Toplam yorum: 3.285.372
Bu ayki yorum: 6.899

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Zamanın ötesinden geliyor bu. 2014'ten beri hakkında bir şeyler gevelenecek ama zaman olmadı, okuduğum her metin hakkında bir şeyler yazamıyorum, yetişemiyorum, çünkü yaşamam lazım. Evet.
Merhum Scognamillo'nun kendi deyişiyle "ilk oyuncu kitabı" bu, Şener Şen'in sinema serüvenine odaklanıyor. Scognamillo, Şen'in tiyatro oyunculuğuna gerekli yeri ayırmadığından ötürü okur tarafından eleştirilebileceğini ama alanının sinema olduğunu, bu yüzden mazur görülmesini söylüyor. Mehmet Güreli'nin hatırlattığına göre Romeo ve Jülyet'te uşak rolünde oynamış Şen, Scognamillo Şehir Tiyatrosu'nda oyunun açılış gecesine katılmış ama Cüneyt Türel-Tijen Par ikilisine odaklandığı için Şen'i hiç anımsamadığını söylüyor. Kısacası filmlere odaklanıyor yazar, bazı filmleri defalarca izlemiş ve ortaya bu çalışma çıkmış. Scognamillo, komediyi yaratan -tipleme veya karakter- oyuncunun biçimlenmesinde ticari nedenler, siyasal baskılar, zorlamalar vardır, olacaktır. Bu yüzden akarı kokarı olmayan meselelerle güldüren adamla düzene karşı kaygısı olan adamın komedisi farklılaşacaktır. Şablonlar çizilir, o şablonun dışına çıkmak risklidir, komik ve komedyen arasındaki farkı şablonlara karşı duruş belirler.
70'li yıllardan itibaren sinemaya ağırlığını koyan Şener Şen'in filmografisinde tek tip komediler olmadı, dolayısıyla oyuncu monografisi için zengin bir kaynakça halihazırda bekliyordu. Scognamillo filmlerden önce Şener Şen'in kısa bir biyografisini sunuyor. Sunar, monografik bir çalışma çünkü. Ali Şen'in Yeşilçam serüveni boyunca çizgisinden pek çıkmamasının oğul Şener Şen tarafından aşıldığı, bu yüzden Ali Şen'e göre Şener Şen'in karakter oyunculuğunun çok daha baskın olduğu söyleniyor. Nefret edilesi karakterlerdeki hoşlukları göstermek Şener Şen'in yetkinliğinde daha başarılı bir şekilde yansıtılıyor. Başlarda Şener Şen de tipik, karikatür rollerde görülüyor ama sonrasında kopup gidiyor. 1941'de Adana'da doğuyor Şener Şen, 1950'de ailesiyle birlikte İstanbul'a taşınıyor. Mekan Zeytinburnu. Biraz gecekondu çocuğu olduğunu, çeşit çeşit insanla iç içe yaşadığını söylüyor Şen, sıradan vatandaşlardan biri. Oyunculuğu için müthiş bir ortam ama işler umduğu gibi gitmiyor pek, Bakırköy Ortaokulu ve İstanbul Erkek Lisesi maceralarından sonra okuldan şutlanıyor, dersleri pek iyi değilmiş. Yeşil Tiyatro'da Cüneyt Türel'le birlikte sahneye de çıkıyor, sahnelerde görünmeye başlıyor ama Ankara Devlet Konservatuvarı sınavlarını geçemeyince Muş, Malazgirt ve İzmit köylerinde iki üç yıl öğretmenlik yapıyor. Zeytinburnu'ndaki bir iplik fabrikasında iki yıl işçilik, işportacılık, ehliyeti alınca Sirkeci-Kasımpaşa arasında şoförlük derken Ergun Köknar'ın desteğiyle, 1967'de Şehir Tiyatrosu. Sahnedeki kuru kalabalığın arasında bir figür, mızrak ve bayrak tutanlardan biri. Sonra çeşitli oyunlar, daha iyi roller derken 1980'e kadar süren tiyatro oyunculuğu sinemaya geçişle birlikte sona eriyor. Almanya macerası da var, 1980'de bir Alman tiyatrosu Türk işçiler için Türk tiyatrosu kurmak istiyor, Şener Şen aralıklarla Almanya'ya gidip geliyor ama iki yıllık süreçte tiyatrodan uzaklaşıyor, en sonunda da istifa ediyor.
Arzu Film'e katılmasıyla birlikte şanı da yürüyüp gidiyor Şen'in. Scognamillo, Arzu Film'in ve Ertem Eğilmez'in hikâyesinin henüz yazılmadığını ama yazılması gerektiğini söylüyor, Şen'in yaşamı üzerinden bu döneme biraz ışık tutuyor. 1976'da Arzu Film'e katılan Şen, Hababam Sınıfı filmlerinde yan rolüyle görülüyor. Badi Ekrem işte. Sonra Bizim Aile, Süt Kardeşler falan. Scognamillo'ya göre İlyas Salman ve Kemal Sunal'la zıt bir ikilinin olumsuz tarafını yaratıyor Şen, kötülükleriyle saf insanları punduna getiriyor sürekli ama kendisinden nefret ettirmiyor, Erol Taş'ın düştüğü duruma düşmüyor yani. Sebeplerini anlatmış Scognamillo. Neyse, Arzu Film 1984'te Namuslu'yu yapıyor ve Şener Şen'in başrolde olduğu filmler geliyor ardından, bir de günümüzde de süren Şener Şen-Yavuz Turgul dostluğu. Gerçi ilk kez 1979'da çekilen Erkek Güzeli Sefil Bilo'da birlikte çalışıyorlar, sonrasını biliyoruz. Yan karakterlerden başrole uzanan yolda şablonunu kırıyor Şen, bolca taşlamalı filmlerde rol almaya başlıyor. Züğürt Ağa'nın olayı ilginç, Yavuz Turgul fikrini Ertem Eğilmez'e söylüyor, Eğilmez böyle bir şeyin yapılamayacağını söylüyor ama Turgul bastırıyor biraz, Eğilmez onay veriyor, sonra, "Domaates." Muhsin Bey de yine ses getiren bir film, Uğur Yücel'i ilk gördüğüm film olabilir.
Kronolojik düzende filmler inceleniyor, Şener Şen'in oyunculuğu eleştirel bir gözlemden geçiyor, Scognamillo monografisini Stanislavski'nin oyunculukla ilgili düşüncelerini Şener Şen'in sanatıyla birleştirerek, çıkarımlar yaparak bitiriyor. Şener Şen'in kişiliği biraz var, oyunculuğu çokça var ve bir dönemin film endüstrisi var bu metinde, büyük bir oyuncunun sanatsal seyri. İyi.
Karen Blixen'in takma adı Isak Dinesen, çoğu metnini takma adıyla yayımlamış. Nobel'i aldığı yıl Hemingway'in Blixen'le ilgili bir sözü vardı, ödülü Blixen'in hak ettiğine dair. İki kez Nobel'e aday gösterilmesine karşın kazanamamış Blixen, o da kahve üretmiş Afrika'da. Bence Nobel'i kazanmaktan daha çok tatmin eden bir iş kahve üretimi. Ödüle ihtiyaç duyulmayabilir ama kahve şart. Çalıştırdığı kölelere iyi davranmıştır umarım, yazdığı metinlerde o kölelerin teri var, bunun metinlerle bir ilgisi yok, o yüzden kafam karıştı. İyi bir yazar sonuçta. Yaşamı Orson Welles'tan Sydney Pollack'a pek çok yönetmenin ilgisini çekmiş, Pollack zaten Blixen'in Out of Africa'sıyla bir iki metnini daha çorba edip filme uyarlayarak Oscar almıştı, iyi de olmuştu.
Kısa bir metin, Küçük Bir Romans alt başlığı eklenmiş editör tarafından. Goodreads'ten çalıp çırpıyorum; Blixen'in yazdığı son metinmiş bu. Yaşlı bir hanımın anlattığı hikâyeyi dinliyoruz ve hikâyenin kökleri hakkında başka bir şey bilmiyoruz. "Hikâyenin ilerlediği yollar ve patikaları otlar bürüdü ya da onlardan iz yok." (s. 7) Sözlü edebiyat geleneğinin yazıda sürdürülmeye çalışılması, güzel. Hikâyedeki herkes ölüp gittiği için anlatılmış, bir hanedanın soy sürdürümü konusundaki bol skandallı, biraz hareketli, çokça estetik serüveni kulağımıza fısıldanıyor. Almanya'nın prensliklerinden birinde, ülkenin yönetiminde söz sahibi, forslu bir hanedanın iç meselesi, üç bölümde anlatılıyor. İsimler değiştirilmiş, soyluların kim olduklarını bilmiyoruz. Bilsek ne olur gerçi, Almanya'dan bir hanedanın veliahtı sanatla sepetle ilgilenmekten evlenmemiş, çocuk yapamamış, sonra biriyle tanışmış da onu hamile bırakmış, rezillik olmasın diye gelini bir şatoya kapamışlar, birkaç ay gizleyip çocuğu evlilikten sonra doğmuş gibi göstermişler, bilmem ne. Ben söylüyorum gerçeği, olay Wanderbünscherlerin başından geçiyor. Almanya'nın temelindeki çimentonun hanedanı. Artık gizeme mizeme gerek yok. Diyorum ama uydurdum, bilmiyorum. Öf.
Babenhausen Grandüküyle Düşesinin çocukları olmamış uzunca bir süre, on beş yıl sonra olmuş. Prens Lothar çok tatlı bir çocuk, ailesi tarafından çok seviliyor. Tabii halk da seviyor kendisini, zira başlarındaki insanların çocukları olmazsa babadan oğula geçen tiranlığı kim sürdürecek? Neyse, Grandüşes bir kız arıyor oğlu için. Şöyle soylu bir aileden gelen, gelin gibi gelin istiyor. Bakıyor ki çocukta iş yok, saraylarda onlarca davetten, tiyatro oyunundan eli boş geliyor eleman, hemen Cazotte'nin yardımını istiyor. Şans eseri orada Cazotte, Grandüşesin portresini yapıyor. Çok ünlü bir ressam, Avrupa'yı gezip sipariş usulü resim yapıyor, paraya para demiyor ve Don Juan olarak kalp çalıyor, av peşinde. Başlarda burun kıvrılan bir adam ama Prens Lothar'ın badaklığı ayyuka çıkınca yardımı isteniyor. Bu sırada anlatıcı giriyor araya, hikâyeyi nereden öğrendiğini anlatıyor. Cazotte, gençliğinde bir hiçken kendisini himaye eden ve sanat eğitimi almasını sağlayan soylu kadına bu olayı anlatan mektuplar yazıyor. Kadın, anlatıcının büyükannesi ve yaşlanınca çekildiği şatoda tek eğlencesi Cazotte'den gelen mektuplar. Normalde hiç kimseye böyle sırları anlatmayan Cazotte, velinimetini eğlendirmek için olayı bütün ayrıntılarıyla yazıyor. Anlatıcının söyledikleri üzerinden ilerlediğimiz gibi mektuplardan yapılan alıntılarla Cazotte'nin olaylara yaklaşımını, gözlemlerini falan görüyoruz. Bence olaylardan ziyade Cazotte'nin estetik anlayışını ve baştan çıkarıcılığını anlattığı bölümler daha dikkat çekici. Şöyle diyor bir yerde: "Sanatçının kâinata karşı takındığı tavır, tümüyle bir baştan çıkarıcının tavrıdır." (s. 13) Kierkegaard etkisi kendini belli ediyor, araya dereye "korku ve titreme" hakkında da bir şeyler sıkıştırıyor Cazotte, Don Juan'a benzetilmesi de yine Baştan Çıkarıcının Günlüğü'ne atılan bir tepik. Cazotte'yi anlatayım biraz, baştan çıkardığının karşısına bir daha çıkmadığını, en büyük kabusunun bir karşılaşma olduğunu söylüyor. Kadınları boşalttığı bir bardağa benzetiyor, bardak dolacak ama daima kendi içişi hatırlanacağı için sonraki erkekler kendisinin yerini doldurmaya çalışmakta başarısızlığa uğrayacak denekler olacaklarından habersiz bir halde, boş yere çabalayacaklar. Baştan çıkarma bir sanat, Cazotte de iyi bir sanatçı. Prens Lothar'ı değerlendirdiği bölümlerde Grandüşesin içini rahatlatıyor; çocuğun baştan çıkarıcılığı bildiğini ama başka bir şey aradığını söylüyor, Lothar da Cazotte gibi oldukça ince ruhlu ama daha sabit, sağlam bir şey arıyor.
Prenses Ludmilla ortaya çıkıyor, Prens Lothar'la pek yakışıyorlar. Hemen de sevişiveriyorlar, Cazotte'ye göre Lothar için düşünce ve eylem bir, dolayısıyla beklemiyorlar. Aileler anlaşıyor, iki genç evleniyorlar ama kız iki aylık hamile, dolayısıyla evlilikten önce sevişildiği ortaya çıkacak, halk ne diyecek buna, elalem ne der falan. Gözlerden uzak bir şekilde çözülüyor olay, uzaklarda bir şatoda küçük bir saray erkanı ağırlanıyor, Prens ve Prenses, birkaç uşak, Cazotte falan, hepsi şatoya yerleşiyor. Aylar gezintilerle, sohbetlerle ve yiyip içmeyle müthiş bir şekilde geçiyor. Ehrengard bu sırada geliyor şatoya, mezhep ayrılığı yüzünden bir tartışma çıkmayacağını garanti ediyor Cazotte. Ehrengard asker bir ailenin tek kızı, sağlam dövüşüyor, uzun ve güzel. Brienne of Tarth canlandı gözümde. Bence güzel bir kadın Brienne of Tarth. Neyse, ikinci bölüm başlıyor. Pek pastoral, Cazotte mektuplarında böyle söylüyor. Gerçekten de dağ bayır geziliyor, eğlenceler tertipleniyor, soylular kendi aralarında soyluluk oynuyorlar, Cazotte de kendine eğlence çıkarmaya çalışıyor ve Ehrengard'a sarıyor. Kızı kendine aşık etmeye çalışıyor ama kendisi de kapılıyor bir yandan, aralarında pek çok pastoral romantizm yaşanıyor, tabii uzaktan uzağa. Cazotte mektuplarında ne kadar gerçekçi bilmiyoruz, Ehrengard bahsinde söylediği bir şeyi alıyorum buraya: "Ya o zaman, diyorsunuz bana, yıkımı bir gerçek ve gerçeklik olmayacak mı? Tam da öyle dostum. Sanatın gerçekliğinin fiziki dünyanın gerçekliğinden üstün olduğu düşünülürse. Sanatçının her yerde ve bütün zamanlarda, gerçeklik hakkında sonsöz sahibi olan kişi olduğu göz önüne alınırsa." (s. 43) Babasının yokluğunda duyduğu yalnızlığı da araya sıkıştırıveriyor Cazotte, baştan çıkarıcılığına tipik bir sebep buluyoruz böylece.
Üçüncü bölüm bence beklenmeyecek bir şekilde kısırlaştırıyor anlatıyı. Hanedanın yan kolları bu ana kolu indirmeye çalıştıkları için dedikodu yayıyorlar, sonra şatoda çalışan bir hizmetçinin salak eşi bebeği kaçırıyor, Cazotte meseleyi çözmek için atına atlayıp harekete geçiyor falan, açıkçası hayal kırıklığı yarattı ama olsun, ilk iki bölümün hatrı yeter.
Fatih Özgüven çevirisi, güzel bir romans. Evet.
Doktor Faustroll olduğu düşünülmeyenden olanı çıkarıyor. Köylü Ekrem heykellerinden birini bir balerinin etrafındaki hava akımı şeklinde yapmış, balerini balerinin varlığını dışarıda bırakarak tasvir etmişti, benzer bir şey. Paris'in sokaklarında bir deniz yolculuğu bu şekilde mümkün. "Bir gölge-görüngü, bir görüngüye eklenen şeydir." (s. 25) Aslı 'patafizik olan patafiziğin tanımı yolculuktan önce verilmiş, anlatayım, metafiziğe eklenen şeyin bilimi patafizik. Metafizikle fiziğin arasındaki mesafe, metafizikle patafizik arasında da görülebilir. İstisnaları yöneten yasaları inceler ve bu evrene ek evreni açıklar, geleneksel evrene dair keşiflerin ötesinde yer alan ihtimallerin tekilliğidir. Bir açıdan bakıldığında yuvarlak olan saatin başka bir açıdan çizgi halinde görülebilme ihtimalini ve buna benzer sayısız ihtimali içerir. Gözlemciden kaynaklanır, dolayısıyla istisnai bakış tamamen özneldir, şeylerin gözlemlenmesi ve görünürlüğü istisnanın iki bileşenidir. Hızlı bir şekilde hareket eden bir cisme hızlı bir şekilde hareket eden cisim denir, bir de etrafındaki her şeyin hızla sabit kaldığı bir cisim denir. Çünkü cisim fenomenolojik bir cisimdir ve sayısız tanımı, sayısız anlamı, sayısız ihtimali vardır. Patafizik bir su damlasının gökyüzüyle yeryüzünü ayıran bir ayna olarak görülebilmesidir, aynı damlanın varlığını sabitleyen gökyüzünün ve yeryüzünün varlık sebebidir. Patafizik bir bilimdir, absürtlükler geçidi değildir. Sanrılardan ibaret bir anlatı türü değildir. Tek bir alternatif evren değildir. Algı kapılarının ötesidir, oraya ulaştıran maddenin verdiği keyfin türü değişse de menzil bellidir, kapı komşumuz olan evrene doğru ilerlerken bizimkine veda ederiz ve Faustroll'un zihnine bir göz atarız ama önce Jarry'ye bakalım.
Biraz Sözlük'ten çarptım, sağdan soldan bulup derledim. "Dünyanın ilk patafizik koleji öğrencileri; Jacques Prévert, Marcel Duchamp, Max Ernst, Raymond Queneau, René Clair, Boris Vian, Henri Jeanson, Jean Ferry, Michel Leiris, Joan Miró, Man Ray, Pierre Macorlan, Pascal Pia, Paul-Emile Victor, Maurice Saillet, André Martel, Armen Lubin, Roger Grenier, Baj, Siné" 20. yüzyılın başlarında has adamlar bu ilmi edinmişler, sonrasında Perec de kafa yormuş biraz. Jarry, metni 1898'de yazmış ama metnin basımı 1911'de. Kral Übü'yü Faustroll'un evindeki kitapların arasına sokarak kendisine de gönderme yapıyor Jarry, ne hoş. Dünyanın farklı biçimlerini görmüş birine göre kafayı yeterince kırdığı söylenebilir, metni -haliyle- son derece uçuk. Birkaç bölümden oluşuyor, birkaç bölümün içinde birkaç bölüm daha var, üstelik her bölüm birilerine ithaf edilmiş. İlk bölümde bir tebligatnameyle karşılanıyoruz; muhakeme usulü yasasının zırt maddesi gereğince Réne-Isidore Panmuhple'nin Faustroll'u bulması, adama borcundan ötürü karşılaşacağı sıkıntıları bildirmesi gerekiyor ama adreste kimse yok, hukuki işlemler konusunda bırakılan notta Faustroll'a doğrudan hitap ediliyor, eşyalarına el koyulacak ve nesi var nesi yoksa satılacak. İkinci bölümde Faustroll hakkında birtakım malumat var; "yirminci yüzyıl [-2] yaşındayken" doğmuş Faustroll, boyu atom çapıyla verildiğine göre pek çok atomdan oluştuğu söylenebilir ve atomların bileşeni onun boyu hakkında bir fikir verebilir böylece. Saç rengi, gözleri, çeşitli organları yine atomlar yardımıyla tasvir edilir. Kum rengi bir gömlek giyer, garip renklere sahip kıyafetlerinin yanında sağ işaret parmağının bitimine kadar taktığı rengarenk yüzükler de adamı gökkuşağına çevirir. Dönen cisimli bir cisme biner sık sık, bu dönen cisimli cisim bisiklettir ama bizim evrenimizde böyledir, Faustroll için böyle değildir. Öyledir.
Panmuhple haczi uygular, Faustroll'un ıvır zıvırına el konur. Verlaine, Rabelais, Mallarmé, Bloy, Lautréamont gibi yazarlar kalemin sabitliğinde kendilerini hareket ettirirler ve onca şey yazarlar, bazıları haczedilir yazdıklarının, sonra sandalye olsun, yatak olsun, hepsi gider. Satış gerçekleşir, Faustroll'un ödemediği kiranın tutarı kadar bir şey geçmez ele, Faustroll ortaya çıkınca işler hepten değişir. Adam havayı ve buharı geçiren ama suyu geçirmeyen torbalarla bir gemi yapar, yatak şeklinde bir gemi, kalbur biçiminde. Bu gemi, Faustroll'u ve hacizcisini, bir de insan dilinde, "Ha ha," demeyi bilen bir maymunu, Çıkık-Kıç nam bir mahluku yeni limanlara -binalara?- taşıyacaktır. Bu maymunun bahsinin geçtiği bölümde öğreniriz ki kıçından bir parça kesilip yanağına yapıştırılmıştır, böylece yanağı kıç, kıçı da yanak olmuştur. Tersle düz bir araya getirilmiştir, maymun kıçından konuşur hale gelmiştir. Bir de Antik Yunan harfleriyle yazılan bir diyalog verilir ama bunun çevirisi yoktur, Işık Ergüden bunu ya çevirmemiştir ya da tamamen saçmalandığı için çeviriye ihtiyaç duyulmamıştır. Antik Yunanca bilmediğim için bir yorum yapamıyorum. Sonuçta gemiye binilir, hareket edilir, gece boyunca oradan oraya aylaklık yapılır. Kızılötesi ışınlar, normal ışınlar, deli insanlar, normal krallar, özdeyişler ve pek bir şey diyemeyişler, arka arkaya sıralanan onca olay, mekan, deniz, sokaklar ve Paris, her şey biraz daha şaşırtır, biraz daha delirtir, histeriden çok uzak olmayan bir noktadan okuruz. Her şeyin öyleceliğine dair: "Üçüncü bir kral, hayvanların bile anlayabildiği ve bazılarının mükemmelleştirdiği cennet dilini buldu. Elektrikli kızböcekleri imal etti ve 3 rakamı biçiminde sayısız karınca saydı." (s. 46)
Çıkık-Kıç ölür, hayaleti musallat olur. Birçok insan olur, her biri arkada kalır. Panmuhple içtiği şeyin yardımıyla Faustroll için eşsiz bir yol arkadaşı olur. Yolculuk dini nitelikler de taşımaya başlar, kutsal mekanlar anılır, belki oralarda gezilir falan, Faustroll doğum yaşı olan 63'ün bittiğini göremeden ölür. Kendisi lineer zamandan azattır, insanın yaşam sürecinin kendisiyle bir ilgisi yoktur. Faustroll öldükten sonra Lord Kelvin'e bir mektup yazar ve izlenimlerini aktarır. "Hiçbir yerde ya da herhangi bir yerde" olduğundan pek çok olağanüstü şeye rastlamıştır, evrenin yapıldığı maddeyi araştırırken esire denk gelir ve sonsuzluğun yapı taşını anlamaya çalışır. Bu mektup verilerin değerlendirilmesini içerir, bir bilim insanından başka bir bilim insanına geçilmiş kıyaktır. Tanrı'nın yüzeyi formülleştirilir, retorik parçalarla filozoflar anılır, pek çok bilimsel çılgınlık aktarılır, örneğin hareketsiz olma makinesi. Ortamın doğasından yola çıkarak bir sabitin etrafında hareket eden her şeyi belirleyen uçuk bir makinedir bu, Laplace'ın imkansız determinizmine naniktir.
Jarry okuru uçurur ya da sıkıntıdan patlatır, okur nasıl görürse artık. Okunması gerekir ama, insanın ulaşabileceği uç noktalardan biridir.
Lüneburg Varyantı'nda derinlerdeki acıyı dindirebilmek için genç bir satranç oyuncusunu yıllar boyunca biçimleyen, kendi bulduğu taktiği her maçta uygulatan ustanın amacına ulaştığını görüyorduk, mahvolmuş hayatının yanında öğrencisinin hayatını da mahvederek. Doğanın boşlukları sevmediğini düşünelim, bir kaybın veya başlı başına bir yokluğun yeri hemen doldurulur. Can, ablası Meral kaybolduktan sonra ablasının kitaplarını okuyor, ablasının odasında oturup bir anda ortadan yok olan kızın yaşamını -bir anlamda- kendi bedeninde canlandırıyor, yıllar boyunca. Üniversitede edebiyat okuyor, bir gazetenin kültür, sanat sepet işlerine bakan bölümünde çalışmaya başlıyor, basitleşeceğine karmaşıklaşan incelemeler yazıyor ve ablasını yine bulamıyor, yirmi beş yıl boyunca süren arayış nihayete ermiyor. Boşluk, Can'ın olduğu kişiyle doluyor. Anneyle baba için de aynı şey geçerli; anne 1992'deki kayboluştan sonra şiir dergilerini takip edip kızının birlikte olmak için evi terk ettiği, müstear isimle yazan şairi bulmaya çalışıyor. Telefonlar, görüşmeler derken bu olay edebiyat çevresinde küçük bir efsane haline geliyor. Şairi tanıyan yok, haliyle Meral'i de bilmiyorlar ama kızını bulmaya çalışan annenin, Sevgi'nin çabası yıllar boyunca sürerek boşluğu dolduruyor. Babanın uğraşı şair olabilmekten geçiyor, Taner yazdığı şiirlerle dalga geçilince masayı dağıtacak, insanlara kafa göz dalacak hale geliyor, şairleşme edimi müstear şaire doğru evrilmeyince, kızın yaşamına uzanacak bir yol yaratmayınca boşluğu sırf doldurmak için atılmış bir adım olarak kalıyor. Can başka bir koldan ilerliyor, şairlerle, sanat dünyasındaki insanlarla rahatlıkla iletişim kuracağı bir dünya yaratıyor. Rana'yla bu dünyada tanışıyor, arkadaşı Ali yine böyle bir uğraş sürecinde tanıdığı biri. Boşluk sanki biraz daha yoğun bir şekilde doluyor Can için. Aile doğa değil tabii, boşluk hep daha fazlasını talep ediyor. Yirmi beş yıldan sonra küllenen özlem, esintiyle yangına dönüşebiliyor.
1992'den itibaren 2000'lerin ortalarına uzanan bir zaman çizgisi, 2014'ten 2018'e uzanan başka bir zaman çizgisi, şairlerin anlattıkları hikâyeler ve her hikâyeden sonra Can'ın anlatılanlardan yola çıkarak yarattığı poetika. Bu dörtlü sırayı bozmuyor. I, II, III ve IV diyeyim bu bölümler için. I, Meral'in kayboluşuyla başlıyor. Ailenin yaşam standardı orta karar, baba harita mühendisi olarak çalışıyor, Meral'in kendi odası var. Bıçakçı'nın imgelerle dolu anlatımı kaba ayrıntıya girmiyor pek, bunları okur eşeleyip çıkarıyor. Yaşamları güzel gibi, her şey yolunda en azından. Aile, Meral kaçmadan önce de şiirle ilgili; Taner'in ve Sevgi'nin şiirle ve şairlerle ilgili fikirlerine yer veriliyor ve Meral 1992 yılının Aralık ayında, kırçıllı kumaştan uzun bir paltosu olan şaire aşık oluyor. En son Can görüyor onu, on dokuz yaşındaki ablası bavulunu alarak paltolu şaire doğru koşuyor. Koştuğu adamın şair olup olmadığı konusunda, eh, sonraki I'de şiir dergilerindeki şiirlerin incelenmesinden Meral'in odasında bulunan mektuba kadar pek çok iz var ama kesinlik yok. Sevgi, kızının şaire kaçtığını düşünüyor ve kestirip atıyor gerisini, istikameti belirledikten sonra aynı kanal üzerinden arayışına başlıyor. Dergilere edilen telefonlar, yazılan mektuplar, bir dünya şey. Sfenks imgesi, elma ve eskilik imgesi, pek çok imgeyi birbirine bağlıyor ve ailenin yaşadıklarını bunlara denkliyor anlatıcı. Bazen rahatsız edici boyuta varıyor bu, belki de ailenin şair bakışına sahip olduğunu aktarmak içindir. Meral gitmeseydi de aynı renklere sahip olacaklardı. Mesela, işte Meral kaçıyor, Can'ın düşündüğü: "Ablası Meral elinde çantası, koşarak paltolu bir şaire doğru gidiyordu. Palto uzundu ve Can'a kalırsa biraz elma biraz geçmiş kokuyordu. Şair ikisinden birden büyük ısırıklar almış sonra da ağzını paltosunun yeniyle silmiş olmalıydı." (s. 6) Hiçbir zaman kaskatı bir acıyla, duygu yoğunluğuyla karşılaşmıyoruz, her şey bir başka şeye dönüşmüş olarak çıkıyor karşımıza. Bir tek, şairlerden biriyle yapılan söyleşide şairin söylenen sözler üzerine döktüğü gözyaşı var, belki de saf duyguya en çok yaklaştığımız an. Tehlikeli bir yerde duruyor Bıçakçı'nın üslubu, müteşairliğe meyil sınırı zorluyor, belli bir noktaya kadar kurmacaya katkı sağlayan bu anlatı biçimi yer yer aşırılığa varacak gibi oluyor. Metnin tamamında var bu durum, şairlerle yapılan görüşmelerin ve anlatılan hikâyelerin ötesine uzanıyor. Poetikalarda sırıtmıyor tabii.
II'de 2014 yılı, Can bir gazetenin kültür sanat editörü. Üniversiteden arkadaşı Ali'ye göre geçmişten bir şey çıkarma çabası olarak şairlerin hikâyelerinden derleyeceği bir metin üzerinde çalışıyor. Şairlerin isimleri önemli değil, metinde hiçbirinin adı geçmeyecek. Müstearlığı Can'ın kendisi yaratıyor, hatta yaratmıyor bile, isimleri direkt yok ediyor. Can'ın sevgilisi Rana'ya göre Can gazeteci değil, ablasının izinde şairlerin peşine takılarak aradığını bulmaya çalışan biri. Can'ın şairleri küçük düşürmeye çalıştığını da ekliyor ama böyle bir çaba pek görülmüyor, belki ilk bir iki şairle yapılan söyleşilerde Can'ın azıcık sivri sözcükleri, dikkat ettiği ayrıntılar -sakala düşmüş kurabiye kırıntısı gibi- bu yönde ama poetikalar tamamen şiirle ve anlatılan hikâyelerle ilgili, geçen zamanla birlikte Can'ın arayışının hedefi ablasından hakikate, şiirin gerçekliğine ve gündeliğin gerçeklikten giderek uzaklaşmasına dönmüş durumda. Şairlerden biri Kendini Turgut Uyar Sanan Adam diye bir hikâye anlatıyor, delik deşik olmuş insanların normallikle başa çıkamamaları üzerine şahane bir metin. Hastalıklı bir normallikte var olma çabası hangi araçlarla, nasıl harcanır? Her şeyi olduğu gibi kabul etme fikrine ulaşıyor aile, yirmi küsur yıl sonra. Can her şeyin olabileceğini ve olduğunu düşünüyor sonunda, olurluğun içinden kendine en uygun parçaları çekiyor. Rana. Kitap. Şiir. Klişe sözleri ve kendine kattıklarını bir arada duymak Can için dengeye varma anlamına geliyor biraz, bence. Şairlerden birinin dediğine göre bir şeyin peşinden gitmek yaratıcı bir eylem, doğumu ve ölümü aynı anda barındıran. Bu tür sözlerin yongaları tertemiz süpürülür ama geriye de kalır bir şey, en azından hikâyeler kalıyor Can için. Bu hikâyeler Bıçakçı'nın Baharda Yine Geliriz'deki öyküleriyle aynı kökten geliyor, o zaman o metni bu metindeki şairler mi yazmıştır? Evettir. En azından böyle düşünmek güzel. Poetikalar yardımıyla yaşamı biraz daha köşelemek de başka şey. Gerçi yetersiz. Köşeler keskinliklerini kaybediyor zamanla. Hikâyelerde seksenli yılların insanlık dışı ortamı, Doğu'nun cehennemi andıran huzursuzluğu var, ayrıca Can'ın katıldığı eylemler -Bret Easton Ellis'in Glamorama'sından: "Ne kadar iyi görülürsen o kadar iyi görürsün."- toplumsal travmalarımızı bir bir sıralıyor ama kişisel travmaların penceresinden görüyoruz her şeyi, kapsayıcı olan şey içerdiklerini törpülüyor zamanla. Bu tür ayak izlerini bularak ilerlemek zorundayız, Bıçakçı'nın açtığı boşlukları okur doldurmalı çünkü doğanın boşlukları sevmemesi. Gerçi hiçbir yere ulaşmayan izler de var, Can'ın portakal reçeli yememesinin sebebi olarak gösterilen migren pek bir şeye hizmet etmiyor örneğin. Çok küçük parçalar bunlar, sihri bozacak ölçüde değil. Can'ın Meral'le ilişkisine dair pek bir şey anlatılmaması bir diğer iz, bu iz de anlatıya hizmet etmiyor. Öğrendiğimize göre ablasını dikizliyor Can, kızın orasını burasını mıncırıyor, bu kadar. Ablayla ilişki biraz daha derinleştirilmiş olsaydı Can'ın Rana'yla ve Rana'dan önceki sevgilisi Yeşim'le yaşadıkları için bir temel teşkil edebilirdi ama böyle bir kaygı yok, zira travmanın ötesinde bir şey göremiyoruz.
Kırıntılar yas sürecinin sonsuzluğundan doğuyor. Zamanın geçişi sağlıklı bir sürece yol açmıyor, boşluk biçim değiştirip duruyor. Kabulleniş yer yer kendini gösterse de yaşam bir kere bu kayıpla şekillendikten sonra başka kalıplara oturmuyor, yeninin içinden de benzer kırıntılar dökülüyor. Yokluğun parçalarına göz atıyoruz durmadan. Bıçakçı'yı da seviyoruz.
Toner mikro tarih içerikli gezisine çıkmadan önce Roma'da bir dolaştırıyor okuru. Çöp ve insan dışkılarının feci kokusu. Tabakhanelerde kullanılmak üzere sidik hazneleri var, insanlar sokaklarda işiyor. İşemeniz lazım mesela, tuvalet aramanıza gerek yok. Oracığa bırakınız. Geri dönüşüm sistemi muazzam. Tabii havaya karışan kokuya bir çare yok. Toprak sahipleri tütsülerle, buhurdanlarla dolaşırlarmış ama yine de leş gibi kokarmış ortalık. Sifon'da geçiyordu, 19. yüzyılda Thames bir yaz öyle bir kokmuş ki Parlamento Binası'nda millet birbirini gırtlaklayacak hale gelmiş, nehir ıslah edilmiş ama millet tifüsten kırıldıktan sonra. Kanalizasyon önemli bir şey, gerçi Roma'da şehir merkezinin belli başlı kamusal alanlarında kanalizasyon sistemi varmış, insanlar pisliklerini sokaklara atarlarmış. Çok uzak olmayan bir zamanda Fransa'da ve İngiltere'de de sokaklara atılırmış her şey. Eh, Britanya İmparatorluğu kendisini Roma'nın devamı olarak gördüğü için geleneği sürdürmesi anlaşılır. Başka, insanlar sokaklarda ölüyor, şehir kalabalıklaştıkça cesetler yakılıyor, şehir daha da kalabalıklaşıyor, daha çok ceset yakılıyor, şehre yanık insan eti kokusu da siniyor bir güzel. Kolezyum'da sayısız seyirci. Heykeller renkli. Heykeller boyanırmış eskiden, bembeyaz değillermiş. Kısacası antik dünyanın mimarisinden bilgisine her şey elimizin altında ama o dünyada yaşamak bambaşka bir şey. "Bu kısa kitapta yapacağım tek bir şey varsa o da bu aşinalık hissiyle mücadele olacak." (s. 4) En başta duyular karman çorman bir hale gelirmiş o zamanlara dönsek; renkler, kokular, yemekler her şey birbirine karışmış durumdaymış. "Homeros'un meşhur 'şarap rengi deniz' benzetmesi sadece rengiyle değil keskin, kekre tadı ve kokusuyla da ilgilidir." (s. 4) Şairanelikten çıkınca denizin leş gibi olduğu anlaşılıyor, gerçekte olan bu.
Eğitim faslı. Eğitim çok pahalı. Dönemin klasik metinlerini okumak ciddi bir külfet. Sadece varlıklı kesim şiir okuyor, bir şeyler yazıyor ve sanat aktivitelerini takip ediyor. Açık alanlarda Vergilius'un metinleri okunurmuş, toplum bu şekilde sanat sepet işlerine dahil olurmuş. Gelir uçurumu yüzünden. İnsanlar yoksul, rezalet şartlarda yaşıyorlar ama bu noktaya sonra geleceğim, önce zenginlere bakalım. Romalılar senatör seçilebilmek için iki bin aileyi bir yıl geçindirebilecek miktarı, bir milyon sesterius'u gözden çıkarmalıymış. Oha? Süper zenginlerin halk ayaklanmalarını engellemek için ayak takımına attıkları yemler var, örneğin birkaç ay boyunca her ay iki kilo domuz eti dağıtılırmış. Domuz pek yenirmiş bu arada, ulaşılması en kolay et domuz etiymiş. Bedava eğlenceler, göz boyayıcı bir sürü şey yapılırmış. Sosyal devlet anlayışına sağlık ve eğitim hizmetleri dahil değilmiş. Vergi toplanırmış deli gibi, savaşların giderleri halkın belini bükermiş. Kadınların sesi hemen hiç çıkmazmış, antik dünyada kadın olmak inanılmaz zormuş. Tecavüze uğrayanlar öldürülünce hak ettikleri söylenirmiş falan, insanlık dışı bir olay ama o zamanlar insanlığın ne olduğu üzerinde pek durulmadığı için normal. Kölelerin durumlarını biraz biliyoruz, insan bile değiller. Köpek muamelesi görüyorlar. Din her yerdeymiş, sokaklarda her türlü inancın izine rastlamak mümkünmüş. Braavos muydu, sokaklarındaki canlılığı hatırlayalım, gerçi o evrendeki hemen her şehirde benzer bir ortam vardı, G. R. R. Martin sokakların zenginliğini antik dünyadan çekip çıkarmış.
Doktorlar pahalı, zengin tayfa gidebiliyor doktora. O zamanın tıbbı içler acısı, kan akıtılıyor veya bitkilerle iyileştirme yoluna gidiliyor. Vücutta dört sıvı olduğu düşünülüyor, hastalıkların önce bu sıvıların dengesizliği yüzünden, sonraları iblisler yüzünden ortaya çıktığı sanılıyor. Kara safra, sarı safra, su falan, bunlar dengede değilse ölüme kadar yolu var insanların. Yaşam süresi haliyle kısa, yirmi beş yaşındaki bir insana yaşlı gözüyle bakılıyor. Genç kızlar yaşlılarla evlendiriliyor ki rahat etsinler, en azından eşleri ölünce ondan kalanları tırtıklayabilsinler. Seks her yerde. O zamanın eğlencesi bu, sokak köpeğinden biraz daha iyi durumdaki insanların başka türlü yaşayamaz. "Erkeklerin kadın, erkek, delikanlı, genç kız, kimi çekici bulursa birlikte olmak istemesi antik dünyada son derece normaldi. Gördüğümüz üzere tek önemli ölçüt, erkeğin sekste aktif taraf olup olmadığıydı. Erkek olmak, her anlamda üstte olmak demekti." (s. 36) Dipteler, okuma yazma bilmiyorlar, sokağın tarihinden geriye pek bir şey kalmamasının sebebi yaşama uğraşı yüzünden kayıt tutmaya vakitlerinin olmaması. Ekonomik belirsizlik korkunç; Mısır'dan gelen buğdayda belli bir rekolte tutturuluyor ama Roma'yı beslemek çok zor, en ufak bir sel baskını kıtlığa sebep olabiliyor. Buna rağmen Romalılar yiyip içmeyi seviyorlar, en büyük gider kalemini yiyecek oluşturuyor. Yeme-içme yerleri için sayısız sözcüğü varmış Romalıların, yemekler çok çeşitliymiş.
Duvar yazıları ilginç, grafiti kültürünün kaynağı antik dünya. Genelde kaygıyla dolu yazılar var duvarlarda. Fabllar da kaygıyla dolu, kurt ve aslan dolu onca fabl o dönemin insanının korkularını anlatıyor. En başta bebekler ölüyor, her gün sayısız bebek ölüyor, sokaklarda köpekler bebekleri yiyor falan, dehşet verici. Böyle bir dünyada yarını düşünmek gülünç. Dünü düşünmek de. Hep şimdinin kaygıları var. Meşhur bir mezar taşı yazısı var: non fui fui non sum non curo. "Yoktum. Vardım. Yokum. Umursamıyorum." Vasiyetimdir, ben ölünce bu benim mezar taşıma yazıla.
Kültürler arasındaki ilişkilere kaykılıyor Toner, İskender'le başlıyor. Helenistik zamanlar, Persler ve Yunanlar arasındaki ilişkiler, kültürlerin etkileşimi, demokrasinin evrimi, Doğu-Batı kavramlarının birbiri etrafında örülerek ortaya çıkarılması, pek çok mesele. Roma'ya geliyoruz. Tarihsel anlatıyı geçiyorum, ilginç noktalara odaklanıyorum. Diocletianus ve Konstantin anasını ağlatmışlar imparatorlukta yaşayan insanların. İlki dağılışı geciktirmiş ama aldığı vergilerle, artırdığı asker sayısıyla toplumu delik deşik etmiş. Konstantin ayrı bir hikâye. Hıristiyanlık için yaşam alanı yaratmış, merkezi bir otorite oluşturmuş. Kaybolmaya yüz tutmuş dinlerle ilgili bir kitap vardı ya, adı neydi, orada tahta az daha Zerdüşt bir elemanın geçeceği söyleniyordu. Hıristiyanlık ucuz kurtulmuş açıkçası; uzunca bir süre çok kapalı çevrelerde, az sayıda toplulukta varlığını sürdürmüş, Konstantin'e kadar. Sonrasını biliyoruz. "Kilise ezilenlerin yeraltı dininden varlıklı sınıfların rahat evine dönüşmüştü." (s. 63)
Antik dünyanın keşfi konusunda birkaç kilit noktaya eğiliyor Toner, bir bölümü buna ayırmış. Su değirmenleri ilk önemli kaynak. Halka sunulan yiyecekler bu değirmenlerden geçiyor, dolayısıyla sayıları, bulundukları yerler, kapasiteleri çok önemli. İkinci kaynak, kemikler. Pompeii'de bulunanların kısa bir incelemesi var bu bölümde, çok ilgi çekici. Kanalizasyonları söyledim. Akıl sağlığı bölümü de ilginç, benim aklımı kurcalardı zaman zaman. Sır ortaya çıktı: Hemen herkes deli. Bu kadar. Şaka, birçok kişi açlık sınırında yaşıyor, durmadan borç alıyor, birikim yok zaten, sosyal güvenlik ağı yok. "Dara düşen bir ailenin yapabileceği tek şey, çocuklar dahil her şeyi satmak ve yaşamak için dilenmekti." (s. 87) Her şey yolunda yani. Felaketler sıradan, her an bir facia gerçekleşebilir. Savaş çıkar, yanardağ patlar, meteor düşer, bok çukuruna düşülür, illa bir şey olur. Bunun dışında bence Oliver Sacks'e ilham vermiş olması muhtemel bir vakayı aktarıyor Toner, Galen'in bahsettiğine göre çanak olduğunu zanneden ve kırılacağından korkan bir adam varmış. Günümüzde de karısını şapka zanneden adam var, pek bir şey değişmemiş. Bir de şu: "Antik dünya hekimlerinden biri eşcinselliği ruhsal bir rahatsızlık olarak ele almıştır ama aynı durum, 1950'lerde Amerikan Psikiyatri Derneği için de geçerliydi." (s. 91)
Antik Yunan ve Roma'nın Batı için önemi anlatılıyor, aynı dönemlerde varlığını sürdüren Çin ve Roma arasında kurulduğu düşünülen ilişkilerden bahsediliyor, böyle bir metin bu. Burada bitirecektim ama çok ilginç bir olay var, onu da anlatıp bitireyim. Öncelikle birbirlerine göre çok uzakta bu adamlar, arada Persler var, Persler üzerinden birbirlerinin varlığından haberdar oluyorlar. Hatta birkaç temas girişimi oluyor, ilki MÖ 97'de. Çin Generali Ban Chao bir elçi gönderiyor ama başarısız oluyor. Ne konuda başarısız oluyor bilmiyorum, Toner da pek değinmemiş, kaynaklar sağlam değil söylediğine göre. Neyse, sonra Romalılar Çin'e adam yolluyorlar, İmparator "An-tun" (Antoninus Pius veya Antonine soyundan Marcus Aurelius) tarafından gönderilen tayfa MS 166'da Çin'e varıyor ama yanlarında getirdikleri hediyeleri Çinliler üfürükten buluyor, Roma'nın fakir olduğunu düşünüyorlar. Başka bir kaynağa göre MS 226'da Romalı bir tüccar Hanoi yakınlarına ulaşmış ama kesin bir bilgi yok. Anlatacağım asıl ilginç olay şu: MÖ 54'te Carrhae Muharebesi'nde Romalılar bir güzel tokatlanıyor, Persler büyük bir grup Romalı askeri esir alıyor, bu askerler doğu sınırına paralı asker olarak gönderiliyor. Bu askerlerden bir kısmı Han İmparatorluğu'na kaçıyor, Çin'in savaşçı devletleriyle savaşmaya başlıyorlar. Devamını Toner kendi anlatsın: "Çin tarihi, MÖ 36'da bazı imparatorluk askerlerinin bu devletlerden biriyle nasıl savaştığını ve 'balık pulu' düzeninde yaklaşık yüz adamla karşılaştığını anlatır. Roma savaş teknikleriyle ilgili bir şeyler bilen herkes Romalıların 'testudo-kaplumbağa formasyonu' dedikleri, bir grup askerin bütün gruba koruyucu bir kabuk oluşturmak için hep birlikte büyük kalkanlarını kaldırdığı düzene aşinadır. Bu Romalı kaplumbağa, Çin sınırlarına kadar gitmeyi başarmış mıdır?" (s. 104) Kafayı yiyecek gibi oluyorum böyle şeylere denk geldikçe, nasıl ya? Bayağı şey, Jet Li'nin ilk dönem filmlerindeki karakterlerin uçsuz bucaksız topraklarda sürdürdüğü savaşlara Kolezyum'dan Maximus çıkıp gelmiş, koskoca alanda küçücük, metal bir oluşum var. Kalkanlar arada iniyor, sağa sola mızrak atıyorlar falan. Çok garip ya. Meselenin devamı da var, ilgi duyanlar kitabı edinip okusun derim.
Bu kitabı alın, antik dünyalarda şöyle bir dolanın.