Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Pennac'ın Teşekkür Ederim nam bir metni var, oyun olanı değil de anlatı olanı. Ödül alan bir yazarı konuşma yaparken dinliyoruz bu metinde, adam ödüllerin veriliş sebeplerinden sanat sektörüne, kendi yaşamından dinleyicilere pek çok şeye değinir, oradan oraya yürür, yüzünü şekilden şekle sokar. Birçok kere teşekkür eder ama aldığı ödül yüzünden değil, kendisini oraya getiren her şeyden ötürü. İnsanlar, kitaplar, devlet, aile, ne varsa. Sarsıcı bir metindir o, yazarın konuşmasını nerelere dokunacağını bilmeden takip ederiz, tipik bir hikâye anlatıcısının anlattığını dikkatle dinlermiş gibi. Bir At Bara Girmiş'e baktığımızda Dovaleh G.'yi görüyoruz sahnede. Bir komedi kulübün loş ortamında, sahnede kısa, gözlüklü ve seyrek saçlı bir adam durmadan anlatıyor, espriler yapıyor, seyirciye kahkaha attırıyor. Bitmeyen bir monolog. Seyircileri de esprilerine katıyor Dovaleh, onları bazen utandırıyor, bazen gülmekten katıltıyor. Güzel, tipik bir şov. Yoldan çıkışı da bir o kadar doğal, Dovaleh kendi hikâyesine dönene kadar memnun olan seyirciler bambaşka bir gösteriye şahit oldukları an şaşırıyorlar, bazen dehşete düşüyorlar, bazıları kalkıp gidiyor, bazıları hipnotize olmuş gibi sahnede kendini yumruklayan, döven ve hikâyesini anlatıp araya fıkralarını ve esprilerini sıkıştıran garip adamın ne yapmaya çalıştığını düşünüyorlar. Kaufman'ın şovlarından birine dönebilir; absürt bir çocuğun hikâyesinin anlatımına dönen şovun niteliğinin değişip değişmediğine karar veremeyen seyirci için arada kalmışlık duygusunu yaratmaya çalışıyor olabilir Dovaleh ama öyle olmadığını biliyoruz, isyan eden seyircilerden biri Dovaleh'i yıllardır izlediğini ve ara ara tıkanmalar yaşadığını, artık çizmeyi aştığını söylüyor. Aslında pek bir şey bilmiyoruz, sahnedeki adamı dinlemekten başka bir şansımız yok. Biz izleyicilerden biri değiliz, en azından okur olarak. Avishai Lazar'ın gözünden ve kulaklarından, bir de silik geçmişinden ibaretiz. Ellilerinin sonuna gelmiş iki çocukluk arkadaşından biri sahnede, diğeri masalardan birinde, ara ara göz göze geliyorlar, Dovaleh durmadan konuşuyor, işini yapıyor yani, hakimlikten emekli Lazar ise kırk yıldan fazladır görmediği adamın kendisine neden telefon ettiğini ve şovuna çağırdığını anlamaya çalışıyor. Dovaleh'in başka kimleri aradığını bilmiyor Lazar, belki yanında oturan ve gözleri dolan kadın da aranmıştır, belki defalarca evlenip boşanan adamın eski eşlerinden biridir, beş çocuğundan birinin veya birkaçının annesi. Herkes davet edilmemiş, motosiklet sürücüsü iki adam, avukat grubu, çoğu insan, belki Lazar dışındaki herkes sadece şovu seyretmek için orada. Lazar bilmiyor, biz de bilmiyoruz.
Anlatım monolog halinde ilerlerken Lazar'ın anılarına döndüğü bölümlerle kesiliyor. Dovaleh'le Lazar'ın çocukluk zamanlarına dönüyoruz, anıların yeniden yaratımı. Tamamen paralel ilerleyen iki farklı anlatı kanalı yok, bir noktada çocukluğuna dair Dovaleh'le ilgili hemen her şeyi unuttuğunu gören Lazar'ın anılarıyla Dovaleh'in sahnede anlattıkları bakışımlı olarak ilerliyor ama paylaşılmış zamanın dışı tamamen Dovaleh'e ait. Lazar için mevzunun önemini düşünürsek karşımıza tekrar inşa edilen bir geçmiş, yüzleşilmesi gereken olaylar ve Dovaleh'in bir anlamda zorlamasıyla gerçekleşen kimlik sorgulamaları çıkıyor. Mutsuz çocukluklar, mutsuzlukla baş etme yolları ve akran zorbalığı yüzünden arkadaşla, bir zamanlar küçük bir maskara olan, belki de bu role itilen Dovaleh'le bağın kopması hatırlanacak şeyler. Gösteri sırasında çıkanların sayısı kadar sahnedeki bir tahtaya çizgi çiziyor Dovaleh, başlarda esprilerin sona erip hayat hikâyesinin başlamasını protesto edenler çıkıp gidiyor ama sonrasında bu yüzleşmeye, kendisiyle yüzleşmeye dayanamayan insanlar çıkıyorlar. Chaplin'in savaşta düşmana kurşun sıktığı bir sahne vardır, her atıştan sonra o da bir çizgi çeker tahtaya. Son atış, son çizgi, sonra bir daha ateş edecekken miğferi bir kurşunla uçar, çizdiği son çizgiyi siler. Aynı sahne burada da var, Dovaleh seyircilerinden birinin gitmekten vazgeçtiğini görüp şovunu sürdürür. Kalanlar hikâyenin büyüsüne kapılanlardır, belki de bir yaşamı olduğunca çıplak bir halde görmek isteyenler, zira Dovaleh annesiyle babasını ve çocukluğunu anlatırken hiçbir ayrıntıyı atlamaz, kendisine laf atan, masalara vurup protesto eden seyircileri birkaç espriyle oyalayıp hikâyeye geri döner. Birkaç kez tekrarlanır bu. Lazar, çocukluk arkadaşının hikâye tarafından tüketildiğini görür, bir yandan da güç vermektedir bu hikâye ona. Telefon ettiği zaman Lazar'ın kendisini izlemekten başka bir şey yapması gerekmediğini söyler Dovaleh, şahit istemektedir sadece. Komedinin ardına gizlenmiş acıya bir şahit. Ciğerimiz bu yüzden kalmamıştır, zira Dovaleh gecenin bir vakti insanı uyutmamış, anlatacakları bittikten sonra da sabahı bekletmiş, okurunun dünyasını alt üst etmiştir. Okur düşünmüştür, not aldığı yerlere tekrar tekrar dönmüştür, sonra camdan dışarı bakmıştır, sonra sandalyesine dönüp hiçbir şey yapmadan oturmuştur. Okur, öğrencileriyle birlikte kitap okudukları bir ders saatinde, "Çocukların önünde ağlatma beni," demiştir, kısık bir sesle. Okur günün ve gecenin sonunu getirememiştir, çocukluğun sihrinin acıları ancak öteleyebildiğini, yetişkinlik için yapacak bir şey olmadığını, yetişemeyen çocuk için de yapacak bir şey olmadığını düşünmüştür, sonra kendi çocukluğundaki ve güncel çocukluğundaki sihri düşünüp neyi ne kadar öteleyebileceğini düşünmüştür. Yaşamın bir öteleme çabasından başka bir şey olmadığını düşünmüştür. Dovaleh kendi hikâyesini herkesin hikâyesi kılmıştır, herkese kendi çentiklerine bakması için bir itki olmuştur.
Laf kalabalığı, şakalar, anneler ve babalar. Adım adım kuruluyor hepsi. Annenin bir toplama kampından zar zor kurtulduğu, kendisini saklayan üç adamın eziyetleri yüzünden geceleri çığlık çığlığa uyanmaları, camdan dışarıya haykırarak ağlamaları şefkatli, sessiz bir anne kimliğinden çok sonra ortaya çıkar. Dovaleh, bu tür detaylara inmek için güç toplar bir bakıma, çerçeveyi çizdikten sonra ayrıntılara iner. Babanın berberliği ve dayakları, çocuklukta elleri üstünde yürüyerek her türlü beladan kurtulabileceğini düşünmesi, hepsi anlatının ortalarından itibaren belirir. Bir süre sonra odak noktası şovun kendisi olmaktan çıkar, mekandaki olayların çetelesi tutulmaz, merkezde anlatının kendisi vardır. Dikkatleri çekmek için kendini yumruklar, yaralar Dovaleh. Hikâyenin vuruculuğuna dikkat çekmek için kullandığı mizah perdesini yer yer çeker, bazen de tamamen unutmuş gibi görünür. Lazar tarafından yeniden oluşturulurken önce bön bön gülümsediği, sonra tatlı bir şekilde gülümsediği hatırlanır. Dovaleh yaşadıklarını anlatarak yaşadığını bilmeye çalışır, yeterince kara bir boşluğun bütün gerçekliği ve kurmacayı yuttuğu o karanlık sahnede, elli yedi yaşındaki adam anlatarak kendini var eder. Anlatılacak hikâyelerinizi biliyor musunuz? Kimse bilmeyecek dediklerinizdir. Nasıl anlatabilirsiniz, bilmeyeceksiniz. Anlatmaya başladığınız zaman bileceksiniz. Dovaleh'te böyle bir duruş var; Lazar'a önceden telefon etmiş olsa da esprilerine son verdiği anda kararını da veriyor sanki. Dovaleh'in çocukluğunu bilen bir kadın da o sırada kulüpte, şovu seyrediyor, belki de kadının varlığını fark etmesi fitili ateşliyor Dovaleh için.
İşin siyasi boyutu var, İsrail ve Filistin arasındaki meseleler, Holokost falan, espri malzemesi olarak kullanılıyor ve bazı seyircileri bu işler kaçırıyor. Kadın-erkek ilişkilerine dair espriler iyi. Lazar, adamdaki ilkelliğin farkına varıyor ve gitmeyi düşünmeyi o an bırakıyor. Espriler pek ona göre değil ama adamın sahnede kendini parçalara ayırması, hikâye kırıntılarına dönüştürmesi ve bu kırıntılardan bazılarının bir parçası olması adamı orada tutuyor. Ölüm alkışlanıyor bu sırada, seyirciler için bir şeylerin ters gitmeye başladığı an. Arındırıcı ölüm. İnsanlar öldükten sonra bile sıkıntı çıkarmaya devam ediyorlar, yine de artık yoklar, hayatta olsalar kendilerinin acısı başkalarına yansıyacak, öyleyse ölüme alkış.Dovaleh. Esprisini tamamlamıyor, bir at bara girmiş, sonrasında dünya tepetaklak. Dovaleh'in artık amuda kalkmaya ihtiyacı yok, ayakları elleri olmuş durumda. Yaşamının tamamı. Sahne. Perdeler. Son.
Patlama anının doğallığına bakınca dayanabileceği kadar dayandığını görüyorum adamın. Ibsen'in bir oyununu anlatıyor, öğrenciler dinlemiyor, öğrenciler koca bir kültürü umursamıyor, yirmi beş yılın ardından öğretmenliğini kaldırıp atası geliyor adamın ama bunu da yapamıyor, en sonunda dersi biter bitmez evine gitmek için hareketleniyor, dışarıda yağmur var, adamın şemsiyesi açılmıyor, adam şemsiyesini taşlara vura vura açmaya çalışırken ellerini yaralıyor, şemsiyesini parçalıyor, kendisini izleyen öğrencilerden birine enformatik bir nida salıyor, kıza söylemediğini bırakmıyor ve yürümeye başlıyor. Norveç'in sokakları, yağmuru, karanlığı. Kendini tutmaya çalıştığı için geçmişine yöneliyor. Anılardan ulaştığı şimdide koca bir yıkıntı duruyor. İşinden olacak, kariyeri mahvolacak, saygınlığı yitecek ama daha kötüsünü çoktan yaşadığını görüyor. Yaşamını ilk kez düşünmüyor ama o aydınlanmayı ilk kez yaşıyor, görüşünde ilk defa bir berraklık var. Bunu anlatımın biçim değiştirmesinden anlayabiliyoruz. Serbest dolaylı anlatım vasıtasıyla anlatıcı ve Elias'ın düşünceleri birleştiğinde, Elias karikatürleştirildiğinde -önem verdiği meseleler tekrarlanır, birkaç defa aralara sıkıştırılmış tekrarlar…
Hemen bir bağlantı. Sınıfta anlattığı oyundaki karakterin, aslında gereksiz olarak gördüğü karakterin, hatta Ibsen'i bu gereksizlik yüzünden eleştirmesine yol açan karakterin tek bir sözü: "'Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdığı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz.'" (s. 9) Sırf bu replik, adamın gerekliliğini, en azından bu metinde ortaya koyuyor. Yalanı elinden alınan Elias için mutluluğu yakalamak pek mümkün değil, yağmur altında tek başına yürürken. Her şeyin bittiğini düşünüyor ve metin de sonlanıyor böylece.

Gerçeği kurguluyoruz ve umduklarımız gerçekleşmeyince kendimize dönüp bakıyoruz. Görmek istemediğimiz için körüz. Her şeyin apaçık ortada olması bir önem taşımıyor, istediğimiz gibi yorumlayıp devam ediyoruz, çöküşle birlikte yeni bir gerçekliğe girişiyoruz ve bunun bir döngüye dönüşmemesini umuyoruz. Bu döngünün farkına varış anı işte, Elias'ın yaşadığı şey tam olarak bu.

Eldeki metin sona ermek üzereyken anlatı düzleminin genişlemesini sağlayan metinlerin yazarlarını görürüz; Derrida vardır, Cioran vardır, birkaç isim daha vardır. Dil meseleleri üzerine söylenenler, dili tek vatanı olarak gören anlatıcının metni kurmasında yardımcı olur. Onca alıntı ve metafor, sürgünler yüzünden vatanını diline taşıyan anlatıcının -Norman'ın- vatanında yaşayabilmesini sağlar. Anlatıcının bildiği dilin bozulması, rejimin dil politikaları sonucu ortaya çıkan söylemlerin dile nüfuz etmesi ve kuralları belli bir konuşma dili oluşturması gibi etkenler tekrar bir sürgün tehlikesini doğurur; bildiği dili konuşamayacaksa, bildiği dilde düşünemeyecekse insan aidiyet duygusunu nasıl hisseder? Anlatıcı, rüyalarında ABD'de resmi dilin Rumence olduğunu görür. Görür? Duyar. Böylece kendisini vatanındaymış gibi hisseder. Aslında doğduğu yerlerden çok uzaklarda, etrafındaki insanların vatan olarak bellemesini söylediği topraklarda yabancıdır, dilini bir başkasından duymadığı müddetçe hep yabancı olarak kalacaktır, bunu öngörebildiği için Jormanya olarak ütopikleştirdiği memleketinden gitmek istemez, Cennet metaforuyla ölçtüğü anavatanını ardında bırakmak, bilincinden de koca bir parça koparıp atmak gibi gelir ona, tutunmak için çabalar ama gitmek zorunda kalır, Eliade'yi rejimin milliyetçi bir polisine dönüştüğü için eleştirdiği yazısı yayımlandıktan sonra karalama kampanyası başlatılır, vatanında kalmak ölümüne yürümek anlamına geldiğinden gider. Birçok defa gitmiştir ve her gidişinde elinde dilinden fazlası yoktur. Norman, daimi sürgün.
Holigan'ın Dönüşü oldukça girift bir metin. Elli yıllık bir birikimin, etnisitenin, dinlerin ve pek çok şeyin oluşturduğu parçalı kimliğin bir arada tutulmaya çalışılıyor, yazılması gereken bir hikâye var ve bu hikâyenin kaleme alınması gerektiği defalarca söyleniyor. Norman'ın tuttuğu mavi defter, yaşamının hemen hemen bütün evrelerinden izler taşıyor. Çocukluk, gençlik, aile, ülke, dünya, edebiyat, resim, iç içe geçmiş onca motiften anlamlı parçalar çıkarmaya çalışıyor anlatıcı, yaşamının neyin peşinde sürdüğünü anlamaya çalışıyor, aslında hikâyesini bir araya getirmeye çalışıyor. Gospodinov'da vardı bir benzeri; Bulgaristan'daki komünizm zamanlarının bir panoramasını sunarken karakterini ince ince işliyordu, bolca kara mizahla birlikte. Atalardan itibaren kurulan bir aile, çocukluğundan itibaren kurulan bir yetişkin vardı Hüznün Fiziği'nde. Manea'nın metni benzer bir yapıya sahip ama çok daha detaylı. Sürgünlük temel alınarak bir ailenin yaşadıklarıyla birlikte antisemitizm, Yahudi soykırımı, milliyetçilik gibi pek çok etken kurmacaya dahil edilmiş. Üç temel bölüm altında birçok başlığa ayrılmış bir metin bu. Başlangıç bölümüne geçmeden önce Norman'ın yaşamını özetlemem lazım. Tevellüt 1931 veya 1932, o civar. 1936'ymış, şimdi baktım. 1940'ların başında dört kişilik ailenin kamplara gönderilmesi. Kamplardan kurtuluş, Ruslar sayesinde vatana dönüş. Vatana döndükten sonra kızıl rejim; ergenlik. Mühendislik eğitimi. Hristiyan bir kadınla kıyısından dönülen evlilik, yasak aşk. Baskıların artmasıyla birlikte ikinci sürgünlük, yıllar sonra vatana tekrar dönüş. Vatanın ne olduğu sürekli sorgulandığı için aslında kendine bir dönüş belki, Norman durmadan kendini arıyor. Bulduğu: "'Gitmek beni özgürleştirmedi, dönmek beni iyileştirmedi. Ben, kendi yaşamöykümün mahcup bir sakiniyim.'" (s. 368) Biraz edilgen, pasif. Norman, doğruları hiçbir şeyden sakınmadan söyleyen insanlara hayranlık duyuyor ve böyle insanlar Romanya'da çok sayıda olsaydı çoğu trajedinin yaşanmayabileceğini düşünüyor. Kendisini suçladığını söyleyemeyiz, uyum sağlamaya çalışıyor daha çok ve zaman içinde temkinliliğine katlanamamaya başlayınca gitmek zorunda kalıyor.
Gitmek zorunda kaldığı yerden başlıyoruz, ilk bölüm. Cella'ya ithaf edilmiş metin, Norman'ın eşine. Metin boyunca tekrarlanacağını gördüğümüz çoğu cümleden biriyle daha en başta karşılaşıyoruz: "İnsan Cennet'te, başka her yerde olabileceğinden daha iyi durumdadır." (s. 13) New York'ta nispeten sakin bir yaşam. Stalin'in bloklarına benzeyen binalardan birinde kalıyor Norman, Cennet'in orta yerinde. Hiçbir eksiği yok. "Yeni yaşamın dokuzuncu yılı" sürülüyor, ikinci sürgünde geçen dokuz yıl. Cennet'in vatan niteliği kazanıp kazanmadığını anlayabiliyoruz devamında. FBI tarafından uyarılıyor Norman, Mircea Eliade -din âlimi, Türkçeye çevrilmiş çok sayıda metni var- ve Demir Muhafızlar arasındaki ilişkiyi bir makaleyle irdeleyen Profesör Ioan Petru Culianu'nun Chicago Üniversitesinde güpegündüz öldürülmesinden sonra dikkatli olması yönünde bir tavsiye alıyor. Rejim dünyanın öbür ucunda bile etkili, ajanlar infazları gerçekleştirmede bir sıkıntı yaşamıyorlar. Üstelik Jormanya'ya dönecek Norman, bütün uyarılara rağmen. Geçmişin kısa bir muhasebesi var burada, Norman tetikçilerden çok iç içe geçmiş şeylerin kördüğümünden korktuğunu söylüyor ve düğümle yavaş yavaş uğraşmaya başlıyor. Ailenin ortaya çıkışı. Ariel'in, büyükbabanın kuzeninin okuduğu bir kitaptan bahsediyor Norman, Nasıl Holigan Oldum'dan. Holiganlığın birçok anlamından kendisine en uygun olanını yakıştırıyor. Sirk palyaçoları metaforu da burada ortaya çıkıyor, Celan'ın şairin yalnızlığına dair söylediği bir sözden. Depresyonun bir kişilik kusuru olmadığı, bir kimya kusuru olduğu fikri tekrar tekrar hatırlatılacak. Dönüşten önceki son günlerde arkadaşların, kişisel ve toplumsal tarihin önceden atılmış adımları tekrar atılacak ve kısa süreli ikametler, yolculuklar tekrar hatırlanıp büyük anlatıya iliştirilecek. Almanya, İsviçre, İtalya, pek çok ülkede geçirilen zaman ve bu zamandan kalan anılar, imgeler Norman'ın hatırladığı kadarıyla ele alınıp yolculuk öncesinde hikâyenin pekleşmesini sağlayacak.
İlk Geri Dönüş (Kurgu Olarak Geçmiş) ikinci bölüm, ailenin köklerinden başlayarak ABD günlerine kadar uzanıyor. "Doğumdan önceki anılar" diyor Norman, hatırladığını düşündüğü olaylar aslında annesinden ve babasından dinlediği şeyler ama baskının derecesi bütün zamanları bir kılıyor, ailesinin yaşadığı bütün haksızlıklar sanki kendi başından da geçmiş gibi. Fişlendikleri için öyle de gerçi; babanın suçunu çocuklar çekiyor, tersi de mümkün. Sonuçta giderek totaliterleşen, aslında en başından beri zincirleri sıkı tutan bir muktedir ve tayfası var. Çarklar iyi çalışıyor, tehdit olarak algılanan her birey bir şekilde toplumdan ayrıştırılmaya çalışılıyor. Mühendislik okuyan Norman'ın partiden ihraç edilmesi, iş bulma konusunda yaşadığı sıkıntılar, babasının hapse atılması, annesinin yaşadığı problemler, bir sürü şey var burada. Annenin yasak aşkı engellediği bölümle en sonda yer alan başka bir bölüm arasında bağlantılar ortaya çıkabiliyor, aslında Bernhard'ın sarmal anlatısına benzer bir yapı var burada ama her bir bölümle başka bir detayın üzerinde durulmuş, biçimsel olarak ayrışan nokta.
Viyanalı Doktorun Divanı'ndan sonra İkinci Geri Dönüş (Gelecek Nesiller) geliyor, dört bölümmüş aslında. ABD'den Romanya'ya yolculuk ve geçmişin dünyasında kendini var etmeye çalışan bir adamın mücadelesi. Norman için tam bir yüzleşme, taşıdığı ağırlığı usul usul duyuruyor.
Ben bu metni okumadan önce Manea'nın röportajını okumuştum aylar önce, çok etkilenmiştim. Denk geldi, bir şeylere bakınırken hatırladım. Gospodinov'a hayranlık duymuştum ama Manea acıyı anlatmanın verdiği coşkunun nasıl çeşitlenebileceğini daha geniş bir alanda gösteriyor. Röportajda da söylüyor zaten; bu bir terapi onun için. Metin düz ama şiiri eksik değil, okuma ediminden koparıp imgelerin peşinde koşturuyor. Ve mutsuzluğuna rağmen belleği diri tutmaya çalışmanın inceliği. Ve her zaman bir yere dönüş, ilk defa gidilen bir yere bile.
Okudukça "ben bunu bir yerlerden biliyorum" hissine kapılıyorum, gözümde sahneler canlanıyor ama ayamıyorum bir türlü, her şeyi her şeyle karıştırdığım için bir benzerine denk geldiğimi düşünüp okumaya devam ediyorum. Evinde metnini yazmaya çalışan adam kapıcının eşiyle kırıştırıyor, öncesinde böyle bir niyeti yoktu, hatta kadının farkında bile değildi ama sonrasında yaşamdan metnine doğru akacak bir kaynak oluşturabilmek için kadını kullanmaya karar verdi. İyi, başka parçalar da lazım. Apartmanda ikamet eden yaşlı bir adam çıkıyor ortaya, yine bir hareketlenme, yine kalıyorum orada. Ne zaman ki mutfak penceresinden bitişik pencerelerden gelen sesleri dinlemeye başlıyor adam, o an çakıyorum işte, ben bunu izledim. El Autor bu. Tabii filmde kurgu daha da karmaşıklaştırılmış; adam metnini yazmıyor henüz, yaratıcı yazarlık kursunda hocasının aşağılamalarına katlanıyor, sonra eşinin ünlü bir yazar olma sürecini izliyor, iş yerinde geçen zaman detaylı bir şekle getirilmiş falan, asıl mesele korunarak bir sürü şey eklenmiş. Novella filme göre kısa ve yazma edimine odaklı daha çok.

Flaubert'in bir mektubundan kırpılmış birkaç cümle epigraf. "Pisliğin içindeki altın parayı dişlerle toplamak" anlamına gelen Latince bir cümleden yola çıkan Flaubert, altını ararken kendisini hiçbir şeyin durduramayacağını söylüyor. Alvaro doğuyor buradan. Tam sekizde kalkar, duşunu alır, masaya oturur ve yazamamaya başlar. Yazmanın ciddi bir iş olduğunu düşünür, ciddiyeti sağlar ama yazamaz bir türlü. Dostlukları, işi, hayatındaki her şey yazma çalışmalarına göre biçimlendiği halde, biraz da ne yazacağını bilmediğinden, lirik ve epik şiiri dener, sonra 19. yüzyıla dönüp Flaubert'e bakar. Yaşamı yansıtmaya çalışması gerektiğini düşünür, bu kez yansıyacak yaşamlar aramaya başlar. Bu bölümde edebiyatla, yazmayla ilgili bazı atıp tutmalar ortaya çıkar, Alvaro kuramlara kulak verir, çok okuması gerektiğini bildiği için çok okur, çok yazması gerektiğini bildiği halde pek bir şey yazamaz.
Yazarın kahramanlaşması olayı. Aslında çokça işlenmiş bir mesele; okur olarak yazar, kahraman olarak yazar, yazar olarak yazar, bunların hepsini birbirine çevirebiliriz ki bizde de güzel örnekleri vardır, Berkan M. Şimşek'in metnini hatırlıyorum, oldukça başarılıydı. Neyse, şöyle bir şey var: "İsteyerek ya da istemeyerek, yaratıcı fanatizminin ya da sadece sorumsuzluğunun peşinden sürüklenen yazar o ölümü zamanında engelleyememiş ya da engellemek istememiş olmaktan sorumludur." (s. 17) Balta olayından bahsediyor. Tersten okuyalım, yaşam da yazardan sorumludur bu halde, hatta başka bir tersten okuyalım, yazar yaşamdan sorumludur. O halde neden yaşamı bir kurmacaymış gibi biçimlendirip metinleştirmeyelim?

Alvaro, metnine malzeme oluştururken insanların yaşamlarını da etkilemeye başladığını görür ve metni yazmayı sürekli erteler. Yukarıda bir yerde yazmaya başlar dedim ama başlamıyor ya, sadece kurguyu oluşturmaya çalışıyor. Alvaro'nun duygusal kötürümlüğünü anlatım biçiminde görmek mümkün; son derece kuru bir anlatı.
Casaresler Alvaro'yu yemeğe çağırıyor, Alvaro onları yemeğe çağırıyor, aralarında bir samimiyet doğuyor. Yeterli yakınlık sağlanınca Alvaro cinayet fikrini atıyor ortaya. Kasadan, paradan ve kasanın şifresini gördüğünden bahsediyor. Casaresler önce umursamıyorlar adamı, hatta başka şeyler konuşmaları gerektiğini söylüyorlar ama durumları giderek kötüleşiyor, Alvaro'nun camdan dinlediği kadarıyla sürekli kavga etmeye başlıyorlar. Sabırlar tükendikten sonra cinayet gerçekleşiyor, Alvaro'nun haberi yokken. Bayan Casares'in Alvaro'dan ödünç aldığı tornavidayla. Faka basıyor Alvaro, polislerin kendisini almaya gelmesine çok zaman kalmamışken oturup metnini yazmaya başlıyor. Metnin ilk cümleleri, okuduğumuz metnin ilk cümleleri. Kendi kuyruğunu ısıran yılan. Alvaro'nun karakterleşmesi tamamlanıyor böylece.

Güzel oyunlar bunlar, tekrar tekrar oynandıkları halde sıkmıyor hiçbiri. En sonda geleceğim dediğim nokta, Alvaro'nun edebi düşüncelerinin okuduğumuz metinde halihazırda var olması. Anlatı, kurgu, her şey hem teorik, hem de pratik olarak mevcut. Fransisco Rico'nun sonda yer alan bir incelemesi var, bu meseleleri ve gerçek-kurmaca ikilisini ele alıyor, güzel. Yazarın Notu bölümünde Cercas'ın açıklamaları var, o da güzel. Hasılı, metin iyi. Memnun oldum. Teşekkürler.
Mürekkepbalığı, çünkü üzerinde deney yaparken her şeyi açık seçik görebilirsiniz. Mesela bir şey deneyeceksiniz, boyalı karışımı fşürt diye bastınız, hayvanın içi dışı bir olur. Wolf, görünenler üzerinden böyle bir analoji kullanma yoluna gitmiş. Disleksi bir hastalık mı, yoksa beynin farklı bölümlerinin çalışmasını sağlayan ve yaratıcılığı körükleyen bir fonksiyon çeşidi mi, bunun açığa çıkarılması için pek çok deney yapılmış ve yapılıyor, dolayısıyla elde edilen sonuçlar okumayla ilgili bilişsel yapılara ve süreçlere de ışık tutmuş oluyor. Disleksiye boyayı bastık, okumanın tarihi görünür oldu, yolculuğa başlayabiliriz ama önce Proust. Nörologların bildiklerine sezgileriyle ulaşabildiği ve okumayla ilgili uzun uzun pasajlar yazdığı için bu meselede adı geçiyor ama dar bir yer ayrılmış kendisine, pek geçmiyor adı. Üçüncü bölüm zaten direkt disleksi üzerine. İlk iki bölümde morfolojik, semantik ve kısmen ontolojik meseleler var. Wolf, incelemesinde atalarımızın icat ettiği alfabelerin, seslerin ve okumaya dair hemen her şeyin kökenine inip asırlar öncesinin okuma-yazma alıştırmalarını disleksinin doğasını anlamak için kullanmaya çalışıyor, bilimsel verilerin ışığında antik çağların okuma edimini biçimliyor. Kendisinin de disleksiden mustarip bir çocuğu varmış, ailesinde bu tür bir rahatsızlıktan -da diyesim gelmiyor, rahatsızlık değil aslında- da mustarip pek çok akraba var, bu sebeplerden disleksi üzerine yoğunlaşmış durumda. Şimdi düşünüyorum da, okuma ve yazma olayını icat ettikten sonra dünya zaman içinde kağıtlar üzerinde yazan şeylerin üzerinde temellenmiş. Nispeten yeni bir icat bu, beynimizi biçimlendirirken sadece yazılar üzerinden ilerleyen bir süreci biliyoruz ama eskinin sözlü kültüründe yazının yeri yoktu. Sokrates'in adını sıkça anıyor Wolf, okuyup yazmanın, sadece bu iki eylemle inşa edilecek bir bilgeliğin çok kısır olacağını iddia eden Sokrates için retorik ve diyalog asıl bilgeliğe ulaşmamızı sağlayacak yollardı. Sözle birikenler yazının ölü doğasından kat kat daha üstün olacaktı, böyle bir şeyler. Araştırmalara göre sözlü kültürlerin insana bilişsel olarak kattığı niteliklerle yazılı kültürün kattıkları arasında muazzam fark var, en azından belli bir süre sözlü olarak devam edebilirmişiz ama bilginin dallanıp budaklanmasıyla yazıya bağımlı olmamız kaçınılmazmış. Eh, günümüze bakarak fikrin doğruluğuna katılabiliriz ama şu da var; ekrandan hızla akıp giden bilgilerin beynin potansiyelini açığa çıkarmada pek de nitelikli olmadığı anlaşılmış. Uygarlığımız yazılı kültür üzerine kurulu; okuyoruz, biçimliyoruz, değiştiriyoruz ve değişiyoruz. Sonra ani bir kopuş, artık dijital çağdayız. Geleneğin sürmesinin zor olduğunu söylüyor Wolf, niceliksel olarak belki bir süre daha devam etmemizi sağlayacak bireylerin sayısında -bu yeterlilik için gereken sayı nedir diye sorulursa cevaplıyorum, bir milyar iki insan- azalma olmayacağını söylüyor ama eğitimin niteliği de değişiyor, papağanlık para etmiyor açıkçası, ezberden sıralanan bilgilerin bir faydası yok, analitik zekanın gerektirdiği iş kolları doğuyor. Dünya her zamanki gibi değişiyor. Bu değişimde alternatif eğitim yolları bulunuyor ve bulunacak, dislektik insanlar için de farklı yaklaşımlar gerek. Böyle bitiriyor Wolf, şimdi başa döneyim.
Atalarımız beyinlerini yeni bağlantılarla süslediler ve miyelin üretimini tavan yaptırarak hiç düşünülmeyen şeyleri düşünmeye başladılar, böylece birikimli bir şekilde ilerleyen süreçte icat ettik, icatları geliştirdik, uzaya çıktık, bir dünya iş yaptık. Bunlar olurken soyut düşünme yeteneğimizi pek takdir etmedik, edelim. Bir şey okurken üç şey yapıyoruz; görüyoruz, seslendiriyoruz ve anlıyoruz. İyi bir başlangıç bu, yazının icadına kadar böylesi karmaşık bir işlemi yapabileceğimiz -bence sanat dalları dışında- pek bir alan yoktu. "Açık mimari" diyor Wolf, beynimiz bir şeylerin birleştirilmesi ve yeniden inşa edilmesi için muazzam bir alan. Proust'un okumayla alakalı yazdığı şeyleri hatırlıyorum, duyular şöleni gibi. Odası, odasının kokusu, yatağının yumuşaklığı, her şey iç içe geçmiş bir durumda. İdeal ortam beynin daha fazla çalışmasını sağlıyor ve yeni "yolaklar" için biyolojik olarak hazır hale geliyor. Machiavelli örneğin, Wolf'un aktardığına göre okuyacağı yazarın döneminde giyilen kıyafetleri giyip öyle okurmuş, daha iyi bir özdeşleşme için. Bunlar anlam arayışımız için önemli şeylerdir, küçük ritüellerdir bunlar, sıkı okurların vardır böyle garip huyları. Sıkı okuduğumu düşünüyorum, kendimden bir örnek verebilirim. Uyanınca ve uyumadan önce en az bir şiir. Sonra ne okursam okuyayım, bu şaşmaz. Neyse, ötekiye duyulan farkındalığı da artırıyor bu okuma işi, Wolf sosyal ve psikolojik alanda geçirdiğimiz değişimleri, her bir sözcüğün bizdeki yansımalarını ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. "Okuduğumuz ya da okumadığımız ne varsa, depoladığımız tüm anlamları yığarız oraya." (s. 18) Girift bir işlemdir bu, okurun yaşamının tamamı o sayfalarda belirip kaybolur, tekrar biçimlenir, bir sürü şey. Yapılan araştırmalara göre belli bir yaş aralığında kendilerine kitap okunan çocuklar, sonrasında kendileri okumaya başlayan çocuklar, hiç okumayanlara veya okunmayanlara göre çok daha başarılılarmış. Neyde başarılılar, işte sosyal zekaları gelişiyormuş, analitik zekaları uçuyormuş, öyle bir şeyler. Kısacası çocuklara kitap okunmalı, hatta babıldama dönemi başladığı zamandan itibaren. Farklı uyarıcıların çocukların gelişimleri konusunda faydalı olduğu kanıtlanmış bir şey, o yüzden çocukları ışığa ve sese boğmadan, farklı biçimlerde uyarırsak bilişsel gelişimleri hızlanıyor. Wolf, sinirbilimci ve çocuk gelişimi alanında ihtisas yapmış bir insan, dolayısıyla metnin yarısını deneyler, araştırmalar ve sonuçlar oluşturuyor. Çocuk gelişimiyle ilgili bölümler oldukça dikkat çekici, özellikle okuma sorunu yaşayan insanların beyinlerinin sol loblarının -sağ mıydı yoksa, şu yaratıcılık bölümü- daha sık çalıştığı gözlemlenmiş. Kaku'dan ve Kean'den biliyoruz ki belli bir duyuya kapalı olan beyin -sağırlık sonucu olabilir mesela- bu kaybını başka biçimlerde telafi ediyor, açığı kapamaya çalışıyor. Dolayısıyla çok özgün bilişsel yapılar çıkabiliyor ortaya. En bilinmiş örnekleri veriyor Wolf; Edison var, Einstein var, bir de Leonardo da Vinci. Bu üçünün dislektik olduğu düşünülüyor. Sıkıntısız bir şekilde okuyabilselerdi yaratıcılıkları bu denli gelişmeyecekti belki.
İkinci bölümde ilk yazı sistemleri var, asıl ilgi çeken bölüm benim için bu oldu. Biraz özetleyip bitireceğim. İnkaların iplikleriyle başlıyoruz. Düğümler sıralanmış, bu düğümlerden anlamlar çıkarılıyor. Değişik bir okuma biçimi, örnek olarak elimizde. Daha grafiksel şekillere geçtiğimiz zaman serüven başlıyor. Frig dilinin Antik Yunancaya, Latinceye ve Hint-Avrupa dillerine yaptığı katkıyı izliyoruz başta. Bu dilin kaynağının Asya'da aranabileceğini söylüyor Wolf, araştırmalar böyle bir kaynağın var olabileceğini göstermiş ama henüz bir kanıt yokmuş. Ben daha çok bilişsel gelişimle alfabe ilişkisine odaklanıyorum şimdi, Arrival'daki meseleye geliyoruz o zaman. Wolf, sözcüklerin sağdan sola veya yukarıdan aşağıya yazılmasının bile bilişsel farklar yarattığını söylüyor, öyleyse Çinliler, Japonlar, Araplar ve Hint-Avrupa dillerini kullananlar arasında beynin biçimlenişi açısından büyük farklar doğuyor. Bu farklar ayrıntılı bir şekilde ele alınmış, hangi alfabelerin ve yazı biçimlerinin beynin hangi bölgelerini çalıştırıp çalıştırmadığı grafiklerle gösterilmiş. Çivi yazılarından, hatta taşlardan başlayan yolculuğu takip etmek keyifli, Lineer A ve Lineer B konusunda anlatılanlar da öyle. Güzel yani.