. İspanyollardan İngilizlere geçiş anlam kazandı böylece, bir de metinde II. Dünya Savaşı çıkar çıkmaz adaya Amerikan askerlerinin neden geldiğini de anlamış oluyoruz. Her an karışabilecek bir ülkede kukla iktidarların varlığı da elzem hale geliyor biraderler için, insanlar sosyal bir kaosa her zaman açık. Kısacası burası modern bir sömürge, Naipaul doğduğunda tipik bir sömürgeydi, kolonyal dönemin kalıntılarından biri halinde şimdi.
Anlatıcı çocuk, futbol oynarken ayağı eline verilince Ganeş Ramsumair'in yardımına ihtiyaç duyuyor. Çocuğun annesine göre Trinidad'daki doktorlar için kahvaltıdan önce birkaç adam öldürmek günlük bir iş, o yüzden Ganeş'ten medet umuluyor. Ganeş bir şifacı, bir öğretmen, bir kanaat önderi, her şey olabilecek/olan bir adam. Hikâyesini çocuğun ağzından dinleyeceğiz, çoğunlukla tanrısal bir görüye kavuşan bu çocuk, Ganeş'in gençliğinden itibaren gelişimini yakından takip edecek, diyaloglarını kusursuz bir şekilde aktaracak. Pek sağlıklı bir olay değil, çünkü çocuk nereden biliyor mesela onca şeyi? Miguel Sokağı'ndaki anlatıcı velet her şeye şahit oluyor da anlatıyor, iyi de bu metninde Naipaul bunu neden yapıyor? İlk metni olduğu için ters köşeye mi yattı? Belki de çocuk Ganeş'in otobiyografisi olan Suç Yılları'nı kendi yazmış gibi anlatıyordur, bilemiyoruz, şimdi tekrar gözden geçirince bu konuda herhangi bir veriye rastlamadım. Neyse, çocuk Ganeş'in elinde iyileşiyor ve adamın yavaş ama emin adımlarla yükselişini herkes gibi izliyor. Bin beş yüz kitap okumuş olan, en ufak haksızlıkta müdüre zılgıtı çekip istifayı basan ve öğretmenliği bırakan, mistiklikten siyasete doğru ağır ağır ilerleyen bir adamın hikâyesi bu; Ganeş Ramsumair bütün o sosyal hırgürün içinde, karikatür havası uyandıran adamların arasında bir karikatür, Trinidad'a güneş gibi doğuyor. Bir bakalım.
Diyaloglardaki İngilizceyi değerlendirmek gerek. Çevirmen Süha Sertabiboğlu'nun düştüğü bir not var; adada kullanılan İngilizce haliyle coğrafyaya ve adanın insanına göre biçim değiştirmiş, bozulmuş bir İngilizce olduğu için bozuk İngilizceyi diyaloglarda vermek gerek ve Naipaul çevirmeni Filiz Ofluoğlu için bunun Türkçede bir karşılığını bulmanın yolu bulunamamış, dolayısıyla kendince bir bozukluk yaratmış Sertabiboğlu. Bence iyi kotarmış, şahıs ekleriyle fiil çatılarını tokuşturarak bozulmayı dilimizde de yansıtabilmiş. Bu önemli; Ganeş'in ve etrafındakilerin refah düzeyleri yükseldikçe konuşmaları da farklılaşıyor, kendilerine kibarlık kattığını düşündükleri bir biçimde konuşurlarken iyice anlaşılmaz bir hale geliyor söyledikleri. Başlarda böyle bir şey yok tabii, Queen's Royal College'da dört yıl geçirip çalışmaya hazır hale gelen Ganeş'in zengin olmasına daha çok var. Oğlunun okumasını isteyen babası, Ganeş'i koleje gönderiyor ve bir süre sonra ölüyor, oğla tükenmek üzere olan bir petrol kaynağından az bir gelir kalıyor. Başlangıç için bir sermaye. Anne zaten vefat ettiği için Ganeş'in kimsesi kalmıyor, bir başına mücadele etmek zorunda. Ramlogan nam tüccar ve kızı Lila ortaya çıkınca hayat biraz daha kolaylaşıyormuş gibi gözüküyor ama bu Ramlogan'ın Şener Şen'in kurnaz karakterlerinden pek bir farkının olmadığı anlaşılıyor bir süre sonra. Aslında dünyanın iki ucu arasındaki benzerlik dudak uçuklatıcı; pek çok bölümde karakterler oldukça tanıdık geldi, sanki bizim sokaklar anlatılıyormuş gibi. Aynı katakulliler, aynı tepkiler, aynı duygular. Az gelişmiş toplumların ortak özellikleri kolaylıkla belirlenebiliyor. Mesela bu Ramlogan ve kızı, Ganeş'in "adam olabileceğini" anladıklarında adama yapışıyorlar, Ganeş Lila'yla evleniveriyor ve Ramlogan'dan sıkı bir dünyalık koparıyor. Ganeş'in aptal olmadığını biliyoruz, akıllı olabildiğini de biliyoruz ama tam olarak ne olduğunu -sanırım- bilemiyoruz, ticari zekası son derece gelişmiş ama kültürler arasında gidip geldiği ve psikolojik derinliğine hemen hiç inilmediği için sadece eylemlerinden tanıyoruz kendisini. Geleneklere uyuyor, mesela karısını dövmesi Trinidad için kültürel ve kaçarsız bir olgu. Bunun yanında giyim kuşam olarak kendi geleneğini ve Batı geleneğini işine geldiği bir şekilde takip etmesi de dikkat çekici. En basit tabirle kendisinin bir oportünist olduğu söylenebilir. Halkı eğitmek için kitaplar yazıyor ama kendi kazancı daha önemli örneğin. Bir yandan Batı kültürünü kendi topraklarında yaymak istiyor, Batı'ya eklemlenmemenin felaket getireceğini düşünüyor. Etrafındaki insanlar çıkarına göre sürekli değişiyor, hatta kendisini terk eden Lila bir süre sonra geri dönüyor, ticari başarı geldikten sonra. Müthiş bir kaypaklık var, paranın değiştiremeyeceği hiçbir şey yok.
Kolaylıkla değiştirilebilen kodlar sağlam ilişkilere izin vermiyor. Lila'nın modernliği ve haddini bilmemesi bir kurulumun ürünü. Başkaları tarafından yaratılmış ve Ganeş'e itelenmiş bir fikir. Kitap yazması, masörlüğe başlaması, hatta masörlük yaparken okuduğu kitaplardaki teknikleri kullanarak aslında psikoterapi uygulayarak hastalarını iyileştirmesi başkalarının yardımıyla çıktığı yolda kendi doğrultusunu bulabildiğini gösteriyor ama insanların bir doyum noktası yok, Ganeş'i istedikleri yere sürüklüyorlar. Ganeş de bir süre sonra -içindeki umut tükenmeye yüz tutunca, belki- benzer işlere girişiyor ve insanları manipüle etmeye başlıyor, ister istemez. Miguel Sokağı'nda Erkek-Adam olarak geçen, bu metinde Adam-Adam adıyla anılan bir karakter, Ganeş'in Tanrı Bana Dedi ki metnini okuduktan sonra Tanrıyı gördüğünü, kendini çarmıha gereceğini söylüyor ve kendini taşlatıp tımarhaneye postalanıyor. Bu arıza herifin hikâyesi için müstakil bir bölüm ayrılmış, Miguel Sokağı'nı anlatırken ele alacağım. Kısacası Ganeş de yoldan çıkmaya başlıyor ağır ağır, özellikle siyasete atıldıktan sonra. Mücadeleleri, alt ettiği insanlar ve alt edilme hikâyeleri, çarpık demokrasinin olumsuz çıktılarının güzel bir özeti. Son bölümde Ganeş'in bu konuda dönüşümünün tamamlandığını görürüz; anlatıcı çocuk İngiltere'de üniversite okurken memleketinden birkaç devlet adamının bir konferans için İngiltere'ye geleceğini öğrenir, Sömürgeler İdaresi bu devlet adamlarını karşılamasını rica eder çocuktan. Çocuk gara gider, yıllar önce masör olarak gördüğü adamı takım elbise içinde, çok önemli bir devlet adamı olarak tekrar görür. "Pandit Ganeş Ramsumair!" diye seslenir, karşısındaki adem gayet soğuk bir tavırla onu düzeltir: "G. Ramsay Muir." Ad da değiştiğine göre kimlik oturmuştur, politik kimlik son noktadır ve Ganeş tekamülünü tamamlamıştır, o da bir sömürücü haline gelmiştir.
II. Dünya Savaşı'nın toplumu değiştirme hikâyesi bir yana, sömürgelerdeki yaşamların birkaç dünya arasına sıkışarak aldıkları biçime dair de önemli bir metin bu. Kara mizah, komedi, bir güzel karışım. Naipaul'la tanışmak için dört dörtlük bir roman.
Naipaul'un bir sözü var, birkaç metninden ibaret olduğuna dair. Otobiyografik öğeler baskın, Trinidad'ın sokaklarında geçen bir çocukluğun yansımalarını okumaya devam ediyoruz. Mistik Masör'de olduğu gibi yine bir çocuğun gözünden ama anlatıcı bir çocuk değil, yıllar sonra çocukluğuna bir yetişkinin penceresinden bakan, olgun bir anlatıcı. Böylece gerçekliğin çocuksu büyüsü devreden çıkıyor ve katı gerçeklerle karşılaşıyoruz ama o coğrafya öylesi bir renk bolluğu içeriyor ki karakterlerin davranışları, bir arada yaşamaya çalışan insanların kökenlerinin, dinlerinin, her türlü farklılıklarının ortaya çıkardığı karmaşa zaten sihirli bir dünya yaratmış oluyor, o yüzden büyülü bir gerçekliğin kökenini daha toplumsal bir temele dayandırmak gerek, en azından bu metin için. Naipaul gençliğinde İngiltere'ye gidip orada okuduğu, orada yaşamaya başlayıp metinlerini kaleme aldığı için geçmişine daha uzak, daha objektif bir pencereden bakabilmiş gibi geliyor bana, bu metin Trinidad'da yazılmış olsaydı bambaşka bir şey okuyor olabilirdik. Coğrafya üsluptur diyebiliriz. Dedim gitti. Kapağa da dikkat çekmek istiyorum, sokakta siyahi insanlar da yaşıyor ama yine bir Hint nüfusu ağırlığı var, gerçi bu ırksal meseleler kanıksanmış durumda, en azından kökeni bilinmeyen bir zamana dayanan çatışmaları, nefret eylemleri gerçekleşmiyor. Dedikodu fasıllarında siyahiler hakkında bazı kaba esprilere, eleştirilere denk gelebiliriz, hatta beyazların doğurganlıkları konusunda ipe sapa gelmez laflarla karşılaşabiliriz ama bu noktadan ileri gitmez ön veya olumsuz yargılar. Amerikalıların kendilerini sömürdüklerini bilirler, yine de iş verdikleri için beyazların etrafında dolaşırlar. Yoksulluk, sinmişlik öyle bir raddeye gelmiştir ki kendilerine sınıf atlatacağını düşündükleri her etkeni kabul ederler, onur ve erdem gibi kavramlar ikinci planda kalır. Zaten sokağın hafızası da yoktur pek; son bölümde anlatıcı okumak için İngiltere'ye gitmek üzere uçağını beklerken altı saatlik bir rötarın haberini alır, annesiyle birlikte sokağa döner ve çoktan unutulmuş olduğunu görür, önceki bölümlerde anlattığı karakterlerden hemen hiçbiri gidişinin farkında değil gibidir. Yaşadığı yerde her şeyin ne kadar geçici olduğunu anlar, toplumun hafızası hiç oluşmamış gibidir ki dinamik bir toplumun, gelip gideninin eksik olmadığı bir coğrafyanın doğal sürecinden bir parçadır bu. Bir sokak üzerinden bir devri, bir üçüncü dünya ülkesini ve insanlarını anlatmaktadır Naipaul, hemen her yönden.
Her bir bölümde bir karaktere yoğunlaşılıyor. Bu karakterler başka bölümlerde de ortaya çıkıyorlar, sokakta neyin kimle yaşanacağı hiç belli değil. Tipik bir anlatım kullanılmış, kronolojik seyirde ilerleyen olaylar karakterlerin yıkımlarını ve zaferlerini -daha çok yıkımlarını- anlatıyor. Her bir deneme yeni bir yenilgiye yol açıyor, sanki o adadan kurtulmanın bir yolu yok gibi. Bir tek anlatıcı çocuk yırtıyor, o da rüşvet yoluyla. Rüşvetin verildiği adam Ganeş, Mistik Masör'ün esas oğlanı. Çocuğu İngiltere'ye göndermek için belgeleri Ganeş toparlıyor, hayır duası ve iki yüz papel alıyor, yüz papeli anneye geri verip anlatıcı oğlan için üst baş almasını söylüyor falan. Ahlak felsefesine hiç giremeyeceğim, rüşvetten iyiliğin çıkma mevzusunu okur düşünsün, ben kendimce bir çıkarım yaptım. Kısaca şöyle, toplumda yozlaşma had safhada, son bölüme kadar anlatıcının annesinin pek bir olumsuz yönünü görmeyiz ama en sonda rüşvete karşı çıkanların rüşvet verecek gücü olmayanlar olduğunu haykırması, eh, bu bir fikir verir. Yukarıda bahsettiğim tartışmanın kaynağı olan Naipaul metnini henüz bilmiyorum, Naipaul Müslümanları kızdıracak bir şeyler yazmış olabilir ama bu noktada Hindular da benzer bir kızgınlığa sahipse, yazar geri kalmış bütün ülkelerde yaşanabilecek şeylerden bahsediyor aslında, ülkemizde her gün bir örneğini görebiliriz, başka bir şey yok. Herhangi bir saldırı yok, karakterlerin genelleyici bakış açıları yazara ne ölçüde atfedilebilir? İnce mesele. Diğer metinleri okudukça bu bahse döneceğim.
Birkaç bölümden bahsedeyim, Bogartlı olandan başlayabilirim. Bu arkadaş adını artistten alıyor tabii, dönem hakkında da bilgi sahibi oluyoruz böylece, iki büyük savaşın ortasında bir yerdeyiz ama ikincisinden pek uzak değiliz. Bogart'ın giyimi kuşamı yerinde, fiyakalı. Adam bir süre ortadan kayboluyor ve aylar sonra ortaya çıkıyor, hamile bıraktığı bir kızla evlenmek zorunda kalmış ve arkadaşlarıyla birlikte olmak için geri dönmüş. Kadınlarla erkeklerin ilişkileri genellikle yıkıcı bir etkiye sahip, hemen her karakterin başından geçen birkaç macerayla karşılaşırız, herifler ortadan kaybolup geri dönerler ve gitmeden önceki yaşam standartlarından daha düşük bir yaşam düzeyi tuttururlar. Acılarını öyle veya böyle unuturlar, yaşamlarına devam ederler. Yeni bir hata yapana kadar. Popo'ya bakalım, bu adam biraz yaklaşıyor sihre. Marangoz, adsız bir şey yapmaya çalışıyor ama ne olduğunu kendi de bilmiyor, durmadan bir şey yapıyor bu yüzden. Evleniyor, para için bir şeyler yapmaya başlıyor, sanatını bırakıyor ve sonrasında mutsuz oluyor, kadın bunu terk ediyor sanırım, Popo kafayı yiyor, hapse giriyor, bir dünya şey. Yine genelleme yapayım, karakterlerin çoğu polisçe tartaklanıyor veya hapse atılıyor. Adalet mekanizması yarım yamalak işliyor, rüşvet veremeyen parmaklıkların ardına gidiyor. Böyle bir dünya, çok acılı ve çok renkli. Hemen her mevzu için bir kalipso yazılıyor ve o coğrafyanın kültüründen parçalar bu şarkılarda yaşıyor, bizdeki hikâye anlatıcıları gibi. Çok uzaklarda bir yerde yaşanan dikkate değer olayları şarkılardan öğrenebiliyoruz, şimdinin ajansları gibi çalışıyor kültürün mekanizmaları. Erkek-Adamlı bölümle bu bahsi kapatayım; Adam-Adam olarak görüyorduk kendisini Mistik Masör'de. Ganeş'in yazdığı bir kitap kafayı yedirtiyor adama, zaten yemeye meyli de varmış, denk gelmiş. Tanrıyı gördüğünü söylüyor, kendini çarmıha gerdirtiyor, taşlatıyor ve taşların boyutu büyüdükçe aklı başına geliyor, herkese küfretmeye başlıyor, en sonunda akıl hastanesine tıkılıyor. Karakterlerin çoğu delirmekle delirmemek arasında kararsız kalmış gibi görünüyorlar, aslında bunun pek de bir önemi yokmuş gibi.
Biçimsel bir yenilik yok ama Naipaul'un böyle bir kaygısı yok anladığım kadarıyla, diğer metinlerine de bakacağım. Bu metni okumalıyız bence, Miguel Sokağı'nın benim sokağımdan pek bir farkı yok gibi gözüküyor. Deli Cengiz, Deli Nuri, Kaan, Zeynep neyse Hat, Morgan, Laura da öyle. Çok uzak bir yerden bir o kadar yakın insanlar, nefis.