Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Lacancı Bakışlar serisinin dördüncü metni. Giriş bölümünde ilaç sektörüne ve bağlantılarına bir temiz giydiriyor Leader. Anlatıldığı üzere genç bir kadının anti-depresan kapsüllerinin konduğu folyoya baktığı zaman hissettiklerini, bilmiyorum, biraz olsun hissetmeyen azdır sanırım. En azından bir parçasını ben hissetmiştim. Psikiyatr size bir test uyguluyor. Benimkinin maddeleri ilginçti; "Allah'a inanmam ve eksikliğini hissetmem" gibi birkaç madde var, toplamda yüzlerce madde, hepsini birden ona kadar puanladım. Sonuçlar bir şekilde değerlendirildi, psikiyatr birkaç rahatsızlık saydı ve almam gereken bir ilaçla, bir de yeni bir randevu tarihiyle uğurladı beni. İlacı aldım, her gün yutacağım haplara baktım. Bir şeylerin ters gittiği duygusunu şimdi bile hatırlıyorum, süreç o şekilde ilerlememeliydi, bir şeyleri oldukları gibi görmek için folyoya yerleştirilmiş minik sersemleticilere ihtiyaç duymamalıydım ama tıbba da saygım vardı şimdi, bir müddet kullandım ilacı. Duygularımı kaybetmeye başladım, hiçbir şey hissetmiyordum. Göğsümü yıkık duvara çeviren acıdan kurtulmuştum ama mutluluk da basıp gitmişti, heyecan gitmişti, korku gitmişti, içeride hiçbir şey yoktu, kof kabuk gibi yaşıyordum. Bastırmak ortadan kaldırmak demek değildi, başka türlü baş etmeliydim, ilacı kullanmayı bıraktım. Bir süre tekrar ne yapacağımı bilemez halde dolandım durdum, sonra ne oldu, hayat oldu işte, şimdi mutsuz ve mutluyum. Kendimim, bu iyi olmak için yeterli. Leader da benzer bir yöntem sunuyor aslında, ilaçlar yerine yasın ve melankolinin sağaltıcı etkisini irdeliyor. Birbirinden ayrılmış birimlerin kasvetli imgesinden bahsediyor, modern bireyciliğin negatif yönünü folyolardaki haplara benzetiyor, her birimizin yalıtılmış ve diğerlerinden ayrılmış olduğumuzu söylüyor. "Toplum değerleri ve ortak çaba yerine piyasadaki mal ve hizmetlerin rekabetine göre hareket ediyoruz." (s. 7) Depresyona yaklaşımda bir problem var, sanki sadece kimyasal yollarla ehlileştirilebilir bir şey olduğu düşünülüyor ama ardında yatan temel sorunlar ortadan kaldırılmadıkça semptomlar varlıklarını sürdürüyor, gerekirse biçim değiştirerek, böylece ötelenmiş bir depresyonun yarattığı yıkım uzuyor. "Depresyon pek çok farklı durum için kullanılan muğlak bir terimdir. Yas ve melankoliyse insan hayatının bir parçası olan kayıplarla nasıl başa çıktığımıza -ya da başa çıkamadığımıza- ışık tutacak daha kesin kavramlardır." (s. 9) "Kayıplarla başa çıkma" meselesi benim için tam bir nokta atışı oldu, çocukluğumdan beri insanların kayboluşlarına tanık oluyorum ve bu kayboluşlarla nasıl başa çıktığımı, en sonunda başa çıkamamaya başladığım dönemi ve sonradan başa çıkma gücünü tekrardan nasıl kazandığımı düşününce, aslında her şeyin kendi varlığımı sabitleme ihtiyacından ve bu sabitliğin geçici olduğunu kabullenmekten geçtiğini anladım. Değişimi canlı tutmak, ateşi sürekli beslemek, bu tür bir devinim gerekiyor. Leader güzel özetlemiş: "Yas tutarken ölenler için kederleniriz, melankolideyse onlarla beraber ölürüz." (s. 13) Bu metinde geçip geçmediğini hatırlamıyorum, sanırım buradaydı, ilişkilerdeki ayrılıklar da bir nevi ölüm olarak görülüyordu, yokluğun açtığı boşluk ölümün boşluğuna benzediği için. Önceliğin melankolide olduğunu düşünüyorum. "Onlarla beraber" öldüklerimizle aslında beraber olmadığımızı anlar anlamaz yas aşamasına geçeriz, "onlar için" kederleniriz, yasımızı tutarız, zaman geçer ve yas geçer, özlemin ve acının aşındığını hissederiz, şarkılar artık o kadar acı vermemeye başlar, hatta zamanında üzüntüden dinleyemediğimiz şarkıları yüzde bir gülümsemeyle dinlemeye başladığımızı fark eder etmez şaşırırız, artık her şey daha hafiftir çünkü şarkının anlamı artık çift kanaldan gelmemektedir, anlamın diğer kanalı kaybolmuştur, sabitlenmişizdir ve akıştayızdır, kendi anlamımızla. Yas da biter, yürekteki kırk mumdan sonuncusu da söndürülür.
Leader'a göre depresyon "üretilmiş" durumda aynı zamanda, bunu birkaç kaynakta daha görmüştüm. Hafif depresyonun intiharı engelleyici bir işlevinin olduğu iddia edilmiş, birazının böyle bir itkiye yol açması mantıklı geliyor. Daha fazlası içinse yas ve melankoli süreçleri daha sağlam bir iyileşme süreci sağlayabiliyor ama bunu pek kabul etmiyoruz. "Keyifsizlik, anksiyete veya keder duygularımızı 'depresyon' terimi altında gruplandırabilmek ve sonra da bir hap almak, tüm yaşamımızı psikolojik anlamda mikroskop altına yatırmaktan daha cazip geliyor." (s. 22) Daha fazlası için arzuya ihtiyacımız var, Lacan'a buradan varacağız. Leader, Freud'la Lacan'ın sağladığı verilere ara ara yer veriyor, kullandığı patikaların kaynaklarını da öğrenmiş oluyoruz böylece. Örneğin Freud'a göre yastaki kişi kaybolanı biliyor ama melankolik kişi için kaybolanın ne olduğu tam olarak belli değil. Melankolinin kişinin öz imgesinin değişmesine yol açacak kadar ağır bir yük olduğunu söylüyor Leader, melankoliğin sadece kendisini suçladığını, değersiz ve hiçbir şeyi hak etmeyen biri olduğunu düşündüğünü ekliyor üstüne, öyleyse kendini geçmişe "kapatan" da biri olduğunu söyleyebiliriz. Kişinin güncelinden koptuğu, eskiye demirlediği, yeniye göz açtırmadığı bir durum. Melankoliğin nasıl hissettiğine dair genişçe bir bölüm var, örneklendirilmiş. "İçimde hiçbir şey yokken sevilebilir miyim?" sorusu bir soru olmaktan çıkıp kişinin kendisini döngüye sokmasına sebep oluyor, sonsuz bir güvensizlik ve değersizlik hali. Kaybedilen kişiyi göz önüne alarak düşünürsek şefkatli bir sevgiyle birlikte doğan nefretten de bahsedebiliriz, sevilen insan öyle veya böyle kaybedilecektir ve acısı daha kaybedilmeden doğacaktır, peşin bir acının boyutu sevgiyi aşabilir ve insanı bir biçimde yetersiz hissettirebilir, yeterli olsaydı kişi kaybedilmeyecekti, o halde neden bir öz nefret uyanmasın? Uyanır, melankoli böyle doğar. Leader'a göre sevgiyle nefreti ayırma çabası, kişinin arada kalmasına yol açan etkenin ta kendisi olabilir. Bu durumda yitişin kabullenilmesi gerekiyor. Sevilen yitecektir. Bu olay kabul edildiği ölçüde denge noktası çatlamaz, ego yara almaz.
Dört bölümde melankoliyle yasın doğası ele alınıyor, Proust'tan Defoe'ya kadar pek çok yazarın eserlerinden örneklerle, vakalarla, psikanalistlerin metinleriyle. Çok sağlam bir inceleme bence; bir mekanın kaybından bir insanın kaybına pek çok yitirilişin yol açtığı gedikler detaylı bir şekilde ele alınıyor. Hapları bırakmamı biraz da bu metne borçluyum, bir yol haritası çıkarma amacı yok ama bir şeyin yoksunluğunu çeken okuru toparlamada acayip işe yarıyor. Delicesine tavsiye ederim.
Turgenyev'in son dönem metinlerinden. Toplumsal meselelerden uzaklaşıp daha bireysel mevzulara yöneldiği söyleniyor arka kapakta; acı, aşk, yalnızlık, ölüm, varoluş, böyle şeylere yoğunlaşmış yazar. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna'da Klara Miliç'e atıfta bulunmuş, hoş. Arka kapaktan çaldıklarım bu kadar. Depresyon, Yas ve Melankoli'den bir şeyler çarparak kendi-sevgisi üzerinden öznenin bir başkayı sevip sevemeyeceğini ele alacağım, sadece bu iki eylem üzerinden de gitmemeye çalışacağım, kesin çizgilerle ayrılamayacak bir süreç var bu metinde. Yeterli ölçüde "oluşmuş" bir kişiliğin, eh, en azından bazı görüşlerinin akışa kapılıp gitmeyeceğini ummak bir ölçüde mantıklı ama Yakov Aratov gibi henüz arayışını sürdüren karakterler için insani niteliklerin gelişmediğini söyleyebiliriz. Yargılayıcı bir gözle bakıyorum ve bakmıyorum, ilkinde Klara Miliç'le tanışmanın öncesinde ve sonrasında tamamen kendine dönük bir adamın yol açtığı yıkımları görüyorum, ikincisinde kendine dair pek bir bilgisi, görüsü olmayan insanın yürüdüğü boşluk beliriyor. Adımlarını herhangi bir ahlaki düzleme oturtmak doğru değil, zira kapalı bir yaşamda öz kurulum için gereken asgari veri ortada yok. Kendi yaşamının izleyicisi konumunda Aratov, eylemlerinin sebepleri yerine sonuçlarıyla ilgilenen bir adam, her bir sonuç başka bir eyleme yol açmadığı gibi rastgele bir deneme-yanılma sürecini başlatıyor. Aratov tehlikeli bir adam, başkaları için. Kendince kusursuza yakın olduğu söylenebilir.
1878, Moskova. Küçük bir evde yaşayan, yirmi beş yaşlarında bir adam Aratov. Babası varlıklı sayılamayacak bir asilzade, birkaç yıl önce Moskova'ya taşınıyor ve bir süre sonra ölüyor. Geride Aratov ve hiç evlenmemiş hala Platonida İvanovna kalıyor. Hala elli yaşlarında, evin idaresi kendisine kalmış durumda. Aratov'un pek bir sorumluluğu yok, yaşamı boyunca pek bir sorumluluk almamış. Babanın çeşitli tozlar ve kitaplarla olan uğraşı yüzünden anne ölmüş, kimya tutkusu kadının sonunu getirmiş ve az daha Aratov'un da canını alacakmış ama veremle yırtmış adam, tabii bünyesinin güçsüz düştüğünü ve hastalığı yüzünden hep el üstünde tutulduğunu çıkarabiliriz buradan. Oğlan üniversiteye gitmiş ama evde alacağı eğitimin okuldakiyle denk olacağını düşünüp ilk seneden bırakmış, eve dönmüş. Babasının ölümünden sonra yas tutmamış, yasın getirdiği değişimlerden mahrum kalmış. Annesinin Aratov daha küçükken ölmesinin bunda bir etkisi olabilir, zaten bir kayıpla büyüyen çocuk, kayıpların kendisi için ne anlam ifade ettiğini bilmiyor, yaşamın doğal süreci olarak görüyor böylesi büyük kayıpları, dolayısıyla bir özlem, nefret, sevgi, hiçbir duygu doğmuyor içinde. Leader'ın yasla ilgili incelemesinde yas tutmanın, melankolinin yarattığı psikolojik değişimlerle ilgili sayısız örnek var, her bir süreç yeni bir kişilik doğuruyor ve geçmişin ağırlığını taşımak için üretilen savunma mekanizmalarının doğası yeni kişilikleri de durmadan değiştiriyor, Aratov'da bunların hiçbiri yok. Kupfer nam Alman arkadaşına göre kendisi tertemiz bir ruha sahip ve ideale meyli sayesinde iyi bir insan. Eh. Rus sosyetesine itilerek giren utangaç bir genç Aratov, halası ortamlara girmesini istiyor ama insanlarla iletişim kurmak istemiyor pek, yalnız kalmaktan keyif alıyor. Bir gün Alman arkadaşının ve halasının baskılarıyla bir davete katılıyor, Gürcü bir prensesin verdiği bu davette sıkılıp kirişi kırıyor Aratov. Kendisi de bir anlam veremiyor içinde doğan sıkıntıya, uzaklaşmak istiyor ve çıkıp gidiyor. Bu. İkinci davette Klara Miliç'i görüyor, kader anı. Kızın söylediği şarkıyı pek beğenmiyor, kızı da beğenmiyor gibi görünüyor ama içinde bir şeyler harekete geçmiş durumda, üzerini örttüğü duyguları sıkı sıkı bastırıyor ve Kupfer'e kızın özgün bir sesinin olmadığını, şarkıları pek de iyi söyleyemediğini anlatıyor. Eve gelince düşünüyor; idealindeki kız Klara Miliç olabilir mi? O hüzünlü gözler, hayalindeki yüz Klara'nın mı? Huzursuzluğu durmadan büyüyor, kızın Yahudi olması ve başka şeyler heyecanını söndürmesi için uyarıyor ama sosyal statüyle duyguların çatışması noktasında ne yapacağını bilemiyor Aratov.
Mektup geliyor Aratov'a, davette bir süreliğine bakıştığı Klara'dan. Aslında isimsiz ama Klara'dan geldiğini umuyor Aratov, başka bir kadından gelmiş olabileceği ihtimalinin üzerinde uzunca durması bile Klara'dan uzak durmaya çalışacağını gösteriyor. Kadının kalbini kırıyor tabii bizim sığır, böyle bir konuma sokulduğundan ötürü kadına kızıyor; hiç tanımadığı bir insanla buluşmak, konuşmak büyük kabalık ve hafiflik. Yalnız bir hayat sürdüğünü söyleyen bir adamla üstelik. Klara duygularını anlatmak istediği adamın odunluğuna bir anlam veremiyor, bakışmaları sırasında incelikli biri olarak düşündüğü adamı nasıl rencide ettiğini düşünüyor ama bir sonuca varamıyor, en sonunda Aratov'un sadece kendi gururunu ve rahatını düşündüğünü söyleyerek, hayal kırıklığıyla gidiyor. Aratov ne yapıyor, gururu tavan yaptığı için mutlu bir şekilde gidiyor evine. Ertesi gün öğreniyor ki Klara Miliç intihar etmiş, zehir içerek. Önce inanamıyor Aratov, kadının neden intihar ettiğini anlamaya çalışıyor ve işin kendisine dokunacağını anlayınca sevinçle üzüntüyü aynı anda yaşıyor. Bir kadının intiharına yol açtı, buna kudreti var. Tutulduğu bir kadının intiharına yol açtı, bu fikri bastırmak için de kudreti var ama başlarda. Kupfer, kadının aslında çok gururlu olduğunu, intihar fikrinin aklının ucundan bile geçmeyeceğini söyleyerek Aratov'u iyice düşündürüyor. Hayatı kitaplardan öğrenen biri için intiharın karşılığı varsa da yaşam deneyiminin eksikliği bir yana, Klara Miliç'in intiharına benzer bir şeye kitaplarda rastlamamış olması, olayları bir anlam sırasına koymasını engelliyor. Suçlunun kendisi olmadığını düşünüyor, sonra kendisi olduğunu düşünüyor, hayatının aşkını elinin tersiyle ittiğini düşünüyor, sonra Klara'nın duygusal açıdan bir amatör olduğunu düşünüyor, sonra kendisinin de bir amatör olduğunu düşünüyor, gece vakti kabuslar görmeye başlayınca bütün bu düşündükleri daha fazla katlanılmaz bir hale geliyor ve Kazan'a, Klara Miliç'in ailesinin yanına gidiyor, kadının son günü hakkında bir şeyler öğrenebilmek ve muhtemelen delirmemek için.
Kardeşle ve anneyle yapılan konuşma, Klara Miliç'in günlüğünün okunması, duygusal bir kadının yaşamına ortaklık ve tertemiz bir delirişle, hayalet kadının belirişiyle kapanış. Duygusal hoyratlık, empati yoksunluğu ve zavallı Klara Miliç. Kısa, derin bir hikâye. Okunması arz olunur.
Denizin tarihi denince birçok disiplinden birçok veri bekledim ama böyle bir şey yok, eh, denizin emperyalist açıdan ele alınmış tarihinden ötesine geçen bir araştırma değil, bir yandan da insanlarda bir deniz bilinci oluşturma kaygısıyla yazılmış bir metin Denizin Tarihi. Antik Yunan denizlerinden, felsefenin biçimlendiği sulardan, bilimin ilk konseptlerinden bir şeyler bekleyenler için hayal kırıklığı yaratacaktır, hatta Attali'nin Fransız sularını anlata anlata bitirememesinden bir parça da bıkkınlık doğabilir, normaldir. Fransa'nın denizcilikle ilgili maceralarının İngiltere'ninki gibi mutlak bir zaferle sonuçlanmamış olması, günümüzde Fransa'nın bir atılımla tekrar adını duyurması gerektiğinin bahsini açtırıyor Attali'ye. Tamam Attali, Fransa yükselecek, söylediğin gibi dokuzuncu denemede, hatta onuncu denemede, belki on beşincide olacak bu, tamam. Gezegenin ikinci en büyük bahri alanına sahip olduğu için Fransa'nın bu tarihçe içinde özel bir role sahip olması gerektiğini düşünüyor Attali, memleketinden bahsedip durmasının nedeni bu. Günümüzde en önemli yat imalatçıları, en uzun yatlar falan, böyle "en"ler Fransa'dan çıkıyormuş, iyi ve güzel. Lakin bunların denizlerin tarihiyle ne ilgisi var? Fransa güzellemesinden bıkan okur için hafakanlar yakındır.
En baştan başlıyor gerçekten Attali, Büyük Patlama'yla. Çok yoğun bir şey vardı, patladı ama bizdeki "patlama" bilgisi, imajı bu patlamanın karşılığı değil tabii, çok fantastik bir olay ve süreç bu. Hidrojen, döteryum ve helyum oluşuyor başta, sonra diğer atomlar çıkıyor ortaya. Oksijen ve hidrojenin münasebetiyle su oluşuyor. Su evrensel bir çözücü ve canlıların kaynağı, rahim gibi bir şey. Neyse, oluşan ilk gezegen Jüpiter'miş, bu bilgiyi de aklımızın bir kenarına koyuyoruz. Suyun Dünya'ya nasıl ulaştığı bilinmiyor, pek çok teori varmış bu konuda. Yaşam suyun içinde başlıyor, dünya soğuyor, süper kıtalar beliriyor ve kayboluyor, okyanuslarda yaşam karmaşıklaşıyor, primatlar ortaya çıkıyor, Homo erectus tayfası yürüyerek Malezya'ya geliyor, bizim tayfa ortaya çıkıyor ve bir süre diğerleriyle birlikte yaşayıp onları yeryüzünden siliyor falan. Bu bölümler dünyanın ve yaşamın oluşumunu bilimsel olarak adım adım kuruyor, başka kaynaklarda da rahatlıkla bulabileceğimiz bilgiler var. İnsanların Dünya algısının üzerinde şöyle bir durulup geçiliyor; örneğin Çinliler için Dünya kareymiş, dört köşede dört okyanus varmış ve Dört Ejderha Kral hem bu okyanusları, hem de Çin'i korurmuş. Kozmogoni biraz, biraz efsaneler, biraz tarih. Babil mitolojisinde beliren tufanın dinlere geçişi, tanrıların ortaya çıkışı ve ardından savaşlar. İlk korsan faaliyetlerine III. Ramses döneminde başlandığını görüyoruz, Mısırlılar "deniz halkları" ile savaşıyor, aynı sıralarda İbraniler Mısır'dan kaçıyor, Yunanlar -metinde "Yunanlılar" şeklinde geçiyor, sanırım yanlış- Troya'yı yıkmaya geliyorlar. Roma, Kartaca, Venedik, Osmanlı derken günümüze doğru geliyoruz, devletlerin ve imparatorlukların savaşmaları dışında denizlerle ilgili pek bir şey yok. Belki de ben yanlış düşünüyorumdur, denizlerin tarihi insanın denizler üzerindeki edimlerinden ibarettir diyeceğim ama, değil ya.
Romalılar "Mediterraneum" demişler Akdeniz'e, ad oradan geliyor. Tabii bir sürü liman inşa ediliyor, çoğunun üzerinde şöyle bir duruluyor. İşgal edilen önemli adaların bahsi geçiyor, aralarında Malta ve Girit falan yok. Roma'nın Yunan kentlerini hacamat etmesi ve denizle ilgili maddeler içeren anlaşmaların ortaya çıkması, Roma döneminin önemli özelliklerinden. Çin'in de denizcilikle ilgili çok sayıda hadisesi var ama çok kapalı bir dünya; daha çok yayıldıkları alanlar, kurulan limanlar ve ticaret yollarının belirlenmesi gibi meselelerde inceleniyor Attali tarafından. Bir de İngilizlerin afyon dümeni var tabii, iki milyon Çinli afyon tiryakisi olunca ve tehlike büyüyünce Çinliler iki kez savaş ilan ediyorlar ama tepelenip oturuyorlar aşağı. Bu çok daha ileride, Roma'dan sonra İslam'ın yayılmasını inceliyor Attali. Ömer bin Hattab'ın denizle ilgili münasebeti tek bir yasaktan ibaret, hiçbir Müslümanın denizde maceraya atılmasını istemiyor. Halife Osman zamanında bu yasak kalkıyor, denizlerde Arap gemileri de görülüyor. Hatta ilginç bir detay var; Ortodoks ve Müslüman hakimiyeti yüzünden Katolik güçler, özellikle Germen ve Frank toplumları kuzeye ve iç bölgelere göç etmeye zorlanmışlar. Henri Pirenne nam büyük tarihçi, yazdığı bir makalede İslam olmasaydı Frank İmparatorluğunun olmayacağını, Muhammed olmadan Charlemagne'ın düşünülemeyeceğini söylemiş. Fransa ve Almanya'nın denize karşı sergiledikleri iştahsızlıklarının altında bu meselenin yattığını düşünüyor Attali.
Libro del Consulado del Mar adlı bir eserle denize dair bütün sözlü içtihatların yazılı olarak derlendiği söyleniyor, 1266 civarı. Deniz kanunlarının temeli olarak bu metin görülebilir. Tam o sırada Büyük Veba Salgını patlak veriyor. Moğolların Kırım'daki Ceneviz acentesine saldırıları yenilgiyle sonuçlanıyor ama vebayı da Ceneviz gemilerine bulaştırmış oluyorlar. Gemiler Avrupa'ya dönüyor ve milyonlarca insanın sonunu getiriyor. Fırtına dindikten sonra karantina bölgeleri, modern gemiler, modern limanlar, daha modern gemiler ve limanlar ortaya çıkıyor. Aslında beşeri bir tarih, insanoğlunun teknolojik ilerleyişinin araçlar ve silahlar üzerinden anlatımı. Sekizinci bölüme kadar bu minvalde bir tarihi okuduktan sonra, eh, başka alanlara doğru da genişleyen denizin izlerini buluyoruz. Özgürlük ideolojisinin kaynağı olarak deniz adlı bölümde denizin insana açtığı imgelem dünyası hakkında birkaç şey var, örneğin Coleridge. Kitabı Mukaddes. Jung. Yunan mitleri. Kuzey Amerika'ya göçenlerin özgürlük hayalleri. Poe, Conrad ve Hemingway. Bu bölüm gerçekten iyi, denizin sanattaki izdüşümleri şöyle bir derlenmiş, güzel.
Son bölümlerde deniz ekonomisiyle ilgili pek çok değerlendirme var, taşımacılıktan balık avcılığına pek çok konu. Denizlerin kirlenmesi sonucu oluşacak facialar, denetimsiz avcılığın balıkların dünyasını darmadağın etmesi gibi pek çok meselenin çözüm yolları da Attali tarafından ortaya atılıyor ama ideal bir dünyada uygulanabilir o çözümler, bizim dünyamızda değil. Kendisi de önceki anlaşmaların devletler tarafından görmezden gelinip her devletin kafasına göre hareket ettiğini söylüyor, dolayısıyla ütopik istekler olarak kalıyor öne sürdüğü fikirler. Başkaca da devletlerin denizler üzerindeki egemenliği, mal nakliyatı ve liman büyüklükleri falan var, bir sürü ekonomik bilgi. Meraklı okurun ilgisini çeker.
Böyle. Tam bir tarih değil, tam bir inceleme de değil, ortaya karışık bir şey. Koç Üniversitesi Yayınları'ndan çıkan çok daha kapsamlı bir metin var, ansiklopedik boyutta.Gerçi merkezde sadece Akdeniz var ama olsun, denizle ilgili daha kapsamlı bir metin arayanlar için sıkı bir inceleme gibi gözüküyor. Buna yakında girişeceğim. Attali'nin metni de denizlerin tarihine bir giriş niteliğinde, böyle görülebilir.
Barker'ın Onuncu Yıl Baskısına Önsöz'ünü sona bırakıp direkt metne giriştim. Hiçbir şeyin başlangıcının olmadığını söyleyerek açıldı, ilk an diye bir şeyin olmadığını, tek bir sözcüğün olmadığını, bir metnin, hikâyenin veya masalın nasıl başlayıp nasıl bittiği hakkında hiç kimsenin hiçbir şey bilemeyeceğini açıklayarak devam etti. Okur, İngiltere'nin somut dünyasından çok daha uzaklara, metafiziksel bir dünyaya fırlatılmış oldu böylece; anlatının yaratacağı biricik bir dünyada fizik kanunlarının dahi askıya alınabileceğini öğrendi ve anlatılan her şeye yarı masal, yarı gerçeklik sıkıştırmaya yönlendirildi ama destanın içinde gerçeklik öğelerinin de bildiği gerçeklik olmaktan çıktığını sezdi. Sonra hikâyelerin yavaş yavaş açıldığını gördüm, Dokudünya'nın yaratılarının olabildiğince kurmaca olan bildiğimiz dünyadaki yansımalarını -periler, cinler, öcüler, umacılar, deli deli şeyler- okuyarak dünyaları ayırma yetimi de yitirdim ki fantastik bir dünyanın yapması gereken de aşağı yukarı bu, özellikle böylesi masalsı olanının. Füg'ün güzelliğini, Füg'de yaşayan ve kendi destanlarından, anlattıklarından öğrendiğimiz kadarıyla yaratıkların bizim dünyamıza geçişlerini ve insanlarla olan ilişkilerini, yitirilmiş bir cennetin acısını hissettim. Yitirilen cennetin tekrar elde edilebilmesi için "guguk" denen efsunsuz insanların -mutlaka öncesinden örnekler de vardır ama tarihlerin yakın olmasından kıllanmıyor değilim; Rowling "muggle" kavramını Barker'dan çarpmış olabilir mi? Dokudünya 1987'de basılmış, Rowling ilk metni 1990'da yazmaya başlamış, bilemiyorum- sihirli varlıklarla işbirliği yapması, sihrin -efsunun- çok nadiren insanlar tarafından da kullanılabilmesi, efsunluların guguklar arasından seçtiği Nazır'ın korumasında Füg'ün dokunduğu halının varlığını sürdürmesi ve başka pek çok geçişkenlik, birliktelik, ihtilaf ve tartışmanın doğurduğu güç ilişkileri ele alınınca polislerin, trenlerin, otomobillerin dünyası bir anda modern bir masalın dünyasına giriveriyor, geçiş son derece doğal ve olay örgüsünde beklenmeyen şeylerin gerçekleşmesi gibi kurmaca kanunu yıkan pek çok etken bu olağanüstü dünyayı olabildiğince kaotik hale getiriyor. Kaos iyidir, yönlendirilmediğinizi hissedersiniz, yazarın boyunduruğundan çıkmışsınız gibi hissedersiniz, bu metinde olabildiğince serbestsiniz.
Okudum, sonrasında önsöze döndüm. Barker'ın yapmaya çalıştığı şeyi bir ölçüde anlattığı bölümlerde anlatı dünyası daha da belirginleşti. Anılarını tutmaya çalıştığını söylüyor Barker, çocukluğunda zaman geçirdiği çiftlikten, Galler'den ve yemyeşil topraklardan bahsediyor. Oraya tekrar döneceğini, bunun nasıl gerçekleşeceğini bilmediğini ama oraya döneceğini söylüyor. Metnin ortaya çıkışını bu niyetin yansıması olarak görüyorum, Füg'ün yıkılması ve Füg'deki kutsal mekanların yıkılması yetişkinliğin dünyasının çocukluğun anılarına bir saldırı olarak okunabilir bu açıdan. Makineler arasında yaşamaya çalışıyoruz ve çocuklukla bütünleşmiş köyler, bahçeler, insanlar kayboluyor, anılara tutunarak onların varlıklarını günümüze taşımaya, gri dünyadan bir ölçüde kurtulmaya çalışıyoruz, yapabileceğimiz tek şey bu. Proust'u andıran anı parçalarını bu kurtuluş çabasının orta yerine yerleştiren Barker, anıların veya şeylerin tutarlı olup olmadığını önemsemiyor, bir duygunun peşinden gidiyor ve masalsı dünyasında duygusunu yaşatmaya çalışıyor. Metni yazarken o dünyaya ait olduğunu, bir devam metni yazamayacak kadar o dünyadan uzaklaştığını da ekliyor. Karakterlerin boşlukları, cevaplanmamış sorular, hemen her şey o masalın içinde ve yoruma açık. Barker yazdığı metinden uzağa düşmüş ve sorulara bir cevabı olmadığını, okurların yaptığı veya yapmaları gerektiği gibi kendisinin de hayal gücüyle o cevapları verdiğini söylüyor. Tamamlanmayacak bir masal bu, metnin sonunda da herhangi bir son olmadığı, başlangıçtaki gibi bir bilinmezin sürdüğü söylendiğine göre yaşamla bir koşutluk da bulabiliriz; nedensellik bir çaba ve her an işler durumda, boşlukta sürüklenmek istemeyiz ama bir açıdan sürüklenmekten başka bir şey de yapmayız. Felsefeyle yeni sorular yaratırız, dünya biraz daha biçimlenir ve biçimlenmemiş boşlukla her karşılaştığımızda biraz daha dehşete düşeriz, kurguladığımız gerçekliğin ne kadar eksik olduğunu görüp korkarız, her zaman daha fazla bilinmeyen var olacağı için Genazino'nun dediği gibi, yaşamdan yaşamayı ummaktan fazlasını beklememek düşüncesiyle karşılaşıp dururuz. Dokudünya'yı tam da bu düşüncenin ortasına yerleşmiş gibi görünce, eh, zaten daha fazla soru sormayıp takip etmekten başka bir şey yapmadım. Hem karakterlerin hem de Barker'ın anılarından mürekkep bir anlatının fantastik ögeleri de belleğin bir yansıması olarak görülebilirdi, gördüm. "Dokudünya gibi bellek hakkındaki bir romana, ona damga vurmuş olaylardan dolayı değer verilmesinden daha mükemmel bir biçimle içerik beraberliği olabilir mi?" (s. 10)
Yaratıklar deyip durdum, Kâhinsoylular aslında. İşin kozmogonisine girmeyeceğim, ortaya çıkış biçimleri ve bildiğimiz gerçeklikle kurdukları bağı da anlatmayacağım, Barker anlatının içinde, diyaloglar vasıtasıyla dünyalar hakkında gereken bilgileri veriyor. Cal'den başlayabilirim, kendisi babasıyla birlikte yaşayan genç bir adam. İşi var, babasının yarış güvercinleriyle uğraşına yardımcı oluyor ve bir gün kuşların havada dönüp durduğu bir fenomene şahit oluyor, sonrasında kaçan bir güvercinin peşinden eski bir eve gidip halıyı görüyor. Dokunan bu halının içinde Füg gizli, Kâhinsoylular bu dokumanın içinde varlıklarını sürdürüyorlar ama hepsi orada değil, insanların dünyasında yaşayanları da var. Neyse, evin sahibi yaşlı bir kadın, sonradan Nazır olduğu ortaya çıkıyor, Kâhinsoylular'un atadığı bir nevi bekçi, halıyı koruyor. Belli bir hiyerarşi var, Kâhinsoylular kendi kendilerini demokrasiye benzer bir yapıyla yönetebiliyorlar ama fikir ayrılıkları da var tabii, anlatıdaki çatışmalardan bazıları bu ayrılıklardan doğuyor. Immacolata gibiler de Guguk Krallığı dedikleri insanların dünyasında dolanıp Füg'ü yok etmeye çalışıyorlar, kötücül güçlerden en başta gelenleri Shadwell ve Immacolata. Birbirlerini kullanıyorlar, amaçları farklı. Shadwell Füg'ü yönetmek isterken Immacolata ortadan kaldırmaya çalışıyor. Immacolata'nın Kâhinsoylular'dan nefret etmesinin sebebini bilmiyoruz, Barker bazı şeylere bir cevabının olmadığını söylüyor, yukarıdaki mevzu. Immacolata ve ölü kız kardeşleri tam bir dehşet yaratıcıları; kardeşlerden biri çiftleştiği erkeklerin çocuklarını doğurup savaşçı olarak kullanıyor. Amorf, iğrenç yaratıklar bu çocuklar. Barker'ın cinselliği kullanış biçimi karakterlere derinlik de katıyor; Cal kendi çocuğuyla savaşırken babasıyla olan ilişkisini de düşünüyor bir yandan. Freud ayakta alkışlardı bu meseleyi. Shadwell'in yeteneği, ceketinin astarındaki efsunlu zamazingo sayesinde herkesi "satın alabilmesi". Hayal satıyor, hemen herkesi etkisi altına alarak en çok arzulanan nesneyi isteyenlere veriyor ve ruhları damgalamış oluyor böylece. Arzunun kullanılış biçimi de çok başarılı.
Suzanna, Nazır Mimi'nin torunu. Deli kadının deli torunu olduğunu düşündüğü zamanlar var ama eski evinde bir başına yaşayan Mimi torununa her zaman daha fazlası olduğunu hissettirdiği için ninesini seviyor Suzanna, yaşlı kadın hastaneye kaldırıldığında ve Immacolata'nın halının yerini öğrenmek amacıyla yaptığı işkence sonucu öldüğünde çok üzülüyor, eski eve gidiyor ve Cal'le bu şekilde tanışıyor. Immacolata ve Shadwell'le de. Hatta Kahinsoylular tayfasıyla da.
650 sayfalık bu metin sadece Füg'ün kurtarılışıyla veya yıkımıyla ilgili olabilirdi ama değil; Füg'ün öncesi ve sonrası da meseleye dahil oluyor bir şekilde, hatta Musibet denen varlığın ortaya çıkışına da şahit oluyoruz. Mitik bir yıkım makinesi; zamanında dünyaları yok etmiş ve derinliklere çekilmiş. Uyandırılıyor, Cennet'in koruyucusu olduğunu düşünüyor ve çölün ortasında Cennet'i koruyor, Uriel olduğunu düşünmesi, varlığının anlamını tamamen kaybetmiş bir varlık olabileceğini sezdiriyor ki Barker da bu noktayı aydınlatmıyor. Çok kuvvetli bir varlık Musibet, Shadwell tarafından uyandırılarak İngiltere'ye getiriliyor ve son bir savaş için öfkeyle dolduruluyor. Olayların çözülüşü sırasında metnin ortalarında ortaya çıkıp kaybolan, sonrasında kilit bir role bürünen karakterleri görebiliriz, kaostan beliren bir düzeni temsil ederler. Her bir karakter ya anlatı boyunca oradadır, ya giderek kaybolur, ya da kaybolduktan sonra ortaya çıkarak değişimlere yol açar. Bilinmeyenin çekiciliğini hatırlatan bir kurgu tekniği.
Savaşlar, ihanetler, yıkımlar ve umut, en başta umut. Okurların bu metne gösterdiği ilgiden ötürü bazen bıktığını söylüyor Barker ama insanların neden bu metni çok sevdiklerini bildiğini de sıkıştırıyor araya; kötü zamanlar için iyileştirici bir anlatı saklı Dokudünya'da. Sıkıntının ortadan kalkabileceğini, tekrar ortaya çıkabileceğini, her ihtimalin gerçekleşebileceğini anlattığı için, insanların yaşamdaki konumlarını ve yaşamın doğasını hatırlattığı için, başka pek çok şey için beğenilebilir bu metin. Sırf bu yüzden okumaya değer, Barker'ın dehşetleri ve harikaları da cabası.
Bir başka insanın bilincinde oluşan dünyanın parçası haline gelmenin, gerçekliklerin çakışmasının yarattığı psikolojik yıkımı Ubik'ten biliyorduk. Zihniyle diğer zihinleri işgal eden adamın ruh sağlığının yerinde olmadığı barizdi ama hastalığı hakkında pek de bir şey bilmiyorduk, şizofrenisini bir ölçüde sezmemiz dışında pek bir şey söylenemeyecek kadar karanlıkta bırakılmıştı eleman. Marsta Zaman Kayması'nda benzer bir mesele ele alınıyor ama bu kez akıl sağlığı merkezde konuşlanmış, karakterlerin yaşadıkları ruhsal çöküntüler direkt isimlendirilmiş. Daha "açık" bir PKD metni bu, kendi şizofrenisini ve aldığı uyuşturucu maddelerin etkisini olduğu gibi metne aktarmış yazar, ortaya diğer öykülerine ve diğer romanlarına göre daha az gizemli, olay örgüsünün alacağı şekli daha belirgin, neredeyse tezli bir metin çıkmış. Karakterlerin tamamı anlatı sürecinde kurgusal ağırlıkları değişir halde ortaya çıkıyorlar, kayboluyorlar ve tekrar ortaya çıkıyorlar, PKD'nin entropiye harfi harfine uyan dünyası. Gerçeklik algısını oluşturabilen daha sağlam bir teknik bilmiyorum. Ölçülüp biçilmiş kurguları bu yüzden sevmiyorum; oyun olduğu ortada. PKD pek oynamıyor, çünkü neyin oyun olup neyin gerçek olduğunu o da bilemez durumda. 1964'te basılmış bu metin, yazarın iki yıl boyunca kapandığı zamanlarda yazdığı on bir romandan biri, psikozların zirve yaptığı zamanlardan.
Mars'ın kolonizasyon aşamaları sürüyor, Dünya'daki kalabalığın bir kısmı Mars'a göç etmiş ve karaborsacılıktan tamirciliğe kadar pek çok iş kovalanıyor. Edebiyat fakültesi diplomasına sahip olanlar bile insan gücüne duyulan ihtiyaçtan ötürü her türlü meslekte tutunabiliyorlar. Yeni İsrail gibi pek çok bölge doğuyor, Dünya'daki yerleşimlerin yansımaları Mars'ta hayat buluyor, kökeni tanımlayan pek çok etken -din, ırk vs.- insanları ayırmaya devam ediyor. Yeni gezegen yeni para babalarını doğuruyor, spekülatörler ortaya çıkıyor, bir karakterin dediği gibi yeni bir başlangıç için fırsat varken Dünya'daki düzen Mars'a sıçrıyor ve sürüp gidiyor. Aslında böyle bir fırsat yok tabii, insan içinde doğup özümsediği düzeni olduğu gibi sürdürüyor. Kim Stanley Robinson'ın Kızıl Mars diye bir metni var, Kabalcı basmıştı zamanında, o metinde Mars'ın Dünyalaştırılması meselesi enine boyuna inceleniyor, tavsiye ederim. Kabalcı sonradan basmadı iki devam metnini, internetten bulduklarımı okumaya devam ediyorum şimdi. Neyse, Silvia Bohlen phenobarbital kullanıyor, beynini uyuşturarak yaşamını sürdürüyor, oğlu David ve eşi Jack'le birlikte. Jack tamirci, gün boyu dışarıda ve çalışma koşullarının görece iyiliğine rağmen evde pek bulunamıyor, en azından Silvia'nın istediği biçimde. Radyonun ve çocuğun gürültüsü kulaklarını kapayıp Dünya'dan oraya gelmesinin sebeplerini sorgulamasına yol açıyor. Tatmin olamayan bir kadın Silvia. Jack çalışkan ve "iyi" bir adam, iyiliği metin boyunca dile getiriliyor diğer karakterler tarafından. David de çocuk gibi çocuk işte, "normal". İlk bölümde ailenin evine su getiren hendek binicisini ve ihtiyaçların karşılanma yollarını görüyoruz, PKD Mars'ta yaşayan bir çekirdek ailenin günlük rutinlerinden yarattığı manzarayla gezegendeki yaşamın özetini sunuyor. Jack'in babası Leo Bohlen, Mars'a gelip FDS Dağları civarından çok ucuza toprak alarak vurgun yapmak istiyor, BM'den o bölgedeki arazilerin değerleneceğine dair duyum aldığı için fırsatı kaçırmıyor, atlayıp geliyor. Jack'in şizofrenisini babasından öğreniyoruz, tedavi edilip ehlileştirilmiş ama şizofreni her zaman derinlerde bir yerde duruyor, yüzeye çıkması için gerçeklik algısının birazcık çarpıtılması yeter. Bu meselede Mars'ın yerlilerinin gerçeklik algıları kayışların kopmasına yol açıyor sonradan. "Zenciler" diyor Arnie Kott onlara, Çöladamları suyun izinde büyük çölleri aşıyorlar ve karşılaştıkları insanlara selam verirken yağmurun kendilerinden karşılaştıkları insanlara yağdığını söylüyorlar. Fremenlere benziyorlar bir açıdan ama kum solucanları yok tabii, daha pasifler. Arnie Kott için sömürülesi varlıklar, tıpkı insanlar gibi. Pragmatist bir adam Arnie, Mars'ın en kuvvetli adamlarından biri. İlk bölümde Jack'in komşusu olarak tanıdığımız Norbert Steiner'ın bunalıma girip intihar etmesiyle geride kalan tek çocuğu olan Manfred'i geleceği görmek amacıyla, otistiklerin bir arada yaşadıkları tesisten alarak, Jack'i de kendi adamı haline getirerek para kazanmaya çalışıyor. Kendince bir ahlak anlayışı mevcut Arnie'nin, pek bir şeyden korkmuyor ama en sonunda kendi zihninden korkması gerektiğini öğreniyor.
Olay örgüsü. Karakterleri tanıdık; Norbert'ın karaborsacılığı, Norbert'ın adamı Otto'nun doyumsuzluğu, Manfred gibi çocukların yaşadığı B-G Kampı'nın doktoru Glaub, Arnie'nin eski eşi, "anormal" çocuğunun annesi ve zaman zaman rakibi Anne Esterhazy, Arnie'nin tutkuyla bağlı olduğu kızıl afet Doreen, her biri yavaş yavaş belirdi ve her birinin tutkularını, acılarını öğrendik. Metnin önemli bir bölümü örülen olayların içinde ortaya çıkan karakterlerin kurulumuna ayrılıyor, daha fazla karakterin ortaya çıkmayacağı noktada PKD asıl meseleye giriyor ama anlatı dünyasını kurmaya başlayarak zaten girmişti, birbirini saran iki kök büyüyor, böyle bir imgesi var PKD kurgusunun. Karakterlerin kuruluş biçimleri ilişkilerin biçimine dair bir öngörü kazandırıyor ama bu öngörü yine tipik bir PKD hamlesiyle tutarsızlığa mahkum oluyor; paranoyalar ortaya çıktıkça insanların pek de stabil kalmayacaklarını görüyoruz, bu da anlatıyı her türlü sürprize açık bir hale getiriyor. Belli bir ölçüde öngörülemezlik iyi.
Ne oluyor, Jack helikopteriyle tamir işlerinden birine giderken BM'nin telsiz yayını duyuluyor. Çölde susuzluktan ölmek üzere olan Çöladamlarına yardıma gidilmesi gerekiyor, yakınlardaki bütün araçların mevzunun döndüğü bölgeye gitmesi gerekiyor ki kanunlarla belirlenmiş kallavi bir cezayı yemesinler. Jack gidiyor, Arnie'nin helikopteri de o sırada yakınlarda, o da gidiyor ama istemeyerek. Jack Çöladamlarına daha önce ulaşıyor ve onlara su veriyor, adamlardan biri çöl cadısı denen bir fetiş nesnesini Jack'e hediye ediyor. Bu nesnenin anlatı boyunca bir daha ortaya çıkması gerekmiyor, varlığı bile koruyucu bir özelliğe sahip. Neyse, Jack helikopterinde somurtarak oturan Arnie'yle takışıyor ve böylece Arnie'nin radarına girmiş oluyor. Kodaman dayının sıkıntıları var, işlerini büyütmek istiyor ve geleceği görebilse bunun çok kolay olacağının düşünüyor. Sonrasında Manfred çıkıyor ortaya, Jack bir şekilde Arnie'nin adamı haline geliyor, aslında Arnie'nin -himaye ettiği diyeyim- kadın olan Doreen, Jack'teki iyiliği görünce adamı sevmeye başlıyor, orada da bir karışıklık. Leo yatırımı için Mars'a geldiğinde bu kadının varlığını seziyor, Jack gizlemiyor mevzuları. Silvia'ya söylemiyor bir tek. Yaşamını kendince anlamlı hale getirmesi lazım, zaten sıkı bir bağ da yok Jack'le Silvia arasında. Silvia'nın da Otto'yla birlikte olması, sonrasında Jack'le Silvia'nın birlikte olmaya devam etmeleri, Arnie'yle Anne'in ilişkileri derken sadakat, aile yapısı, ilişkiler konusunda PKD'nin engin dünyasına girmiş oluyoruz. Yazar dört kez evlenmiş, evlilikleri büyük sıkıntılar doğurmuş, eh, yansımalarını bu metinde de bulabildiğimizi söyleyebiliriz belki.
Zaman kayması, asıl mesele burada. Manfred'in dünyasının gerçekliği yavaş yavaş ele geçirdiği bölümler, karakterlerin kendi psikozlarında çektikleri acılarla birlikte metnin zirve noktalarını oluşturuyor bence. Örneğin Manfred'in görüleri defalarca tekrarlanıyor, gelecekteki sahneleri çok küçük farklarla tekrar tekrar okuyoruz, flashforward nanesi sayesinde zaman algısının da çarpıtıldığını görüyoruz ve şizofrenlerin kendi "yaşam hızlarında" şizofren olmayan insanların zihinsel işleyişlerinin değişimlerine şahit oluyoruz. Arnie'nin Manfred'in zihniyle bütünleşmesinin sonuçları Jack'in yaşadıklarıyla bir olmuyor, Jack zaten şizofren olduğu için bir biçimde Manfred'in dünyasına ayak uydurabiliyor, Çöladamlarının zaman algısıyla şizofren insanlarınki bir olduğu için gezegenin yerlilerine de ayak uydurabiliyor. Şöyle aslında; akıl hastalığı olarak gördüğümüz şizofreni, Çöladamları için yaşamlarının doğal bir parçası. Soyut düşünebilme yeteneğinin hastalık olarak görüldüğü bir gezegenden gelen yaşam formlarını düşünün, Dünya'yı tımarhane olarak görürlerdi. Mars'a ayak uydurabilenler, Çöladamlarının doğallığına sahip olanlar varlıklarını rahatlıkla sürdürebilirlerken "normal" olanlar normalliklerini yitirmeye mahkum hale geliyorlar. Aslında Mars'ın doğası bu; bir gezegeni başka bir gezegene olduğu gibi taşımanın yol açabileceği problemleri de gösteriyor PKD.
Pek sürpriz olmayan bir son var, aslında metinde ağırlıklı olarak bu normallik-anormallik ikiliği irdelendiği için sonu değil, metnin bütün bölümleri önemli.
Sıkı metin, iyi yazar. Tamam bu iş.