Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Üç yıllık ömrünün kaldığını bilmeyen Mark Brian'ın gönderildiği Kızılderili köyünün adı Kingcome. Kral/Tanrı Mark için gelecek, köy için geleceği de söylenebilir. Metni misyonerlik faaliyetlerinin "yabanları" doğru yola itelemek için ne şekilde sürdürüldüğünün anlatımından ibaret olarak görebiliriz ama anlatılan tek bir hikâye bu görüşü eksik kılar. Bir Kızılderiliyle karşılaşan rahibin hikâyesi bu, ya da buna benzer bir şey. Rahip, Kızılderiliye cennetle cehennemden bahseder. Kızılderili için bunların bir önemi yoktur, anlatılana kadar. İnanmaya başlar başlamaz o da henüz gidilmeyen bir yerin özlemini ve korkusunu yaşamaya başlar ki gideceğinin de garantisi yoktur. Bir hikâye daha: Mark'ı Kingcome'a yollayan Başrahip, yazdığı bir mektupta Eskimo Taguna'dan bahseder. Kısa bir süre önce kutuplara gönderilen bir görevli, gittiği yerdeki topluluğun bir ferdi olan Taguna'nın rahip olmasını sağlar ve halkının sorunlarını çözmek konusunda Taguna'dan yardım ister. Taguna, sorunun ne demek olduğunu öğrenmek ister. Rahip, Taguna'yı üçüncü katın penceresinden sallandırsa ortaya çıkan şeyin sorun olarak adlandırılacağını söyler. Taguna noktayı koyar; kurtarılırsa her şey yoluna girer, düşürülürse hiçbir şeyin önemi kalmaz, öyleyse sorunu olan rahiptir, topluluğun insanları değil. "Bize ne yaptınız?" diye soran yerlinin sorusunun cevabı metnin bu kısımlarında gizli; beyazlar yerlilerin topraklarına geldiler ve inançlarını verip doğal kaynakları aldılar, tipik bir sömürü. Anlatılan hikâyenin sömürgeleştirme serüveni hakkında kilit noktalar taşıdığını düşünüyorum, bazılarına yer vereceğim. Bu mevzuyu bir kenara bırakırsak Mark'ın Kızılderililerle kurduğu ilişki üzerinden binlerce yıllık bir kültüre yakından bakma şansımız oluyor, bu iyi. Nehrin, ağacın, baykuşun ve pek çok varlığın kadim inanışlardaki yerlerini nasıl aldıklarını görebiliyoruz, doğa manzaraları müthiş bir dinginlik sağlıyor derken okur olarak yeşille mavinin içinde bir yerlerde kaybolduğumuzu hissediyoruz. Craven, yeni dünyayla eski dünyayı bir araya getirmeye çalışıyor ve başarıyor bunu; her ne kadar beyaz adamın tahakkümü rahatsız edici boyutlara ulaşsa da farklı inançların belli noktalarda bir araya gelebildiklerini görmek güzel.
Margaret Craven 1901'de doğup 1981'de ölmüş. Stanford'da tarih okumuş ve gazetecilikle iştigal etmiş daha çok, anladığım kadarıyla. Birkaç metni var, Again Calls The Owl sonuncusu. Baykuş bu kez Craven'ın adını söylemiş ve bir süre sonra Craven bu dünyadan göçmüş, Mark'ın kendi adını bir baykuştan duymasına imrenmiş olmalı. İnanışa göre bir baykuştan adınızı duyarsanız pek zamanınız kalmamış demektir. Mezarınızın üzerinde biri yürürse de ürperirsiniz. Brüksel lahanasını yoğurtsuz yaparsanız lanetlenmeniz çok olası. Bu sonuncusunu salladım ama yoğurt şart, hatta bana bu lahana işini öğreten hanımdan tarifini aldığım sosu dökmezsem başıma küller yağa. Kısacası Mark Birader işini kolayladıktan sonra adını duyuyor ve bir süre sonra göçüp gidiyor, görevini yerine getirdiği için de Başrahip'in umduğu gibi tam bir din adamı olarak ayrılıyor bu dünyadan. Kendisine ölümüyle ilgili bir şey söylenmemiş olması kısmı sanırım pek etik değil ama bunu söylemek için dini yönüm de pek müsait değil, Başrahip'in vardır bir bildiği deyip durmadım üzerinde. Kilise'nin böyle bir uygulaması olabilir; doktor bile hastasından bilgi saklıyorsa Kilise'nin gücü bireysel özgürlüklerin ötesinde demektir. Anlatı 1960'larda geçiyor bir de, insan haklarının nispeten geliştiği bir zaman. Neyse, İngiliz Kolumbiyası'nda Kingcome nam köye giden bir Mark var elimizde, kibar ve nazik bir insan kendisi, doktoruna göre iki yıl yaşarsa iyi. Başrahip'in has adamlarından Caleb da geliyor kendisiyle, yolda Kızılderililer hakkında bilgi veriyor. İstiridye kabuklarının olduğu yerde Kızılderililer var, potlaç olayında hediyenin altında kalmamak için neleri varsa verebiliyorlar, adetleri garip, modern dünyadan uzakta yaşıyorlar ve köylerinin dağılmaması için modernlikten uzak duruyorlar ama yakınlardaki kentte okulların ve iş imkanlarının olduğunu biliyorlar, çocuklar yavaş yavaş okula gitmeye başlamışlar ve beyaz adamın adetlerini benimseyip köye dönmüyorlar, buna benzer şeyler. Köyün kuruluş efsanesinde bile arketipik ögelere rastlamak mümkün; iki kardeş bir kurdun derisinin altında yolculuk yaparlarken köyün bulunduğu alana gelmişler ve biri yürümeye devam ederken diğeri evini yapmış, yerleşmiş. Kendi yansılarını köyün civarındaki coğrafi şekillere vermiş; köyün yerli dilindeki adı Ke, "içerlek yer" anlamına geliyor. Civardaki dağa Hup-Zo demiş, "Sesli Dağ". Coğrafya dili, dil coğrafyayı biçimlemiş. Bir toprağa duyulan aidiyetin sağlam temellerini burada görebiliriz. Hayvanlar, ağaçlar, rüzgar, nehir, her şey köyün bir parçasıdır ve köylüler kadar değerlidir, köy sadece bir toprak parçasından ibaret değildir, ruhu civarındaki ve içindeki her şeye sinmiş durumdadır. Kente giden köylülerin yarattığı üzüntüyü bir düşünün.
Mark'ın köyün adetlerini öğrenmesi zaman alıyor ama her birini de teker teker görüyor. Köylülerin ölülerini ağaçlara asmaları, ağaçlardan düşen ölülerin yosun tutan kafataslarının yaşamla ölüm arasında yarattığı ironinin cenaze memuru tarafından anlaşılmaması, ölen bir çocuğun cenazesinin ardından köydeki yaşamın hiçbir şey olmamış gibi normale dönmesi, pek çok şey. Ölünün ardından tutulan yas, ertesi günün doğurganlığı karşısında sönüyor ve yaşam tekrar başlıyor, her gün tekrardan. Köydeki yaşama uyum sağlayan Mark, zamanla köyün yaşlılarıyla ve gençleriyle tanışıyor, tabii öncesinde köylülerin dahil olduğu topluluğun adını öğreniyor: Kvakütıl. Telaffuzuna çalışıyor ve köyün bir parçası haline geldiğini hissediyor yavaş yavaş, insanlara yardım ettiğini gördükçe ve geleneklere giderek alıştıkça. Örneğin araştırma yapmak için gelen bir antropoloğun topluluğun adını yanlış söylemesi bile ona köylülerden biri olduğunu düşündürüyor. Kraliçe Victoria döneminden kalma resmi dili kullanmayı bırakıp teklifsizce konuşması da bir başka ilerleme oluyor, dil farklılıkları yavaş yavaş ortadan kalktıkça insanların arasındaki duvar da yıkılıyor. Başrahip'in amacı biraz buydu; insanlara yardımcı olmak ve Mark'ın bu yardımcı olma duygusunu tatmasını sağlamak. Bunların yanında hayatı da öğreniyor Mark; örneğin Kita'yla Gordon'ın aşkı ve Jim'in sonucu belirsiz bekleyişi insanlar hakkında bilmediklerini öğrenmesini sağlıyor. Jim Kita'yla evlenmek istiyor ama öncesinde Kita'yla Gordon'ın yaşaması gereken bir şeyler var, Jim Kita'ya kavuşacağını biliyor çünkü Gordon'ın Kita'yla uzun süre birlikte olmasının imkanı yok, Gordon taşkın bir ırmakken Kita durgun bir su, Jim'in iddiası bu. Gerçekten de Gordon kente okumaya gittiği zaman beyaz insanlara benziyor ve kendisiyle birlikte gelen Kita'yı bırakıyor, Kita yıkılmış bir şekilde köyüne dönüyor ve Gordon'dan olan çocuğunun doğumunu bekliyor. Jim, çocuğu kendi çocuğu gibi seveceğini söyleyip Kita'nın yanında oluyor. Böyle şeyler.
Tahakküm bahsi. Notlarımdan denk geldiklerimi alayım. Hükümetin dans törenini yasakladığını öğreniyoruz, böylece bir gelenek anlamsız hale gelmiş ve yeryüzünden silinmiş, artık dans etmiyor yerliler. Yaşlılar tehlikenin farkında oldukları için en başta dillerini korumak istiyorlar ve çocuklara dillerini öğretmeye çalışıyorlar, biliyorlar ki dilleri elinden giderse totemler yıkılır, evler çöker, köy birkaç kalıntıdan ibaret olur.
İçki konusu için ayrı bir bölüm gerek. Yerlilere içki alma izni çıkacağını öğreniyor Mark, kentte kısa bir tatil sırasında kendisini ziyarete gelen Başrahip ve Caleb böyle söylüyorlar. Haliyle endişeleniyor Mark, yerlilerin kendilerini yerlerde bulacaklarını söylüyor. Başrahip'in cevabı: "'Kilise yerlere aittir. En çok yerdekilere yardım etmiştir.'" (s. 79) Güzel taktik; bağımlı hale getir ve yönet. Doğal afetlerde "tanrıtanımazlarla bilinemezcilerin bile" kilisede toplandığı, bu yüzden köyde bir kilisenin olmasının çok önemli olduğu bahsi bir ikinci nokta. Üçüncüsü, Mark'ın geldiği yeri unutmaması. Ne kadar Kızılderililerin arasına karışmış olsa da bir yaşlının ricasını yerine getirmiyor; kentte kalmak isteyen bir çocukla köyde kalmak konusunda konuşmayı reddediyor. Gerçi bu bir tahakküm yöntemi değil, özgür iradenin serbest bırakılması olayı ama Mark'ın bütün iyi niyetine rağmen bir misyonla orada olduğunu unutmamak gerek, izin verildiği ölçüde yakınlık kuruyor, ötesine karışmıyor.
Ay Dansı yapılsaydı da tasvir edilseydi keşke, yerlilerin yaşamına öyle bir giriyoruz ki en ufak bir detayı bile öğrenmek istiyoruz. Basit bir şekilde anlatmış Craven, Kızılderililerin yaşamlarını örnek alarak. "Tok kalmak, sıcak kalmak, hayatta kalmak." (s. 101)
Strugatski Biraderler'in alegorik bilimkurgularında baskıcı bir rejimin kültür polislerinden kurtulmak için atılan kırk taklaya şahit oluruz. Galip Tekin 80'lerde cuntadan korktuğu için bilimkurguya sığındığını söylemişti. Bulgakov ve Platonov sansürlerden sansür beğenen sadece iki isim. Salinger'ın Çavdar Tarlasında Çocuklar adlı metni ABD'de bir dönem yasaklıydı, 11/22/63'te yasağın yavaştan kalktığı zamanları görebiliriz. Henry Miller'dan Oğlak Dönencesi bizde davalık oldu ve sansüre uğradı, Can Yayınları'nın dahice bir taktiğiyle bu badire de atlatıldı. Sansüre uğrayan bölümler önsöze alınan dava dosyasının bölümlerinin içindeydi, böylece karartılmış bölümleri önsöze dönüp tamamlayabildi insanlar. Daha bir dünya baskı, sansür, feşmekan var, aralarına Saramago'yu da kattım. 1975'te yayımlanan Ölümlü Nesneler'deki öyküleri yazarın sembolizmini taşıyan tipik çuvaldızlar olarak görmüştüm ki sonradan öğrendim; Salazar diktatörlüğü altında yazılmış bu öyküler. Lizbon'a Gece Treni'nde Salazar'ın yarattığı dehşet ve toplumsal parçalanma olanca açıklığıyla görülebiliyordu, Saramago'yu o ortama yerleştirip silah seslerini duyduğu gecelerde, odasında bir şeyler yazmaya çalıştığını hayal ediyorum. Gökyüzü tavanlı hapishanede yaratma sancıları geldikçe konularını eğip büken, kendi kırık aynasından yansıtan Saramago. Korkunun ilk elden tanığı. Bu yüzden öykülerindeki diktatör düşse veya öldürülse de nihai bir huzura açılmıyor hiçbir zaman kapısı, bir kere gerçekleşmiş olan tekrar gerçekleşebilir, bunun huzursuzluğu öykülerin tek bir duyguyu taşımasından anlaşılabilir. Bir tanığın aynı olayı çok sayıda yansıtıcı parçadan geçirdiğini düşünelim, Ishiguro'nun metinlerinde uyuyan ejderhayla ameliyat masasına yatırılan gençler arasında pek bir fark görülmemesinin bir benzeri, bence çok daha ötesi Saramago'nun öykülerinde var. Alegoriler çok zengin, huzursuzluk aynı.
Epigrafta Marx ve Engels bekliyor bizi. "İnsan çevresindeki koşullar tarafından biçimlendiriliyorsa bu koşulların insanca biçimlendirilmesi gerekir." Bu büyük bir döngü. Koşulları biçimlendiren insanı koşullar biçimlendiriyor, küresel bir felaket yaşanmadıkça Tarım Devrimi'nin öncesine dönemeyecek olmamızın sebebiyle aynı noktada yer alan bir çıkmaz. İnsanca biçimlenmemiş olan koşullar öyküleri insanın kolaylıkla kendi düzlemine oturtabileceği şekilden çıkarıyor. Kronoloji yazarın elinde bir güç olarak kalıyor ama bireysel iktidarın en önemli mekanizmalarından biri olan bu ögeyi her öyküde göremiyoruz, gördüğümüz öykülerde de bahsettiğim huzursuzluk sürüyor ve arka arkaya felaketler yaşanıyor. Desnoes'in bireysel tarihle toplumsal tarihin birbirini tutmadığı noktalarda medeniyetin dışına atıldığı duygusunu Saramago'da bulabiliriz. Desnoes Küba'da istediğini yazıp yayımlatabiliyordu, Saramago aynı şeyi Portekiz'de yapsa kurşuna dizilirdi, aralarındaki fark bu. Sürgününü düşünürsek ucuz kurtulduğunu söyleyebiliriz, iktidar kendisini bir süre görmezden gelip en sonunda yurt dışına kaçmasına sebep oldu. Nesneler'i buradan okusak olur mu? Deniyorum: Anlatıcının parmağını kapan kapıyla başlarız. Bu kapı insanlar için tehlikelidir, başkalarının parmağını da kapabilir. Açılan yaraya şeffaf bir zara dönüşen sıvı sürülünce yara kapatılıyor, teknoloji insanoğlunun hizmetinde ama asırlardır aynı işi yapan kapılar, tornavidalar, koltuklar, otomobiller, saatler artık bağımsızlıklarını kazanmak istiyorlar, eşyaların kontrolü için kurulan bir devlet kurumunda çalışan anlatıcı için kabus adım adım doğuyor. Toplumun her bir bireyi sınıflandırılmış, C sınıfı vatandaşlığa yükselebilenler istedikleri eşyaları edinebiliyorlar, daha alt sınıftakiler üst sınıfa yükselmeye çalışıyorlar, hiyerarşi kusursuz bir şekilde işliyor. Devlet insanlarına güven vermiş durumda; her türlü zorluğun üstesinden gelebilecek kadar örgütlü ama eşyaların isyanına karşı alınan hiçbir önlem işe yaramıyor, kaos yavaş yavaş yayılıyor. Binalardaki merdivenlerin teker teker ortadan kaybolmaları bu hiyerarşinin yıkımını simgeliyor, orta sınıfın ortadan kaybolmasıyla en üsttekiler ve en alttakiler kalıyor bir tek, geçişler bir sonraki düzene erteleniyor. Nesnelerin ortadan kaybolmalarını anlatıcının bazı şeyleri hatırlamamasına denkleyebiliriz, mevzunun aslında çok farklı bir noktaya bağlanması iktidarın zihinlerde kök salmış olmasını perdelemiyor. Binalar kayboluyor, sokaklar kayboluyor, şehrin yakınlarındaki ormanda toplanıyor nesneler. İnsanlar. İnsanların nesneleştirilemeyeceği bir gelecek için. Şeffaf zarı Saramago olarak düşünmek hoşuma gidiyor; acıyı dindirmek için sanattan daha etkin bir yol düşünemiyorum, Saramago ortadan kaybolsaydı parmağım sürekli kanardı.
Kısırdöngü'yü bir şeye benzetmiştim, hatırladım, Antoni Jach'ın Şehrin Katmanları diye müthiş bir metni vardır, orada Roma'yı kuşatan barbarlarla Romalılar arasındaki ilişkinin anlatıldığı bir bölümde barbarların yıllar süren kuşatmaları sırasında Roma'nın etrafına kurulmalarıyla Roma'nın yavaş yavaş çökmesinin vatandaşları barbarlaştırması anlatılır. Barbarlar Romalılaşır, Romalılar barbarlaşır, şehrin dışına başka bir şehir kurulur, ilk şehir yıkıma doğru ilerlerken dışarının dengi haline gelir. Geçişlerin ne kadar kolay gerçekleşebileceği anlatılır, aslında zıt unsurlar arasında biçimsel olarak pek de bir fark olmadığı da araya dereye sıkıştırılmıştır. Benzer mevzu. Diktatörümüz ülkesini düzenler, dillere destan bir mezarlık yaptırır, mezarlığın yapımı sırasında ülkenin bir dengi oluşur, ölüler canlılardan farksız hale gelir, iç dışa döner, soğuk sıcaktır, ak karadır, senteze bir türlü varılamadığı için bütün yapılar tek bir fidanın doğumuna şahit olur ve ortadan kalkar. Doğa her zaman var olacaktır, insan da doğanın bir parçası olduğu için kurup yıkmaya devam edecektir. İnsanlar her şeyi baştan alırlar, çağlar farklı paradigmalar oluşturur ama insan bu döngüyü sürdürür, bir türlü kıramaz.
Sandalye için Saramago'nun en Saramago öyküsü diyebiliriz. Her şeyin arasında bir şeyi gösterir anlatıcı, her şeyi unutmadan. Sandalyenin devrilişi birçok biçimde gerçekleşebilir ama birçoğundan bir tanesi haricinde hepsini elemek gerekir, bu eleme işine girişir. Sözcüklerin anlamlarından yola çıkarak devrilme, düşme, kırılma, iniş yapma, tepelenme, tekerlenme gibi arayışların sonucu sandalyenin devrildiğini öğreniriz ama henüz devrilmemiştir, devrilme halindedir, devrilmeyle birlikte gerçekleşen her şey ânı dondurur, zamanın durduğu noktayla ilgileniriz. Bir böcek kemirmiştir sandalyeyi, böceğin etimolojisine geçeriz, sandalyenin yapıldığı ağacın Latincesini öğreniriz, Latinceyi sevmeyenlerin neden sevmedikleri hakkında yürütülen fikirlere odaklanırız ve mercek tekrardan sandalyenin üzerine gelir, sandalyeden ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım yine sandalyeye döneriz, sandalyenin devrilişi bizi kuşatmıştır, diğer her şeyin konuşulması sandalyenin uzağına düşürmez bizi, sandalyedir yani, Adem'le Havva'nın meselesine, Şeytan'ın düşmeden önceki haline gönderiliriz, fizik kurallarından Arşimet'e bağlanırız, Arşimet'in bu durumla ilgili haykıracağı şeyi bir kafatasının çatlama sesiyle duyarız, sandalyede oturan adam kafasını sivri bir köşeye geçirmiştir ve hava çok güzeldir, dışarısı çok güzeldir, çatlama sesini duyduktan sonra. Bir diktatörün kafasından çıkan sesi duyduktan sonra artık bahsetmeye değer tek şey havanın güzelliğidir. Nokta.
Diğer üç öykü de deli güzel, özellikle dünyamızda var olmaya çalışan bir sentorun yaşadıkları, sentorun at ve adam kısımlarının ilişkisi oldukça yenilikçiydi, Jones'un Melezler'inin bir öyküye sıkıştırılmış hali adeta. Doğaüstü varlıklara dışarıdan değil, içeriden bir bakış.
Tez okuna, vakit harcanmaya.
Birinci baskının önsözünde bu incelemenin üniversite öğrencileri için yazıldığı, diğer okurların da ilgisini çekebileceği söyleniyor. Yetkili bir abi değilim, üniversitelerin ders programlarını aşağı yukarı biliyorum ama en azından Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerini genelleyerek konuşursam bu metnin çok az maddesi bir ölçüde anlaşılacaktır, geri kalanı öğrencileri farların karşısında kalıp gözlerini pörtletmiş geyiklere çevirecektir. Gerçi adamlardaki üniversiteleri ve öğrencileri bizdekilerle kıyaslamak pek doğru değil, yine de edebiyat okuyan birinden biraz Barthes bilmesini beklerim, ne diyeyim. İşi terbiyesizliğe vardırayım; aslında akademisyenler için bu metin, aralarında geyiğe dönecek çok insan var. "Edebiyat hakkında düşünmenin ve edebiyatı eleştirel biçimde okumanın yeni yolları" olarak nitelenen bölümler pek de yeni değil esasında, bir metnin nerede başlayıp nerede bittiğiyle ilgili araştırmalara pek çok yerde rastlayabiliriz ama kuramların uygulanması için seçilen metinler bölümleri özel kılıyor olabilir. Gerçi Wordsworth hakkında milyon tane şey yazılmıştır şimdiye kadar, bahsedilenler yeni mi bilmiyorum, bilmediğim noktada da, şu an susuyorum. Sonuçta farklı okumalara yol açabilecek bir inceleme var elimizde, şahsen ekofeminizm okumaları hakkındaki malumattan çok faydalandım, benim için en büyük kazanç bu oldu. Onun dışında şöyle genel bir tekrar, klasikleri hatırlamak ve edebiyatın neliğiyle ilgili birkaç fikri anımsamak da iyi geldi. Bir şekilde edebiyata bulaşmış, biraz da açıklara doğru yüzmüş herkes için sıkı bir kaynak.
Edebi nanelere giriş niteliği taşıyor, bunun yanında tipik bir kuram-uygulama kitabı değil. İki akademisyenin imgelemlerinden yola çıkarak kuramlara bağlanan fikirleri ayrı bölümler halinde karşımıza çıkabiliyor, örneğin Hayaletler bölümüne bakarsak yaratıcı intihallere doğru ilerlediğimizi görürüz. "Ghost" için sözlükte "ilham veren ya da hükmeden bir öz" tanımı yapılmış. Koç Üniversitesi Yayınları'ndan çıkan bir metin vardı, zombilerle ilgiliydi, orada zombilerin ne bu tarafa, ne de öte tarafa ait oldukları söyleniyordu. Arada kalmış olmanın şahitliği ürkütücülük ve nefret doğuruyor, bizlerde "ait olamama" duygusu yaratıyor. Zombilerin, hayaletlerin, umacıların ve sair varlığın bulunduğu bir yerde kendi halinde kalmak mümkün değil. Burada hayalet kavramı paradoksal bir varlığı temsil ediyor; hem var olan, hem de var olmayan bir gölgeyi. Bütün metinlerin içine sinen ve orada olup olmadığı konusunda kesin bir şey söylenemeyen esinlenmeler, üfürmeler bu hayaleti ortaya çıkarıyor. Metinde hayaletlerin "tarihin kendisi" olduğu söyleniyor, Tanrı'nın ortadan kayboluşu fikriyle Tanrı'nın "1 Numaralı Hortlak" olması, dahi Tanrı'nın ölmesi, Marx ve Nietzsche gibi pek çok düşünürün, sanatçının geçmiş çağlardan gelen hayaletleri geleceğe taşıdıklarını gösteriyor. Aslında bir nevi anakronizm. Lacan'ın Hamlet'i psikanalitik açıdan incelemesi bir örnek: Hamlet katil amcası Claudius'u öldüremez çünkü amcasının yapmak istediğini o da yapmak istiyor olabilir, anneyi arzulamanın bir zamanı yoktur çünkü fallus bir hayalettir, binlerce yıl öncesinin metinlerinde izi bulunabilir. Henry James'in hayaletleri de benzer bir açıdan ele alınabilir; şatolarda yaşayan hayaletlerden bilincin yaratmış olabileceği hayaletlere geçilmiştir, gerçeklik algısının tanımı bilimsel verilerle değiştikçe hayaletlerin kendisi de başkalaşır. Bloom'un kanonik tutumunun sabitleştiriciliği, hatta kanonun tarih dışı görünmesi bu hayalet imgesine vurulan bir darbe gibi gözükebilir ama Bennet & Royle'a göre dünya yeterince hayaletlenmiştir, Derrida'nın modern teknolojilerin hayaletleri günümüze ve günümüzden sonrasına da taşıyacağı fikri bu görüşe güzel bir temel oluşturur.
Bölümlerin birbirlerinden bağımsız olarak, gelişigüzel bir şekilde okunabileceği söylenmiş ama buna pek katılmıyorum ben, en azından bir bölümde temelinden incelenen dil meselesinin metni "tekinsiz" kılmadaki işlevini anlayabilmek için başka bir bölüme gitmemiz gerekebiliyor. Elbette şart değil sıralı bir okuma, modüler yapı gayet iş görüyor ama meselelerin daha kapsamlı hale gelmeleri için belirli bir düzende seyretmek gerekiyor. Örneğin "dil" bölümüne bakalım, dizine göre ilk bölümden son bölüme kadar pek çok yerde inceleniyor. Gruplandırma yöntemi pek başarılı değil gibi geldi bana; dilin işlevinin geniş kapsayıcılığı son bölümlerde karşımıza çıkabiliyor, spesifik bir işleviyse ilk bölümlerde. Bölümlerin sıralanması daha sağlıklı olabilirmiş bu açıdan. Başlangıç'la başlayıp Son'la bitirmek güzel fikir ama, ona laf yok. Bu ikisine bir göz atayım. Bir metnin nerede başladığını merak edebiliriz, etmeliyiz. Kalemin kağıda değdiği noktada, ilk tuşun basıldığı noktada, metnin akla ilk düştüğü noktada, tam olarak nerede? Paradise Lost'tan bir örnek verilir, Milton için başlangıç kutsal bir şeydir, ilhamı getirendir, kutsal kitaplardaki başlangıçların huşusunu yaratır. Başlangıçlardan önce de başlangıçlar vardır, mesele bir zaman meselesidir aslında. Metnin ilk sözcüğü bize metinden öncesinin varlığını da duyurabilir, bu durumda görsel bir verinin başlangıç olduğunu kabul etmek metnin öncülünü budayacaktır. Milton böyle bir düşünceyle ilklerin ilkine, kutsal kitaplara gider, başlangıçlarını kendi metnine uygular ve böylece "başlama" edimini teolojik açıdan sağlar. Aslında bütün metinler nasıl başlandığıyla ilgilidir, kullanılan zaman kipleri öncesine-sonrasına ulaşılmazlık bilincini yaratır, böylece metnin nerede başladığı ve nerede bittiği bir muamma olarak kalır. Mesela muamma dedim, bunun hakkında ayrı bir bölüm var ve keşke ilk bölümün hemen ardından gelseymiş. Neyse, son bölüme gidiyorum ve gerçekten bir sona varılıp varılamayacağını merak ediyorum. Enis Batur'un bir röportajını izlemiştim, isimleri hatırlamadığımdan uydurabilirim; onlu yaşlarındayken okuduğu Karamazov Kardeşler'i otuzlu yaşlarındayken tekrar okuduğu zaman ne metnin aynı metin, ne de Dostoyevski'nin aynı Dostoyevski olduğunu söylemişti. Bu yaklaşım bir metnin asla bitmemesini sağlar, zira okur olarak biz bitmeyiz, metinleri tekrar tekrar yaratabiliriz ve her bir okuma bir yaratma eylemidir bu açıdan. Tekrar okununca kapıları daha bir açılan metinler de bu yaratımı kusursuzlaştıranlar sanırım, yeni parçalarını ortaya çıkaranlar. Bunun dışında anlatılan bir şey, verilen örnek üzerinden gidecek olursam bir hayalet hikâyesi, hiçbir zaman tam olarak anlatılamayacaktır, bir hikâye olduğu gibi anlatılamaz, çaba sırasında birçok parçasını kaybeder ve kendisine ait olmayan birçok parça kazanır. Bu yüzden bir "son" mümkün değildir. Kendimce bunu başımın az üzerinde dönüp duran kaotik bir bulut olarak imledim yıllar önce; sevdiğim sokak kedisinden -eylemimin sonu- okuduğum bir metne kadar -metnin sonu- her şey orada, dönüp dururlarken birbirlerine karışıyorlar, başka bir şeye dönüşüyorlar, hiçbir yere gitmiyorlar ve eskimiyorlar. Ne yaratabiliyorsam o buluttan çekip alıyorum, böylece o metinleri başka sözcüklerle sürdürüyorum, filmleri başka biçimlerde montajlıyorum, her şey başkalaşıyor. Muazzam bir sonsuzluk.
Son derece sağlam bir inceleme bu, Kuir bölümünü özellikle beğendim. Foucault'nun bir iktidar aracı olarak cinsiyetin bireyi kurmadaki işlevini ve bu işlevin yaşamımızı kalıplandıran onca etken gibi mutlak, soluk aldırmayan bir güce sahip olmasını irdelemesinden yola çıkarak birkaç metin inceleniyor, birkaç yazarın düzcinsel ve eşcinsel arasındaki -aslında orada olmayan- mesafeyi ortadan kaldırışı anlatılıyor, süper.
Biraz kurcalayın, korkmayın, kuramsal zamazingoların sıfıra yakınsadığı, bodoslama okuru çeken bir metin bu. Okumanızı tavsiye ederim.
Uzun bir şey okumaya başlamadan önce başka şeyleri sıkıştırıyorum araya, uzunu okurken buraya yazacak bir şeyler oluyor. Proust'un Mahpus'una başlamadan önce okuduklarımdan biri bu. Proust biraz görev okumasına döndü, her ara verdiğimde adamın üzerimde bıraktığı etkiye, dehasına sövüp saysam da -bir nevi iltifat- sona yaklaştım, önümüzdeki ay yedinci cildi bitirip altı aylık serüveni noktalayacağım. Otuzuncu yaşımın anısı bu yedileme olsun diye uğraştım. Tamam bu iş. Önümüzdeki yıl Salâh Birsel'in nesi varsa okunacak, Tanrının Maskeleri serisi bitecek, kuramsal zamazingolarla birkaç bilimsel şeye gelişine vurulacak. Ne denk gelirse artık. Bu sene genelde Kaku denk geldi. Birkaç gün önce bir incelemesini daha bastılar, onu da aldım. Ben bu bilim olaylarını seviyorum, söz gelişi kuantumla kurmaca arasındaki ilişki müthiş. Uzay yolculuğu senaryoları olsun, dünyayı biçimleyen diğer teoriler olsun, insanoğlunun istikametinde hangi durakların olduğunu bilmek güzel. Ömrü tüketmek için iyi bir yol. Kaku'nun hikâyesi de güzel. Yine atom parçalayıcısı olayından giriyor mevzuya, evde kendi imkanlarıyla yaptığı aleti çalıştırdığı zaman sigortaları sık sık attırıyormuş ama Harvard'a girmesini sağlamış bu olay, sonrasında sicim kuramını bulanlardan biri olmuş. Günümüzün en önemli fizik profesörlerinden biri, yaptığı işleri ve programları YouTube'da izleyebilirsiniz. Neyse, çığır açan buluşlarla meşgul olan insanların sokaktaki insan için pek bir şey kaleme alamayacak kadar meşgul olduğunu söylüyor Kaku, zaten elde ettiği çoğu veriyi laboratuvardan laboratuvara gezerek, bilim insanlarına ıstırap olarak edinmiş ve incelemesini böyle oluşturmuş. Birkaç sayfa bu insanlara teşekkür etmek için ayrılmış. Kaku hem çok meraklı ki bu çok normal, hem de bilim sempatizanlarını yığdığı gelecek senaryolarıyla şaşkına çeviren bir adam. Bilimsel gelişmeleri olabildiğince anlaşılır hale getirip paylaşan Sagan gibi, Tyson gibi biri, yaptığı iş büyük.
Olanaksızın Fiziği'nde üç tip olanaksızdan bahsediyordu Kaku; I. tipte içinde bulunduğumuz yüzyılın sonuna doğru olanaklı hale gelecek durumlar vardı. Görünmezlik vardı galiba, süper teknolojik bir ceket giyip kafa, bacaklar ve ellerden oluşan bir vücutla insanların ödünü koparabilirdiniz. Böyle şeyler. Bu incelemenin tamamen I. tipe ayrıldığını söyleyebiliriz. Tabii aşırı ayrıntılı bir inceleme var burada, beş yüz sayfalık bir araştırma, soruşturma, geleceğe dair öngörüler ve en sonda bir öykü, Kaku'nun onca sayfa boyunca müjdelediği olası buluşlarla dolu bir gelecek tasviri. Kaku'nun öykü yazmaması lazım, hep şemsiye yapsın veya işinde muvaffak olması için daha çok çalışsın. Bir de daha çok yazsın, bu adam bize lazım. Çocukluğunda okuduğu romanlardan sicim teorisine ulaşan bir adamdan bahsediyoruz; Jules Verne'ün Ay'a yaptırdığı seyahatte roket yakıtı yerine barut kullanması haricinde müthiş bir öngörüye sahip olduğunu söylüyor, Leonardo da Vinci'yle ilgili de aynı doğrultuda görüşleri var, bu adamların yüzyıllar sonrasının teknolojisini hayal edebildiklerini, kendisinin de benzer bir teşebbüste bulunacağını söylüyor. Bilim adamlarının son gelişmeler hakkında verdikleri bilgilerden yola çıkarak kuruyor geleceği Kaku, incelemelerinin ilk bölümlerinde güncel veriler var, sonrasında tahayyül kısmı giriyor devreye. Çok hoş. Geleceği kurma kısmında kendi tahminlerinin tutmayabileceğini söylüyor, "Mağara Adamı İlkesi" dediği bir etken var. Kendi buluşu mu bilmiyorum ama bu kavramı sevdim; insan ilişkileri faktörünün her zaman işin içinde olacağını söylüyor Kaku. İnsana benzer robotlar bunun somutlaşmış hali diyebiliriz, bunu şu an ben uyduruyorum. İleride öğretmenler tamamen devrelerden oluşacak olsa da görsel olarak insanlardan farksız olacak. Bu bir örnek, aslında duyularımızın değişmesini pek istemiyoruz, şu anki algılayış biçimimiz sabit kalacak şekilde ilerlemeliyiz. Bunun için her gelişmenin olabildiğince "doğal" hale getirilmesi gerekiyor. İnsanlıktan çıkmadan gelişmeliyiz, bu yüzden hâlâ basılı belgelere ihtiyaç duyuyoruz, bir güven duygusu uyandırıyor bu tür dokümanlar. Bunu Kaku öne sürüyor.
Bilgisayarın Geleceği ilk bölüm. More yasası bölümün en önemli kısmını oluşturuyor. Bilgisayarlar bu yasanın izin verdiği ölçüde her yıl iki kat kadar gelişiyor ama bunun da bir sınırı var; transistörlerin giderek küçülmesi atomik ölçüde elektriğin kararsızlaşmasına yol açıyor ve sınıra doğru koşuyoruz, bu yasanın izin verdiği ölçüde en küçük transistörün yapımından sonra bambaşka bir teknoloji gerekecek, eğer daha da gelişmiş bilgisayarlar istiyorsak. Bu işin bir boyutu. Diğer boyutu, şu an ekranına baktığımız dikdörtgen zımbırtılara ihtiyaç duymayacağımız bir zaman gelecek, bilgisayarlar retinaya yerleştirilecek parçalarla bir parçamız haline gelecek. Örneklerini bilimkurgu filmlerinde sıklıkla gördüğümüz için bu kısmı kısa keseceğim, ilginç bilgileri verip bitireyim. Şu an 8 bitlik müziklerin yer aldığı çipler, Müttefik Kuvvetlerin 1945'te sahip olduğu bilgisayar gücünden daha fazlasına sahipmiş. Oha. Gerçi Turing daha yeni yeni ortaya çıkarıyordu bilgisayarı. Şey var bir de, cep telefonumuz NASA'nın 1969'daki tüm gücünden daha fazla bilgisayar gücüne sahipmiş. Bilim inanılmaz hızlı, geçtiğimiz yüzyıldaki gelişmeler dudak uçuklatıcı gerçekten. En sonunda Ready Player One seviyesine gelecek bu elektronik nane, pek bir şey kalmadı sanıyorum, biz görürüz. Tıbbi tedavi konusu da ilginç; giydiğimiz bir gömlek bütün tıbbi geçmişimizi taşıyacak, yaralanırsak en yakındaki sağlık birimlerine haber yollayacak ve yaşam fonksiyonlarımız hakkındaki her türlü bilgiyi anında gönderebilecek. Zihin okuma, bir rüyanın fotoğrafını çekmek gibi olaylar da sırada, geliştiriliyor. Şu da güzel: "Gelecekte birçok oyun/maç salt düşünceyle oynanacak. Takımlar, bir topu düşünerek hareket ettirebilecek bir şekilde zihinsel olarak birbirine bağlanabilirler ve topu zihnen en iyi şekilde hareket ettiren takım kazanır." (s. 81) Valla farklı bir şekilde yapılmışı var, filmi ilk izlediğimde çok etkilenmiştim .
Yapay Zekanın Geleceği, 1 ve 0 tabanlı bir sistemden eşimizi yaratmanın mümkün olup olmayacağının incelendiği bölüm. Mümkün olabilir, neden olmasın. İnternette dolanan bir röportajda yetkili bir bilim insanına göre mümkün değil ama mümkün. Örüntü tanıma ve ortak akıl (sağduyu) yaratmamız gerekiyor, o kadar. İş dönüp dolaşıp beynimizi çözümlemeye geliyor, beyni bir çözdük mü tamam bu iş ama işte bunu biz göremeyiz, dilim dilim kesip mikron mikron incelemekten terazide tartmaya kadar pek çok yöntemle beynimiz incelendi, inceleniyor, çalışmalar hep bir tık ilerisini gösteriyor ama son noktaya çok uzağız. İş sicim teorisine bağlanırsa bir şekilde mesela, o zaman on nesil sonramız bile göremeyebilir. Belki de görür. Ne bileyim ben. Duygu katmamız lazım biraz bu arkadaşa, karar alma mekanizması duygu kaynaklı olduğu için. Limbik sistem ve beyin korteksi yaratmak da bir başka yöntem ama bizim sistemin birebir aynısını yaratmak gerekmeyebilir, bu parçaların görevlerini yerine getirebilen minik parçalar da iş görür ama zaten olay bu işlevlerin kaynağını bulmada. Bilimden, limbikten falan o kadar uzağım ki böyle gevşek gevşek anlatma cüreti buluyorum kendimde, çok eğlenceli. Bir yandan da öyle şeylerle karşılaşıyorum ki kafayı yemek işten değil. Mesela insan beyninin modellemesi yapılıyormuş, güç ve ısı yönünden büyük problemler varmış. Bir süperbilgisayar gerekiyor beynimizin işlevlerinin yaratılması için. 1 milyar watt harcarmış bu alet, bir nükleer güç reaktöründen elde edilebilecek güç. Oysa beyin sadece 20 watt güç kullanıyormuş. Ya aklım almıyor, bunu böyle söylemek komik oldu gerçi, aklım nasıl 20 watt harcayarak bunca işi yapabiliyor? Çözün şunu be bilim insanları, hepiniz bir araya gelip beynin gizemini çözün de görmeden ölmeyeyim. Şu hayatta merak ettiğim üç beş şey var, biri beynin olayı. Şu an kaostan düzen çıkarmanın yapay yolları deneniyor ama çoğu bilim insanı pes etmiş durumdaymış, en azından şimdilik. Bilinçle ilgili binlerce tanım var, beynin neresine ait olduğu bilinmiyor. Bir yerine ait olup olmadığı da bilinmiyor. Bilincin nerede başlayıp nerede bittiği bilinmiyor, beyindeki hareketliliği takip etmek sadece işlemlerin kaynağına götürüyor, bilince değil. Büyük bir muamma bilinç. Bunu yaratabilirsek eğer, yasalara ihtiyaç duyacağımızı söylüyor Kaku. Asimov'un yasaları gibi ama çok daha karmaşığı lazım. Tekilliğe giden yol aslında, Lucy'nin final sahnesindeki mevzu. Her yerde olabiliriz, tekillikte bir nevi tanrılık var.
Uzaydır, enerjidir, makinelerdir, akıl almaz şeyler söylüyor Kaku. Bilimin hangi noktaya ulaştığını görmek için okunması lazım bunun, gerçi 2011'de yazılmış ama yedi yılda dünyayı kökünden değiştirecek bir buluş -bildiğimiz kadarıyla- yapılmadığı için eskimiş sayılmaz. İlginiz varsa ellerinizden öper.
Sodom ve Gomorra'da Verdurinlerdeki davetlere trenle gidip dönülen onca gün Albertine'in yanında sonlanıyordu. Proust'un -anlatıcıya göre Proust veya anlatıcı, okura kalmış- yan hikâyelerine bağlanan, yer yer yan hikâyelerine dönüşen ana anlatısı Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde'den itibaren ortaya çıkan kadınların etrafında biçimlenen bir yapıya sahip; ilk bölümde ailenin ve sosyetenin etrafındaki olayların bir çocuk/genç için yaşamın en önemli olayları olduğu söylenebilir, kadınların keşfinden sonra mevzu iyice ikili ilişkilere dönüyor, özellikle Albertine'li bölümler aşkı, tutkuyu ve kıskançlığı yaşamının orta yerine koyan anlatıcı için çocukluk anılarının, daha doğrusu yaşamının o zamana kadarki bölümünün acı tarafından kuşatılmasının çok çeşitli irdelemeleriyle dolu. İki şekilde; birincisi çocukluktan taşınan bir aşk düşüncesinin adım adım biçim değiştirmesine şahit oluyoruz. "Çocukken, tahayyüllerimde aşkın en güzel yanı, hatta bence aşkın özünü oluşturan şey, sevdiğimle birlikteyken sevgimi, onun bir iyiliğine duyduğum minneti, sonsuza kadar birlikte yaşama arzumu serbestçe ifade edebilmekti." (s. 2426) İkinci şekil de birinciyle alakalı, daha derinlere bir bakış sonucu bulunan yeni Proust, daha derinlerde daha da başka bir Proust, bir sürü Proust, her biri Albertine'in farklı bir yönüne odaklı, her birinin nasıl değiştiği bulunmalıymış gibi bir arayış var, örneğin anlatının ilk cildi bir uyanışla başlıyordu ve Proust sabahları uyandığında dünyayı baştan oluşturmak zorunda olduğunu, uykuya dalarken de onca zahmetle bir araya getirdiği dünyanın ağır ağır parçalandığını, ortadan kaybolduğunu üzüntüyle aktarıyordu. Mahpus'ta Proust'un bütün konularının Albertine'le geçen günlerin değiştiriciliğiyle yeni bir biçimde ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Uyanışlar ve uykular, kadınlarla olan ilişkiler, davetler, her şey Albertine'e duyulan nefretin, aşkın, sevginin içine yığılır. Proust'un evine taşınıp Françoise'nin çatık kaşları altında yaşayan Albertine'in mi, yoksa Albertine'in etrafına psikolojik duvarlar örüp sadakatsizlik avına çıkan Proust'un mu mahpus olduğunu anlayamayız, iki tür tutsaklık vardır ve ikisi de iç içe geçer. Proust zaman zaman Albertine'i sorgular, izler, izletir, kızın eşcinselliğe meyilli olduğunu düşündüğü doğasını dizginlemeye çalışır. "Tanıdığımız her insanın bir ikizini içimizde taşırız." (s. 2333) Proust, Albertine'in ikizini kendi zihninde yaşatır ve ilişkilerini dengesiz, yıkıcı bir hale getiren her şüphenin içindeki ikizden doğmadığını yavaş yavaş anlar. Albertine özgürlüğüne düşkün bir kızdır ve yaşamındaki her bir detayın bilinmesini istemez, bu yüzden bazı şeyleri gizler veya söylemeyi unutur. Anlatı bu gizlerin ağır ağır çözülmesi sürecini içerir. M. de Charlus'ün Morel'den koparılması gibi başka hikâyeler de önceki ciltlerden bildiğimiz olayların devamını oluşturur. İç içe geçmiş onca hikâyenin bağlantıları bazen öyle keskindir ki ani geçişler okuru rahatsız eder, bazen de hiçbir değişiklik hissedilmez, bağlantı kuruluvermiştir. Tehlikeli bir oyun; Proust'un kurduğu anlatıda tek bir anlatıcının zihninde dolaşıp dururuz ve Proust Albertine'le konuşurken iddia ettiği gibi her şeyi unutmasa da hatırlayışın kusurları kendini gösterir, işte bu kusurlar anlatıyı gerçeğe yaklaştırır ki anımsayışın eksiksiz olmaması da anımsamanın doğasında vardır. Hatta Proust biraz da güvenilmezlik dozunu artırır bu ciltte; M. de Charlus'un Verdurinler tarafından davetlerden el ayak çektirilmesi aşamasında Proust bu sevdiği beyi uyarmak için güçlü bir istek duyduğunu söyler ama adamın Morel tarafından yerin dibine sokulduğu âna kadar hiçbir şey yapmaz, sadece izler. Proust gözlem için yaşamaktadır. Korkunç bir yaşam, anlatı oluşturmak için muazzam bir yöntem.
Baştan itibaren notlarıma baka baka ilerleyeceğim. En son Albertine'den ayrılmak istiyordu Proust, kızın uyandırdığı güvensizlikten oldukça yorulmuş bir şekilde evine geldikten sonra bir anda karar değiştirip evlenme teklif etme aşamasına geliyordu. Kendisi de Albertine'in kişiliğinin bir parçasını taşıdığından -ikiz muhabbeti- yalanlar uydurmaya başlaması, ilişkinin doğası üzerine düşünüp oyunlar oynamadan kızı elinde tutamayacağına inanması gibi kişiliğinde gizli ve kendisine yabancı olan pek çok psikolojik unsurun çekiciliği, sanırım kaybetme korkusu -annesiyle olan bölümleri hatırlayınca aralarında güvensiz bir bağlanma olduğunu söyleyebilirim, yitirmekten ödü kopan bir adam Proust, annesini, Albertine'i, anılarını ve yaşamını yitirmek onun için bir- ve elde etmiş olmanın yol açtığı tatmin ilişkinin sürmesini sağlayan en önemli etkenler. Anlatıya odasından başlaması bir ipucu veriyor olabilir; ilk ciltteki oda ve uyku olayı hemen anneye bağlanıyordu, burada da Albertine'e bağlanıyor. Anne o sırada Combray'de ve oğlunun evlilik fikrinden ötürü kaygılı. Albertine pek benimsenmiyor, Françoise'in Albertine'i hiç sevmemesinin de etkisi var bunda. Proust, yakın arkadaşı Saint-Loup'un sevgilisi Rachel'e davrandığı gibi davranıyor; pahalı hediyeler alıyor, para veriyor, bir sürü şey. Rachel bir hayat kadını olarak yaşamını sürdürüyor, Saint-Loup'un görmek istemediği ve kendisini Proust'tan ayıran nokta bu. Albertine'in çekiciliği elde edilemezliğinden ve affedilemez bir suç işleyebilme potansiyelinden kaynaklanıyor. Proust'un bu meseleyi incelediğini söylemiştim ama en başta pencereden giren güneşe bakıp gençlik günlerini, "eskiden kalma delikanlıyı" anımsıyor ve anlatmaya başlamak için güç topluyor. Güneş duvarları aydınlatırken Albertine'i odasına hemen çağırmıyor Proust, önce kendisini güvende hissettiği zamanları iyice anımsıyor ve sonrasında günlük ıstıraplarına gömülüyor. Annesinin Albertine'i neden sevmediğine dair fikirleri sıralıyor, iki kadını kıyaslayıp iki tarafa da batacak sivri uçları belirliyor. "Evcil bir hayvan" benzetmesi Albertine için uygun gerçekten; kız her odaya destursuz dalıyor, kendisini bağlayan pek bir şey yok. Proust'a göre kız kendisini oldukça geliştirmiş olsa da yine de önemsenmeyecek bir zekası var. Aslında bu noktada ilginç bir açıklama da geliyor; Proust için kadınların zekası pek bir şey ifade etmiyormuş, zihinsel üstünlüğe ilgisizmiş, bir kadının zihinsel meziyetlerinden bahsetmişse bunu nezaket icabı yaparmış. Bunu aşkın hangi noktasında incelemeliyiz, sadece fiziksel özelliklere mi bakıyor Proust, sadece kaybedilebilir olanlara mı aşık oluyor, zekaya önem vermiyorsa kadınların uydurukçuluğundan yakınması neden? İlginç. Sanırım yine kendine yontmasından her şeyi. Kadınların erkeklerin yol göstericiliğine ihtiyaçları var ve Proust kadının üzerinde bir egemenlik kuramadığı için aşık, acı çekiyor ama Albertine'in tamamen kendisine ait olduğunu hisseder hissetmez de sıkılacağını ve kızı terk edeceğini açık açık söylüyor. Bu hastalıklı bir ilişki aslında, aşkın yüceliği yok burada, aşkın insanı daha iyi biri haline getirme niteliği yok, burada aşk pek yok, daha çok bir nevi çıkar ilişkisi var. Tensel hazlar ve psikolojik bir savaş, ikisini bir arada tutan yegane iki unsur. Bir de maddiyat boyutu var işin tabii. Proust, "Albertine'siz bir özgürlük özlemi" hakkında paragraflarca yazıyor, belki de kızın açıklarını bu yüzden arıyor ve düşündüğünün aksine, bu açıklar ortaya çıktıkça sona yaklaştığını düşünse de kendini daha da bağlanmış bir durumda buluyor. Gerginlik yükseldikçe ayrılığın yaklaştığını düşünüyoruz, ayrılık konuşması da geliyor ama bu konuşmanın da bir taktik olduğunu anlıyoruz nihayetinde. Aslında karar değişiklikleri bunca sündürüyor meseleyi, iki taraf da kendisiyle diğeri arasında sağlıklı bir iletişim yolu kuramıyor, açık olamıyor. "Albertine bana ıstırap çektirebiliyordu, ama katiyen mutlu edemiyordu beni." (s. 2108) Proust'un Albertine'e dair mutlulukla dolu anıları var, daha doğrusu heyecanla dolu anıları, hepsi de çiçek açmış genç kızların sahilde vakit öldürdükleri ve Proust'un kızları izlediği zamanlara dair. Sonrası tam bir çıkmaz. Anlatıcıyı ilk kez böylesi parçalanmış, acı içinde görüyoruz.
M. de Charlus'ün meselesi sürüyor bir yandan, Sodom ve Gomorra geride kalmış olsa da yeni mekanlarda yeni maceralar sürüyor. En başta Albertine'in "eğitimden" geçip geçmediği tam bir netlik kazanmadığı için sıkıntıdan bunalıyor Proust, kendi yaşamında "sapıklık" olarak değerlendirdiği bu meseleden kurtulamaması bir yana, M. de Charlus'ün Morel'le yaşadığı ilişki de sonlanmaya doğru ilerlerken Proust gözlemliyor olanları. İlginç bir detay; anlatıcının hemen her şeyi "bilmesi" meselesi kafa karıştırıcıydı ve anlatının tek sıkıntılı kısmıydı belki de. Tek bir bakış açısından görüyorsak her şeyi, aynı anda farklı yerlerde yaşananlar nasıl en ince detaya kadar anlatılabilir ki? Bir noktada olayların kendisine "aktarıldığını" söylüyor Proust, diyaloglardaki eksikliklerin pek az bir kısmı hayal gücüyle tamamlanıyor, bir davette konuşulan çoğu şey sonradan gerçekleştiği biçime en yakın şekilde aktarılıyor. Bir davete katılan insanlara nelerin konuşulduğunu soran, oradan oraya atlayan ve herkesi sorguya çeken bir adam düşünün. Anlatıcı böyle biri. Her neyse, Verdurinlerin davetlerini önceki ciltten biliyoruz, çarşamba günleri düzenlenen bu sosyete toplantılarına seçkin insanlar davet ediliyor ve M. de Charlus de bunlardan biri ama adam gerek çenesini tutamadığı için, gerek Morel'le ilişkisi -Morel'in bir kızla nişanlanmasına rağmen- sürdüğü için kara listeye alınıyor ve Morel davet sahipleri tarafından doldurulduktan sonra yaşlı sevgilisine, hamisine patlıyor, sivri dili herkesi korkutan adam söyleyecek tek bir şey bulamıyor ve bir süre sonra da kalp krizi mi ne geçiriyor, bir şey oluyor ama tam anlatmıyor Proust, sanırım sonraki ciltlere saklıyor bunu. Sonuçta Morel adamı yıktı, bir araya gelmeyecekler bir daha. Soylu tayfanın entrikaları çok sinsice planlanıyor, korkulur bu insanlardan. Kötülük değil onlar için, bir oyun bu.
Yine çok şey anlatılmadan kaldı. Dostoyevski'yle Tolstoy'un karşılaştırıldığı bir bölüm var, Proust'un değerlendirmeleri dikkat çekici. Başka da, işte, Proust.