Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Manguel'in Geceleyin Kütüphane'si tutkudan gözü dönmüş bir kitapseverin kitaplar, kitaplıklar ve kütüphanelerle ilgili araştırmalarına, incelemelerine yer veriyordu, bir de yazarın kendi kütüphanesini biçimleme serüveni vardı tabii, kütüphanelere boğuldukça boğuluyorduk, Pyne'ın fark yaratıp yaratmadığını merak ettim. Daha küçük bir ölçek kullanmış Pyne, Antik Roma'dan Cicero'nun ve birkaç kodaman arkadaşının kitaplıklarına değinip hızla günümüze gelmiş ve hareketli kütüphanelerden kitapların mekanla ilişkilerine kadar pek çok konuda fikir yürütmüş. Manguel'in metni kitaplara daha dönük, tarih boyunca kitapların düzenlenmesinden yanan kütüphanelere kadar pek çok konuyu içeriyor. Pyne kitapların anlamına eğilmiş, daha doğrusu insanların kitaplıklara ve kitaplara verdiği anlama. Yerleşime, mimariye, psikolojiye, pek çok şeye. IKEA kitaplıklarının yaşamlarımıza etkisi incelenmiş, bu bile çok önemli bir mesele. Kısacası Pyne'ın metni mutlaka okunmalı, Manguel'inkiyle paralellikleri var ama başka açılardan yaklaşmış mevzuya Pyne.
Cicero'yla başladık, adamın kütüphanesine gelip çalışabilmek için insanların Cicero'dan izin aldıklarını, Cicero'nun bir nevi randevu sistemi oluşturduğunu biliyoruz. Kendisi de dostlarının kitaplıklarını aynı şekilde ziyaret edermiş, zira o zamanlar kitaplar deli pahalı ve kilit altında tutuluyor haliyle. Buradan dünya tarihindeki kitaplıklara şöyle bir değiniyor Pyne, İnka düğümlerinden -metin olup olmadıkları tartışılır, hatta metin olmadıkları söylenebilir, kafa patlatmak lazım ama çok tembelim şu an, bilemiyorum- Antik Tibet Budist metinlerine pek çok tarihi kayıttan bahsediyor ve kitapların korunma biçimlerini anlatıyor. Raflar oluşturuluyor, kitapların muhafazası için çeşitli karışımlar icat ediliyor, Seneca, "İhtiyacını kadar alın arkadaşım," diyor, böylece gösteriş yapmak için kitap alanların bilgiye ulaşmak isteyenlerin kaynağını kurutmalarını engellemeye çalışıyor. Cicero kendine bir kütüphane yaptırıyor, evine yeni bir ruh geldiğini söylüyor. O zamanlar kitaplar ateş pahası, kütüphane yaptırmak çok çok daha ucuza gelmiştir. Sonuçta dizilişler, düzenlemeler, kitaplar ve raflar anlatılıyor bu giriş bölümünde. Kitaplık, kütüphane, Kindle, metnin muhafaza edileceği fiziksel ve elektronik ortamlar hakkında kısa bir değini. Sonrasında ilk bölüm, zincirli kitaplıklar. Hereford Katedrali'nde kitaplar zincirlenmiş bir halde duruyor. Ciltlerin üzerine takılan kilit, raflara takılan başka bir aparata takılıyor, kitaplar bu şekilde korunmuş Ortaçağ'da. Benedikt rahipleri Aziz Benedikt'in koyduğu kural uyarınca kütüphaneden kitap alarak günde birkaç saat boyunca okumak zorundaymışlar, kitaplar kiliselerde toplanmış açıkçası, 14. yüzyılda zincirli kütüphaneler İngiltere'de resmi kurumlar haline gelmişler. Sanayi Devrimi öncesinde bu kütüphanelerin halka açılmasının Batı dünyasını fişeklediğini okumuştum bir yerde, bilgiye kolaylıkla ulaşılınca bilim almış gitmiş tabii, bir de Kraliyet Akademisi miydi, orada açık dersler verilirmiş. Çoğu bilim insanı o derslere katılıp gördükleri açık deneyler karşısında akıllarını kaybetmiş ve hemen bilimsel çalışmalara başlamış falan, bir dünya hikâye var. Kısacası bilginin özgürce ve sınırsızca yayılması dünya için, insanlık için iyi bir şeydir ama hareketli harflerin kullanılmaya başlanmasına kadar kitapların çoğaltılması çok paraya mal olduğu için zincirli kütüphaneler çağı uzunca bir süre devam etmiş. Kitap hırsızlarına karşı edilen lanetlere de yer vermiş Pyne, Manguel de yer veriyor bunlara, çok komikler. Şiir biçimindekiler var, Mesih'in adı geçiriliyor ve kitabın yerine konması isteniyor, aksi takdirde ilahi bir sopanın gökten kafaya düşeceği söyleniyor falan. Çalınmaları zor gerçi. Pyne böyle bir kitabı eline almış, en az 9 kiloymuş kitap, cildi inanılmaz kalınmış, zor taşınıyormuş. Hereford Kütüphanesi bu kitaplardan yüzlercesine sahipmiş, I. Elizabeth'in ve 450 yıldan fazla bir süre sonra II. Elizabeth'in bu kütüphaneyi iyileştirme çabaları oldukça etkileyici, Britanya tarihi açısından bir anıt durumuna gelmiş burası.
Başka bir zincirli kitap türüne geçiyor Pyne, e-kitap olayında Kindle-Amazon zincirinden bahsediyor. Gerçi bir dünya platform ve e-okuyucu çıktı, zincirler hiç olmadığı kadar zayıf artık, kırık hatta. Kitaba ulaşım artık çok kolay, biraz araştırmayla istenen kitabın PDF'i büyük ihtimalle bulunabiliyor. Bunlar için raflara da gerek yok üstelik, raflar evrim geçirerek birkaç devrenin içinde duruyor artık. E-kitap, basılı kitabın taşıdığı birkaç bin yıllık anlamı sarsmış, biraz değiştirmiş durumda olsa da bildiğimiz kitaplar uzunca bir süre daha ortalıkta dolanacak gibi gözüküyor. Ödünç verme olgusu bile kitabı kendisinden öte bir noktaya koyuyor, zira kitaplar insanlarla olan ilişkilerimiz ölçüsünde farklı anlamlar kazanabilir. Burada güven ve samimiyet meselesi var örneğin. Sonuçta "Mağara Adamı Etkisi" de basılı kitapların varlığının bir süre daha garanti altında olduğunu gösteriyor. Bir süreliğine. İşlerin nereye gideceğini bilemiyoruz, binlerce yıldır süren bir okuma geleneğimiz var, Sokrates'in kitaplara ve yazılı kültüre giydirmesinden beri çok zaman geçti, okumanın getirdiği onca zenginliği sağlayacak, daha fazlasını da katacak bir boyut alırsa bilgiye ulaşmanın henüz bilinmeyen bir biçimi, o zaman seyreyleyin değişimi. Bu kadar boktan bir cümle de kurmamıştım uzun süredir, iyi oldu. Neyse, kısacası raflarımız bir müddet daha yerli yerinde duracak. Ben şahsen bunca kitabı ne yapacağımı düşünüyorum, varlıkları anlamlarını yitirdi, nefes alamadığımı hissediyorum, hepsini satıp savıp işi tamamen dijitale dökeceğim sanırım. Üç bine yakınlar, istifçiliğe doğru kaydığımı düşünmüyorum ama bunu bir istifçi de düşünmeyebilir. Seneca'dan çağlar öncesinden gelen azarı yedim, utandım.
İkinci bölüm, kitaplığa konulan şeylerle ilgili. Çocuk kitaplıklarıyla başlıyor Pyne, çocukların okuması gereken şeylerle. Hemen Pennac'ın Roman Gibi'si geliyor akla, çocuklara neyi okuyup neyi okuyamayacaklarını söylemek ne kadar sağlıklı? Bu kararı onlara bırakmak gerekiyor aslında, ellerinden attıkları bir kitabın zamanı gelmemiş olabilir, zamanı hiç gelmeyecek olabilir, o halde bekleyeceğiz. Şöyle, lisedeyken Suç ve Ceza'yı, Karamazov Kardeşler'i falan okurken kaçıp giden anlamların farkına varıyordum ama onları yakalayamıyordum, çok büyük bir şeyin karşısında hissedilen yetersizlik duygusu baskın çıkıyordu. On beş yıl geçti, otuz bir yaşındayım ve biraz daha anlayabilirim sanırım, bu yüzden Dostoyevski'nin metinlerini topladım, bu kez çevirmenlere ve yayınevlerine de dikkat ettim tabii, şimdi tekrar okuyacağım. Kitaplar kişisel tarihi, sosyal durumları belirliyor bu açıdan, sahip olunanların yanında diziliş biçimleri de bunlarla alakalı. Kitap ölçeğinde inceliyoruz bunu ama yaşamımızın her alanı için de düşünebiliriz; şeyleri nasıl düzenleriz, yerleştiririz ve atarız? Psikolojik boyut da giriyor işin içine, sonuçta bilişsel bir imzamız var, kitaplık bizim bilincimizin yansıması haline geliyor. Ivır zıvır koyuyoruz bazen kitaplıklara. Biblolar, süs bitkileri, bir sürü şey. Pyne günümüzden çok uzaklaşmadan yolculuğa çıkarıyor okuru, geçmişin ve şimdinin kütüphanelerini, kitapları düzenleme biçimlerini anlatıyor. Hareketli raflar, temellerinde kitaplıkların bulunduğu, ağırlığının kitaplıklara paylaştırıldığı binalar, çok çeşitli bakış açıları sunuyor Pyne. Ray Bardbury'ye ve Neuromancer'a bile değiniyor, bilimkurgu çağında kitaplıkların imlerini ve anlamlarını irdeliyor. Süper.
İyidir, İthaki'nin yeni serisinin ilk metni. Sıkı okuru direkt çekecektir zaten. Sıkı olmayan okurlar da rahatlıkla okuyabilirler. Bir de Ümid Gurbanov çevirisi, sevdiğimiz adam bu dünyaya da adım attı. Falsosu aşikar bir cümle dışında büyük bir problemi yoktu çevirinin, iyi iş çıkarmış bence.
Orijinal adında herhangi bir noktalama işareti yok, kapakta var. Bilemedim, orijinalini kullanıyorum.
Jodorowsky'yi Dune'un yönetmenliğini yapacakken mevzunun direkten dönmesi vesilesiyle duymuştum, sonra Ekin otobiyografik öğeler taşıyan bir filmini izletti, hastası olduk. 2018'e gireceğimiz gece Kadıköy'e gidiyorduk, beş dakikalık yolumuz kalmıştı. "Dönüp devam filmini de izleyelim mi ya?" dedi Ekin, "Dönelim," dedim, o gece ikinci filmi de izledik. Gerçeğin Dansı ve Sonsuz Şiir tarafımdan iki defa daha izlendi sonradan, hayali bir çizgi üzerinde yürüyen iki şair arkadaşın kapılardan, bacalardan, zilini çalıp ev sahiplerinden geçmek için izin aldıkları evlerden geçip gitmeleri aklımda, unutamayacağım sanırım. Gerçekten yapmışlar bunları, Jodorowsky performans sanatlarına bunun gibi eylemlerle başladıklarını söylüyor bir yerde. Şili şiir gibi yaşanan bir ülkeymiş, Meksika da oldukça gerçek üstüymüş, Jodorowsky'nin hayal gücü için ideal ortamlar. Latin Amerika'daki cunta ve sömürü zamanlarında insanlar hikâyeler uydurmaktan, bulutları buluttan başka her şeye benzetmekten ve her türlü doğaüstü mevzudan inanılmaz hoşlanırlarmış, biz Zambra vasıtasıyla biliyoruz biraz. Neruda da var, onu da yazalım, Victor Jara'nın şarkılarından bir şeyler çıkarabiliriz, kendi adıma başka da kaynağım yoktur, sağdan soldan duyduklarım kadar. Neyse, bu ortamda büyüyor Jodorowsky, son filmlerinde anlatıyor zaten kendi dünyasını, bireysellikten öteye uzanan bir sihir var o topraklarda.
Jodorowsky başlı başına bir olay. Yönetmen, şahane filmleri var. Çizgi romancı, Giger gibi şahane adamlarla çalışıp şahane çizgi romanlar yaratmış. Incal en bilineni belki de, Moebius'la yarattığı, Türkçeye de çevrildi zamanında. Gerekli Şeyler basmıştı en son, nadir bulunuyor şimdilerde sanırım. Başka, roman, öykü ve oyun yazarı. Bir de metafiziksel meselelerle uğraşıyor. Tarottur, psikobüyüdür, bu tür şeyler. İki röportaj var bu kitapta, ilki Jodorowsky'nin yaşamına eğilip kalkıyor ve büyülü meselelere, Aristo'nun şfass diye kestiği ve günümüzde de iki ayrı kutupmuş gibi değerlendirilen duygu-mantık ikilisine yönleniyor. Psikobüyü aslında çok derin bir olay, büyü kısmının canlandırdığı imgelerle pek ilgisi yok. Abra kadabralar değil olay, iki kutbu birleştirme çabasıyla ortaya çıkan bir nevi parıltı yakalama olayı. İnanmayanların iyileşemediğini söylüyor Jodorowsky, bedenden ve maddi dünyadan çok daha fazlası olduğunu, hatta bu fazlalığı fazlalık olarak görmemeyi şart koşuyor. Psikanaliz, meditasyon, performans sanatı, hemen her sağaltıcı etkinlikten biraz almış adam, ortaya gayet akla yatkın, kalbe de yatkın bir tedavi şekli çıkarmış. Ne güzel. Genelde korkularla yüzleşme hadisesi üzerinden yürüyor olay. Hacimli bir röportaj bu ilki, enine boyuna anlatıyor Jodorowsky. İkinci röportajda yine psikobüyüyle alakalı temel edimler var, yaratıcılık üzerinde durulmuş bu sefer. Guruluğa doğru bir meyil var, kolayca Osho gibi biri olabilirmiş Jodorowsky ama istemiyor bunu, iktidar ona oldukça uzak, ilişkilerinde üstünlük kaygısıyla hareket etmiyor, son derece özgürlükçü. Zamanında kendisinin de çokça hata yaptığını söylüyor, oğluyla ilgili bir anısı var; anne ve oğul Fransa'ya gidiyorlar, yıllar sonra adam oğlunu görmek istiyor ve annesi oğlanı babasının yanına yolladıktan sonra ölüyor. Oğlanın içinde bir yara olarak kalıyor bu, yapıcı bir psikobüyü tedavisinden sonra oğlan travmasından kurtuluyor ve baba-oğul ilişkisi sağlıklı bir zemine oturuyor nihayet. Böyle pek çok hadise anlatılıyor, Jodorowsky'nin mektuplarla dolu bir defteri var, sonlara doğru birkaç ilginç vakayı aktarıyor. Şöyle şeyler; mesela tacize uğramaktan korkan bir kadın var, yardım istiyor, Jodorowsky kadına mini etek giyip mekanlarda takılmasını söylüyor. Tabii bu kadar basit değil, arada yapması gereken bazı eylemler var. Sonuçta kadın korkusundan kurtuluyor. Jodorowsky bu işi ücretsiz yapıyor, tek isteği iyileşen insanların süreci anlattıkları bir mektup yazmaları. Bu kadar.
Son bölümde Jodorowsky'nin öğrencilerinden birinin yazdığı makale var, hocasını ve psiko-büyünün niteliklerini anlatıyor. En baştan gireyim ben, işaretlediğim bölümlerden gidiyorum. Jodorowsky, ön sözde tıbbı tamamlayıcı bir tedavi biçimi olarak öneriyor psikobüyüyü. İnanç sadece dinlere karşı duyulan bir şey değil, insan birçok şeye inanabilir, neden buna da inanmasın? Dünya mucizelerle doluysa bir tanesine olsun inanabiliriz. Evet. Sonrasında Giles Farcet ile söyleşi faslı geliyor. Farcet, Jodorowsky'nin yaşadığı ortamı ve sihri anlatıyor. "Burası bir şiirsellik pınarı, çok fazla olmalarına rağmen hükmedilmiş bir sürü enerjinin buluştuğu bir alan..." (s. 19) Büyücü diyeceğim bundan sonra Jodorowsky'ye, Büyücü'yle ilgili birkaç anı, birkaç esrarengiz rastlantı arka arkaya sıralanıyor. Büyücü ilk defa karşılaştığı birine en derinlerdeki sırları bir anda söyleyip insanları şaşırtırmış, altıncı hissi çok kuvvetliymiş. Eh, büyüyle ilgili ustalığını ilerletirken takıldığı şifacılardan, otacılardan çok şey kapmış ve çocukluğundan itibaren görülen dünyanın ötesiyle büyümüş biri için normal. "Jodorowsky için bol acılı, Latin Amerika tadında bir bodhisattva diyebiliriz..." (s. 26) Deli bilgeler ırkından gelen, mistik, içsel açıdan zengin, karnaval gibi bir adam Büyücü, helal. Yardımına ilk koşan şiir olmuş, ellili yılların şairleri, şair gibi yaşayanlar -beş şair sayıyor Büyücü, en başta Neruda var- yaşamla mücadele etmede katı gerçekliği kırmak için dayanak olmuşlar. Şiir gibi yaşamak, bunu arkadaşı Lihn'le anlamaya çalışıyorlar. Çizgi muhabbetini anlattım, pek çok performans sergiliyorlar bunun dışında. Altı delik bir valiz, içi bozuk para dolu. Kalabalık bir yerde yürüyorlar, valizden paralar dökülüyor, millet bozuklukları toplarken izdiham oluyor falan. Büyücü Paris'e göçtüğünde Mistik Kabare'yi kurduğu zaman bu performansların üzerine bir şeyler inşa etmeye çalışıyor. Bu süreci detaylarıyla anlatıyor, çok ilgi çekici. Toprağın bile ikide bir, Büyücü'ye göre altı günde bir sallanıp durması ülkeyi yeterince gerçek dışı bir hale getiriyormuş bu arada. Şili deprem kuşağının en babalarından birinde bulunuyor, dağlardan çıkarabiliriz biraz. Zambra'nın da depremli bir metni vardı, neydi onun adı? Neyse, bu performanslar için, "içimizde normalde bastırılmış ya da uyuşturulmuş enerjilerin dışa vurulması" diyor Büyücü, bu performansların yıkıcı değil yapıcı olmasını sağlamaya çalışıyor gençliğinden itibaren. Birkaç kötü sonuç, insanların kışkırtılmasıyla ortaya çıkan facialar ders olmuş Büyücü'ye, yapıcı olmaya başladığı noktada psikobüyü de ortaya çıkmış gibi geliyor bana.
Şiiri tiyatro yapmak için terk ettiğini söylüyor, tiyatro onun için kendini tanımaya yardımcı olan bir araçmış ve tiyatroda "geçici panik" dediği bir gösteri biçimi, tipik anlatının yerine geçmiş onun için. Uzun uzun anlatıyor, geçiyorum buraları. "Happening" dediği bir şey var, anlık şovlar. Örnekleri bir ara çok meşhurdu, AVM'lerde bir anda Kahtalı Mıçe söylemeye başlayan koroları, orkestraları hatırlarsınız. Büyücü bunları altmış yıl önce düşünüyor ve hayata geçiriyor. Meksika'daki panik gruplarında yaptığı şeyler, seyircilerin tepkileri falan çok fantastik. Hayvan bağırsakları, haçlara asılmış iç çamaşırları, bir dünya şey. Piyano yakıyor sahnede mesela. Allen Ginsberg ve Lawrence Ferlinghetti -çok yaşa!- izlemiş bir şovunu, Ferlinghetti o kadar etkilenmiş ki kendi yayınevinin süreli bir yayını için Ayinsel Melodram'ın açıklayıcı, kısa bir özetini isteyip yayımlamış. Süper. "Yaratıcı-oyuncu-seyirci" üçlemesini yaratmaya çalışıyor Büyücü, yarattıkça kendisini ve izleyenlerini sağaltıyor, değiştiriyor ve bambaşka bir dünyayı mümkün kılıyor. Breton'un kendisine verdiği bir kitaptan çok etkilendiğini araya sıkıştırıyor, aslında bu sağaltımın hemen hemen bütün detaylarına değindiğini söyleyebiliriz. Lüsid rüyalanmayla dişil orgazm yaşaması ve bir tanrının kendisine sahip olması dahil. Geldiği noktaya adım adım ulaşmış Büyücü, gerçekliğin son derece oynak bir şey olduğunu anlayarak. Beyindeki birkaç elektrik akımından ibaretiz, aslında var bile değiliz, hangi kitap olduğunu hatırlamıyorum ama böyle bir bölüm vardı. Büyücü bu bilgiye başka bir yoldan, sezgisel bir biçimde ulaşıyor. Anlattığı bazı şeyler, eh, gerçekten inanç gerektiriyor. Dünyanın öbür ucunda olmak istediği bir gün hiç yoktan bir multimilyonerle tanışıyor, onun uçağına atlayıp gidiyor oraya. Gerçekten istersek, yaşamın sihrini yakalarsak mümkünmüş bunlar. Bilemiyorum ama yargılayacak değilim, okurluktan ileri gitmemek gerek.
Proust'un ve Kafka'nın hasta olduklarını düşünüyor Büyücü, bununla bitireyim. Kısır yaratıcılıklarında kısılı kalmışlar ve öteye geçememişler, bu yüzden Proust'u okuyamıyormuş. Tek bir bilinçte hapsolmak, gördüğü şey bu. Yoruma açık. Elden öper. Süper metin.
Anlattığı olaylardan uzak bir zamandan sesleniyor anlatıcı, geçmişi acıyla hatırlıyor ve o acıların arasından mutluluğu çıkartmaya çalışıyor. Daha büyük yaralar açılıyor, daha büyük mutluluklar için. Büyük Marina'da yaşayan keşiş tayfasının günleri çiçeklerin, dağların, tepelerin ve bayırların arasında geçiyor. Cennette birkaç gün. Bağlarda içilen şaraplarla, sohbetlerle değişen mevsimler kendi sözcüklerini sunuyor. Manastıra -metinde pek bahsi yok, yaşam alanı olarak yer yer karşımıza çıkıyor- dönüş yolundaki Horozlu Kapı ve mermer yalıyarlar, anlatıcının imgelemini dolduran başlıca yapılar olarak gözüküyor. Ayın ışıkları altında yıkanan doğaya insan yapıları pek az giriyor. Anlatıcı bu atmosferde her şeyi algılayabilmek için sanki özel olarak donandıklarını söylüyor; gölgelerde kül rengi eski ruhlar yaklaşıyor, kilisenin çanları uzaklarda evin yolunu gösteriyor, tanıdık izler eve dönüş yolunu gösteriyor ve keşişlerin dünyalarını biçimliyor. Manastırda Otho Kardeş'in herbaryumunda sayısız bitki ve yaprak var, iç mekanda da doğanın bir minyatürü kurulmuş durumda, dış dünyayla iç dünya birbirine geçmiş. "Bilir misiniz, bu yaşamın acılarını değil, coşkunluğunu ve yabanıl doluluğunu anımsadığımızda gözlerimiz dolar." (s. 12) Huşu içinde yaşayan tayfa günün her vaktinde yapacak bir iş buluyor. Yaprak toplamak, yürüyüşlere çıkmak, hepsi uzun zaman sonra özlenen ve ardından gözyaşı dökülen şeyler. İnsanlar da hatırlanıyor, Otho Kardeş sıklıkla karşımıza çıkıyor, aşçı Lampusa ve anlatıcının küçük oğlu Erio da yer yer kendilerini gösteriyorlar. Erio kaya aralıklarında yaşayan yılanları pek seviyor. Bu yılanlar yavaş yavaş çoğalacak ve "ateşböcekleri" denen serseri takımı ortaya çıkınca saldırganlıkları artacak. O zamana kadar insanların seslerine farklı tepkiler vermeleriyle Otho Kardeş'in dikkatini çekmelerinden başka bir işlevleri olmayacak.
Geçmişi hakkında anlattıklarına göre Alta Plana'nın özgür halkı için zamanında savaşmış anlatıcı, eski bir asker olduğunu düşünebiliriz. Önceki yaşamına kısa kısa değiniyor, manastıra kapandıktan sonra savaşla dolu günlerini hatırlamak istememesi doğal bir şey, şiddet olaylarının patlamasıyla duyduğu korku, cennetin aslında cehennemin devamı olduğu hissi ortaya çıkana kadar. Travmadan uzaklaşmak için sürekli bir geri çekiliş, doğanın en küçük parçalarına bile yoğunca odaklanmış bir bakış, Moritanyalıların İhtiyar Efendisi Başormancı ortaya çıkıp huzuru yok edene kadar insanlarla ve doğayla ilişkileri yansıtıyor. Kaosun belirmesiyle Başormancı'ya daha yakından bakma şansımız oluyor, geçmişteki savaşlardan kalma bir yiğitliği, etrafında efsanelerin örülmesine yol açan bir büyüklüğü var. Zamanında Otho Kardeş ve anlatıcı onun yanında olmaktan keyif alırlarmış, çok uzun zaman önce. Anlatıcı kaybolan arkadaşı Fortunio'yu aramak için Başormancı'nın bölgesine girince küstahlığa varan bir tavırla karşılaşmış, pek detay vermiyor burada, sonradan ilişkileri tamamen kopmuş. Orman tekinsizleşmiş, sonradan yağmacıya dönüşecek çiftçiler çoğalmaya başlamış. "Düzenin bozulduğu ve gerçekliğin yitip gittiği ölçüde onun ortaya çıkması tuhaftı." (s. 30) Başormancı'nın ele geçirdiği noktalar mermer yalıyarlardan gözükür hale gelmiş; yanan ateşler, uzaklardan gelen çığlıklar... Dehşet adım adım yaklaşmış ve manastırın sınırlarına dayanmış. Naziler ufukta beliriyor işte.
Topraklarını elinde tutmak isteyen kralın ve prensin ortaya çıkması kanlı bir yüzleşmeyi engelleyemiyor, Başormancı'nın sadece kahkahalarının duyulduğu bir savaşta ateşböceklerinin köpekleri prensinkilere baskın geliyor, anlatıcının pek çok arkadaşı ölüyor ve geri dönmeyi başardıktan sonra tekrar doğanın kalbine çekiliyor, yağmacılar kapılara dayanana kadar.
Yaptığımız şeyleri neden yaptığımıza dair bir çözümleme çabasıdır. Dolaylı veya doğrudan, doğru olan veya olmayan nedenler muhteşem hatalar yapmamıza veya hayatımızı kurtarmamıza yarıyor, sonuçta bir işe yarıyor. Bir işe yaradığı müddetçe yapıyoruz, acı veya mutluluk veriyoruz falan, sonuçları düşünmeden yapıyoruz, düşünerek yapıyoruz, sonuçta yapıyoruz. Tilly bu nedenleri inceliyor ve gruplayarak anlatıyor, güncel örnekler üzerinden. Önsözde yazdıklarına bakıyorum, insanların bilinçli olarak planladıkları şeyleri nadiren tam olarak gerçekleştirdiklerini ve olayların tahmin ettiklerinden farklı bir biçimde geliştiğini gördüklerini söylüyor. Determinizme ucundan dokunuyor bir yandan, toplumsal süreçlerin büyük ustanın satranç hamlelerini planlamasından ziyade yoğun bir söyleyişe benzediğini söylüyor. Hüzünlü bir iddia, düşündüğünce. Aristoteles'in şiir ve retorikle ilgili düşüncelerinden faydalandığını anlatıyor, metnin akademik bir makale olması durumunda işi Amerikan pragmatizmine kadar götürebileceğinden bahsediyor, lakin metin daha çok bilimsel bir deneme mahiyetinde. "Kitabın değerinin ölçüsü, ar olan literatürü geliştirip geliştirmediği değil, kitabı okuyanların 'Neden?' sorusuna daha önce olduğundan daha açık ya da en azından farlı yanıtları görüp görmedikleridir." (s. 11) Kitap bence değerli, nedenlerin doğuşu Tilly tarafından dört kaynağa ayrılmış durumda, her kaynakta belli başlı örnekler var, her biri meseleyi iyice açan, derinleştiren örnekler.
İlk bölümde 11 Eylül 2001'deki saldırının eylemsel doğuşunu anlatıyor Tilly, telsiz konuşmalarından polislerin tanıklıklarına kadar pek çok referansı kullanarak. Bu saldırının ürettiği soruları ele alıyor sonra, hava korsanlarının uçakları neden kaçırdıklarından genel olarak şiddetin nedenine kadar. Soruların hitap ettiği evren genişledikçe farklı cevap türleri çıkıyor ortaya, aslında dört ana kaynağa indirgenen nedenler için güzel bir başlangıç noktası. Neden göstermenin iyi veya kötü, akılcı veya akıl dışı yönlerinin değil, toplumsal sürecinin en az ahlaksal süreç kadar önemli olduğunu söylüyor yazar, sonrasında işi daha da karmaşıklaştırıyor ve tanıkların ifadelerinden çarpıtılmış yargıların ortaya çıkışını inceliyor. Binanın dışına çıkmaya çalışan insanlardan biri mimar, polise verdiği ifadeye bakınca sıkışan bir kapının teröristler tarafından kilitlendiğini, sonrasında çarpan uçağın yarattığı sarsıntıyla sıkışmış olabileceğini düşündüğünü söylüyor. Eğitimli bir insanın teknik bilgiyle ulaştığı nokta, çarpık yargılamayı ortadan hemen kaldırıyor. Bazı insanlar Pearl Harbor ile Titanic'in karışımı bir şey yaşadıklarını söyleyerek hislerini sanat eserlerinden doğuruyorlar. Herkes kendi hikâyesini uyduruyor. Muhakeme yeteneği, esinlenme, çarpıklaştırma, bilişsel süreçlere dahil hemen her şey hikâyeyi bambaşka yönlere doğru genişletiyor ve tek bir noktada toplanıyor: Teröristler özgür bir ülkeyi yerle bir etmeye çalıştılar, teröristlerin hepsi korkak ve hain. İyi ve kötü üzerinden kurulan hikâye. Düşman yaratılmalı ve onunla savaşılmalı. Gecikilmiyor bu konuda, paketten birkaç tanesi çıkarılıyor ve kısa bir süre sonra ülkeler bombalanıyor. Neden bulma konusunda bu kadar başarılı bir manipülasyon olamaz. Toplum facia zamanlarında hemen suç ve suçlu yaratıyor, bunu Günah Keçisi'nde okuduk. Hasat kötü gittiği için kellesi alınan krallar var tarihte, travma anlarındaki cinnet işte.
Tilly doğruluğa ya da tutarlılığa duyulan evrensel bir arzudan ötürü insanların elle tutulur bir neden göstermediklerinden bahsediyor, yüzeysel ve çelişkili nedenlerin onlara yettiğini söylüyor. "Nedeni gösteren ile kabul eden, kendi bağlantılarını doğruluyor, müzakere ediyor ya da onarıyor." (s. 29) Görenekler, öyküler, yargı kararları (kodlar) ve bu üçünden kaynaklanan teknik anlatımlar dört grubu oluşturuyor, bu dört gruptan birini veya dört grubun hepsini kullanarak bir nedenler bulamacı türetiyoruz, çıkarsamalar yapıyoruz ve yıkılan kulelerin sonuçlarını oluşturuyoruz. Görenekler en tırt nedenleri oluşturuyor, geçerli toplumsal ilişkilere göre biçimleniyor. Tanıştığımız birinin elini sıkarız, muhabbet biraz ilerlerse ikinci görüşmemizde yanaktan makas alırız. Almayız, yanakları değdiririz. Başka bir toplulukta bunun anlamı, "Seni istiyorum aslanım!" olabilir, olmayabilir. Bu tür nedenlerin inşa edildiği bir temel var, X, Y ve Z önermeleri üzerinden bir nedenin nasıl kurulduğunu gösteriyor Tilly, böylece öyküler oluşuyor, 9/11 konusunda şahitlerin öyküleri de bu yolla ortaya çıkmış. Kodlara baktığımızda dinsel buyruklar, yasa maddeleri gibi bağlayıcı etkenleri görüyoruz. Kodlar ve teknik anlatımlar uzmanlık gerektiren nedenler olarak görülüyor, görenekler ve öyküler içinse popülerlik ve basitlik yeterli. Aralarında geçişler olabiliyor, bu geçişler toplumlara göre farklılık gösterebiliyor. Örnekler üzerinden gidiyor yazar, bir dava sırasında savunma avukatının ve davalının konuşmalarını örnek gösteriyor. Davalı görenek ve öykü üzerinden giderken avukat işi gereği kodlara çeviriyor konuşmaları, böylece yasaya uydurduğu olgular üzerinden meseleyi açıklığa kavuşturmaya veya istediği noktaya çekmeye çalışıyor. Bu noktada neden gösterenlerle kabul edenler arasındaki ilişki önemli, popülerden tekniğe geçiş önemli, bir de toplumun yapısı gereği geçişlerin mümkünlüğü önemli. Örneğin öykülerin kabulü toplumsal yapıya bağlıdır, göreneklerde aranmayan nitelikler öykülerin kabulünde önemli bir konumdadır. Teknik anlatımlar daha dar bir çerçevede önemlidir, doktorlarla ilgili örneklerde öyküleştirmeye ve görenekleştirmeye pek önem verilmemesinin hastalar için insanlıktan uzak açıklamalar ortaya çıkardığı söyleniyor. Hepsi için tek bir örnek: "New Yorklu bir taksi sürücüsü gece için uyguladığı fazladan ücret için bir kod, gideceğiniz yere sizi dolaştırarak götürüşünü açıklamak için teknik bir anlatım, radyosundaki müzik için bir öykü ya da söylediklerinizi yapmayışı için göreneksel bir neden gösterebilir. Pek çoğumuz taksi sürücülerinin gösterdiği nedenlere daha kolay, hekimlerin gösterdikleri nedenlere daha zor karşı çıkarız. Ama her iki durumda da, diğer şeylerin yanı sıra, aramızdaki ilişkilerin tanımlarını müzakere ediyoruz." (s. 48) Kısacası ilişkilerin sahip oldukları nitelikler açıklamaları, nedenleri ve anlamları belirliyor. Dil üstü bir mesele.
Sonraki bölümlerde dört grubun derinlemesine incelemeleri yer alıyor. Örnekler ilgi çekici, nedenlerin doğası daha da ilgi çekici. Kısacası bu metin iyi, çok iyi. Daha anlaşılır ilişkiler konusunda rehber olabilir, benim için oldu.
Olay oldu bugün, kara delik denen evrensel nanenin birkaç uzay üssünün ortak çalışmasıyla çekilen fotoğrafı ortaya çıktı. Böylece kara deliğin teorik bir şey olmadığını gördük, iyi oldu. Einstein uzaklardan bir yerden el salladı, Kaku havalara uçmuştur sanıyorum. Çok büyük bir olay bu, bizde de soyadlardan seçmen eğilimi çıkarmaya dair muazzam bir buluşa imza atıldı. Eşdeğer nitelikte bir iş, bu sebeple çok ses getirdi ama dikkatler kara delik üzerindeydi. Üzücü. Neyse, ortada kapkara bir tekillik, etrafında bir sürü şey. Olay ufku var, saat yönünde dönen enerji var, bir dünya şey var. O bulanık fotoğrafla çok dalga geçildi, geçilsin ama meselenin büyüklüğü de gözden kaçmasın. O minik nokta gezegenimizin yer aldığı yıldız sistemi kadar büyük, Güneş'ten Plüton'a kadar yürüdüğünüzü düşünün. O kadar büyük. Plüton'u sisteme geri aldılar galiba, en son bir şeyler olmuştu ama hatırlamıyorum. Almadıysalar da kendileri kaybederler, ben Plüton'u bizden sayacağım. Her neyse, muazzam büyüklükte ve elli milyon ışık yılı uzakta bir kara delik o, galaksinin tam ortasında duruyor ve yamacına gelenleri bir güzel lüpletiyor. Bizim Güneş büyük olsaydı o da kara deliğe dönüşebilirdi ama minnak bir yıldızımız var bizim, en fazla kızıl deve dönüşürken genişleyerek gezegenimizi yutacak. Milyar yıl sonra. Tip II uygarlığa geçmemiz gerekiyor, yoksa burada bizden iyi ızgara olur. Hayırlısı.
Kaku'nun uzmanlık alanına geldik, adam işi ciddiye alıp bilimkurgu dizilerinden, metinlerinden örnekler vermeyi bırakarak fiziğin daha teorik alanlarına eğiliyor, çünkü fizik aslında çok ciddi bir iştir. Hayal gücüyle matematikten beslenir, tabii gözlem de lazım. Kaku, bu incelemesinde kuramsal fizikteki atılımlara odaklandığını, uzay-zaman meselelerine pek bulaşmadığını söylüyor. Yazdığı diğer metinlerde yeterince değiniyor bunlara, daha çok son birkaç yıl içinde ortaya çıkan devrimsel gelişmelere göz atıyor bu metinde. Paralel evrenlere dair yeni kuramlar, teoriler, M-kuramı hakkında yeni bilgiler, hasılı olabildiğince güncel bir araştırma işte. İlk bölümde evren meselesine eğiliyor Kaku, çocukluğunun sihirli dünyasına dönüyor ve okuduğu kitaplar üzerinden dinlerin ve mitolojinin kozmogonilerine eğiliyor. Nirvana tam olarak yaratılışın karşılığı olabilir, Kaku ikisi arasında benzerlikler kuruyor ve buradan kaçmamız gerekeceğini söylüyor. Mevcut evrenden kaçmalıyız, zamanı gelince kendi evrenimizi bir baloncuk yaratır gibi yaratıp arazi olmalıyız. Evren yaratımının teoride mümkün olduğunu söylüyor Ray Kurzweil, yapılabilir bir şey. Kurzweil daha deli bir herif, onun metnine sonra geleceğim. Neyse, WMAP uydusunun evrenin bebeklik resmini çıkarma evresini detaylıca anlatıyor. Şu geoid evren resmi hani, her bir noktanın bir gökadaya denk geldiği. Buradan hareketle evrenin yaşına geliyoruz, yine kısa bir din-mitoloji kaynaklı veriler arasında dolanıyoruz ve evrenin bileşenlerine geliyoruz ki yaşı bu bileşenler veriyor. Evren bilinmez bir kökene sahip gizemli, görünmez bir maddeden oluştuğuna göre bu maddeyi çözene helalinden bir Nobel gelecek. Bu bozonla ilgili meseleler buradan doğuyor, deneylerle evrenin doğuşunu, en azından doğuşun bir bölümünü simüle etmeye çalışıyoruz. Bu konuda görüşler var, Einstein'ın 1917'de öne sürüp ardından hemen terk ettiği bir görüşü var mesela, evrenin hiçlikten ve karanlık enerjiden doğduğunu söylüyor ama bu "karanlık enerji" pek muğlak, kimse üstünde durmuyor pek. Şişme olayı da sürüyor, bunun yüzünden evrenin sınırını yakın-orta vadede göremeyeceğiz. Evrenin sınırının ne olduğunu bilmiyoruz tabii, böyle bir şeyin varlığı da meçhul. Algılarımızdan edindiğimiz verilerle sonluluğu ve sonsuzluğu düşünmeye çalışmak komik. Felsefe daha da komik. Neyse, çoklu evrenler ve M-kuramı da işin içine girince on birinci boyuta kadar geliyoruz, Kaku yine detaylarıyla anlatıyor. Sicimleri müzikal analojilerle açıklıyor ki makul, sicim kuramı atomaltı parçacıkların cirit attığı, bol sayıda titreşimle şeylerin mümkün olduğunu gösteren, aşırı karışık bir kuram. Evrenin Zarafeti'ni okurken beynimin çok defa iflas ettiğini sanmıştım, Greene aşırı detaylı anlattığı için.
Paradoksal Evren bölümünde çeşitli bilinmeyenler ve zamanında bilinmeyip şimdi bilinenlerle ilgili açıklamalar var. Örneğin sayısız yıldız var ve evren karanlık, geceyi biliyoruz. Uzay çok büyük, yıldızlar denize atılmış kum tanelerinden farksız ama eskiden evrenin genişliği bilinmiyordu tabii, bu bir paradokstu mesela. Poe çözmüş bunu, Maddi ve Ruhsal Alem Üzerine Bir Deneme nam metninde sanatçı sezgisiyle yola çıkarak yüz yıldan fazla bir süre sonra kanıtlanabilecek görüşlerini ileri sürmüş. Evren sürekli genişliyor, yeni yıldızlar doğuyor ama genişleme sürdükçe gökyüzünün karalığını görmeye devam edeceğiz. Genişlemese de öyle görürüz gerçi, yıldızlar ölür ve sabit bir evrende doğmaları zordur. Büyük Patlama, genişlemenin müsebbibi, serseri ışınlarını bir kere saldıktan sonra ortadan kaybolmuş, ışıklarını hemen her gece görebilirmişiz, uygun zamazingolarımız varsa. Newton'a ve Einstein'a geliyor Kaku, Büyük Patlama'yı ve öne sürülen diğer teorileri anlatabilmesi için bu iki dehadan biraz bahsetmek zorunda. Newton'ın kütleçekim olgusunu ortaya attığı, Einstein'ın, "O öyle değil yalnız," diyerek fiziğin çoğu yasasını şöyle bir salladığı iki zamanın evren bilgisi arasında bir dünya fark oluşuyor. Kritik bir formül var, uzayın "yoğunluğuyla" ilgili. Hassas bir denge var, Einstein'ın denklemlerinden birinde Omega değişkeni var, bu arkadaşın değeri sayesinde var olabiliyoruz. 1'den küçük olan Omega koca evreni dondurur, zira yeterli yoğunluğa sahip olmayan evren genişlemeye devam ederken soğur. Şimdiki soğukluğu kafi, teşekkürler Omega. 1'den büyük olursa gaz sıkışması, gezegen sıkışması, galaksi sıkışması derken yoğunluk evreni toparlar, hatta küçülme başlar. Facia. Bu dengeye dair yapılan deneyler, bilim insanlarının çabaları, bir dünya şey anlatıyor Kaku.
Negatif enerji, zamanda yolculuk, kara delikten sıyrılabilen enerji, kuantum fiziğine göre bilginin ışıktan daha hızlı hareket edebilmesi -bu gerçekten son nokta oldu; tekillikte yiten bir kuarkla tekillikten yırtıp hayvan gibi uzağa giden, eşlenik başka bir kuarkın yapısının aynı kalacağı, değişmeyeceği teoride ispatlanmış, otuz ışık yılı uzaktalar mesela, taşıdıkları bilgi aynı, hiçbir şey değiştiremiyor bunu, çok acayip- gibi çok sayıda meseleyi kurcalıyor Kaku, helal.