Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Orijinal adını alt başlık yapmış editör, aslında şu: Tanrıları Yaratmak, Ulusları İcat Etmek.
Fulford'un Anlatının Gücü nam metninin bir bölümünde ulusların hikâyelere ihtiyaç duymaları inceleniyordu, tarih yazıcılarının bu hikâyeleri derli toplu bir hale getirip ulusların serüvenlerini oluşturmak amacıyla tarihi istedikleri gibi eğip bükebilecekleri, başka kültürlerlerden/uluslardan hikâye çarpabilecekleri söyleniyordu ve bu mevzuya dair birkaç örnek veriliyordu. Edward Gibbon'ın meşhur eseri bu eğip bükmeye, daha doğrusu seçilmiş verilerle bir tarih oluşturmaya iyi bir örnek olarak eleştirilmiş ve eleştiriliyor, ardılı birkaç tarihçi -H. G. Wells de aralarında olmak üzere- tarih anlayışları ve ulus inşası sürecindeki görevleri ele alınarak tarihin oluşumundaki işlevselliğin izleri aranıyor, günümüzde mikro tarihin varlığı bu geleneksel tarih yazımını iyi bir sallamış gibi gözüküyor, söz gelişi bin yıl önceki bir fırının hesap defterlerinden döneme dair pek çok veri elde edebiliriz ve geleneksek tarihin uzağından yakınından geçmeyebilir bu veriler. Karşılaştırmayla okumak, değerlendirmek gerekiyor, özellikle McCants'ın anlattığı dönemlerin mitik atmosferinde yazılmış metinlerin amaçları, yazarlarının dahil olduğu topluluklar ve dinlerle mitlerin iç içe geçtiği çağlarda insanlığın kültür temellerinin ne tür inanç düzlemleri üzerine kurulduğunu düşününce. McCants, epigrafta memleketi Teksas'ın kuruluş hikâyesini anlatmayı seven babasına ithaf ediyor kitabı, bir kentin kuruluşundan insanlığın kültürel yapılarının ilk taşlarına kadar uzanan bir yolculuğa çıkmak için iyi bir başlangıç. Hikâyeleri anlamadan günümüzün hınç dolu dünyasını anlayamayız gibi geliyor bana, Nietzsche'nin köklendirip Scheler'ın açtığı ressentiment kavramından Brague'ın diyalektik ilerleme/çatışma üzerinden Avrupa'nın inşası fikrine kadar pek çok meselenin ortaya çıkışına da şahit oluyoruz, McCants okuru bilim ve felsefe üzerinden toplumsal kodların üretildiği zamanlara götürüyor. Süper. Özellikle Perslerin Araplara karşı tutumunu merak ederken bu metne rastlamam benim açımdan iyi oldu.
Giriş bölümünde bilginin yolculuğuna dair kısa bir örnek veriliyor. Hermes'in Hanok'la, İdris'le ve Kral Hûşeng'le bir tutulması, Âdem'in İranlılarca ilk kralları Keyûmers olarak görülmesi, bilginin -mit, bilim, tarih, her şeyi bilgi olarak alacağım- farklı toplumlarca uluslaşma süreçlerinde bir dayanak olarak ele alındığını gösteriyor. Küçük dünyalar iletişim olanakları arttıkça farklı bilgilerle zenginleşiyor ve bir noktada dış dünyayla aynı düzleme, aynı olgulara denklenmek gerektiği için yerel bilgiyle başka bir yerin bilgisinden sentezlenen dünya görüşleri, belki daha derinlikli bir ulus bilinci ortaya çıkıyor. Fatihler ve fethedilenler arasında büyük bir değişim olduğunu söylüyor McCants; Antik Yunanlar ve Mısırlılar arasında bilginin kullanılışı ve kaynak bulma çabaları, Kitab-ı Mukaddes ve Kur'an-ı Kerim açısından ilahi olayların değerlendirilmesi, bilginin meşrulaşması için eski kaynaklara yönelinmesi gibi olaylar büyük savaşları ve uluslar çapında girift, bir dengeye oturana kadar -ki günümüzde de böyle bir dengeden bahsetmek zor- kaotik dünyaları doğuruyor. İnsanlık için belki de en yavaş fakat bilginin kök salması için en uygun ortamda karmaşık işler. Bakalım. McCants'ın çıkardığı özet bile özet değil, bilgiyi ulussallaştırma sürecinde kimlerin neler yaptığına, kilise babalarına, İslam alimlerine ve Antik Yunan filozoflarına şöyle bir değinerek geçeceğim, altından kalkmak mümkün değil öbür türlü. Şöyle bir bakıyorum, gözüme çarpanı alıyorum. Şu mesela: "İran'ın İslam imparatorluğu üzerindeki artan etkisi, Yunanların bilimsel metinlerinin Arapçaya çevrilmesine yol açtı çünkü Müslüman hükümdarlar, işlevlerinden biri de bu gibi çevirilere hamilik yapmak olan İran krallarına benzemeye çalışıyorlardı. Müslüman ve gayri-müslim elitler de, kozmopolit Bağdat'ta gittikçe daha çok hissetmeye başladıkları çapın dini çıkmazlarını çözmek ve pratik tıp gibi işlevsel amaçlarla bilimsel metinlere ihtiyaç duyuyorlardı." (s. 17) İslamiyet'in doğuşundan üç yüz yıl sonrasına kadar bir mit kurma, kutsal kitaplarla bağlantı oluşturma ve bir nevi meşruiyet yaratma çabaları bilginin yayılmasını hızlandırıyor, yayılan bilginin kaynaklarının sorgulanma sürecini de hızlandırıyor, zira her ulusun "kendi" bilgisine, temellerini oluşturan kendi kimliklerine, kendi filozoflarına, kendi bilgelerine ihtiyacı var. Bu yüzden Yunanların felsefeyi Musa'dan çaldıkları fikri o dönemde ağırlık kazanıyor, kimi bilginler -aralarında Yunanlar, Romalılar ve Mısırlılar var- bu fikre katılırken kimi de bilginin daha ilahi bir kaynaktan geldiğini düşünüyorlar. İncelemenin genişçe bir bölümü bilginin kaynağı bölümüne ayrılmış, felsefe metinlerinden kutsal kitaplara kadar pek çok kaynaktan demircilik, tarım gibi o dönemin uğraşlarının ortaya çıkma biçimleri inceleniyor. Tekniğin ilerlemesinin olumlu ve olumsuz yanları inceleniyor, bu nitelikler bilginin Tanrı'dan gelip gelmediği konusunda soru işaretleri yaratıyor ve aranan cevaplar Tanrı'nın maskelerine götürüyor bizi. Hangi tanrı bilgiyi kutsar, panteonların farklı özellikleri karşısında bilginin konumu nedir, bunun gibi pek çok soru antik dünyadan örneklerle inceleniyor.
Yakındoğu'nun medeniyet tohumlarındaki inanışların çoğu bilgi için arketipsel bir nitelik taşıdığını söylüyor McCants; kozmogoniler ve antropogoniler zaman içinde her bir ulusun kendine yontabileceği özelliklerle çeşitleniyor. Krallarla tanrılar arasındaki ilişkiler de böylece ortaya çıkıyor; dünyayı yaratan tanrılarla şehirleri yaratan krallar arasında beliren benzerlikler sonucunda krallar tanrıların işlevlerini yerine getirmeye başlıyorlar, böylece tanrılar gözden düşüyorlar ama tamamen silinmiyorlar, sonuçta bilginin kaynağı konusunda kendilerine ihtiyaç var ve peygamberlerin, bilginin ilk taşıyıcısı olduklarına inanılan ilahi karakterlerin yaratıcı olmadan bir başlarına var olmuş olmaları olası değil. Kültürlerin materyalist özellikleri karşısında yük haline gelen tanrılar da daha dünyevi bir biçimlemenin peşi sıra biçim değiştiriyorlar. Amerikan Tanrıları'nı hatırlayalım. Hatta en sonunda Laplace'ın ihtiyaç duymayacağı bir değişkene indirgenmelerine kadar geliyor iş. Yine de orada olmaları gerekiyor, Ptah'la Hephaistos arasındaki benzerliklerden sanat-zanaat ayrımına, oradan da yaratılışın dünyevi ve ilahi farklılıklarına ulaşan insanın evreni anlamlandırma çabaları için varlıkları elzem. Nuh'un ve oğullarının sahip oldukları "ilk" bilgilerin izlerini bu tanrılarda arayacağız ve İslam'ın doğuşuna geleceğiz.
Muazzam bir çalışma, insanlığın ilklerine ve ilklerin kuruluş biçimlerine pek yakından bir bakış. İlgi duyanlar için on numara kaynak ama kurulacak onlarca bağlantı, kültürel geçişlerin izini sürdüren onlarca olay, akılda tutulacak bir dünya kaynak, bir dünya insan var, kolay bir metin değil.
Karameke bir kuştur ama Onat Kutlar'ın kaleminden geçiyorsa sadece bir kuş değildir. İshak'taki, hani o öyküde avluya doluşan güvercinler miydi, serçeler miydi, bir kuşlar vardı avluya doluşan ve Antep'in sıcağına bir kanat serinliği getiriyorlardı. Burada Karameke'nin getirdiği şey bir serinlik değil, kendini getirmesi kuşluktan da çıkartıyor kendini, zaten olaylar Manyas civarında geçiyor, Marmara'dan çıkarken Ege'yle buluşulan noktada. Gölün parıltısını ve bambaşka bir Anadolu'yu gördüğümüz yer. Buranın insanlarının yalnızlığı güneyle doğunun birleşiminden doğanınkinden daha... pastoral. Manyas civarı dedim ama tek mekan değil orası, kentin sokaklarına da rastlıyoruz diğer öykülerde. Derleme bir kitap bu; yarım kalan öyküler, tamamlanmış ama İshak'a alınmamış olanlar, senaryoya dönüşememiş fragmanlar, hepsi bir arada. Ferit Edgü toparlamış. Sunu yazısından başlayacağım.
"1950 kuşağı" yazarlarından Demir Özlü, Adnan Özyalçıner, Orhan Duru ve Erdal Öz'ün öyküleri birer birer kitaplaşırken -tabii Ferit Edgü de yazıyor durmadan- Onat Kutlar da İshak'ı çıkarıyor ortaya, sonrası uzunca bir suskunluk. Kuşağın diğer yazarları yeni metinlerle çıkıyorlar ortaya, Kutlar hâlâ susuyor. "Ortak bir bilinç, sonsuz bir yenilik tutkusu, Sait Faik sevgisi ve sol bir dünya görüşü. Bunlar birleştiriyordu bizleri, ama hepimiz, yeryüzünün tüm gerçek yazarları gibi kendi dünyamızı kurmanın peşindeydik." (s. 7) Dönemin bütün yazarlarının en az birer kitabını okudum, yine de İshak'ın dünyasını başka bir yerde bulamadım. Sonrasında Kutlar'ın yıllar sürecek sessizliği kırılmak bilmiyor, belki sinemayla olan uğraşından ötürüdür, belki başka işler yüzündendir, belki gizli bir tatmindir, bilemiyorum ama Vedat Günyol ve Melih Cevdet Anday gibi iki önemli eleştirmenden övgü alan Kutlar'dan yeni öyküler beklemişler, Edgü böyle söylüyor. "Ne yazık ki o öyküler hiçbir zaman gelmedi." (s. 8) Öykülerden bazıları dergilerde görünmüş ama kitaplaşmamış. Kemal Özer'le yaptığı bir röportajda Karameke'den bahsetmiş Kutlar, müjde vermiş ama lanet saldırı yüzünden ömrü yetmemiş kitabı görmeye.
Volan Kayışı aslında İshak'ta yer alacakmış ama çıkarılmış sonradan. Sanki iyi de olmuş, birlik kuracağı öykülerden biraz daha uzun ve sesi diyeceğim, sesi biraz daha farklı. Başka bir zamanda yazılmış gibi. Diyaloglar daha bir yüklü, dünya daha belirli bir ağırlığı taşıyor. Nasıl, şöyle: "Yıldızlar, gecenin eski ve kimsesiz bekçileri taşlar arasında birikmiş sulardan göz kırpıyorlardı." (s. 13) Bu tamam yine, düşlem bilindik bir atmosfer yaratıyor ama "Prometeus" işin içine girince, kartallarla birlikte eski acısını yaşadığı söylenir söylenmez bir başkalık beliriyor. Anlatıcı sokağa çıkıyor, yol soran birine adres tarif ediyor, gerçeği bütün sertliğiyle anlatmak için çırpındığını söylüyor. Kendi gerçeğini yıldızlardan, hızla yaklaşan dağlardan ve imgelerinden çıkartacağız, bir şey anlatılmaya çalışılıyor, okur bir dünyaya çekiliyor. Salih ve Hilmi beliriyor, Musa beliriyor, deli Musa. Uykuyla uyanıklık arasında salınan bir akrobasi, gerçeğin bütün katılığına rağmen. Ulaşılamayan bir kadının çarpıttığı. Özgün bir kara yazı.
İntihar, ters giden işlerin bulandırdığı bir zihnin yanlış anlama sonucunda kendi halinde bir adamı zengin belleyip aşağılama girişimlerine dairdir. Adam domates suyu ister, buz ister, buzun kalmamış olması engel değildir, yine de ister. Anlatıcı bir bira ister, domates suyundan ötürü terslenmiş adam bira isteyenden yaka silker. Öfke konuşur, domates suyucu adam yerin dibine bir temiz sokulur, zenginliğinden girilir, edepsizliğinden çıkılır. Sadece bir tahsildar olduğunu söyler suyucu, parası da çıkışmaz üstelik. Sonrasında dünyayı çivileri hazır bir tabuta benzetir anlatıcı, yarım yamalak dilediği özür ağzında ekşir. Öykünün sonunu bu şekilde bitirip bitirmemeyi düşünecek kadar utanmıştır. Bitirir.
Karameke ve Sığla Ağacı nam öyküler aynı dünyanın öyküleridir, Muhtar ve diğerleri iki öyküde de karşımıza çıkar. Sihirli bir güzelliğe sahip olan şeyleri anlatmaya yanaşmıyorum, bu ikisini de anlatmıyorum. Kan davası, sevda, kasaba sosyalliği, yalnızlık ve pek çok şey bu iki öyküde ortaya çıkar, bir de Karameke. Bu kuş özeldir, şahsen Manyas'taki müzede gezinirken içi doldurulmuş halini gördüğüm zamanı hatırlıyorum ve öykülere bağlıyorum, kuşun uçuşunu hiç görmediysem de seziyorum. Fotoğrafını da çekmiştim ama ne oldu bilmem, sildim sanırım. İyi; görünüşünü hatırlasaydım Kutlar'ın aklındakini hayal edemezdim.
Altın baba-oğul ilişkisini yerde altın arayan bir çocukla bilge bir baba üzerinden yürüten, yine azıcık büyülü bir öykü. Surların civarında kent yaşamı, mahalle arkadaşları, çocuklar ve çocukların diyalogları. Kutlar'ın çocuklar konusunda pek bir kurmacaya giriştiğini sanmam, onlardan biri olduğuna eminim. Baba olduğuna da eminim. Kutlar o başta söylediğim yıldızlardan biri de olabilir, tepelerden aydınlattığı dünyayı izleyen. İşin güzel yanı, Kutlar sadece bu özel dünyadan ibaret değil; film senaryosuna baktığımızda Hakkı Behçet Bey'in yaşamını anlatış biçiminin düzlemi son derece somut temeller üzerinde kurduğunu görürüz. II. Meşrutiyet zamanlarından 1970'lere kadar uzanan bir anlatıdır bu, üç kuşağın zaman içinde biriktirdiği yaşam parçaları ülkenin en alengirli zamanlarında büyür, genişler ve aileyi bir şekilde ayırır. Birleşmenin tamamlanması veya sona ermesi dedeyle torun arasındaki mesafenin aşılmasıyla ortaya çıkacak, veya tersi diye düşünürken sona geliriz, tamamsız bir senaryo. Lanet! Kutlar'ın kaybı edebiyatımız için belki de en büyük kayıp. En azından benim için böyle. İkinci sırada Ali Teoman gelir. Üçüncü Yücel Balku. Dördüncü Murat Saat. Aslında Murat Saat'i bildiğimden beri en ufak bir huzurum yok, yeri başka.
Başka, masallar. Antik Yunan medeniyetinin tanrıları bizim buraları biçimlemiş, biliyoruz, bir de Kutlar'dan okunmasını isterim. Masallardan birinin sonunda zincirlerden, Kybele'nin Europa'ya bağlanışından bahsetmiş Kutlar, bu zincirleri Asya yakasında oturan bir "kör" değilsek görebileceğimizi söyleyerek bitirmiş. Gülümsedim, Kalkedonlular el kaldırsın.
Unutulmuş Kent'i zamanın birinde okumuştum, Kutlar'ın nesi kaldı? Bir şeyi kalmadı ve bütün öyküleri kaldı, hâlâ okunmayı bekliyor. Dönüp dolaşıp dünyasına gireceğim bir yazar, gıyabında hocam. Unutulmasın.
Mutlu olmak isteyen birinin mutluluğu ve istemeyi bırakınca mutlu olacağına/hissedeceğine dair bir karikatür gördüm bugün. Aynı şey mutsuzluk için geçerli değil, mutsuz olmak isteyenlerin yapabileceği şeyler var. Bireysel ve toplumsal olarak mutsuzluğu doğurabiliriz, buna belli bir ölçüde ihtiyacımız olduğunu da söylüyor Watzlawick. "Mutluluğun, mutlu olmanın, ulaşmak için çabalamamız gereken amaçlar olduğunu anlatan binlerce yıllık o eski peri masalını kaldırıp bir yana atmanın zamanı geldi artık. Mutluluğu araya araya sonunda ona kavuşacağımıza inandırmaya çalışıp durdular bizi, biz de saflıkla ve içtenlikle inandık buna." (s. 10) Mesele hakkında o kadar çok şey söylendi ki bibliyografya derlesek ciltler tutar, üstelik günümüzdeki mutluluk tanımlarının mülkiyetten ve arzudan geçilmez haldeliğine çağlar öncesinde de rastlayabiliriz, aslında pek de yeni bir şey yoktur bu konuda, o zaman ne yapmamız gerekir? Watzlawick tersten ilerleyip mutsuzluk yaratıcı durumları inceliyor, böylece kendi çıkarımlarından bir parça mutsuz olmanın yolunu bilebiliyoruz ve gereken mutsuzluğa kavuşmuş oluyoruz. Geri kalanını öfkelenerek ve sırıtarak okuyabiliriz. Bir anti-etik denebilir geneline; ironi de son topun yutulmasıyla tilt olarak karşımıza çıktığına göre iki negatifin karşılaşmasından -sonda- pozitife ulaşacağız. Mutsuzluğun kaynaklarına bakıp neyin nasıl yapacağımızı ve yapmayacağımızı anlayacağız. En azından kötü hissetmemek için. Bir başkasını üzdüğümüzde kötü hissederiz, kendimizi üzdüğümüzde kötü hissederiz, böyle hissetmemek için, ama biraz da hissetmek için uğraşacağız. Umrumuzdaysa.
Filozoflar ve yazarlar sık sık karşımıza çıkacak, Dostoyevski ve Nietzsche'den yola çıkacağız, verilen bir örnekten mutlu olunca ne olacağını düşüneceğiz. Sevilenin ne olduğunu anlamaya çalışacağız ve faydasını tartacağız, paranın çekiciliğiyle vefayı, dostluğu, sevgiyi kıyaslayacağız. Mutlu olunca ele ne geçer, zaten geçici olan bir duygunun peşinde nereye sürükleniriz, bunu anlayacağız. Trajedilerin daha bir tutulduğundan bahsediyor bir yerde Watzlawick, cennetin kazanılmasındansa kaybedilmesinin çekici yanını anlatıyor, bir şeyler oluşuyor okurun zihninde. Bilinmeyenin çekiciliği, mahvolma arzusu ortaya çıkıyor bir yerlerden. Devletin de bu itkiyi harlayan bir yapı olduğu söyleniyor, çaresizlik artarsa bir şeylere tutunma arzusu da artar ve tutunulanın eline geçen güç tam bir yıkıma yol açabilir. O zaman birinci hedef olarak çaresizliği artırma, daha çok arzulama, daha çok hedef ortaya koyacağız ve bunlara ulaşmaya çalışacağız. Tabii antidepresanlara bir dünya para bayılacağız ki bu çaresizliği donduralım, bozulmaması için buzdolabına koyulan bir besin misali. Arzular ortadan kalktıkça, onlara ulaştıkça ve ulaşamadıkça ne istediğimizi bilemez hale geleceğiz, derinlerdeki sesleri susturup kendimizle bağlantıyı koparacağız ve sürüklenmeye başlayacağız. Artık tam bir mutsuzuz, süper.
Geçmişle oynanan dört oyundan bahsediyor Watzlawick, biri "geçmişin göklere çıkarılması". Altın gençlik, çocukluk günlerini özleyeceğiz. Bellekteki çarpık hallerini yaşamımızın en ideal zamanları olarak yaratacağız. Bernhard'ın çocukluğu benzettiği kara kuyuyu, boşluğu bir güzelleme olarak göreceğiz. İkinci oyunda Lut'un karısı örneği var. Şimdiyi ıskalayacağız ve dönüp arkamıza bakmaktan bulunduğumuz ve bulunacağımız yeri kaçıracağız. Tuza dönüşeceğiz, rüzgarda savrulup yok olacağız. Üçüncü oyun, bir bardak biranın devamı. Kendimizi öngöremez hale geleceğiz, çünkü geçmişi bir olumsuzluğa bütünleyip -içindeki iyi şeylere rağmen- içinden çıkamayacağız. Dördüncüsü, anahtarı yanlış yerde arayacağız. Düşürdüğümüz yer karanlıksa bir sokak lambasının altına bakınacağız, "yersiz iyi" aslında iyi olmayacak ama bunu fark etmeyeceğiz veya kendimize yalan söyleyip ona tutunacağız, ona tutunacağız ki -yukarıda dendiği üzere- yıkımımız ağırlaşsın. Dört maddeden sonra "niyet okuma" olarak özetleyebileceğimiz kısım geliyor, belki de herkes için mutlak geçerli bir reçete. İdealimizi dışa yansıtıp her şeyi bildiğimizce yorumlamak, hayal kırıklığına ve mutsuzluğa kavuşmak için şahane bir yoldur. Bu tür bir uğraş için çeşitli alıştırmalar vermiş Watzlawick, örneğin rahat bir koltuğa oturup bir limon düşleyeceğiz ve ağzımız sulanacak. Ovidius'un dediği gibi, içimizde sevgi sözcüklerinden bir dağ yaratacağız ve gerçekten seveceğiz böylece, sevgimiz kendimize telkinimiz ölçüsünde güçlenecek. Sonrasında sağlam çökeceğiz, çok iyi.
Adım adım öğreniyoruz, bir sonraki seviyede kendini gerçekleştiren kehanetler var. Kaçınmayacağız ve bunu yaşamın olduğu gibi yaşanmasına bağlayacağız. Oedipus -Popper'a göre- kehanetten haberdar olduğu için Oedipus oldu, yoksa ondan kaçınmaya çalışmayacak ve makus kaderini yaratmayacaktı. Öyle mi? "Bir olaya ilişkin kehanet, kehanet denen olaya yol açar." (s. 53) Bir tehdidin varlığı veya bir tehdidin kurgulanması yoluyla kendimizi aslında orada olmayacağımız bir yere götüreceğiz, bu özgür irade olarak belirecek ama iradenin mahkumiyeti çoktan gerçekleşmişti zaten, böylece adilane bir tavra sahip olduğumuzu düşünüp davranışlarımızın meşruiyetini sağlayacağız. Bir gölgeyi kendimiz belleyip peşinde bir başkasını inşa etmeye çalışacağız. Sağlam bir mutsuzluğun temeli budur.
Bir şeye ulaşmanın trajedisi başka bir bölümün konusunu oluşturuyor. Savaş bittikten sonra, Orwell'ın aktardığına göre Belçikalı bir Alman sempatizanı ölüleri görmeden geçirdiği beş yıldan sonra yıkık şehrinin sokaklarında dolaşırken rastladığı ilk ölüyle savaşın ne demek olduğunu anlar, o ölüyü görmese belki de hiçbir şey değişmeyecekti kendisi için. Diğer cepheyi düşünelim, Almanların yenilgisinden önce yıllar boyu intikam yeminleri etmiş insanların bitik düşmanlarıyla karşılaşmalarıyla birlikte yeminlerini unutmaları, zaferin öneminin kalmaması gibi meseleler düşündürücü. Hâlâ acı verebileceksek, kudretimizi görüp onurumuzu bu yolla onarabileceksek intikam isteriz ama hayat bizden önce davranıp arzularımızı gerçekleştirmiş olabilir, o zaman başımızı çevirip devam ederiz. Orada bizim için bir şey yoktur artık, çocukluğun boşluğunun yanına orayı da koyabiliriz.
Yanlış bağdaştırma ve düzlem karıştırma da sağlam bir ders olarak çıkıyor karşımıza. Sigara içmesi istenmeyen insanla ona duyduğumuz sevgiyi birlikte değerlendirmek, sarımsak yiyen birinin doğurduğu duyguları sarımsağa denklemek ve buna benzer şeyler. Duygularla nesneleri bağlama biçimlerimiz. Bir nesnenin taraflar için doğurduğu sonuçlar üzerinden arıza çıkarmak mutsuzluk için çok etkili bir yoldur. Genellikle eylem üzerinden bir suç biçilir, eylemin ortaya çıkmasına yol açan sebepler gözardı edilir. Daha kolay çünkü. Daha az yorucu, yüklenilen sorumluluk daha az. Bir ilişkiyi yüzeysel kılmak için muazzam bir yol. Birini yetersiz, aciz hissettirmek istiyorsanız buradan yürüyebilirsiniz. Daha çok içmemesini, daha fazla yememesini, daha fazla yapmamasını, daha az da yapmamasını, yapmamasını veya yapmasını söyleyiniz. Birine kendi isteğinizi "dayatınız". Birine kendi dengesizliğinizi dayatınız. Birine kendi yarımlığınızı yıkınız. Sonrasında karşı tarafın en ufak bir itirazında her şeyi "zaten" kabullenerek ilişkiyi sürdürdüğünü söyleyiniz. Tebrikler, kendiniz çalıp kendiniz oynadınız ve tek başınıza mutsuz olacakken bir başkasını da mutsuz kıldınız.
Ecinniler'den bir alıntı ve son. "'Her şey güzel, her şey. İnsan mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur. Sırf bu yüzden.'" (s. 108) Şöyle bir silkinip bakalım. Evet, iyiyiz. Sonra biraz zaman geçsin, düşüncelerle dolalım, arzular şelale haline gelsin, mutsuzuz. Nasıl iyi oluyorsa öyle yapalım veya dönüşümlü olsun, birikelim ve dökülelim. Olan şey de bundan pek farklı değil.
Bir İshallinin Günlüğü, uyanıştan patlayışa kadar geçen bir sürede ishalli bir karakterin patronundan zam isteme sürecini anlatıyor. İtalik bölümlerde vücudun savunma mekanizmasının dile geldiğini görüyoruz, midedeki bakterilerden biri olarak düşündüm ben bu bölümlerin anlatıcısını. Şirketlerdeki yapıdan bahsediyor, kendilerinin de böyle bir organizasyonu var ve yeterince çalışmayanlar, düşük verimliler hemen şutlanıp yerlerine yenileri geliyor. Koçyiğit'in kapitalist sistemle ilgili eleştirileri biyolojik süreçlere kadar varmış durumda. Vücut kendini korumaya çalışıyor karakterin yiyip içtiğinden, içerken kullandığı plastik şişenin zararlarından ve yer aldığı organizasyonun yapısından bahsediyor. Ana anlatıdaysa zam isteyecek olan karakterin eylemleri var. Kalkıyor, ağrısıyla mücadele ediyor, işe gidiyor, patronunun karşısına geçiyor ve aklında çok önceden kurduğu cümleleri bir bir sıralıyor. Bütçeler, ayarlamalar, ağrının artmasıyla birbirine karışıyor ve patron istenen zammı onaylayacakken, eyvah, son bir anlamlı cümle kurma çabası günlükteki diğer meselelerle karışıyor ve muhtemelen patlama gerçekleşiyor. Ücret Artışı Talebinde Bulunmak için Servis Şefine Yanaşma Sanatı ve Biçimi okunmuş olsaydı daha sağlam bir zam koparılabilirdi ama ishale yapılacak bir şey yok, sistem çökmüş durumda, belki de bu yüzden o bakterinin bir şeyler anlatacak zamanı var, dile gelmesi bu yüzden.
Reyhan Koçyiğit'in öykülerinde bir parçası olduğumuz düzenin karakterleri bir nevi çürütmesini görebiliyoruz, Meczup'ta tanıdık bir temanın tekrarından doğan iktidar ilişkilerine denk geliyoruz. Yarattığı karakterle aynı düzlemde bulunan bir yazarın yetişmesi gereken bir kitap için yazacağı öyküler vardır, yazabilmek için tek bir ışık huzmesinin girebildiği bir odada çalışmaktadır. Hapsolmuştur, yarattığı meczup karakterin ördüğü duvarların arasında kalmıştır. Genç bir adam kendisine yemek getirmektedir ve dışarının güzelliğini kendisine yasakladığı için yazara kızmaktadır. Meczup aslında kendisidir, yaratıcıyla yaratılan arasındaki bu mesafe, yazarın uyanması ve okuduğumuz öykünün ilk sözcüklerini yazmasıyla korunur. Stranger Than Fiction ve The Words ayarında bir öykü, en sonunda yazılacak metinle yazar arasında kurulan ilişkinin uyandırdığı kurtuluş meselesi ilgi çekici. Dışarının panayırvari karmaşasından korunmak için bir odada, kendimizle bir başımıza, bir şeyler yaratarak durmak kadar etkili bir çözüm var mı, bilmem.
Yol Boyunca'da tek bir anlatıcının kilitlediği yancısına bir öykü anlatmasını bekleriz, anlatıcı bir öykü anlatacağını söyler ama yolun getirdikleri öykünün anlatımını sürekli öteler, bir nevi öyküleşmiş bir yolla karşılaşırız, öykü olmayan detaylar öykünün kendisi haline gelir, yaşam parçaları anlatının temelini oluşturur. Calvino'nun böyle bir öyküsü vardı, tek bir karakterin monologu üzerinden kurulup dinleyen karakteri de bir biçimde içine alıp giderek genişleyen ve sonunda toparlanıp tek bir noktaya sıkışan harika bir öyküydü o. Bir de Woolf'un var sanırım, hatırlayamıyorum. Neyse, burada karakterimiz dışarının karmaşasından çıldırmak üzere olduğunu söylüyor ve durmadan anlatıyor, yanındakine söz hakkı vermiyor, vadettiği öyküyü de anlatmıyor bir türlü. Şöyle düşünüyorum; fark etmeden "dışarıyla" birleşmiş bir insanın şikayet ettiği meselelere dönüşmüş olması ve bunun farkında olmaması günümüzde tipik bir trajedi. İnceliklerden bahsedip o incelikleri taşımayan insanlara denk gelmişizdir, açtıkları yaralara şahit olmuşuzdur. Nitekim dinleyen kişi de öykünün sonunda kendini anlatıcıdan kurtarmak için şiddete başvuruyor ve hiç kimse anlatıcıya yardım etmiyor, herkes kör ve sağır. Bu öykü de hoş.
Kitaba adını veren İt Yangını için Shaw'un bahsettiği, insanın iki trajedisinden birini göz önüne alacağım, şu arzuya kavuşamamakla kavuşmaktan kavuşmak olanını. Köpekleri seven bir ergenin dileği gerçek olur, çocuk köpeğe dönüşür bir sabah. Bu dileğinin arkasında annesiyle bitmek bilmeyen çekişmeleri vardır, çocuğun köpek sevdası okul yaşamını sekteye uğratmaya başlayınca anne isyan eder, okumayacaksa bir işe girip çalışmasını söyler. Stresle başa çıkamayan çocuk, yaşamında aksayan ne varsa hepsinden bir köpek olarak kurtulabileceğini düşler. Köpeklerin düşünceye ihtiyaçları yoktu. Yerler, uyurlar, dolanırlar, çiftleşirler ve kuyruk sallarlardı. Nihayetinde çocuk köpek olur ve işlerin hiç de istediği gibi gitmediğini görür, zira düşünceleri yerli yerindedir. Wittgenstein'ın bir köpeğin nasıl hissedeceğinin bilinemeyeceğini söylemesini alın, öykünün orta yerine koyun ve çocuğun trajedisini görün.
Sinek de bir nevi öykü yazma ediminin öyküsü, bir sinek üzerinden. Breaking Bad'in Fly diye bir bölümü vardır, onunla özdeşleştirdim biraz. Karakter klozete oturur vaziyettedir, yazacağı öyküyü düşünür ama aklındaki sayısız şeyi birbirine bağlayamaz. Bağlantı noktası olarak bir sineği beller. Kendi yaşamıyla sineğin hareketleri etrafında dolanır, düşünür ve yazacağı şeyi bulmaya çalışır. Ailesini düşünür, yıllar önceki ilişkilerini düşünür, yazamayacağını düşünür, yazması gerektiğini düşünür, pek çok şey düşünür ve sineğin kendi başarısızlığı olarak var olduğunu fark eder. Sabaha karşı sinek ortadan kaybolur, geride yazılmasını sağladığı öyküyü bırakarak.
Yenilik açısından pek bir şey bulamazsınız ama pek bir üslup, tanıdık bir dünya ve üzerinde düşünülmüş, itinayla kurulmuş anlatılar bulursunuz Koçyiğit'in öykülerinde. Bence iyidir, diğer öykülerini bekleyeceğim.
"Modern deneme" demişler bu metinler için, ben modern denemenin ne olduğunu bilmediğim için bulaşmıyorum. Anlatı parçalarının yer yer ortaya çıktığı, mekanların ve karakterlerin sürekli değiştiği öyküler olarak görüyorum Güreli'nin öykücüklerini, dil de sağ olsun, akışkan bir zeminde imgeden imgeye geçerek anlatıcının yolculuğuna ortak da olabiliyoruz. Aslında garip bir duygu; yolculuk değil de durduğu yerde parça parça imleri bir araya getirmeye çalışan anlatıcılar var öykülerde ve bu anlatıcıların tek bir noktada yarattığı sayısız olay pek de bir hareket izlenimi uyandırmıyor. Sırf bu açıdan bile okura ilginç gelecektir bu öyküler. Bazı karakterler birkaç öyküde ortaya çıkarabiliyor, böylece bağlantılar kuruluyor ama belli belirsiz, dikkatli okur için bağlanacak noktalar çok. Zor öyküler, sınanmak değil de kendini denemek isteyen okur için ilgi çekici.
Bende 1993'te basılan versiyonu var, Nisan'dan çıkmış ki yayınevini kuranlardan biri Mehmet Güreli diye hatırlıyorum, yanlış olabilir, emin değilim. Neyse, ön kapakta bir fare var ve kapağın sağ üst köşesini kemirmiş gibi duruyor, kapağın o bölümü yok, diş izleri var. Şık bir kapak. Kapağı açıyoruz, karşılaştığımız ilk sayfada daktiloyla yazılmış, gelişigüzel yerleşmiş bir dünya harf arasında, sayfanın ortalarında Mehmet Güreli yazdığını görüyoruz. Bu da şık. Neden kemiri ve fare, direkt Alope'nin Odası nam öyküye gidersek görürüz. Epigrafta Spinoza'nın bir sözü, düşüncelerin düzen ve bağıntısıyla şeylerin düzen ve bağıntısının aynı olduğuna dair. Alope odasında bir fareyle yaşıyor, kemirme seslerini duyuyor ve hangi kitabın kemirildiğini merak ediyor. Bir yandan da yazmaya çalışıyor. Radyo dinliyor, sevgilisinin onu aramayışını düşünüyor, şamdanların ansızın söndüğü bir yarı büyülü mekanda kendini var ediyor. Fare kapanı yatağının altında duruyor. Alope bekliyor, yazıyor ve fareye okuduğu kitaplardan Latince cümleler yakıştırıyor, yazdığı metin sona yaklaştıkça farenin de sonu yaklaşıyor. Yok oluş. Fare metni kemirmiş, kemirdikten hemen sonra da kapana kısılmış. Metinle farenin bir araya geldiği düzlemin anlamını bir şeyi tamamlama ve bir şeyi yaşatma üzerinden okuyasım geliyor, okuyorum. Tehlikenin varlığı sürdükçe yazıyor Alope, farenin orada olduğunu bile bile yazıyor ve yazdığı şeyi ortalıkta bırakıyor. Gerekli bir gerginliği sağlıyor kendince, belki de metninin muhafaza etmek istemediği için. Bu noktada metinden uzaklaşıp niyet okumaya girdiğim için geri basıyorum, kısalığı kadar pek bir öykü olduğunu söyleyip bitiriyorum.
Bosch'u Üzen Olay'da ressamın heretikliğe varan eserlerinin Kilise için iki farklı yoruma sahip olduğunu görürüz; günah dolu resimlerin sergilenmesinin engellenmesi ve engellenmemesi konusunda kardinalle rahibin çatışması, saf tutkunun sanata aktarılırken dinin mistik olgularıyla bütünleşmesi -özellikle o çağda- ele alınıyor. Chelsea Hotel'da, 1984'te yazılmış bu öykü. İçinde bir çizim de var, Albrecht Koleksiyonu'ndanmış. Evet, söyleyecek bir şey bulmak için kıvranırken öykünün 54. sayfada başlayıp 57. sayfada bittiğini de sıkıştırayım şuraya. Sıkıştı.
Kaptan Tompkins'in Eski Bir Arkadaşı, John Hamilton. 1916, New Jersey doğumlu ve film yıldızı olmadan önce gemilerde çalışmış bir adam. Bir John Hamilton var ama 1887 doğumlu, Güreli bir postiş yaratmış diye düşünüyordum ki adamın Sterling Hayden olduğunu öğrendim, yabancı kaynakları şöyle bir tarayınca öyküdeki olayların da gerçek olduğunu gördüm. Adam kendisi gibi yıldız bir oyuncu olan Madeleine Carroll'la evleniyor, boşanıyor, denizciyken kaptanından etkilenip Komünist Parti'ye üye oluyor, bir süre sonra davayı satıp muhbir oluyor ve dönemin Hollywood cadı avının bir parçası haline geliyor. Yıllar sonra suçluluk yüzünden kayışı koparmaya yaklaşmışken otobiyografisini yazmaya başlıyor ve muhbir olması için kendisini destekleyen psikiyatrına beddua ediyor. Kitabı ithaf ettiği kişilerden biri Kaptan Tompkins, adil ve barışçıl bir dünyanın mümkün olduğunu söyleyen adam.
Bir diyalogla, bir yolculukla değişen insanlar, bir insanla değişen mekanlar. Soluk ve sonsuz renkler, bu öykülerin bendeki imgesi budur. Altmış sayfanın muhtemelen tamamına dönüp dönüp duracağım, çünkü şiirli öyküler.