Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Bradbury'nin şiirli anlatısı ve kurduğu dünyalardaki yenilikler bir buluş olarak çıkıyor karşımıza, anlatım biçimi olarak son derece yalın, biraz betimci bir dil kullanıyor ve Venüs'ün dinmeyen yağmurlarını bu dilin sesiyle oluşturuyor, gökyüzüne yükselen bir roketin çıkardığı uğultuyu da aynı şekilde duyabiliyoruz. Yeni şeyler bunlar. Belki aşırı bir bilimsel altyapısı yok ama kendisini metodik bir eğitim almadan, kütüphanelerde dirsek çürüterek yetiştirdiği için kendi bildiği yolda ilerlemiş ve türün daha, nasıl diyeyim, insani örneklerini vermiş. Meseleleri çok çeşitli; bir katilin gözlerinden görülen dünyanın obsesif bir insan için nasıl bir cehenneme dönüşebildiğini görmek ve çağlar öncesinin Çin'inde tiranlığın yol açtığı dehşete, hayal suikastına şahit olmak Bradbury okuru için mümkün. Öyküler sadece bilimkurgu değil, sadece anlatı da değil, pek çok şeyi bir araya getiren, geleceğin ve geçmişin insanını aynı noktada birleştirebilen bir yazarın özgün düşlemleri. Bradbury sağlam öykücüdür, sıkı bir anlatıcıdır. Karahindiba Şarabı bile tek başına yiğide hak verdirir.
519 sayfalık, 32 öykülük bir kitap var elde, küçük bir hazine gibi duruyor. Şöyle bir duygu; Resimli Adam'la karşılaştık, bedenindeki dövmelerden görülen hikâyeleri öğrendik, öykülerini okuduk. Bu adamla bir romanda da karşılaştık, Bradbury bir korku nesnesi olarak koydu adamı ortaya. Mars Yıllıkları'nda bilimkurgunun içinde insanın gündelik yaşamının başka dünyalarda ve yeni teknolojiyle biçimlenmiş halini gördük. Fahrenheit 451'e değinmiyorum bile, nasıl bir dehşeti içerdiğini okuyarak veya oradan buradan duyarak, belki filmini izleyerek öğrendik. Hepsini bir araya getirip öykülere bölsek, belki bu kitaptaki öyküler için böyle bir oluşum düşünülebilir. Korkunun yanında üzüntü de beliriyor aniden, duygusal geçişler bir perdenin kapanıp açılması şeklinde değil de sahnede uyumlu bir şekilde bulunacak zıtlıklar biçiminde kurgulanmış. Sis Düdüğü'ne bakalım. Bir deniz fenerinde iki adam, sohbet ediyorlar. Denizin kadimliği, derinlerin bilinmezliği, gecenin içinde parıldayan sisin getirdiği bir tekinsizlik. İnsanın evrendeki yalnızlığını düşünmek için Dünya'dan çok uzakları düşünmeye gerek yok, doğada aynı şeyi hissedebiliriz. Diyaloglar bu temeli kurar. Derinler soğuktur, "bir kuyruklu yıldızın kuyruğu kadar". İki adamdan orada daha fazla zaman geçirmiş olanı diğerini uyarır, derinlerden gelen bir varlık sis düdüğü çaldıktan biraz sonra belirecektir. Varlık ortaya çıkar, Yüce Eskiler'den biri gibi. Çok büyüktür, adamlar dehşete düşer. Varlık düdüğü sesine benzer bir ses çıkarır, sanki çağlar önce kaybettiği eşini aramaktadır. Adamlardan biri düdük sesini keser, varlığı öfkelendirir. Kule sallanır, kadim yaratığın öfkesi kuleye saldırmasına yol açar. Kule yıkılır, yaratık evine, derinlere döner. Korku, üzüntü ve yalnızlık. Üçü birbirinin yerini alır. Bradbury, şeyleri müthiş bağlar.
Nisan Cadısı, bedenleri istediğince yönlendirebilen bir cadıyla ilgilidir. Neredeyse istediğince; insanları birbirine aşık edemez, duyguları maniple etse de nihai bir sonuca ulaşamaz. Aşık olmak isteyen cadının adamla kadını yönlendirmesini görürüz, önce cadının doğal yaşamına şahit oluruz ki yalnızlığını anlayabilelim. Sonrasında adamdan hoşlanmayan kadının bir ölçüde adama yaklaşması, sonrasında uzaklaşması görülür, adam kadını sevmektedir ama aralarında bir şey olmayacağını anlar anlamaz kasabayı terk etmeye, yaşamını sevdiği kadın olmadan sürdürmeye karar verir. Cadı için büyük bir acıya yol açar bu, eğip büktüğü insanlar gibi olamayacağını anlar, duygusal bir ilişki kuramayacağını anlar, kendi doğasını da tam olarak kabullenemediği için arafta kalmış gibidir. Böyle anlatıları seviyorum, olaya içeriden bakabiliyoruz çünkü. Clive Barker'ın bir öyküsünde kendisine musallat olan bir iblisi alt etmek için planlar kuran adamın yaşadığı dehşet iyi, Melezler'deki kurt adamların yaşantısı da iyi. Yabancı sanırım zirve noktası benim için, Lovecraft'in en sağlam öykülerinden biri. Sadece aksiyon ögesi olarak değil, kendi doğasının içinde devinen bir varlık olarak öcünün incelenmesi.
Çanağın Dibindeki Meyve'de tanıdık bir mevzu var, The House Jack Built'taki duvar lekelerini, çerçeve arkalarındaki lekeleri, halının altındaki lekeleri bildiniz mi? Adamımız bir cinayet işler ve takıntısı ortaya çıkar, hemen her yere dokunmuş olabilir, iz bırakmış olabilir, öyleyse ardında bir şey kalmamacasına temizlemelidir her şeyi. Bir dakika, beş, on dakika, bir saat derken zaman geçer, evin temizlenmedik bir yeri kalmaz ama en sonunda yakalanır. Her yer pırıl pırıldır, ev hiç o kadar temiz olmamıştır ve William Acton evi temizlemeye devam etmek istemektedir, polisler kendisini evden çıkarırken ön kapının kulpunu mendiliyle parlatır, işini bitirmiş bir adamın huzuruyla oradan götürülür. Arkada kalan kanlı cesedi inkar, insanlığı inkar, başka birçok şey birleşip adamın patolojisini titreştirir. İnsanın derin kuyuluğunu gösteren muazzam bir öykü, nereye kadar düşeceğimizi bilmiyoruz ve kendimizi hiç ummadığımız bir yerde, konumda bulabiliyoruz. Bulacağız. Bu yüzden hiçbir şeyi hiçbir karakterden uzağa düşüremiyorum, yapılan her davranış bir şekilde mantık kazanıyor. Aşırı yoruma da girmiyor bir yerde, insan varsa neyi aşırı yorumlayabiliriz? Karakter kadar olasılıkla dolu bir okur için uçsuz bir şey bu.
Uçan Makine, zamansız teknoloji, sihri yok eden imparator. Kanat takıp uçan bir mucidin başını kestiren imparatorun kendi konumunu düşünmesi anlaşılabilir, sonuçta uçan bir adamın imparatorun iktidarına meydan okuyabileceği düşünülür, mümkündür bu. Zavallı mucidin hatası, herkesin görebileceği şekilde uçup arkasında şahit bırakmasıydı ama ödüllendirileceği düşüncesi mantığını dumura uğratmıştı bir yerde, çıkarı için başından oldu kısaca. İmparator öykünün sonunda kuşlara hayranlıkla bakıyor, onların bir şey yaratabilme gücü yok, kanatları kendiliğinden, korkulacak bir şey yok kısaca. Düşünebilen insan korkutur.
Cani tam günümüzün öyküsü. Zamanında öngörülen teknoloji biraz geri tabii, yine de bağımlılıklardan doğan bir delirme durumu söz konusu ve bizim tahayyülümüze uygun. Hemen her yerden çıkan elektronik aygıtlar, görev tanımlarının rahat bırakmadığı insanlar, her an iletişime geçmeye zorlanan birey, tüketmeye de zorlanan birey, başkalarınca yığılmış sorumluluklar altında bunalan insan. Ele geçirilen sopa en kolay çıkış yolu haline gelebiliyor; dijital dünyayı ortadan kaldırmak, en azından delirtici imgesini zihinden silmek için bir sopa yeter. Telefonu kırsak, televizyonu parçalasak, makineleri makinelere kırdırsak, daha az eşya olsa, daha iyisini almak için daha az baskı olsa, huzurlu bir dünyada yaşamanın bedeli bu kadar ağır olmasa. Toplu bir deliliğin içindeyiz, başka bir şey değil. Dilime dolanan bir söz var, son zamanlarda sıklıkla söylüyorum: İnsanlar kafayı yemiş. Bakınız neden, mülkiyet duygusu. "Sahip olmak" haddinden fazla değerli, sahip olmak için saatlerini ve bir dünya paralarını harcıyor insanlar. İyi bir vücuda sahip olmak için durmadan pompalanan ihtiyaçların yarısı aslında ihtiyaç değil. Her şeyin daha iyisi ihtiyaç değil. Ama ihtiyaç. Çoğunluğun sersemliğine dayanacak gücü elde etmek giderek zorlaşıyor, insanlara, "Ya sen aptal mısın?" diye sormamak için kendimi zor tutuyorum. Oğuz Atay'ın Oyunlarla Yaşayanlar'ında bir bölüm var, milletin neden öyle olduğuna, neden gelişemediğine dair. İronik bir durum var orada ama ironinin doğrudan bakıldığında gerçekle iç içe olduğunu düşünüyorum. Sürdürülemez bir yaşamı sürdürmeye çalışıyoruz, ite kaka. Saçma sapan sistemlerin içinde, pompalanan değer yargılarının egemenliğinde, biraz farklı düşündüğümüzde yetersiz/beceriksiz hissettirilerek, bunlara benzer birçok şekilde. O yüzden bir sopa her şeyi çözmeye yeter. Helal Cani.
Geleceğin, şimdinin ve geçmişin dünyaları kesişiyor, başka gezegenlerdeki problemlerle Dünya'dakiler özdeşleşiyor bir noktada, böylece ne kadar farklılaşırsa farklılaşsın, öyküler kapı komşusu haline geliyor. Güzel olanlarını anlatmadım, üçünden beşinden medet umdum. Mutlaka okunmalı bu, uzaya giden babanın olduğu öykü ve çocuklarına uzay ortamı yaratan fakir babanın olduğu öykü çok iyiydi ama kitabın en uzun öyküsü olan Buz ve Ateş kadar etkileyici olan çok az öykü okumuşumdur. Kısacık bir yaşam süresi, "düştükleri" gezegenden kurtulmaya çalışan insanlar derken... Bradbury fizik yasalarını pek sallamıyor gibi gözükse de öne çıkardığı diğer ayrıntılar açığı kapıyor. Müthiş öyküler, büyük zevk.
Bir Atina kütüphanesinden geriye kalan tek şeyin fotoğrafı. Yazıt, kütüphanenin birinci saatten altıncı saate kadar açık olduğuna ve eserlerin alınmasının iyi karşılanmayacağına dair bir parça. Diğer parçaları birleştirince parşömenlerle dolu -tarih belirtilmiyor, Mısır'ın ambargosu sonucu Bergama'da üretilen parşömenlerin zamanındandır belki kütüphane, öyle olduğunu hayal ettim- raflar, duvarlar, masalar beliriyor, yazıcılar sayısız kopya çıkarıyorlar, zenginlere satıyorlar kopyaları, sessizlikte rüzgarın uğultusu duyuluyor, tanrıların konuşmalarından parçalar var uğultuda, herkes huşuyla dinliyor, çalışıyor. Kütüphane yok olmadan önceki son an, kalan tek yazıtın üzerine siniyor. Bugün iki bin yıl öncesine baktığımızda hiçbir şey anlayamayacak durumdayız, çağ ve insan değişti, kütüphaneler aynı değil, bambaşka bir dünyadan eskiye bakıldığında geçmişin ne kadarını günümüze taşıyabiliriz bilemiyorum ama Manguel sayesinde sezebiliyorum. Kendi kütüphanesinin düşündürdüklerini anlatıyor, sonra tarihten birkaç kütüphaneyi inceliyor, sonra kendi kütüphanesine geri dönüyor ve bu döngü durmaksızın sürüyor. Anlattığı hikâyelerin yerine başka hikâyeler konabilir, deneyimlerine kendi deneyimlerimizi ekleyebiliriz, hatta bazılarını kendimizinkilerle değiştirebiliriz, bu açıdan sonsuzu kütüphaneye eşitleyebiliriz. Bu metni de eşitleyebiliriz; her okuma yeni bir düşünceyi doğurabilir. Bitmeyecek bir metin, Manguel'in Borges'den aldığı miras.
Bölümlerden ilki Mit olarak Kütüphane. Manguel, "sonunda" bir düzene koyabildiği kütüphanesinin geçmişini anlatıyor. Milattan önceki son yıllarda Romalılar bir tapınak dikmişler oraya, Dionysos adına. Yüzyıllar sonra kiliseye dönüşen yapıda şarabın tanrılıktan mesihliğe yapılan uzun bir yolculuğun nesnesi olarak belirmesinden sonra, zamanı gelince kitaplara düşkün bir adam kilisenin yanındaki ambarı satın alıyor ve duvarlardaki çizimlere bakarak kuruyor kitaplığını, yüzlerce kolinin taşınması, açılması, içindekilerin yerleştirilmesi aylar alıyor, bu sürecin anlatımı diğer bölümlere de yayılmış durumda. Burada kütüphanenin mitik boyutuna bakıyoruz. Antik çağlardan Julius Caesar'ın zamanına yolculuk, geceleyin. Manguel, gece vakti kütüphanenin verebileceği zengin imgelemden faydalanan okurlardan biri ama gececi olmayanlar da var, Montaigne bunlardan biri. Gecenin dünyayı değiştirmesini Gündüz Vassaf pek güzel anlatıyordu; gece insana aittir, gündüz makineye. Gece olduğu zaman özgürleşiriz, özgürleştiğimiz ölçüde kitapları da özgürleştiririz, kütüphane sonsuz adımlık bir mekan haline gelir. Manguel genişletir bu duyguyu; Babil'in bütün dillerini içeren ve İskenderiye'deki bütün kitap ciltlerine sahip olan bir kütüphane düşler. İskenderiye'nin son zamanlarından bahsediyor olabilir, ciltleme işi çok daha sonra ortaya çıktı diye biliyorum ama ukalalık yapmayayım, emin değilim. Babil'in ve İskenderiye'nin büyülü dünyasını anlatır Manguel, kütüphanesini bu iki düşsel şehre ve hükümdarların amaçlarına denkler. "İskenderiye'deki kütüphanecilerin belki de keşfettikleri gibi tek bir edebi an ister istemez onun gibi anları anıştırır." (s. 35) Okuma eylemi uzak zamanları birbirine bağlar, zamanları doğurur hatta. Her okumanın bir yeniden doğum ritüeli olduğunu söyleyen Manguel için sonsuz bir doğumu sağlayan kütüphane, mitolojik bir varlıktır. Arketipik niteliği ortaya çıkar, sürekli bir yaşam olduğuna dair.
Düzen olarak Kütüphane. Okunanlar bir yerdeyken okunmayanlar başka bir yerdeydi, sonra yayınevlerine göre sıralanan kitaplar okunma durumunu birbirine karıştırdı, sonra aynı yazarların farklı yayınevlerinden çıkan kitapları yan yana gelince bu kez bir önceki nitelik ortadan kalktı, sonrasında bir başka şey bir başka şeyi bozdu, bu böyle sürüp gitti. Kütüphanenin düzenlenmesi bir yapıp bozma düzeni doğurdu, kusursuzluğa ulaşılamayacağını gösterdi. Babil Kulesi'nin başına gelen kütüphanenin de başına gelmiş olabilir mi, ilahi bir emirle mi dağıldı kitaplar, yazarlar, konular, her neyse? Manguel kusurun izine düşüyor ve pek çok düşünüre, yazara uğruyor. Biri Perec. Kütüphaneci olarak da çalışan Perec'in birden fazla sıralama önerisi var, alıntılamış Manguel, sonrasında Çin'in kadim zamanlarına giderek ilk gruplama denemelerini ele almış. Kitapları bir araya getirebilmek çok zor, insanlar farklı düzenler üzerinde kafa yorup çaresiz kalmışlar ki bunun bir sonu, bir çözümü yok. İslamiyet ortaya çıktıktan sonraki kütüphaneler, Roma'nın kütüphaneleri, pek çok kütüphane ele alınıyor ki numaralandırmadan renk uyumuna kadar pek çok düzenleme biçiminin başarısızlığa uğraması dünyanın farklı yerlerinden örneklerle canlandırılsın. Kısacası bu işi beceremeyeceğiz, doğru bir sıralama yok, bunu kabul ettiğimiz an özgür olacağız.
Mekân olarak Kütüphane. Yüzlerce, binlerce cilt için yer açın. Fiziksel dünyanın sınırlarını zorlayın, kitaplar uzamı doldurabilirse boşluğun idrakına o an kavuşabileceğiz, onun dışında her zaman doldurulacak bir yer olacak. Manguel için Toronto'daki evi tam bir kapana dönüşmüş durumda; yatak odasından mutfağa kadar her yer kitaplarla dolu, ailesine yer kalmış olması şans gibi gözüküyor. Eldekilerin bazılarından kurtulmak tek çare olsa da kolay bir iş değil bu; dijital dünyanın nimetleri çok çekici gibi duruyor ama Kaku'nun Mağara Adamı Etkisi dediği şeye bakarsak çağlardır elimizde tuttuğumuz nesneden vazgeçmek pek kolay olmayacak, bir ekrana bakarak bir şey okumak istemeyeceğiz, ekran kitaba ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın. Bu durumda kitaplar uzunca bir süre, bildiğimiz formuyla varlığını sürdürecek. Kapladığı yer için yapılacak pek bir şey yok; kütüphaneciler atılan kitapları kurtarmak için kahramanca mücadele etseler de -birkaç örneği verilmiş, hoş şeyler- dönüşüm kaçınılmaz, sayfalar hamura dönüşecek, hamurdan yeni sayfalar türeyecek. Hrabal'ın bir metninde kitapların başka kitaplara dönüştürüldüğü işletmenin yürütücüsü olan, kitapları pek seven karakterin yaşadıklarını düşünelim. Buna izin vermemeli ve izin vermeli, ikisinin arasında durmaksızın huzursuz. Bu huzursuzluğu yaşayacağız. Evlerimiz küçük, en azından kitaplar için. Sığdırabildiğimiz kadar.
Çağrışımlar, tarihten seçilmiş olaylar, kitaplar, kütüphaneler, tüketim, üretim, yok edilen kütüphaneler, inşa edilenler, hepsi geceleyin. Düşkün olanlara sesleniyor Manguel, kendisinin onda biri kadar düşkünsek bu metni okumalıyız, okumamız gerekir ki kendi raflarımızın hikâyelerini başka zamanların insanlarında ve mekanlarında bulup uğraşımızın bir nevi teselli içerdiğini anlayalım, Manguel'in bahsettiği gibi.
Ubik, saçlarınızı şekillendirir. Arabanıza jant, başınıza yastık, ayakkabınıza kerata, Ubik. Her yerde, her an size yardıma hazır. "Ubique" aslında, hep orada olan. PKD'nin 1960'ların sonlarına doğru, belki çok daha öncesinden kurmacaya bulaştırdığı bir fikir. Waking Life'ı izleyenler için referans hazır. Son rüya katmanında tilt oynayan bir eleman var, şimdi biraz araştırınca filmin yönetmeni Richard Linklater'ın ta kendisi olduğunu gördüm. Beğendiğim sayısız yönetmen var ama öznel nedenlerden ötürü Linklater'ın hastasıyım, benim için bir numara. Her neyse, oynayan adam PKD'yle ilgili bir hikâye anlatıyor, bu metnin yazıldığı zamanlardan. Hangi metin olduğunu söylersem spoiler olabilir, söylemiyorum, PKD bir metin yazıyor ve dört yıl sonra metindeki karakterle, karakterin sevgilisiyle ve birkaç kişiyle daha karşılaşıyor, aynı adlar ve aynı soyadlar. Kendi yarattığı kurmaca karakterlerle gerçek hayatta karşılaşmak, hatta olaylarla da karşılaşmak delirtici bir şey. PKD bir rahibe gidiyor ve olayları anlatıyor. Rahip, anlatılan mevzunun Elçilerin İşleri'nde birebir yer aldığını söylüyor ki PKD bahsedilen metni okumamış. Tam hatırlamıyorum, PKD metni okuyor ve gece uyuyunca rüya görüyor galiba, rüyasında bir karakter beliriyor ve PKD'nin her yerde bulunma meselesini açıyor. Aslında tek bir zaman var, şimdi. Milattan öncesiyle şimdi arasında herhangi bir fark yok, birbirine benzeyen ve aralarında iki bin yıldan fazla zaman olan metinler aslında aynı. Tek bir sonsuzluğun içinde yaşıyoruz ve bu gerçeği anlayabilmek çok zor, dünyayla çepeçevre sarılmış durumda olduğumuz için normlardan kurtulamıyoruz ama eğer biraz olsun sezebilirsek bunu, dışına çıkılabilir. Aşağı yukarı böyle bir şey. Tao'yla haşır neşir bir adam PKD, halusinojen maddelerle de kafayı bir temiz yıkadıktan sonra gerçeğe bir adım daha yaklaşıyor. Bu bağlamda Ubik belki de PKD'nin en saf, en PKD metni. Gerçeklik alternatifleriyle, kurmaca dünyanın geçirdiği zamansız değişimlerle, karakterlerin tekinsizliği ve numaracılığıyla, tüketim toplumunun yerin dibine gömülmesiyle, her şeyiyle. Sözlük'te bir yorum okudum, hoş: Bölüm başlarında Ubik'in reklam metinleri yer alır, tüketiciler için yol tabelaları. Okurlar için yazıldıkları söylenmiş, bir nevi uyarı aslında. Ubik'i kullanırsanız zamanın etkilerini ortadan kaldırabilirsiniz, kaldırmalı mıyız peki? Biçimlendirilmiş yaşamın sunduklarına ne kadar boğulursak gerçeği sezişimiz o kadar çarpılır, Ubik adamı çarpar, dikkatli olmalıyız. Evet.
Okumayı bitireli on gün oldu ve aklımda nesi kaldı, korkunç bir şaşkınlıktan fazlası değil. Karakterler tamam, mekanlar tamam ama kurguya ne oldu, hatırlamıyorum. PKD'nin zaman üstüne zaman üstüne zaman bindirmesinin sonucunda yön -yaşam?- duygusunu kaybetmiş karakterlerinin oradan oraya sürüklenmeleri, yaşadıkları dünyanın süreğen değişimine uyum sağlamaya çalışırlarken, evet, çok ilginç işler oluyordu. Bakayım bir. Öncelikle PKD'nin şahane bir twist ustası olduğunu söylemek lazım. Başlarda kayıp olduğu söylenen Melipone nam bir telepattan haberdar oluyoruz. Bu kayıp kişinin kuvvetli bir etkileme alanı var, benzerleri arasında çok önemli biri. Runciter'ın şirketi için benzeri zor bulunur bir nimet, ortada yok. Şirketin amacı, ihtiyaç duyanlara psişik bir koruma alanı oluşturmak, özellikle ticari örgütler için hayati önemde bir iş. Çeşitli yeteneklere sahip olan insanlar -mutantlar?- her an tehlike yaratabilecek durumdalar ve Runciter isteğe göre birkaç kişilik mutant grubu oluşturup bu tehlikeli arkadaşları durdurabiliyor, şirketin ortağı Chip'in önderliğinde. 1992'de geçiyor mevzu, Ay kolonileştirilmiş, ticari faaliyetler sürdürülüyor ve rakip şirketler, devletlerin de bulaştığı katakullilerle birbirine üstünlük kurmaya çalışıyor. Neyse, sonuçta Chip ve adamları kiralanıyor, Ay'a gönderiliyorlar. Meseleye pek çok karakterin karıştığını ve ara sıra ortadan kaybolup belirdiklerini buraya sıkıştırayım, hepsinin izini süremeyeceğim şimdi. Bir de yarı-yaşamlılardan bahsetmeliyim. Bunlar ölen insanlar, beyin aktiviteleri ara ara canlandırılabiliyor, Runciter'ın eşi bunlardan biri, şirketle ilgili taktikler veriyor ara sıra. Reklam fikirleri, ticari çözümler, bir sürü şey.
Adamlarımız Ay'a gidiyorlar ama aralara notlarımdan sıkıştırayım. Karakterlerden biri bir rüya görüyor, kırmızı bir sis bulutu içinde yürüdüğüne ve daha pek çok şeye dair. Bir başka karakter, rüyanın Tibet Ölüler Kitabı'ndaki olaylara benzer yönler taşıdığını söylüyor falan, bunlar PKD'nin kodları işte, ara ara yakalanabilir. Rüya, bir başka yaşam, sonsuz döngünün metinleri, her şeyin her şeyde bulunması, bilmem ne. Bir de detaylara dikkat ederek okumak zorundayız, bir anlığına beliren karakterlerden birinin sonradan kilit bir rolde ortaya çıktığı vakidir, PKD bunu yapmayı seviyor. Başlarda bir yerde anlatıldığına göre bu yarı-yaşamlıların bulundukları tesislerde bir cihaz aracılığıyla yürütülen görüşmelere kaynayan biri var, parazit gibi giriyor ve çıkana kadar konuşmayı kendi varlığıyla, konuşmalarıyla sabote edebiliyor, hatta yarı-yaşamlıların beyinlerini maniple edebiliyor. Ne işimize yarayacak bu diye düşünmüyoruz hiçbir şey için, her şeyi aklımızda tutup adım adım kurulan dünyaya eklemlemeye çalışıyoruz ama açıkçası tahmin edememiştim ben dönüm noktasını, Ay'daki patlamanın ve sonrasındaki olayların rakip şirketin mutantlarının -Psi'ler diye geçiyor aslında- bir olayı olduğunu düşünmüştüm. Neyse, Ay'a gidiyorlar ve söylendiği gibi bir durum olmadığını, tongaya getirildiklerini düşünüyorlar, sonrasında bir patlama, herkes iki seksen. Kalkıyorlar, neler olduğunu anlamaya çalışıyorlar ama her şey yavaş yavaş değişiyor. Zamanda geriye gidiyorlar, para birimleri ve etraftaki nesneler değişiyor, bir tek Ubik sabit kalıyor. Ubik iyi bir ürün, biyolojik zamanı durduran ve hatta geriye alan bir zımbırtı. Sprey gibi bir şey. Belki de akışkandır, hatırlamıyorum, eczanelerde satılıyor. Chip'in özellikle buna ihtiyacı oluyor, zira teker teker avlanıyorlar. Ölümler başladıktan sonra ve hatta öncesinde de herkes birbirinden şüphelenmeye başlıyor ki yine PKD'in paranoyak dünyası çıkıyor ortaya, herkes şüpheli ve herkes birbirinden sakınmak zorunda, bir ölçüde. Nelerin olup bittiğini anlayabilmek için işbirliği yapmak zorundalar. Kolaylıkla kuruyor bu gerilimli noktaları PKD, son derece doğal. İmreniyorum, insanın nasıl düşündüğünü iyi biliyor.
Neler oluyor, zamanda geriye yolculuklar başlıyor ve dünyalara uyum sağlamak zorunda kalıyorlar. Zıplamalar aniden gerçekleşiyor, ne olduğunu anlamadan bambaşka bir yerde buluyorlar kendilerini. Chip, kendisine bırakılan mesajları fark edene kadar dolanıp duruyorlar, çözemiyorlar gizemi. Ne zaman ki Ubik şişelerine, reklam tabelalarına, televizyona dikkatle bakmaya başlıyor, o zaman kendisine kısa kısa mesajlar gönderildiğini anlıyor. Mesajları birleştirince, eh, ters köşeyi burada vermeyeceğim. Müthiş bir final ama, şaşkınlıktan gözlerim pörtlemiş olabilir.
Ne denir, PKD'nin en iyi metinlerinden biri denebilir. Kabus gibi, uyanılamayan bir düzlem var; Chip'in çaresizliği her seferinde başka bir kabusa uyanan insanın çaresizliği. Yaşama uyanamadığı için gerçeklik algısını kaybediyor, iyi bile dayanıyor aslında, sürekli değişen bir dünyadan kurtulmak için yapabileceği hiçbir şey yokken, zaman atlamaları ve içinde bulundukları katakulliyi düzenleyenlerin acımasızlığı sonucu arkadaşlarının başına geldiği gibi atomlarına ayrılma tehlikesi de varken üstelik, şişelerden gelen direktiflerle meseleyi çözemese de sağlam bir karakter olacaktı. Özetleyeyim; bunun en iyi üç PKD metninden biri olduğu söyleniyor, okumadığım çok şey var ama tepelere bir yere koyarım ben bunu. Yazarın hızlı zamanlarında yazdığı şeyler daha girift, bunun gibi. İyi yani, tür için bir klasik.
Hastalığı ilerlemişken son bir sosyete gezintisine çıkıp insanların ve kendisinin değişimini anlattıktan sonra eserinin bittiğini göremeyeceğine dair derin bir kaygı taşıyor. Son birkaç cildin basıldığını göremiyor zaten, noktayı koyduktan bir süre sonra hayata veda ediyor. Zamanı olsaydı yakalamaya devam edecekti gibi geliyor bana, insan böyle bir tutkuyu sürdürebildiğince sürdürmek ister. Yakaladığı kâr. Okur için de.
Kapanış metni bu. Anlatı zamanının güncel olayları dışında yeni insanlar, yeni mekanlar, yeni imgeler yok, aksine, madlenden Combray'ye, ilk metindeki uyku ve anneyi öpme meselesinden insanların aşk acılarına kadar hemen her şeyin üzerinden tekrar geçiliyor ve hepsi birbirine bağlanıyor. Ortalarda yer alan Zaman'ı yakalamakla ilgili bölümde bütün bu bağlanışları, anımsanan her bir ögenin birbirine nasıl eklendiğini görüyoruz, anı işçiliği diyeceğim buna, koca bir bütünü -yaşamı- olduğu gibi alıp üzerinde ince ince çalışarak parçalara ayırmak, sonra bambaşka bir şekilde bir araya getirmek için en küçük detaylardan bile fayda sağlanabilir, Proust bir metni okurken eş zamanlı olarak mekanı, zamanı ve kendimizi okuduğumuzu söyler, bundan yola çıkarak bazı eylemlerin sadece o eylemlerle ilgili sebepler sonucu ortaya çıkmadığını düşünebiliriz. Bir filmi bir daha izlemeyiz, bir şarkıyı bir daha dinlemeyiz veya durmadan dinleriz, bir yere sürekli gideriz veya bir daha hiçbir zaman gitmeyiz. Gittiğimiz zaman geçmişin bir parçasını çağırmış oluruz, şimdi zaten sürüp gitmektedir ve gelecek de bu ikisinden ibaret bir tahayyülün ürünü olduğu için onu da çağırmış oluruz, böylece o mekanı, zamanı ve kendimizi farklı bir biçime bürürüz. İyidir, ilerlememizi sağlar. Proust'un ilerleyişleri sayısız parçaya ayrılmıştır ve bu son metinde bütün parçalar toparlanır. Onca şey unutulmuş olsun, bütün o insanlar hatırlanmaz olsunlar, yine de bir bütünün parçası değilmiş gibi, müstakil bir esermiş gibi okunabilir bu. Bir yorum okumuştum bu esere dair, yıllara yayılmış bir okumanın Proust'un yapmak istediği şeyin okumadaki karşılığı olduğu konusunda. Makul, unutulmuş her şey tekrar hatırlanabilir ve yakalanabilir. Gerçi benim için geçerli değil bu, çoğu şeyi hemen unuttuğum için araya çok zaman girmedi, altı aya yaydım ciltleri. Yine de o tür bir okuma da kulağa hoş geliyor, bilince de hoş gelebilir.
Orman manzarası, Combray Kilisesi, çan kulesi, yağmur, oda ve Gilberte'le çıkılan gezintiler, iç içe geçmiş parçalarla sağlam bir başlangıç. Robert'in hayatında pek çok kadın var, sonradan öğrendiğimize göre erkekler de giriyor araya ama amcası M. de Charlus'deki gibi "dejenere" bir durum yok ortada. Hep merak ettim ve Fransızca öğrenmediğim müddetçe veya bir Proust uzmanıyla konuşmadığım sürece öğrenemeyeceğim galiba; Proust "sapıklık" olarak adlandırıyor eşcinselliği, arada bir yerde bunun aslında pek de sapıklık olmadığına dair kısacık bir şey söylüyor ama bulamayacağım orayı şimdi, her neyse, "sapıklık" acaba Roza Hakmen tarafından hangi sözcükten, hangi bağlamdan, hangi sosyal şartların içinde var olan bir kavramdan çevrildi? Bu bir dursun, yıllardır cevabını aradığım soruların yanına koydum. Robert evlenir evlenmez ordudan ayrılıyor, maddi sıkıntılar içinde yaşamaya başlıyor ve Gilberte'e yalan söylüyor durmadan. Hemen Albertine'e duyduğu aşka gidiyor anlatıcı, Gilberte'le Albertine'i, Robert'le kendini eşliyor ve Albertine'e duyduğu aşkın bitmiş olduğunu anladıktan sonra bir şeyin bitmesi halinde yaşanacakları, Robert'le Gilberte'in durumunu daha iyi anlıyor. Robert'in sosyetedeki davranışları, metresleriyle kurduğu yaşam da gözlemleniyor ve görüyoruz ki karargahta anlatıcıyı ağırlayan, en kötü zamanlarında anlatıcının yanında olan eski Robert'den eser kalmamış, karşımızda bambaşka bir adam var. Aslında metnin sonlarında ortaya çıkan insanların değişimi konulu bölüm daha en başta öncüllerini veriyormuş, şimdi fark ettim. Neyse, Robert'in sosyetedeki davranışlarından birçok insana açılıyoruz, özellikle Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sosyetedeki insanların değişimleri için önemli etkenler olarak ortaya çıkıyor. Gerçi bir yerde anlatıcı için insanların söylediklerinin değil, söyleyiş biçimlerinin önemli olduğunu görüyoruz ama bu mesele önemli; Dreyfus meselesinden sonra insanların onca çalkantı yaratmış bir olayı hemen unutup bir yenisine sarılmalarının yarattığı tepkiyi görmek oldukça ilginç, anlatıcı için bütün bunların kaydı tutulmalı, zira gerçeklik algısını son derece bozan bir şey bu hızlı değişimler. Üstelik, örneğin bir konu hakkında konuşan anlatıcının söylediklerini umursamayanlar, bahsedilen şeyleri anımsamayanlar, gerçekten anımsamayanlar ortaya çıktıkça neden zamana daha sıkı sarıldığını, belki de her şeyi yazıya dökmek istemesinin temel nedenini anlayabiliyoruz. Kişisel tarihimizde yeri olan şeyler bir başkasınca hatırlanmayabiliyor, inkar edilebiliyor, o bir başkasının olayların paydaşı olmasına rağmen. Bu durumda, eh, yaşananları bir yere çiviler gibi yazma dürtüsünü anlamak kolaylaşıyor. Anlatıcı biraz daha şanslı, zira Goncourt'un -hangisi, bilmiyorum- yazdığı bir günlükte anlatıcının bulunduğu davetleri düzenleyenlerin daha eski bir zamandaki davetleri başka bir gerçeklik algısıyla aktarılıyor, anlatıcı kendi anlatısıyla Goncourt'unkini kıyaslayarak bulunduğu yeri ve bakış açısını daha iyi kestirebiliyor. Günlükten bir parçayı uyumadan önce okuyor anlatıcı, okuduğu bölümü olduğu gibi alıntılıyor, böylece Guermantes tayfasının geçmişteki vaziyetlerini de görebiliyoruz. Ayrıca anlatıcıya, "Hade len!" deme şansını da yakalıyoruz: "Goncourt görmeyi de, dinlemeyi de biliyordu; ben bilmiyordum." (s. 2806) Goncourt'un bir şekilde gördüğünü anlatıcı başka bir şekilde görüyor, örneğin kendi yazdıklarından başka Goncourt'unkileri de gördüğü zaman, anlattığı kişilerin "gerçek" kişiler olduklarını anlıyor, bir idrak ânı. Edebi yetenekten yoksun olduğunu defalarca söylüyor anlatıcı, acaba edebi bir eser ortaya koymayı amaçlamadığı için mi? Yaptığı şeyi sanat veya edebiyat için yapmaktan çok kendisi için yaptığına dair bir inancım var. Kendisi için derken, Zaman'ın içinde kendini bir yere sabitlemek için. Buraya geleceğim gerçi, Zaman meselesi uzun.
Dreyfus taraftarlığı, büyük savaşlarda tutulan saflar, çelişkiler, çatışmalar yine genişçe bir yer kaplıyor ama özellikle Robert'in savaş stratejileriyle ilgili fikirleri ve M. de Charlus'nün kan bağından ötürü, soylulukla ilgili meseleleri yüzünden içten içe Alman taraftarı olması meselesi oldukça ilginç. İş yine dönüp dolaşıp sosyetenin ikiyüzlülüğüne, kaypaklığına geliyor sonuçta, Dreyfus meselesinde taraf tutanların siyasi çıkar elde etmek için uğraştıkları, savaşlar çıktığı zaman anlaşılıyor, zira facianın boyutu büyüdüğü zaman eski davaların tarafları ortadan kalkıyor, eski düşmanlar başka bir amaç için bir araya gelip her şeyi unutabiliyorlar. Yıllar sonra bir davete katılan anlatıcı, geçmişte düşman olarak gördüğü bir gencin bir şey olmamış gibi yanına gelip sohbet etmesini garipsemiyor bu yüzden, zamanla birlikte değişen düşüncelerin bir temiz analizini yapıyor ve Morel'le M. de Charlus arasındaki bozukluğun neredeyse düzeldiğini de söylüyor ama gerçekleşmiyordu bu galiba, iki taraf da birbirinden çekiniyor ve yapılan yamuklar yapıldığıyla kalıyor. Gıcık arkadaş Bloch bile artık saygı duyulan, Yahudiliği önemini kaybeden bir adam olarak çıkıyor karşımıza, gençliğindeki bencilliği ve sivri dilliliği törpülenmiş, yeni bir adam olarak beliriyor ortamlarda Bloch. Önceleri kendisini umursamayan insanlar onun yanına geliyorlar, yeni zamanlar yeni ilişkileri doğuruyor. Her şeyin akışkan olduğunu bu son ciltteki biçimle belliyorum, insanlar buradaki şekilde hatırlamıyor. "Ben sizi yeni baştan yaratmak zorunda mıyım kardeşim?" diyesim geliyor bazen, çok önemli şeyler hatırlanmıyor, deliresi geliyor insanın. Seksen tane detay veriyorum, yine hatırlamıyorlar.
Zaman'ı yakalamanın doğasıyla bitiriyorum. Gerçek cennetlerin kayıp cennetler olduğunu söylüyor anlatıcı. Unutulanları bir araya getirmeye çalışan şairlerin cennete kavuşma hevesleri olmasaydı arayışın saadetini böylesi bilemeyecektik belki, geçmiş her yönüyle imgelere siniyor ve dilde yoğunlaşıyor, böylece kendi arayışımıza çıkabiliyoruz ve başkalarının arayışını anlayabiliyoruz. Aradan parçalar seçeyim de alayım buraya, olayın anlamı ve önemi ortaya çıksın. Tabağa çarpan kaşıkla tekerleğe vuran çekicin sesi, Guermantes Konağı'nın avlusuyla San Marco Bazilikası'nın görüntüsünü canlandırabiliyor, seslerden görüntüler, görüntülerden insanlar, zamanlar, her şey hatırlanabiliyor, bütün duyular her an harekete geçmeye hazır. Aşkın benlikleri öldürüp dirilttiğinden bahsediliyor, bu benliklerin aranışı her bir aşkta farklı biçimlerde ortaya çıkıyor. Kayıp Zaman'ın ölü benliklerde aranabileceğini görüyoruz. Hazzın yaşandığı sırada değil, anıya dönüştüğü sırada anlaşılabileceği bir başka mesele. Sanat eserinin bu Kayıp Zaman'ı yakalamanın tek çaresi olduğu fikri yine bir mesele. Daha da özü şu: "Bizim tarafımızdan çizilmemiş işaretlerle, simgelerle yazılmış olan kitap, bize ait tek kitaptır." (s. 2965) Müthiş. Kendimize bakmak istersek dıştan içe doğru ilerleyen dünyaya bakmak zorundayız.
Son. Büyük bir şey karşısında duyulan huşu. Hayranlık. Proust.
Balıkçı'dan da bir şeyler bıraktım, okuduğum kitaplara dönmek pek hoşuma gitmediği için sevdiğim yazarların okumadığım birkaç kitabı duruyor öyle, Brautigan mesela. Üç tane falan kalmış olması lazım. Balıkçı'dan da üç dört şey okunmayı bekliyor ama neden okumadığımı hatırladım şimdi, sanırım Düşün Yazıları'nda Homeros'la ilgili bölümler için temelim yoktu pek, İlyada'yı okumam gerekiyordu, okumaya başlamıştım ve o da ne, yüzüncü sayfadan sonrası yoktu. Eh, öğrenciyken aldığım korsan baskılardan biriydi, o paraya yüz sayfa iyi bile okudum diye düşünüyorum. Sonuçta kaldı öyle, yakın bir zamanda okurum ama Balıkçı'yı hemen okumam. Yakalanan Zaman biter bitmez yatağıma uzanıp tavana boş boş bakarken gözüm Balıkçı'nın kitaplarının rafına takıldı, sonra kızının anılarını gördüm. Ne zaman aldığımı hatırlamıyordum ama zamanı gelmişti. Devirdim. "İsmetula" babasıyla geçen günlerini büyük bir özlemle kaleme almış, kendi yaşamının dönüm noktalarını anlattığı bölümlerin heyecanıyla babasının geçtiği bölümlerdeki heyecanı ton değiştiriyor, fark ediliyor bu, sevgi dolu bir ailede büyümüş olmanın yarattığı kuvvetli aile bağları bireysel yaşamın iliklerine işlemiş durumda, bu yüzden aileyle birey arasında çok da bir ayrım yapılamıyor, sanki koca bir sevgiyi bölüşmüşler de miras olarak çocuklara bırakmışlar, bu bir silsile halinde devam ediyormuş gibi. Balıkçı'nın dobra kişiliğinin de bunda etkisi var tabii, duygularını saklamayan bir adam Balıkçı ve haliyle zor bir insan, ama işin içine birazcık sevgi karıştığı zaman her zorluk darmadağın oluyor, yaşama eklemlenebiliyor. Aslında meseleyi tek bir fikre indirgemeye çalışsam şöyle bir şey derdim, hoşgörü ve anlayış olmadan dünyanın en uysal insanı bile sevgisizlikten öldürülebilir. Onca zorluğa rağmen bir arada yaşayabilen bu aileyi bilirken imrendim ve mutluluklarını hissettim, çok güzel bir his. Ulaşabilsem İsmet Kabaağaçlı Noonan'a içten teşekkürlerimi sunardım, dünyamı renklendirdi.
Sevgi dolu ve acılı bir aile, sevgiyi acılardan koparabildikleri için sıkı sıkı tutmuşlar ellerinde. Cevat ve Şakir Paşa iki birader, II. Abdülhamit zamanında devletin üst kademelerinde görev alıyorlar ve padişahın hışmına uğrayıp sürgüne gönderiliyorlar. Hikâye uzun uzun anlatılıyor, Şam'dan Girit'e uzanan bir yolculuk, Büyükada'dan Şişli'ye, Girit'ten Bodrum'a çeşit çeşit mekan boyunca sürüklenen insanlar nihayetinde Büyükada'daki Şakir Paşa Konağı'na yerleşiyorlar. Aile meşhur, Ayşe Kulin de yazmış, İsmet Hanım anılarında yer veriyor Füreya'ya, örneğin Balıkçı'yla, Aliye Berger ve Fahrünisa Zeid kardeş, Füreya Koral da yeğenleri. Önce İsmet Hanım'ın halalarından başlamak istedim. Aliye Berger, Narmanlı Yurdu'nda tek göz bir odada çalışırmış ve yıllar boyunca sevip kavuştuğu, kısa süre sonra da kaybettiği eşi Charles Berger'in acısını her an duyarmış. Tabii birçok anı var da bir tanesini anlatayım ben, İsmet Hanım'ın yeğeni Murat daha çocukken gitar dersleri almaya başlamış. Yetenekli bir çocukmuş, kemana yönlendirilmiş ve konservatuvara girmiş. İsmet Hanım bir gün Füreya Abla'sına Charles Berger'in kemanının Murat gibi yetenekli bir sanatçının elinde tekrar konuşmaya başlayabileceğini söylemiş ama bu fikri Aliye Berger'e açamamış bir türlü, Füreya'yla Aliye o zamanlar hala-yeğen değil, kardeş ve dert ortağı gibilermiş. Füreya mevzuyu Aliye'ye açmış, Aliye onay vermiş ve keman Murat'a gitmiş ama gitmeden önce Aliye kemanı kucağına almış, konuşmuş, gözyaşlarıyla öpmüş. Murat şu an Stuttgard Senfoni Orkestrası'nda çalıyormuş. İsmet Hanım, Aliye Berger'in Murat'tan bir senfoni dinlemesinin mümkün olmadığına üzüldüğünü söylüyor.
Balıkçı'nın babasıyla arasında geçen meseleyi İsmet Hanım da pek bilmiyor, Balıkçı hiçbir şey anlatmamış ailesine. İsmet Hanım büyüyünce kendisi sorup soruşturmuş ama ailesinden pek de bir şey öğrenememiş veya pek bir şey anlatmamışlar, zira anıların bir yerinde Balıkçı hapis yatarken kendisini ziyarete gelen annesine iki kızı tarafından tepki gösterildiğini öğreniyoruz, anne rest çekip oğlunu görmeye geliyor yine de. Biraz şaşırtıcı, bu iki kız kardeşle Balıkçı'nın aralarının iyi olduğunu düşünüyoruz ama başlarda katil olarak görülen Balıkçı'nın sonradan nasıl deli gibi sevildiğini bilmiyoruz, ailenin sırrı. İşin daha karanlık bir boyutu da var, Balıkçı'nın ilk eşi. İtalyan Agnezi, kızı Mutarra ile birlikte, aile faciasının az öncesinde veya sonrasında İtalya'ya dönüyor ve Mutarra'ya babasını unutmasını söylüyor. Balıkçı, ilk eşinden ve kızından söz etmiyor hiç, elinde bir tek Mutarra'nın kendi çizdiği resmi var ve özlemini belki de o resme bakarak dindiriyor. Yaşamı boyunca eski eşiyle ve ilk kızıyla hiç karşılaşmıyor. Büyülü bir yaşamı var İsmet Hanım'ın, bu olayların yaklaşık yüz yıl sonrasında Mutarra'nın kızları veya torunları bir gün dedelerini aramaya geliyorlar, Bodrum'da Cevat Şakir Sokağı -belki de Caddesi- önlerine çıkınca sevinçten deliriyorlar, sorup soruşturuyorlar ama bir şey çıkmıyor. Sonra İstanbul'daki İtalyan Lisesi'nin müdiresi arıyor İsmet Hanım'ı, ailesinden birilerinin kendisine ulaşmak istediğini söylüyor. Böylece İtalya ve Türkiye arasındaki özlem sona eriyor, aile tekrar bir araya geliyor. Ya çok etkileyici bir şey değil mi bu, benim tüylerim diken diken oldu okurken.
Birkaç anıdan bu kadar şey çıktı, geri kalanlarına da kısa kısa değineyim. Sabahattin Ali'yle çıkılan Mavi Yolculuk ve İsmet-Sabahattin Ali mektuplaşması. Safiye Ayla'nın Balıkçı'nın evine gelip bütün Bodrum'a bir masanın üzerinde verdiği konser, Bodrum'un 1930'lardaki cennet hali, Şişli'deki apartmanda odasına giren küçük İsmet'in yatağında çırılçıplak uyuyan bir Neyzen Tevfik, bir dünya şey. Balıkçı'nın güzelliği bir yana, dolu dolu geçen bir yaşamın güzelliğini de buluyoruz bu anılarda. Çok güzel, merhaba!